Cevad Memduh Altar / Radyo / TARİHTE MÜZİK BAYRAMLARI
Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

RADYO

Ankara Radyosu
2 Kasım 1957, Pazar
Saat: 10-11

(22.XI.1957
“Radyo” dergisine
iki ayrı makale
şeklinde verildi.)

TARİHTE MÜZİK BAYRAMLARI
(FESTİVALLER)

            Dünyanın her yerinde vakit vakit yapılmakta olan müzik bayramlarının (festivallerin) bir bakıma müzik sanatından daha eski bir gelenek olduğunu iddia etmek hata sayılmaz, çünkü başlangıcı saptanamayacak kadar uzak olan bir zamandan beri, egzotik kabileler tarafından yapılan temsilî nitelikteki toplantılara bir tür stilize gürültü eşlik etmektedir ki, bu gürültüyü hem ritmin müziğe dönüşmesi şeklinde açıklamak, hem de müzikal gösterilerin en eskisi olarak kabul etmek mümkündür. Bundan dolayı, bir cismin diğer bir cisme çarpmasıyla meydana gelen gürültünün bütün çocuklar için eğlence konusu olması gibi, bağırıp çağırmanın ve el çırpmanın, öteden beri, bütün rakslara eşlik eden en eski bir müzikal gösteri olarak kabul edilmesi de, bu tarzın ilk önce egzotik topluluklarda sevilen ve tercih edilen bir festival şeklinde açıklanmasını gerektirmiştir.

            Öteden beri belirli amaçlarla düzenlenmiş olan bu tür âyinler, her şeyden önce olağanüstü bir durumun ifadesidir. Çok eski zamanlarda bu amaçla yapılan toplantılar, maddi bir görünüşün büyüleyici ihtişamı içinde, gelecekte beklenen bir işi müspet olarak başarma gayesiyle ruhları kolayca harekete geçirebilmek için düzenlenmekteydi, çünkü bu topluluklara göre, müzikteki şeytani güç kadar hiçbir şey dünyevi ve uhrevi mahlûkları derhal tahrik etme imkânlarına sahip değildi. Nitekim eski Yunanistan’da, rahiplerin tanrılara yalvarmak amacıyla idare ettikleri âyinler ve bu âyinlerde işitilen monoton gong sesleri, hattâ yaratma gücünün sembolü olan Phallus’larla birlikte yapılan gösteriler, çalınan flütlerle davullar, gök kubbeyi harekete geçirmekte, böyle bir göğün altında deliler akıllanmakta, akıllılar deli olmakta, esirler öldürülmekte, düşmanlara işkence edilmekte, çocuklar dünyaya getirilmekte, lüzumu olmayan büyükanneler suda boğulmakta, buğdayın dişi tanrıçası Ceres bütün tohumlara bereket saçmaktadır.

            Bu nedenle zamanımızın tanınmış müzikolog ve estet Hans Joachim Moser, haklı olarak şöyle demektedir: “Yunan kültürünün barbar dünyayı ne derece geride bırakmış olduğu kesin bir belirtiyle kanıtlanmak istenirse, festival kavramının kendi Helenistik hüviyeti içinde incelenmesiyle de istenilen sonucun yaratılmasına hizmet edilmiş olur. İranlılar, Thermopil önüne geldiklerinde, tehlikenin büyüklüğüne rağmen, milletin bütün verimliliğiyle Olympia müsabakalarını bu tehlikeden uzak tutma yolunda gösterdiği gayrete o kadar şaşmamışlardı; zira bu türlü jimnastik gösterilerine Ön Asya’nın diğer milletleri de büyük bir istekle özen göstermişlerdi. Ancak bunların hiçbiri, bu uğurda çekilen bütün zahmetlerin biricik hedefinin, Apollon’un o sade defne çelengini elde etmeye yönelik olmasına, yahut da sırf Güç, Güzellik ve Ahlâk kavramı önünde asil ruhlu insanların ter dökmelerine bir türlü akıl erdirememişlerdi.”

            Yunanlılarda tiyatro müziği de festival müziğinden başka bir şey değildi. Hattâ dram sanatı, henüz Aeschylos’un elinde ibadet oratoryumu halinde gelişmekteydi ki, bu suretle meydana gelen eserler bir tür festival karakteri göstermeye başlamıştı. Diğer taraftan filozof Nietzsche’nin gençliğinde “Dram Sanatının Müzik Sanatının Ruhundan Doğuşu” adlı eserini yazıp, eski Yunanistan’da müzikli dram sanatının varlığını ileri sürmekle bir bakıma aşırı düşünceleri benimsemiş olmasına rağmen, bu dramların başında çalındığı bildirilen uvertürlerde ve ayrıca koro şarkılarında az çok müzik festivaline yaklaşan bir karakter olduğunu kabul etmek o derece hata sayılmaz.

            Ortaçağ’da 10. ve 11. yüzyıllardaki müzik festivallerine ait eserler, o devirlerin dinî (litürjik) dramları ile beraber ortaya çıkmıştır. Noel festivalleri, Pasyon temsilleri, Paskalya oyunları, bu tarzda meydana getirilen eserlerin en önemlilerinden sayılırlar. Bu arada, zengin melodileri ile herkesi büyüleyen çoban, ebe, melek, Meryem ve Magdalena şarkıları, teksesli korolar, hep ibadet arasında geçen temsiller esnasında icra edilirlerdi. Batıda müzik bayramlarının, başlangıçta sırf kiliseyle sınırlı kalmış olan bu tür primitif şekillerinin (Mysterienspiel) zamanla kiliseden dışarı çıkıp, açık yerlerde, büyük ıhlamur ağaçlarının gölgesinde, pazar ve belediye meydanlarında, yahut da şehirlerin gül bahçelerinde oynanmaya başlanmaları ile beraber, bunların sanat hareketi olma yolunda geliştikleri de görülür. Bu suretle 12. yüzyıldan itibaren yarı dinî mahiyette sahne eserleri de meydana gelmeye başlar.

            Ancak yine aynı yüzyıl içinde, bu alanda karşılaşılan en önemli yenilik, halk dilinin ve çeşitli lehçelerin bu tür oyunlarda yer almasıdır. Bir müddet sonra, saz şairlerinin ve şehir müzisyenlerinin yardımıyla öyle temsiller yapılmıştır ki, bazen günlerce devam etmiş olan bu tür oyunlarda, ses ve saz unsurları festivale ayrı bir güzellik vermiştir. Bu şekilde yapılan festivallerin, seyircilerin ruhsal durumu üzerindeki etkisini, Dominiken rahiplerinin 1322’de Erfurt şehrinde oynadıkları “Akıllı ve Mecnun Bakirelere Dair” adlı dram hakkında ele geçirilen bir metinden de öğrenmek mümkündür. Nitekim bu dram, seyirciler arasında bulunan Thüring Dükü Kavgacı (Savaşsever) Ernst’i ruhen o derece sarsmıştır ki, hayatı baştan aşağı hatalarla dolu olan Dük’ün bu temsilden sonra duyduğu pişmanlık, kendisini birkaç gün içinde hasta edip öldürmeye yetmiştir.

            16. yüzyılın ortalarına doğru bu tip festivaller halk arasında büsbütün rağbet görmüştür. Bu arada Orta Avrupa’da  ve bilhassa Basel şehrinde oynanan dinî eserlere şehir orkestrası ile dinsel korolar de katılmış, savaş sahnelerinde korno birlikleri ve davullar yer almış, halka ziyafet çekilmiş, güreş müsabakaları yapılmış, dans edilmiş, şarkılar söylenmiş, trompet seslerini dönüşümlü korolar izlemiş, böylelikle birkaç gün sürmüş olan “Ayine-i Devran” (Valentin Bolz, 1550) adlı festival, rol alanlar tarafından İsa’ya hitaben okunan bir methiye ile sona ermiştir. Bu tür festivallerin yalnız geniş halk kitleleri için düşünülmüş olmasına karşılık, zamanla bazı dinî zümrelere hitap eden “Piskopos Festivalleri” ve “Gimnasial Festivaller” adlı büyük ölçüde müzik ve temsil bayramları da düzenlenmiştir. Hattâ bu tip festivaller, bazen halkla dinî zümreler arasında maddi ve manevi çatışmaya neden olan anlaşmazlıklara da yol açmıştır. Diğer taraftan bu festivaller, ilk olarak Kont Bardi’nin çevresinde meydana gelmeye başlamış olan Floransa Operası’nın zamanla gelişmesini de sağlamıştır. Ancak bu hususta, 15. yüzyılda Bardi’lerden de önce bu çeşit törenlere önem vermiş olan Burgundy saraylarının, müzik bayramlarına, müzikli, temsilli festivallere yaptıkları hizmeti unutmamak gerekir (Brügge, 1468). Sırf bu tür temsillerin devamlı etkisiyledir ki, 16 yüzyılda İtalyan Rönesans saraylarında yapılan müzik festivalleri bir hayli ilerlemiş ve zamanla dramatik bir bünyeye kavuşmuştur.

            Batıda Barok sanatla beraber, müzikli, temsilli toplantılara gösterilen yakın ilgi, zamanla müzikli dramlara ön planda yer verilmesini gerektirmiş ve eski devirlerin yukarıda açıklandığı şekildeki oyunları böylelikle kısmen tarihe karışmıştır. 17. yüzyılda Barok döneme özgü festivallerin ne şekilde düzenlenmiş olduğunu anlamak için İtalyanların bugünkü “Stagione” adlı temsillerini gözden geçirmek yeterlidir.

            Diğer taraftan 1666’da İmparator I. Leopold’un evlenme göreni münasebetiyle hazırlanmış olan festival tarzındaki “Düğün Operası” da Avusturya’ya ait müzik belgeleri arasında ön planı işgal etmektedir. Bu türden saray oyunlarının vaktiyle devlet hazinesine açtığı yara da bir hayli büyüktür. Bazen saray festivallerinin her birine 50 bin Gulden gibi bir meblağın harcanmış olduğu da bilinmektedir. Sarayın opera festivallerine para yetiştiremeyen hükümdarlardan bazılarına çok kere bizzat devletin vasilik etmek zorunda kaldığı görülmüştür. Bu arada birtakım serseriler de fırsattan yararlanmayı ihmal etmemişlerdir. Meselâ 1680 yılında Bavyera sarayına masrafsız festival temin edeceğini garanti eden açıkgöz bir İtalyan, bu emeğine karşılık şekerleme tekelinin kendisine verilmesini istemiş, bu isteği yerine getirilince de elindeki avans parayla ortadan kayboluvermiştir.

            17. yüzyılın önemli opera festivallerinden biri de J.J.Fux’un bestelediği “Constanza e fortezza” adlı eserin Prag’daki ilk temsilidir. Bu büyük eserin icrasına devrin en ileri gelen İtalyan ve Alman virtüozlarından Tartini, Graun, Quantz gibi sanatçılar orkestrada bizzat görev almak suretiyle katılmışlar ve yüzlerce solistin, çeşitli koroların, dansözlerin, teknisyenlerin, orkestra müzisyenlerinin de yardımıyla başarılan bu festivali memleket dışından gelen sayısız yabancı ziyaretçi seyretmiş, İmparatorun taç giyme töreni için yapılan bu şenliklerin bıraktığı hatıra yıllarca kimsenin kalbinden silinmemiştir.

            17. ve 18. yüzyılların opera tarihi karıştırılacak olursa, bu devirlerde de festival konusu ile yeterli derecede uğraşılmış olduğu görülür; bu arada Mozart’ın “Titus” adlı operasıyla Spontini’nin röprezantasyon operalarının sırf bu maksatla meydana getirilmiş oldukları anlaşılır.

             (Plak 1- Mozart, Sihirli Flüt operası uvertürü)

            19. yüzyıl boyunca, bu işe büsbütün başka bir yönden önem verilmiştir. Nitekim ilk önce İngiltere’de Haendel’in yıldönümünü kutlama amacıyla yapılan büyük ölçüdeki festivaller (Haendel Festivals) Orta Avrupa’da da etkisini göstermiş, bu durum 19. yüzyıla özgü muazzam müzik bayramlarının meydana gelmesini sağlamıştır.

             (Plak 2- Haendel, Messias’dan: a) Arestra, koro, b) Soprano aria)

            Bu arada Ortaçağ saz şairlerinin festival konusunda yeniden ele alınmaları durumu, romantik sanatın ifade unsurları arasına büyük ölçüde festivallerin katılmasına önayak olmuştur. Böylelikle 19. yüzyılda Orta Avrupa’da birdenbire baş gösteren geniş ölçüdeki müzik gelişmesine başlangıç olan festivaller, her şeyden önce vatanseverlik fikrinin yayılmasına hizmet etmiştir. Bu arada ilk olarak “Erfurt’da Napolyon Günü” adıyla yapılan bir toplantı ve bunu izleyen 1810 ve 1811 yıllarında Frankenhaus’da yapılan müzik bayramları, daha çok millî kahramanların anıldığı günler olarak müzik tarihine mal olmuşlardır. Orta Avrupa’nn bu en eski vatanseverlik festivallerini çok kere devrin tanınmış viyolonisti L. Spohr idare etmiş ve bu büyük bayramların hemen hepsinde ayrıca Haendel’in meşhur “Judas Makkabaeus” adlı festival oratoryumu da oynanmıştır.

             (Plak 3- Haendel, İsrail Mısır’dan 2 koro)

            Bu şenliklerden sonra Mendelssohn tarafından her yıl aynı tarihte yapılmak üzere “Aşağı Ren Müzik Bayramları” adlı diğer bir festival de düzenlenmiştir. Hattâ çok popüler olan bu bayramlar, erkek koroları ile karışık koroların az zamanda büsbütün gelişmelerini sağlamıştır. Bu arada Haydn’ın oratoryoları, şan dernekleri tarafından bir tür konsantrasyon konusu olarak heyecanla icra edilmişlerdir. Hele 1843 Dresden şancılar bayramında Richard Wagner’in monümantal bir eseri olan “Havarilerin Aşk Yemeği” (Liebesmahl der Apoltel) adlı eserinin olağanüstü bir başarıyla icra edilmiş olması, devrin bu türden müzik bayramlarının unutulmaz bir hatırasını sanat tarihine mal etmiştir.

             (Plak 4- Wagner, Parsifal’dan 1 koro, 1 aria)

            Böylelikle 19. yüzyılın ikinci yarısında, Wagner festivalleri fikrinin ortaya atılması da sağlanmış oluyordu. Ancak Richard Wagner’in klasisizme mensup bir sanat adamı olmaması, bu büyük ustada konu bulma bakımından Yunan dünyasına el atma ihtiyacını hissettirmemiş ve sırf kuzeyin halk efsaneleri, Wagner dehasını yakından ilgilendirmiştir. Bu suretle yüzyıllar boyunca yapılmış olan müzik festivallerinin en önemlisine günün birinde Bayreuth festivallerinin açılmasıyla başlanmış oldu.

             (Plak 5- Wagner, Siegfried’in Ren Yolculuğu) (Çalınamadı)

            Görülüyor ki müzik bayramları, müzikli ve temsilli festivaller, insanlık kadar eskidir; ve insanlığın en eski sanat gösterisi olarak uygarlık tarihinde yerini almıştır.