Cevad Memduh Altar / Makaleler / ESTETİK YÖNLERİYLE MÜZİK
Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

ESERLERİMAKALELER

Bu belgeyi Word Dökümanı Olarak İndirebilirsiniz!

Radyo Dergisi
Sayı 42
1 Haziran 1945

 

ZAMANA, MEKANA SIĞMAYAN SANAT

Cevat Memduh Altar

            18inci asrın iki büyük üstadı: Bach ve Haendel, hem sanat dünyasının mühim bir devrini el birliğiyle yarattılar, hem de birbirlerinin yüzünü bir an için olsun görmek fırsatını elde edemediler. Bach, Haendel sanatına taparcasına bağlandı; Haendel de devre hükmeden Bach üslubunun büyüklüğünü herkesten önde anladı. Fakat her ikisinin de devrin sanat ruhu üzerinde en ufak bir görüşme bile yapamamış olmaları, ne biri, ne de öteki için suç sayılabilirdi. Esasen hayatının yarım asra yakın bir zamanını İngiltere’de geçirmiş olan Haendel, tam üç defa doğduğu memleket olan Halle’i ziyaret etti.

           Bu ziyaretlerin ilki 1719 yılına tesadüf ediyordu. Bu esnada Bach Halle’ye 4 mil mesafede bulunan Göthen şehrinde oturuyordu. Fakat mesafenin kısalığı, bu iki sanat büyüğünün buluşmalarını temine kâfi gelmedi; çünkü Bach’ın Haendel’e ulaşmak gayesiyle Halle’ye doğru yollandığı gün, Haendel Londra’ya hareket etmişti. Haendel, 1729 yılında ikinci defa olarak ziyaret etmek için Halle’ye tekrar döndüğü zaman, Bach Leipzig’de bulunuyordu; hattâ hasta idi. Her şeye rağmen büyük oğlu Friedeman’ı Haendel’in ayağına kadar gönderip, sanatkârı halinden haberdar etti; binbir rica ve istirhamla Haendel’i Leipzig’e davet etti. Fakat Haendel daveti kabul edecek durumda olmadığını esefle Bach’a bildirmek zorunda kaldı; Haendel’in anavatanını üçüncü ve son defa olarak ziyaret ettiği sıralarda ise, Bach çoktan ölmüştü.

           Velhasıl Bach gibi büyük bir üstat, hayatı boyunca Haendel’i yakından tanımamış olmanın ıstırabını vakit vakit açığa vurmakta âdeta zevk duydu. Şurası da muhakkak idi ki, Bach’ın bu arzusu, Haendel’i tanımak, onunla sanat sahasında boy ölçüşmeye kalkmak gibi belki de mazur görülebilecek bir sanatçı ihtirasının yarattığı bir arzu sayılamazdı. Hattâ değil Haendel gibi sanat dünyasının dikkat nazarını kendine çekmiş olan bir üstatla boy ölçüşmek, 1717 yılında, yani 32 yaşında iken, Dresden sarayında kendisi ile karşılıklı bir sanat mübarezesi [yarışma] yapmak üzere, ta Paris’ten davet edilmiş olan meşhur rakibi organist Marchand’ın, Bach ayarında bir üstatla karşılaşacağını duyar duymaz ortadan kayboluvermesini bile, Bach hayatı boyunca ağzına almaya tenezzül etmedi. Muasırı [çağdaşı] olan meşhur Bach biyografı Forkel, Bach hakkında yazdığı bir eserde, o meşhur Dresden hadisesini Bach’ın ağzından bir kere olsun işitmemiş olduğunu hayretle söylemektedir.

           18inci asrın iki büyük adamı, Bach’la Haendel, müzik sanatının mutlak ifade veya tasvir gibi ayrı istikametine, yani enstrümantal müzik ve opera gibi iki mühim sahasına hükmetmiş olan bu iki tanınmış sanat adamı, birbirlerini görmemiş olmanın azabını çektiler. Fakat ne gariptir ki, hayatlarında bir an bile karşı karşıya gelememiş olan bu iki müzik devini yalnız bir şey, yani “sanat” daha sonraki devirlere mal etti, zamanımıza kadar, bizlere kadar ulaştırdı, bizlere de aynı sevgi ile sevdirdi. Çünkü son yıllar içinde Amerika’nın meşhur film mütehassıslarından Walt Disney’in hazırladığı Fantasia filmini seyreden herkes, bu güzel filmin başındaki müziği dinler dinlemez, Haendel’in Bach’ı neden şahsen de tanımamış olduğundan dolayı duyduğu esefin mahiyetini eksiksiz takdir etti: öz sanatın, yalnız yaratıldığı devre değil, yaratıldığı devirden sonraki devirlere de hükmettiğine, hattâ aradan iki arıdan fazla bir zaman geçmesine rağmen, Bach sanatının, içinde bulunduğumuz zamanda bile özlü bir heyecan kaynağı olduğuna inandı. Hattâ bu inanış, öz eserin zaman ve mekân mefhumlarının [kavramlarının] dışında bir varlık olduğunu herkese ispat etmiş oldu.

           Nitekim Walt Disney’in Fantasia filmi, müzik tarihinin en önemli şahıslarını sıra ile ele almış, tanınmış orkestra şefi Stokowsky ise, Bach’ın aslında org için yazdığı o meşhur Toccata ve Fuga adlı eserini tasavvur edilemeyen bir başarı ile senfonik orkestraya tatbik etmiş, ancak Stokowsky ayarındaki şeflerden dinlenebilecek bir güzellik içinde, bu eseri kendi sazı demek olan orkestra ile ifade edebilme cesaretini göstermiş, bunda cidden muvaffak olmuştur. Fakat iş bununla bitmemiş, bir taraftan da Walt Disney gibi bir film sanatçısı, Bach’ın sırrına erişilemeyen bu eşsiz ifadesine ayrıca renklerle de vuzuh [açıklık] vermek imkânını aramış, bu hususta bütün maharetini ortaya koymuş, böylelikle esere gözle görülür, plastik bir bünye vermeye çalışmış, hepimizi hayrete düşüren bir buluşla, bütün sanat meraklılarını kendine bağlamıştır. Demek oluyor ki, öz sanat insanlığın eseridir, böyle bir ibda [yaratış], diğer sanatkârları da her zaman için her yerde yeni yeni buluşlara, yeni heyecanlara doğru götüren bir kudrete maliktir; yani hakiki sanat eseri, her zaman için aktüel bir mevzudur.

           Hepimizin anlayarak, duyarak, seve seve dinlediğimiz Bach’ın o meşhur Toccata ve Fuga adlı eseri, bir taraftan da insanda sanat sevgisinin alışma ve itiyat nevinden mizaçlarımıza da bağlı olduğuna bizi inandırıyor. Demek insan, güzel bir müzik eserini çok dinlerse, sık sık işitirse, seviyor; sevince de ruhunda sanat yaratmalarını anlama itiyadı baş gösteriyor. Hele insan böyle bir eseri zamanımızın cidden iftihar edilecek bir temaşa şubesi olan film sanatı ile elbirliği etmiş görünce, daha iyi anlıyor. Çünkü eser bu suretle gözle görülür bir vuzuh da elde etmiş oluyor; velhasıl bütün bunlar, hattâ anlaşılması muğlak bildiğimiz sanat eserlerinden çoğunun zahmetsizce sevilip anlaşılmasına vesile teşkil etmektedir.

           Fantasia filminin ruhumuza büsbütün yaklaştırmaya muvaffak olduğu, Bach’ın Toccata ve Fuga adlı eserine benzeyen yaratmaların ilk tecrübeleri, bundan tam dört asır önce, yani 1600 senelerine doğru sanat tarihine mal edilmiş bir kompozisyon şekli idi. Fakat bu neviden eserlere başlangıçta yalnız Toccata adı verildi. Halbuki bizim Fantasia filminde dinlediğimiz eser, Toccata ve Fuga gibi birbirine bağlı iki ayrı kısımdan ibarettir. Burada İtalyanca bir kelime olan “toccat”a, lûgat manası bakımından, “dokunma” (touche) manasına gelir; yani bu gibi eserlere, her iki elin bazen beraber, bazen ayrı ayrı, bazen birbirine refakat halinde yaptığı uzun ve ağır nağmeler yerine, sağ ve sol elin, kısa bir müddet içinde, orgun, klavsenin veya piyanonun tuşlarına âdeta dokunarak geçmek suretiyle icra ettiği, münavebeli [dönüşümlü] nağmeler hakim olur. Sağ ve sol elin bu kısa ve münavebeli nağmelerine, eserin devamı boyunca pedal şeklinde bir armoni de refakat eder. Bu şekildeki bir Toccata’ya tezat teşkil eden ve dinleyenleri çok kere sükûna, huzura sevk eden Fuga kısmında ise, muayyen bir tema, eserin muhtelif partilerinde yakın ve uzak mesafelerden birbirini takip eder. Esasen “fuga” kelimesi de “kaçma, firar etme” manasına gelir. Toccata üslubunda yazılmış eserler çok eski zamanlarda yalnız bir tek kısmı ihtiva ederken, ilk olarak 17inci asra doğru ikiye bölünmüş, birinci kısmı Toccata, ikinci kısmı ise Fuga adlarıyla anılmıştır.

           Bu  çeşit sanata eşsiz bir örnek olarak ele alınması icap eden eserler arasında büyük üstat Bach’ın tanınmış Toccata’ları vardır ki, bunların arasında bilhassa Sol Minör Toccata’sı ne güzel, ne muazzam bir ifade kudretine maliktir. Her türlü tasvir ve tedaiden [çağrışımdan] kaçmak suretiyle, sanatın mutlak ifade kuvvetine sığınan Bach, bu eserde bize tasviri imkânsız olan duyuşları ilham etmek istemiştir. Onun içindir ki, bu eseri dinleyenler kendilerini Bach dünyasının sihir dolu ifadesi içinde kaybederler. Bu uçsuz bucaksız dünyanın binbir güzelliğine sığınan insanoğlu, Bach eserlerinin her tekrar edilişinde hakiki manaya biraz daha yaklaşır, eserin ruhuna her seferinde biraz daha nüfuz eder. Bu itibarla geçen asrın büyük bir fikir adamı, Bach sanatını tarif için, herkesin kullanamayacağı bir cümleyi kullanmak zorunda kalmış ve şöyle demiştir: “…sanki o sonsuz âhenk, kâinat yaratılmadan biraz evvel, ulûhiyetin göğsünde nasıl taşındığını, kendi kendine anlatıyordu”. Demek ki geçen asrın sanat tenkitçileri, o her zamanki romantik görüşleriyle, Bach müziğini hiçbir devre atfedemiyorlar, ona kâinatın yaradılışından biraz önce ulûhiyetin göğsünde taşınmış bir unsur olma şerefini izafe ediyorlar, bu suretle Bach sanatını zamana ve mekâna sığmayan, başı sonu olmayan bir varlık gibi tanıyorlar ve seviyorlardı.

           İnsanlığın sanat faaliyetine en olgun örnekleri vermiş olan Bach’ın diğer eserlerindeki güzelliklere de nüfuz etmek istersek, bu büyük sanat adamının org, klavsen, orkestra, koro, şan ve sair birlikler için yazdığı eserleri dinlemek kâfi gelir. Bütün bu eserlerin tetkikinden de anlaşılacağı gibi, birbirlerini gıyaben, hattâ sırf eserleri yoluyla yakından tanımış ve sevmiş olan Bach ile Haendel’in kendilerine has ifade tarzları da, birbirlerinin yaratma şahsiyetine az çok müessir [etkili] olmuştur. Nitekim her şeyden önce kendi iç âlemine dönmüş olan, görünür, tarif edilir bir âlemden alabildiğine uzaklaşmış bulunan Bach karşısında, gözlerini daha çok dış dünyaya çevirmiş olan Haendel, sırf âletler için yazdığı eserlerde, ister istemez büyük muasırına dönmek, kendini ister istemez Bach sanatının yarattığı mistik hava içinde kaybetmek zorunda kalmıştır. Yaratmalarının adedi bakımından çok verimli olan bu büyük üstadın eserleri tetkik edilince, Bach’la arasındaki durumun tespiti imkânı de elde edilmiş olur.

           Mevzuumuza burada son verirken, şu ciheti yeniden göz önüne almak icap eder: Öz sanat nereye ve kimin eliyle düşerse düşsün, asırlar boyunca kıymetini saklar, zamana ve mekâna sığmamak keyfiyeti ise onun esas vasfını teşkil eder.