Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

ESERLERİMAKALELER

Bu belgeyi Word Dökümanı Olarak İndirebilirsiniz!

SEVGİ ÜZERİNE

            İnsanoğlunun yaşamda temel güvencesi, aklın özgürlük yolundaki sürekli gelişimidir. İnsanın, ruhsal yaşamdaki yüceliş çabasına da gene akıl önderlik eder. Kişiyi “iyi”ye, “doğru”ya, “güzel”e ve “gerçek sevgi”ye götüren istek de gene aynı faktörlerden beslenir.

            İnsanoğlunun gelişim yolunda harcadığı çaba, karşılıklı bir alışveriş olma niteliğini korudukça, bireye olduğu kadar, topluma da yararlı olur; aklın, kuvvetin ve güzelliğin eşit oranda oluşturacağı Üçlü Uyum Dengesi ise, ancak ve ancak akıl ile ruhun ortak bileşimiyle elde edilebilir.

            Aklın özgürce davranış gücünü besleyen temel kaynağı arayıp bulma ve yorumlama çabasına, ünlü psikoloji bilginleri geniş ölçüde katkıda bulunmuşlardır. Onun içindir ki, aklı, kuvveti ve nihayet güzelliği, hattâ karşılıksız sevgiyi arayıp bulmada da bu bilginlerin katkısı, zamanla felsefenin Estetik dalını oluşturmuştur.

            Gerçek sevginin, her türlü maddesel yarardan arınmış, karşılıksız bir duygu olduğunun dikkatle incelenmesi, insanlık adına kıvanç verici sonuçlar doğurur. Acaba, karşılıksız sevgi üzerinde ısrarla durulmasını gerektiren sebepler nelerdir? Başka tür sevgiler var da, onun için mi “karşılıksız sevgi” diye nitelenen apayrı ruhsal bir yücelik üstünde yorum yapmak zorunluluğu ortaya çıkıyor?! İşte bu ikinci soruyu “Evet!” diye cevaplamak yerinde olur; çünkü ünlü ruh bilgini Freud’un, insanı hemen her şeyiyle cinsel güdüye (libido) bağlama çabasının doğal tepkisi oluyor ve bu boşluğu da gene büyük bir ruh bilgini olan Carl Gustav Jung’un “karşılıksız sevgi” yorumu dolduruyor. İftiharla söyleyebilirim ki, Jung’un, gerçek ve karşılıksız aşkın tüm yararlardan uzak olduğu ilkesi üstünde önemle durması, psikiyatrı tarihin en aydınlık noktası olmanın önemini taşımaktadır.

            Freud’a göre aşk, ruhsal marazın ayrı bir türüdür ve bir bakıma tedavisi mümkündür. Freud, bu görüşte belki de belirli bir açıdan haklıdır; çünkü ortada patolojik bir sevgi türünün de var olduğu bir gerçektir; ama sevginin tümü bu değildir. Nitekim maddeye dönük, ruhsal yaşamı tümüyle inkâr eden bazı dogma (baskı) rejimleri, Freud’u bu yorumundan ötürü başta taşımıştır; çünkü Freud çapta bir bilginin, herhangi bir yarara dayanmayan karşılıksız sevgiye yöneltmede sakınca görmediği topyekûn inkâr, dogma düzenlerini başarısızlığa uğratacak köprüleri yakıp yıkmakla da büyük bir iş görmüştür (!).

            İnsanlık, kökü “sagesse antique” [antik dünya bilgeliği] diye nitelenen erdemlik ilkelerinin, umudu, şefkati ve sevgiyi besleyen temel kaynaklar olduğunu, daha binlerce yıl önce tanımıştı ve ruhsal kurtuluşu ancak onlarda bulmuştu; çünkü umudun olduğu yerde şefkatin de olacağı ve bütün bunlardan, insana insanca yönelmenin tek yolu olan karşılıksız sevginin tatmin edilmiş olacağı muhakkaktı. İşte böylesine bir sevginin dayandığı akılsal ve ruhsal koşulların şaşmaz yorumunu, çağımızın büyük psikiyatrı Carl Gustav Jung yapmıştır.

            Freud’un yakın dostu olan, ama günün birinde yolunu onun yolundan ayırmak zorunda kalan Jung, insanın, kötünün kötü olduğunu bile, dıştan gelecek dogmatik baskılarla ya da zoraki inançlarla değil de “Kendini bil!” gerçeğine dayanarak öğrenip anlamasının en doğru yol olduğunu savunmuştur; ve günümüzün insanında her zamandan çok baş gösteren ruhsal bunalımın nedenini şöylesine bir yoruma başlamıştır: “…insanlık, siyasal nedenlerden olduğu kadar, bilimin korkunç, hattâ şeytanca başarısından doğan gizli bir korku, derin bir şüphe içindedir; ama buna karşı gene de bir çare bulunamamıştır ve bütün bu olayların, insan ruhunun çoktandır ihmal edilmiş olmasından ileri geldiğine de pek az insan inanmıştır”. Jung’un ortaya koyduğu bu büyük gerçek karşısında, sadece sevgi eyleminin insanoğlunun gelişim çabası açısından incelenmesi bile, yukarıda belirtilen karşıt durumun içyüzünü olduğu gibi açıklamaya yeter. Onun için şimdi de yorumu, büyük düşünürlere bırakalım:

            Doğu tasavvufunun büyük önderi Mevlânâ Celâlettin-i Rumî’nin (1207-1273) sevgi felsefesi, bu büyük mürşidi eşsiz bir inançla insana yöneltmiş ve bu büyük ruh, insanı, kişiliğini oluşturan farklılıklara bakmaksızın, kendine özgü sevgi mabedine, “Gel!, ne olursan ol, gel!” hitabıyla çağırmakta tereddüt etmemiştir.

            Şimdi de sevginin kökenine daha da yaklaşmak için, insanlık tarihinin çok daha eski dönemlerine gidelim ve Zerdüşt’ün öğretisine yönelelim; sonra da Zerdüşt’ten bu yana sevgide ulaşılan zirveleri kısaca gözden geçirelim:

            Ön Asya, Uzak Doğu, Yakın Doğu ve Batı uygarlıkları da sevgi konusunda bize önemli örnekler verebilecek niteliktedir. Örneğin, eski İran’ın büyük din yenileyicisi Zerdüşt (Grek kaynaklarına göre, Milattan Önce 1100 yıllarında yaşadığı sanılmaktadır), sevgi için şöyle diyor: “Başkalarını sevebilmenin sevgisinden daha da büyük sevgi, en uzaktakini ve gelecektekini sevebilmenin sevgisidir: ben sizlere en uzaktakini sevebilmenin sevgisini öneririm. Çocuklarınızı yetiştiren ülkeyi sevin: bu sevgi de sizdeki yeni bir soyluluğun sevgisi olsun”.

            Bakınız, Uzak Doğu’da Budizm’in kurucusu olan Budda (M.Ö. 550-480) sevgi için ne diyor: Budda, ümmetine iyi ayrı sevgi türü öneriyor; bunlardan birincisi Raga, ikincisi de Metta’dır. Raga: mala, mülke, dünya nimetlerine, paraya, hayatın öteki zevklerine sahip olabilmenin sevgisidir. Metta ise, başkalarını da, yarar ve karşılık beklemeden sevebilmenin sevgisidir ki, Budda tasavvufuna göre, evreni saran bu sevgi, sadece insanoğlunun sevebilme gücünden, yani tüm kötülüklerden arınmış saf sevgi gücünden beslenmektedir. Budda’ya göre, böylesine bir sevgiyi, kendilerini ancak maddeye, kine ve nefrete tutsaklıktan koruyabilmiş olan kişiler elde edebilirler.

            Şimdi biraz da Orta Doğu’ya uğrayalım ve insanı “Tanrı-Tabiat”ın parçası olarak niteleyen ve her şeyden önce, “insan için yaşam” prensibini öngören sitoisiyen filozofların sevgi anlayışlarını ele alalım:

            Eski Anadolu uygarlığının öncülerinden Hierapolis’li (Pamukkale) Epiktet (M.S. 50-138) ile Roma uygarlığının ünlü kişilerinden, şair, yazar ve eğitici Seneca (İsa’dan birkaç yıl önce doğmuş, Miladın 65. yılında ölmüştür), halka yönelttikleri vaazlarında, insan sevgisini her şeyin üstünde tutmuşlardır; daha sonra da dinler, aynı sevgiyi içtenlikle benimseyip savunmuştur.

            14. yüzyıldan bu yana ve Rönesans’tan sonra beliren çeşitli yorumlar açısından sevgiye gelince: Büyük filozof Immanuel Kant (1724-1804), insan için, sevginin değil de ancak aktif bir iyilik görevinin söz konusu olabileceğini savunmuştur ki, iyiliğin temel kökeni de sevgiden başka bir şey değildir.

            Mutsuz ve karamsar filozof Schopenhauer (1788-1860) ise, gerçek sevgiyi, insanlığın ortak ıstırabı olarak yorumlamış ve böylesine bir niteliğe ulaşamamış olan sevgiyi “bencillik” olarak tanımlamıştır. Gene Schopenhauer’e göre, bencillik, cinsel güdüden başka bir şey değildir ve sadece insanlığın ortak ıstırabı sevgidir.

            Bütün bunları sayıp dökerken, büyük psikiyatr Carl Gustav Jung’a hak vermemeye imkân yok. Onun dediği gibi, insan ruhunun, hele çağımızda, alabildiğine ihmal edilmiş olmasıdır ki, madde ve çıkar dünyasının katılığı içinde insan, hiçbir yarardan beslenmeyen karşılıksız, katıksız sevgiden çoğunlukla yoksun kalmanın tehdidi altında bunalmıştır. İşte bu noktada, materyalist psikiyatriye, sevgi konusunda bazı sorularım olacak: İnsan hayatını kurtarma yolunda kendi hayatlarını bazen bile bile feda etmekten çekinmemiş olan bilim kurbanlarının böylesine davranışlarını da mı libidoya bağlayacağız? Çocuğunu kurtarmak için kendini tereddütsüz suya atan, çocuğunu kurtarırken boğulan, evladını yangından kurtarırken yanarak ölen annenin bu kutsal davranışlarını da mı libidoya bağlayacağız? Ben bunu hiç zannetmiyorum; bütün bunlar, saf sevginin kutsal örnekleridir. Freud çapında bir bilim adamının, hayatı boyunca sürüp gitmiş olan yalnızlığa, bilimsel buluşlarını çekinmeden savunurken karşılaştığı hakarete, hattâ ilgisizliğe ölünceye kadar sabırla, tahammülle katlanması, onun bilime karşı ruhunda bizzat beslemiş olduğu “karşılıksız sevgi” değil de nedir?

 

Cevad Memduh ALTAR
(Ankara, 1977)