Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

ANILAR

Bu belgeyi Word Dökümanı Olarak İndirebilirsiniz!

Cevad Memduh Altar'ın müzik eğitimi almak üzere 1922 yılında Viyana'ya gidiş yolculuğunun kendi kaleminden hikâyesi:

Seyahatname-i Cevad Çelebi

İstanbul ila Viyana

Mayıs 339 Pazartesi
Viyana

(Viyana 1922, 29 Mayıs)

Sevgili ablacığım,

Bundan evvelki kartımda ve mektubumda beyan etmiş olduğum veçhile İstanbul’dan hareketimden Viyana’ya vasıl oluncaya kadar trende yazmış olduğum hatıratımın hulasasını bu mektubumda kâmilen beyan edeceğim.

Perişan bir kafa ile eve veda edip, hattâ kemanı da unutup çıktıktan sonra henüz yarım saat kadar bir müddet geçmişti. Galata’da bulunuyordum. Kalbim o derece mahzun, fikrim o derece dağınık idiyki tarif edemem.

Velhasıl her şey olup bitmişti. Vapura yerleşmiştim. Saat 4’e doğru sevgili babam ve eniştemin kalbi parçalayan vedalarından sonra limanda 2-3 saatlik bir istirahat döneminden sonra vapurumuz hareket etti.

Pasaport muayenesinden sonra, ki yolcu olmayanlar kâmilen ihraç edildi, hava henüz kararmaya başlamıştı ki vapurumuz yavaş yavaş limanı terk etmeye başladı. İşte tam bu dakikada Sultanahmet ve Ayasofya minarelerinin gözümün önünden kaybolduğu bir sırada kalbimi dehşetli bir hüzün, gözlerimi bir keder tufanı istila etmişti.

Artık yavaş yavaş Boğaziçi’ni terk ediyorduk. Vapurumuzda ancak 50 veya 60 kişi kadar bir yolcu kafilesi mevcut idi. Kamaramda 2 Musevi tüccar ve 2 de Rus olduğu halde 5 kişiydik. Boğaza yaklaşmış idik ki sert bir rüzgâr esmeye başlamıştı. Saat 7.30 sularında Anadolu Hisarı’nın önünden geçerken Hasbiye ablamın bahçesinde evvelâ Ekrem beyaz mendilimi müşahede etti ve onun feryadı üzerine pencereye gelen diğer çocuklar hep birden mendil sallamaya başlamışlardı. Bu hal bana o derece hüzün verdi ki tarif edemem.

Hem hava sert olduğundan ve hem de biraz acıkmış olan karnımı doyurmak üzere kamaraya indim. Memduh Kemal beyin tavsiye ettiği Varna eşrafından oldukça şen bir zat vapurda bana bir evlat muamelesi yapıyordu.

Kamarotumuzun ismi Yorgi’dir. Saat 8.30’da Karadeniz Boğazı’nı çıkıyoruz. Birden önümüzde İngiliz bandıralı bir şilep vardı. Biraz sonra şilebi tamamiyle geçmiştik. İri iri yunus balıkları yem bulmak hevesiyle gemiyle âdeta yarış ediyorlardı. Akşam yemeğini oldukça iştahlı yedim. Saat 9’da tamamiyle Boğaz’ı terk etmiştik ki hafif dalgalar arasında gemimiz sallanmaya başladı. Gittikçe sertleşen hava beni kamarama inmeye mecbur etmişti. Biraz evvel midemi kemali iştah ile doldurduğumdan vapurun sallantısı ile vukua gelecek indifaata mani olmaya çalışıyordum.

Nihayet yatmıştım. Birkaç saat sonra yani tam saat 4 raddelerinde vapurda çalan bir saatin gürültüsüyle uyandığım vakit daha henüz ortalığın ağarmaya başladığını müşahede ettim. Geceki sallantının tesiriyle henüz uyanmayan kamara arkadaşlarım bitap yatıyorlardı. İçlerinde bulunan bir Musevi’nin istifra etmemek için geceki gösterdiği telaş hâlâ hatırımdan çıkmıyor. Zavallı Yahudi gece kamarot Yorgi’nin kendisine verdiği kabın içine birkaç tavus kuyruğu koyuverdikten sonra şimdi bitap halde uyuyor. Ben ise bu hatıraları yatağımın içerisinde yarı doğrulmuş bir halde karalamakla meşgulüm. Nihayet sabahleyin saat 7.30’da elimi yüzümü yıkayıp güverteye çıktığım vakit uzaktan kara müşahede edildiğini haber verdiler. 2,5 saat zarfında, yani saat 11’de Varna’ya vasıl olmuştuk ki Varna’da henüz saat 10 olduğundan saatlerimizi derhal geri aldık.

Varna rıhtımındaki doktorun muayenesinden sonra çıktığımız vakit Sofya treninin kalkmasına daha yarım saat vardı. Bulgar zabıtası pasaport vizesi hususunda ağır davrandıysa da bin türlü rica ile pasaportlarımızı vize ettirdikten sonra trenin hareketine 5 dakika kala daradar yetiştik. Şayet bu treni kaçırsaydık bir gece Varna’da kalmak tehlikesi vardı.

Trenimiz o kadar süratli hareket etmiyordu. Biletlerimizi 2. mevki almış idik. Kompartımanın penceresinden etrafı seyrediyorduk ki menazir hakikaten görülmeye şayandır. 3 saatlik bir hareketten sonra Kasipçan denilen (Kaspiçan??) gayet güzel ve gayet şirin bir kasabaya vasıl olduk. Burası gayet güzel olup istasyonda temiz bir birahanesi vardır. 20 dakikalık bir tevakkuf esnasında trenden inerek postaya bir kart attım. Ve elimi yüzümü yıkamakla beraber soğuk bir de su içtim. Birkaç dakika sonra Şumnu’ya müteveccihen hareket ettik. Kompartımanda bulunan 3 yol arkadaşımın ricasıyla biraz keman çaldım. Saat 3ü çeyrek gece Şumnu’ya vasıl olduk. İstasyonunda lokanta ve bir birahanesi olan Şumnu gayet güzel manzaralı bir şehirdir. 15 veya 20 dakikalık bir tevakkuf esnasında trenden indim, güzel ve soğuk bir su içtim. Sıcaktan ve susuzluktan adeta baygınlık devresi geçiriyordum.

Buradan da hareketle saat 5 raddelerinde Eskicuma’ya muvasalat ettik. Sofya’ya hareket etmek üzere trenin vürudunu bekleyen köylülerle mürekkep bir cemi tahkir trene dahil olmak üzere âdeta mücadele ediyorlardı. İşte burada ikinci mevki aldığımıza yandaki Darülfunun müderris muavinlerinden ....... Suzi ile Cenabı hakka dua ettik. Biraz sonra tren ile Eskicuma’da kurulan bir panayırın önünden geçiyorduk ki panayırın kalabalığı ve teşhir edilen emtia hakikaten görülecek şeyler idi.

Uzun müddet vasi ve yeşil ovalardan mürur ettikten sonra nihayet saat akşam üzeri 7 raddelerinde tamamiyle bu yeşil ovaları terk ederek yalçın kayalı Balkan dağlık arazisine dahil olmuştuk. Eskicuma’da kompartımandan inen bir arkadaşımız Sofya’ya vasıl oluncaya kadar tahminen 20 kadar tünel geçeceğimizi söyledi ki bunların en uzunu 5 dakika kadar sürermiş. Biraz sonra trenimiz 45 dakika kadar tevakkuf edecek ve biz de akşam yemeğimiz ile 24 saattir isten berbat olan elimizi ve yüzümüzü temizleyeceğiz.

Saat 7.30 raddelerinde gayet latif ovalara dahil olmaya başladık. Saat tam 8’de Gurnaoraguç denilen bir köye vasıl olmuştuk. Köy elektrikle tenvir olunmuştu. Suzi bey ile benden başka kimse olmayan kompartımana bu sefer 4 kişinin iltihakıyla sabaha kadar rahatsızlığımızı tahtı temine almıştık. 27 saatten beri sıcak yemeğe ve nefis bir suya hasret kalan bizler derhal bu güzel kasabaya inerek 6 Leva yani Türk parasıyla 6 kuruş, Bulgar parasıyla 30 kuruş mukabilinde bir porsiyon nefis kebap alarak diğer yemeklerimizin de inzimamıyla nefis bir akşam taamı ettik. Rahat bir gece uykusuna hazırlanmıştık, trenimiz gecenin ıssız sükûneti içerisinde 25-30 kilometrelik hafif bir süratle dağ ve vadiler içerisinden ilerliyordu. Kompartımanımızın sükûnetini, yanımızdaki kompartımanda deli olduğu için pederi zavallı bir rahip tarafından Sofya’daki bir tımarhaneye sevk olunan ve 2 gün evvel bir şeyden korkarak tecennun eden zavallı bir Bulgar kızının hazin şarkıları ve nidaları ihlal ediyordu.

Bu gece pek rahatsız geçti, çünkü sabaha kadar uyku uyuyamadım. Nihayet saat 4’e doğru henüz sabah olmaya başlamıştı ki trenimiz latif köyler ve göller kenarından geçiyordu. Saat 4’ü çeyrek geçe vasi bir tünele dahil olup diğer tarafından çıktıktan sonra Tuna’dan ayrılarak bir göl kenarında durduk ki bu göle “Yiskar” diyorlar. Ertesi gün saat tam 5’te Romen köyüne gelmiştik. Bu köy o derece mamur idi ki Bulgaristan’ın diğer köyleriyle kıyas kabul etmez. Küçük küçük villalar görülmeye şayandır. Sabahleyin saat 5.30’da Kırdıra (?) istasyonuna vasıl olduk. Ve 36 saatten beri kirden simsiyah olan elimizi ve yüzümüzü bol soğuk suyla yıkadıktan sonra hararetimizi dahi def ettik.

Sofya’ya 3 saatlik bir mesafede tamamiyle Balkan dağlık arazisine dahil olmuştuk. Vasi tünellerden mürur ettikten sonra tabiatin örmüş olduğu asgari 800 veyahut 1000 metre irtifaındaki devasa duvarlar arasından geçiyorduk. Saat 7’ye çeyrek kala Elisenya istasyonunda 10 dakikalık bir tevakkuftan sonra tekrar yolumuza devam ile 9’u 20 geçe, yani Varna’dan itibaren 22 saatlik bir seyahatten sonra Sofya’ya vasıl olmuştuk ki daha uzaktan şehrin kubbeleri altından mamul büyük kilisesi daha 5-6 kilometreden güneşin tesiriyle parıldamaya başlamıştı.

Sofya’da 3 gündür sıcak yemeğe hasret kalan ben ve Suzi bey derhal istasyonun lokantasında pek de beğenmediğim oraların nefis taamlarıyla karnımızı doyurduk. Ve pasaportlarımızı vize ettirmek üzere Transilvanya Alman Sefarethanesine giderek pasaportları vize ettirerek bir saat sonra Belgrat’a hareket eden trene yetişmek üzere istasyona gelerek kompartımana dahil olduk ki bu suretle Sofya’da bir gece yatmaktan kurtulmuş olduk.

Saat 2’yi çeyrek gece Dragoman’a ve saat 3’te de Kostinyerut istasyonuna muvasalat ettik. Dragoma’dan sonra son Bulgar arazisi olmak münasebetiyle Sırplar tarafından muayene olunan bavullarımız ile yarım saat sonra Yugoslavya yani Sırbistan arazisine girerek Çarpirun denilen kasabada bir saat kadar tevakkuf ettik ve Çarpirun’dan ertesi sabah Belgrat’a vasıl olmak, yani Sırbistan arazisini bir baştan diğer başa katetmek üzere Sırp parası 145 Dinar, Türk parası hesabiyle 290 kuruş mukabilinde bilet alarak 2. mevki kompartımana dahil olduk. Saat akşam üzeri 7’de hareket eden trenimiz şimdi tamamiyle Sırp arazisi dahilinde seyrediyordu.

Yolun üzerinde harbi umumiden kalma birçok berhava edilmiş şimendifer köprüleri enkazına tesadüf ediliyordu. Saat 8’de “Piru” kasabası istasyonuna vasıl olduk. Birkaç saat daha yolumuza devam ile gece saat 10.30’da da Niş kasabasına dahil olarak 15 dakika kadar tevakkuf ile tekrar yolumuza devam ettik. Sabah saat 5.30 biz hâlâ Yugoslavya arazisini katediyoruz. Etrafımız gayet vasi düz ovalarla muhat olup bazı kere buralarda sık ormanlara tesadüf ediyorduk. Nihayet saat 8’de Belgrat civarında Tuna’yı müşahede ederek 5 dakika sonra şehre dahil olduk.

Trenden inip pasaport muayenesinden sonra eşyaları bagaja verip bir parça kahvaltı etmek üzere istasyon lokantasında birer süt ile francala yedik ve postaya mektup dahi verdikten sonra 180 dinar mukabilinde Zagreb’e yani Avusturya hududuna bilet alarak kompartımana dahil olduk.

Belgrat heyeti umumiyesi itibariyle güzel bir şehir olmakla beraber son derece de pistir. Sokaklarda vesaiti nakliyenin bizim gibi manda arabalarıyla yapıldığını müşahede ettim. Belgrat’tan 9’u çeyrek gece hareket ettik. Ve 9.30’ta ise Tuna üzerindeki muazzam Belgrat köprüsünden mürur ile Tuna boyunu takip etmeye başladık. Eski Avusturya arazisi olup bilahare Yugoslavya’ya ilave edilen vasi ve mümbit Tuna ovasını mürur ediyorduk. Saat 10’da Istrapazoa köyünün istasyonuna vasıl olduk.

Bilahare yolumuza devam ederek Avusturya hududuna oldukça yakın bir mesafede kain Dinkokçi istasyonunun restoranında Türk parası hesabıyla iki kişi 37.5 kuruş mukabilinde ve aşağıda beyan edeceğim yemeklerle mükemmel karnımızı doyurarak tekrar kompartımanımıza dahil olduk. Yediğimiz yemekler şunlardır:

1. Et suyu ile nefis bir çorba
2. Kanlı bir biftek patates kızartması ile
3. Soğuk bir adet bira
4. Nefis bir tatlı

Buradan saat 1’de hareketle 5’te Novagradina’ya muvasalat ettik ve saat 6’da tekrar Tuna üzerindeki büyük köprüden mürur ile saat 7’yi çeyrek geçe Drava suyu tesmiye olunan vasi nehrin üzerindeki büyük köprüden geçiyorduk. Saat tam 9’da Zagreb’e vusul ile gece saat 12’de Viyana trenine binmek üzere bavullarımızla beraber istasyon gazinosuna yerleştik. Türk parası hesabiyle 20 kuruş mukabilinde mükemmel karnımızı doyurduktan sonra biletlerimizi aldık. Henüz trenimizin hareketine bir saat kadar vakit vardı. Nihayet tam 12’de trene binerek Viyana’ya müteveccihen hareket ettik.

Ertesi Cumartesi sabahı saat 4’te Tuna üzerindeki büyük köprüden mürur ile Mariborg şehrine vasıl olduk. Mariborg şehri Yugoslavya ile Avusturya arasında tam hudut olmak münasebetiyle Avusturya memurları trene vaziyet ettiler. Avusturya’nın nazik ve terbiyeli memurları Sırpların kaba memurlarından tip ve tarz itibariyle pek çabuk tefrik ediliyorlardı. Mariborg’dan tam saat 4’ü 21 geçe hareket ederek trende Avusturya memurları bagajları ve yanımızdaki paraları muayene ettiler. Avusturya memurlarının nezaketine hayran kaldım.

Avusturya arazisindeki köylerin intizamına hayran kalmamak imkân haricindedir. Nihayet saat tam 6’da Avusturya’nın en mühim şehirlerinden olan Graz şehrinin istasyonuna vasıl olduk. 15 dakikalık bir tevakkuf esnasında şehrin büyük küçük mektep çocuklarının arkalarında çantalarıyla dağlara gitmek üzere kafilelerle hareket ettiklerini müşahede ettik. Graz şehrinde başımda fes olduğu halde kompartımandan kafamı dışarı çıkardığım vakit yüzlerce mektep talebesi başımdaki fese hürmeten kimi mendil ve kimi el ile beni alkışladılar, çünkü koca trende benden başka fesli mevcut değildi. Başıma limon kabuğu atmadıklarına hayret ettim.

Buradan da hareketle biraz sonra tamamiyle Avusturya İsviçre’sine dahil olmuştuk ki iki dağ beyninde gerilmiş teller vasıtasıyla yapılan havai nakliyat hakikaten görülmeye şayandır. Viyana’ya henüz 3 saatlik bir mesafe kalmış idi ki bavulumu açıp elimi yüzümü yıkayarak elbiselerimi değiştirdim. Saat tam 7’de yüksek dağın arasında Bruk a/M. tesmiye olunan istasyona vasıl olduk. Hafif bir yağmur etrafı ıslatıyordu. Burada 15 dakikalık bir tevakkuftan sonra tekrar hareket ettik.

Çam ormanları üzerindeki sanatoryumlar ve kayalıklar üzerindeki feodalite devrinden kalma şato harabeleri pek latif manzaralar arz ediyordu. Çam ormanları ve çam dağları arasındaki 2-3 katlı köy evleri ve villalar hakikaten görülmeye şayandır. Dağların zirvelerinde kesif bulut tabakaları müşahede ediliyordu. Artık yavaş yavaş Semering dağlarını katetmeye başlamıştık ve birçok tünellere dahil olarak Semering dağlarının zirvesine doğru yükselmeye başlamıştık. Sathı bahirden binlerce metre yükseklikte olan trenimizin penceresinden ovalar ve vadilerdeki sanatoryumları ve evleri adeta bir karınca gibi müşahede ediyorduk. Pek yüksek olan bu dağlara trenimiz birçok tünelleri kat ederek döne döne çıkıyordu. Nihayet binlerce metre yüksekliğinde ve ismini hatırımda tutamadığım meşhur bir sanatoryumun önünden geçtik. Şimdi ise tekrar döne döne ve yine birçok tüneller katederek yokuş aşağı Viyana’ya doğru inerek yüksek bir köprüden badel mürur vasi bir tünel dahiline girdik. Girdiğimiz tünel âdeta minare merdiveni gibi dağ dahilinde bir kavis resmediyor idi. Tepeleri karla meskûn, eteklerinde ise binlerce çam ormanlarını havi dağ yamaçlarında trenimiz kemali süratle kat-ı mesafe ediyordu. Bu yüksek tepelerden derin vadilere bakıldığı vakit oralarda tüten birçok fabrika bacalarına ve kilise çan kulelerine tesadüf ediliyordu. Dağlarda kesilen odunlar ise şelalelere terk edilerek köylere naklediliyordu. Buralarda en mühim kuvveyi muhrike sulardır. Nehirler vasıtasıyla birçok nakliyat yapılıyor. Ve fabrikalar hareket ettiriliyor. Bir müddet sonra trenimiz tamamiyle ovaya dahil olmuştu. Viyana’ya daha 1.5 saat mesafemiz var idi.

Saat 10.30’da Avrupa’da banyolarıyla meşhur Baden’e vasıl olduk. Birkaç dakika sonra uzaktan Viyana şehri müşahede ediliyordu. Yavaş yavaş Viyana’ya yaklaştıkça şehrin haricinde kain büyük fabrikaların bacaları nazara çarpıyordu. Velhasıl saat tam 11’de Viyana’ya vasıl olarak eşyalarımızı gardöbagaja badel teslim Viyana’nın ortasından mürur eden Tuna kanalının karşısındaki otel Continental’a dahil olduk.

                                                                       Hitam

İşte ablacığım, seyahatnamem burada hitam eyliyor. Viyana’nın intizamına ve letafetine hayran olmamak imkânsız. Bilahare buralardan da tafsilat vereceğim ablacığım.

Kardeşin
Cevad Memduh