Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

RADYO

Ankara Radyosu
26 Eylül 1943
Saat: 9-45-10.45

BİR HAL TERCÜMESİ:
Robert Schumann (1810-1856)

Sayın dinleyenlerim, 19. yüzyılın ilk yılları henüz başlamıştı. Orta Avrupa’nın irili ufaklı şehirlerinde, kasabalarında kulaktan kulağa bir tek isim dolaşıyordu; herkesin kafasını bir tek dedikodu işgal ediyordu; taçları, tahtları bir tek korku titretiyordu. Ama bu dedikodu, bu herkesi titreten korku ancak bir tek kişi yüzünden meydana geliyordu. Bu hayrete değer insan da Bonaparte’tan başka kimse değildi. İşte Avrupa, tarihinin bazı safhalarında da olduğu gibi,  yine böyle kendi derdine düştüğü bir dönemdeyken, Orta Almanya’nın oldukça küçük bir kasabası yalnız kendi âlemine sığınmış, dünyadan elini eteğini çekmiş bir münzevi haliyle yaşıyordu. Bu mütevazı kasabanın dar sokaklarında bozuk kaldırımlar üstünde dolaşan insanların hemen hepsi kasabaları dışında uçsuz bucaksız bir dünya olduğunun farkında bile değillerdi. Bu saf insanların gözlerini bir an için olsun kendi kasabaları dışına çevirmelerine de imkân yoktu. Bu insanların dünyası yalnız kendi kasabalarıydı. Bunların kafasındaki iş kavramı yalnız kendi kasabalarının işiydi. Çoluk çocuk, genç ihtiyar herkes uzak bir geçmişi olan bu çıkmaz sokaklı, sivri çatılı, Gotik kiliseli Ortaçağ kasabasının taşına toprağına candan âşıktı. Bu kasabada herkes birbirini yakından tanırdı. Bu kasabada bir kişinin derdi bin kişinin derdiydi.

Ne gariptir ki, sayın dinleyenlerim, yeryüzündeki varlığını zamanında etrafına pek o kadar hissettirmemiş olan bu mütevazı kasaba, sanat dünyası adına ne önemli işlere girişmişti. Kasabada hemen herkes, farkına bile varmadan, bu önemli işin bir an önce olup bitmesine yardım ediyordu, çünkü kasabanın ister istemez üzerine titrediği bir çocuk vardı ki bu küçük çocuğun yarının büyük bir sanat adamı olması mukadderdi. Kaderin bu kesin kararını değiştirecek hiçbir güç yoktu. Bu küçük kasabanın hele hafta sonu fazla müşterisi olan tanınmış bir lokantası vardı ki günlük hayatın yorgunluğunu biraz olsun gidermek için çoluğuyla çocuğuyla buraya gelen aile babaları, anneler, delikanlılar, genç kızlar, kasabanın tanınmış bir kitapçısı olan orta yaşlı bir kişinin ağzından 6 yaşındaki oğlunun yazdığı şeyleri dinlemekten, bu minimini çocuğun yaşından beklenmeyen hikâyelerini duymaktan büyük bir zevk alırlardı. Bu küçük çocuğun besteciliğe çok hevesi vardı. Çocuk kendini gece gündüz piyanonun başından ayırmıyordu. Okulda öğretmenlerinin hemen hepsi çocuğun müzik yeteneğinin ihmal edilmemesi üzerinde aynı fikirdeydiler.

İşte sayın dinleyenlerim, 1816-17 yıllarına doğru bu küçük çevrede bilerek veya bilmeyerek başta taşınan bu küçük çocuk, bu kasabanın el birliğiyle yarının sanat dünyasına hazırladığı umut dolu bir çocuktu. Bu çocuğun ileri çağlarda hem kendini hem de doğduğu bu küçük kasabayı tarihe mal edecek önemli olayların yine bu mütevazı kasabada cereyan etmesi mukadderdi. Nitekim de böyle oldu.

Sayın dinleyenlerim, küçük Robert’i okulda bütün arkadaşları çok seviyordu. Onun ders sırasında, koridorda, teneffüste, bahçede vakit vakit dalıp kendinden geçmesi kimsenin gözünden kaçmıyordu. İleri yaşlarda bile kendini gösteren bu gibi dalıp gitmeler çocuğun yine bir müzik problemiyle baş başa olduğunu ima ediyordu. Herkes onu bu ânında rahatsız etmekten çekiniyordu. Küçük Robert’in bir başka özelliği de okul arkadaşlarının iç ve dış varlıklarını müzikle harikulade karakterize etmesiydi. Meselâ minimini sanatçı vakit vakit piyanoya oturur, doğaçlama çalıverirdi. Bu küçük bir parçada arkadaşlarından herhangi birinin portresi birdenbire görünüverirdi. Piyanoda kısa sürede meydana getirtilmiş olan bu küçük parçaların her birinde herhangi bir arkadaşının karakterini okumak mümkündü. Birbirini kovalayan böyle küçük karakter portreleri içinde her arkadaşı kendi tipini saptamakta güçlük çekmezdi. Herkes küçük sanatçının piyanoda kimin portresini çizdiğini kolayca anlardı. Bu da gösteriyor ki, sayın dinleyenlerim, küçük Robert’in piyanoda arkadaşlarının figürlerini, yürüyüşlerini, söz söyleyişlerini bu kadar açık hatlarla karakterize edebilmesi öyle sanıldığı gibi sırf tesadüf değildi.

Bir zaman geldi, kendini müzik sanatına mı, şiir sanatına mı vermesi gerektiğini bir türlü kestiremeyen küçük Schumann, 1819 yılında, yani tam 9 yaşında babasıyla yaptığı bir seyahatte dönemin büyük piyano virtüozlarından biri olan Mocholes’i şahsen tanıdıktan sonra kesin kararını verdi ve o günden itibaren müzik sanatını kendine meslek olarak seçti. Ancak bu sonuca gizli olarak ulaşmış olan küçük Schumann, ebeveyninin arzusu üzerine 1820 yılında klasik bir öğrenim görmek için Gymnas öğrencisi olmak zorunda kaldı. Ancak sanatçı, ebeveyninin bu isteğindeki isabeti ileri yaşlarda daha iyi anlayacaktı. 1826 yılı Schumann için çok hazin bir yıldı, çünkü kendisini esaslı bir meslek adamı yapmaya karar vermiş olan iyi kalpli babasını bu yıl içinde kaybetmişti. Çok iyi bir kadın olmakla beraber sanat meselelerini bir türlü anlayamamış olan annesi ise, küçük Schumann’a vasi olarak seçtiği bir kişiye danıştıktan sonra, oğlunu aklınca sırf hayatını kazanmasına yarayacak mesleklerden birine sokmaya karar vermişti. Bu meslek üzerinde bir an olsun düşünmek ihtiyacını hissetmeden, oğlunun hukuk tahsil etmesini aklına koymuştu.

Sonunda 1828 yılında Gymnas öğrenimini de bitiren Schumann, çok sevdiği annesinin ısrarına karşı gelmeden hukuk öğrenimi görmek üzere Leipzig’e gitti. Ancak yolda Münich’ten geçerken Heinrich Heine gibi dönemin büyük bir şairiyle de şahsen tanışmak fırsatını elde etmiş olması, genç Schumann’ın daha önce vermiş olduğu karara, yani ileride kesinlikle müzik sanatına girmesi yolundaki kesin karara büsbütün sarılmasına neden oldu. Zaten hukuk öğrenimi onu bir türlü tatmin edemiyordu. Hele Leipzig üniversitesi öğrenci derneklerine üye olan öğrencilerin doğru dürüst öğrenim görmek şöyle dursun, tam tersine günün siyasi olaylarından bir türlü baş alamamaları Schumann’ı büsbütün kendi iç âlemine çekmekteydi. Bu durum genç Schumann’ı insanlardan uzaklaştırıp hülyalarıyla baş başa bırakıyordu. Bu münzevi genç, Leipzig’de tekrar karşılaştığı birkaç eski arkadaşından başka hiç kimseyle görüşmüyordu. İşte Leipzig’de geçen bu gizemli yıllar, çocukluk yıllarında yaşanmış olan neşeli günlerin hülya dolu, melankoli dolu günlere dönmesine neden olmuştu ki bu sonsuz hülya, bu bitmez tükenmez melankoli, hayatının sonuna kadar Schumann’ın peşini bırakmayacaktı. Artık Zwicken kasabasının neşeli, şakrak Schumann’ı yerine en yakın dostlarına bile açılamayan, ketum, suskun, kendi iç âlemiyle baş başa bir Schumann olup çıkmıştı. Onun için de iç dünyası ne kadar zengin gösterilere sahne olursa olsun, dışarıdan her zaman pasif bir insan etkisi yaratan Schumann, vicdanının en derin köşelerinden gelen sesleri müzikle anlatmayı uygun buldu. Yazı dilini ise konuşma diline tercih etti. Böylece hem müzisyen hem de yazar olarak Schumann’ı çevresi tanımaya başladı.

Schumann, Leipzig’de günün birinde ünlü piyano hocası Friederich Wieck ile tanıştı. Bu kişi ileri yıllarda ister istemez Schumann’’ın kayınpederi olacaktı. Nitekim bu tanınmış hocanın kızı olan Clara’nın daha 9 yaşındayken piyano virtüozu olarak Batının en önemli sanat çevrelerinde tanınmış olması, Schumann’ın günün birinde Wieck’e öğrenci olmak arzusunu büsbütün kamçılamıştı. Hattâ bu öğrencilik zamanla damatlığa doğru gelişme eğilimini de göstermişti. Öte yandan Schumann’ın hukuk öğrenimi ister istemez felsefe öğrenimine dönüşmüştü. Çalışkan bir üniversite öğrencisi olan Schumann bir yandan felsefe derslerini dinliyor, bir yandan da Byron, Goethe, Heine gibi yazarların eserlerine kendini veriyordu. Bu arada onu en çok Jean Paul’ün karamsar felsefesi ilgilendiriyordu. Gerçekten de tam bu sıralarda genç sanat adamının kaleminden çıkan şu satırlar onun felsefe düşüncelerini ve özellikle Jean Paul’e olan eğilimini ne güzel meydana koyuyordu. O sıralarda 18 yaşında olan Schumann yakın dostlarından birine yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Ah, bu dünyada hiç insan olmasaydı, bu insansız dünya sanki neye benzeyecekti? Şüphesiz uçsuz bucaksız bir mezarlığa benzeyecekti. Rüyası olmayan ölüm uykusuna benzeyecekti. Çiçeksiz, baharsız bir doğaya benzey ecekti. Resimsiz bir panorama kutusuna benzeyecekti. Fakat şimdi içinde insanları olan dünya sanki nasıl bir dünya? Böyle bir dünya içinde nice bin hülyanın gömülüp kaybolduğu Tanrı’nın uçsuz bucaksız tarlası değil de nedir? Böyle bir dünya içinde selvilerden başka hiçbir ağacın bulunmadığı bir bahçe değil de sanki nedir? Böyle bir dünya içinde ağlayan bunca insanıyla sessiz bir panorama kutusu değil de sanki nedir?”

İşte sayın dinleyenlerim, 1832 yıllarına doğru yaşının oldukça küçük olmasına rağmen sürekli olarak gelişen Schumann’ın hep melankoliye kapıldığı görülüyor. Ancak genç adamın dönemin büyük keman virtüozu Paganini’yi dinledikten sonra, sevgili annesinin karşı gelmesine kulak asmadan kendini tamamen müzik sanatına vermesiyle artık orta yerde gizli kapaklı hiçbir şey kalmamıştı. Bu durum üzerine Schumann kendini tamamen hocası ve müstakbel kayınpederi Friedrich Wiech’in idaresine bıraktı. Wieck onu virtüoz olarak yetiştirecekti, ama iş böyle olmadı. Parmaklarının kısalığından korkarak virtüoz olamamak vehmine kapılan Schumann tehlikeli bir tecrübeye girdi. Sağ elinin dördüncü parmağının daha fazla uzamasını, öteki parmaklar hareket ederken bu parmağın hareketsiz kalmamasını sağlamak amacıyla kendi icat ettiği bir alet üzerinde bu parmağı geceleri askıya aldı. Ancak bunun sonucu olarak parmağın uzamasının sabit kalması şöyle dursun, bütün sağ el bozuldu. Bu suretle Schumann virtüozluk hayalinden ebediyyen uzaklaşmış oldu. Bu durum genç sanatçı için büyük bir felaket oldu, ama öte yandan da çektiği üzüntü yüzünden bu bir lütuf olmuştu, çünkü piyanodan büyük bir üzüntüyle uzaklaşan sanatçı kendini tamamen kompozisyona verdi. Bu da sanat dünyasına eşsiz bir besteci kazandırmış oldu.

Artık Schumann 1832 yılında 20 yaşında bütün mesaisini tamamen müzik sanatına hasretmişti. Yaratma döneminin ilk eseri olan piyano kompozisyonları yavaş yavaş etrafta duyulmaya başlamıştı. Hele bunların arasında Kreisbriana adlı bir eser vardı ki bu içli eser genç Schumann’ın hocasının kızı Clara’ya olan derin ve gizli sevgisine tanıklık eden biricik eserdi. (Plak: Op.16 Kreisbriana)

Viyana klasiklerinin mutlak sanat ruhundan gelerek Schumann’ın elinde samimi bir şiirselliğe ulaşan bu türden eserler, Schumann’ı takip eden bütün romantikler için yepyeni bir nitelik taşıyordu. Sanatçı bütün bu eserlerinde tamamen objektif olan dış duyuşların hepsini kendi sanat hülyaları içine çekip alıyordu. Bu suretle yalnız duyan insanı değil, aynı zamanda düşünen insanı da hayal ediyordu. Bu itibarla Schumann büyük üstat Liszt’in söylediği gibi “Romantik dönemin müzikle düşünen, müzikle ifade eden ilk yazarıydı”. İşte onun için iç duyuşları seslerle karakterize etme başarısı ilk olarak Schumann’a nasip oldu. Zaten bu tarzda bir sanata daha okul sıralarından beri kendini adamakıllı vermişti. Onun içindir ki Schumann’ın piyano kompozisyonlarının hemen hepsi birer müzikal portre niteliğindeydi. Hattâ bütün eserleri bir tür ressamlık niteliğini taşıyordu. Öte yandan yine bu eserlerde Schumann’ın kendine özgü ince bir mizah da saklıydı. Romantizmin ilk gerçek sanatçısı olan Schumann aynı zamanda mistik bir sembole de kendini vermişti. Sanatçı çok kere muazzam bir meseleyle karsımıza çıkar, ama bu meselenin çözümüne kesinlikle yaklaşmazdı. Bazen eserinin üzerine ufak bir mısra koyardı. Bu suretle eserinin şiirsel içeriğini bizlere işaret etmekle yetinirdi.

Schumann’ın 1833 ve 1835 yılları içinde geçen hayatı, Leipzig’de bugün bile yayınlanmakta olan müzik dergisini kurmak için hocası Wieck ile geçen görüşmelerde plan hazırlıklarıyla sınırlı kalmaktaydı. Yine bu yılların birinde sanatçının Clara’ya olan gizli aşkı da büsbütün alevlenmeye yüz tutmuştu. İşte bu ateşli dönem içinde meydana gelen piyano eserlerinin yalnız biri değil birkaçı Clara’ya ithaf edilmişti. Bu narin yapılı, duygulu kızcağız daha çocuk denilecek yaşlarda Schumann’a sanat arkadaşlığı etmiş, daha o yaşta Schumann’ın ruhunda büyük bir ilgi uyandırmıştı. Gerçekten de yıllarca devam eden sanat arkadaşlığının bir arada yaşattığı bu temiz anlar ve bu süre içinde sanatçının Clara için edindiği sonsuz ilgi ve saygı, günün birinde ister istemez bir gönül sızısına dönüşecekti. Genç kızlık çağlarına henüz ayak basmış olan Clara’yı o erişilmez sanat kudretiyle günün birinde ister istemez Schumann’ın dehasına sığınmaya mecbur kılacaktı; genç kız ister istemez hayatını onun hayatıyla birleştirecekti. Nitekim öyle de oldu. Bu mücadele artık açıktan açığa başlamıştı. Hattâ bu heyecanlı anlarda doğan eserlerin arasındaki piyano için yaratılmış fanteziler, Schumann’ın ruhundaki sevgiye ve Clara’daki bitmez tükenmez vefaya tanıklık ediyordu. (Plak: Op.17 Fantezi)

Bütün bu duygulu eserler yaratılırken, vaktinden çok önce doğan bir mutluluğun bir acıya, bir kavgaya, sonsuz bir derde, telafisi güç bir sızıya dönüşüvermesine şaşmamalıdır, çünkü aile içinde cereyan eden bu büyük aşkın günün birinde farkına varan Friedrich Wieck, kızının Schumann ile evlenmesine bir türlü rıza göstermedi. Neden olarak da genç sanatçının o âna kadar esaslı bir mevki elde edememiş olmasını ileri sürüyordu. Hattâ Friedrich Wieck, piyano virtüozluğuna girmesi gereken kızının sanat alanında aşacağı daha bir hayli mesafe olduğundan bahsediyordu. Vakitsiz evlenmenin Clara’yı dünya şöhretinden sonsuza kadar uzaklaştıracağını söylüyordu. Sonunda, sayın dinleyenlerim, Friedrich Wieck’in bu muhalefeti, hoca ile öğrencisinin, yani Wieck ile Schumann’ın, sanat düşmanlarıyla boğuşmak yolunda henüz kurulmuş olan Müzik Dergisi idare heyetinde yollarının ayrılmasına neden oldu. Bu durum Schumann’ın başına yıllarca sürecek üzüntülü bir mücadele açtı. Hattâ genç sanatçı bu mücadelesine Leipzig’den uzak bir çevrede devam etmek için olacak ki tek başına idare ettiği müzik dergisini artık Viyana’da yayınlamaya karar verdi. Ancak 6 aylık bir tecrübeden sonra Schumann Viyana’dan da hızla Leipzig’e dönmek zorunda kalmıştı. Sözde dönemin önemli bir müzik şehri olan Viyana ne Schumann’a ne de Schumann’ın sanatına layık olduğu sevgiyi ve ilgiyi gösterememişti. Aradan birkaç yıl daha geçti. Artık Clara’ya kavuşmak uğrunda göze aldığı kavgayı bir an önce sona erdirmek azmiyle mahkemeye bile müracaat etmek zorunda kalan Schumann, hocası Wieck’in bu hususta gösterdiği inadın anlamsız olduğunu resmen tespit de ettirmişti. Ama her şeye rağmen Schumann müstakbel kayınpederinin bir baltaya sap olamadığı şeklindeki kanısını yine kendi iradesiyle çözdükten sonra Clara’ya kavuşmanın daha doğru olacağına emindi. Gerçekten de kayınpederi tarafından ikide birde âdeta başına kakarcasına Clara’nın elinde bulunduğu söylenen takdirnameleri en az bir üniversite diplomasıyla karşılamanın daha doğru olacağı kararına varan Schumann, henüz 30 yaşına ulaşmamıştı ki ne yaptı etti, gece gündüz çalıştı, Jena Üniversitesi’nde parlak bir felsefe doktorası vermeyi başardı. Artık Friedrich Wieck yumuşamıştı. Ortada Clara’ya kavuşmayı önleyecek hiçbir engel kalmamıştı. Nitekim 12 Eylül 1840 günü yıllardır birbirini hasretle bekleyen iki kalp artık tamamen birleşmişti. Bu anlaşma, bu kavuşma Schumann’a o zamana kadar görülmemiş bir yaratma kudreti de bahşetmeye yeterli oldu. Genç sanatçı sırf Clara’nın derdiyle yıllardır kalbine atmış olduğu binbir acıyı sanki bu tarihten sonra birer birer tasfiye ediyor, sanki bu acıları birer sanat eseri haline koyuyordu. Onun için genç Schumann’ın birdenbire başlayan bu ikinci yaratma döneminin eserleri belki de daha iyi anlaşılmaları için daima bir metne bağlı olarak meydana geldiler. (Plak: Op.39 Mondnacht)

Schumann bu dönemde daha çok “şarkı” (Lied) yazdı. Onun için sanatçının 1940 yılından sonraki yaratma dönemine “şarkı yılları” adını verdiler. Yine Clara’nın verdiği ilhamla yazılan bütün bu şarkılar arasında Eichendorff’un “Mehtaplı Gece” adlı şiirinin bestelenmesiyle meydana gelmiş olan ünlü bir Lied vardı ki bunu hem sanatı, hem müziği, hem de piyano eşliği bakımından Schumann’ın edebî hayal gücünün bir şaheseri olarak bütün dünya sevdi. Bu güzel, bu içli şarkıların hepsi de bir yıl gibi çok kısa bir zaman içinde meydana getirilmiş olan alabildiğine lirik duyuşlardan başka bir şey değildi. Acaba Schumann’ın zamanında sanat dünyasına romantizmin ilk öz eseri olarak verdiği bu hazineleri bilmemeye, tanımamaya hiç imkân var mıydı? Schumann bu eserlerle kendi duyuşlarını yalnız sanat dünyasına vermekle kalmıyordu, aynı zamanda dönemin ileri gelen şairlerinden Goethe, Rückerb, Heine, Eichendorff, Lenau gibi şahısların yarattıkları şiirler de bu şarkılarda dile geliyordu. Bütün bu şiirler gerçek anlamlarını hiç şüphe yok ki asıl bu şarkılar içinde ifade edebiliyorlardı. Kısacası bütün bu şiirler öz varlıklarına ancak Schumann’ın Lied’lerinde kavuşuyorlardı. Hayatlarını bir kitabın yaprakları arasında sessiz sedasız geçirmeye mahkûm olan bütün bu güzel şiirlerin hemen hepsi ancak Schumann’ın şarkılarında âdeta yeniden dünyaya geliyordu. Sanatçının kendisi de bu inci gibi güzel şarkıların nasıl meydana geldiklerini şu cümleyle anlatıyordu: “Bu şarkılarda ortaya koyduğum şeylerden daha fazlasını vaat etmeye cesaretim yok. Ben bu kadarından da memnunum.”

Sayın dinleyenlerim, bu şarkılarla romantizmin Lied’leri en son olgunluk noktasına ulaşmıştı. Hattâ yine bu şarkılarda o zamana kadar ihmal edilmiş olan iki önemli unsur da ön plana alınmış oluyordu ki bunlardan biri metnin okunması, yani “declamation”, öteki de eşlikti, yani piyano eşliğiydi. Oysa Schumann’dan önceki şarkılarda besteciler hep müziği ön plana almışlardı. Konuşulan söz, yani metin, sonra da eşlik her zaman ihmal edilmişti. Hattâ “metin ne olursa olsun ona eşlik eden müzik esastır” deniyordu. Hele eşlik, esere sırf armoninin bir dolgunluk vermesi amacıyla kullanılan birkaç akordan, birkaç pasajdan, birkaç figürden başka bir şey değildi. Halbuki ilk olarak Schumann Lied’lerinde bu 3 önemli unsuru ön plana aldı. Eserlerini bir bütün olarak yarattı. Bu durumda sanatçı şarkılarında her şeyden önce şiirsel mizacı ön plana almış bulunuyordu. Bu suretle hem şiiri okumanın, hem müziğin, hem de şarkının ister istemez bir bütün olarak ön plana alınması gerekiyordu ki bütün bu işler ancak şarkıya metin olarak alınacak şiirlerin büyük bir titizlikle seçilmesini gerektiriyordu. Öte yandan eşlik, yani şarkılarda piyano konusu da Schumann ile beraber büsbütün başka bir prensibe bağlanmış oluyordu. Piyano âdeta bağımsız bir rol üstleniyordu. Bu suretle yalnız başına çalınan bu yolda bir eşlik müziğinin doğal olarak bağımsız bir piyano eseri etkisi yapması gerekiyordu. Nitekim de böyle oldu. Günün birinde ünlü müzik tarihçisi Brendel, Schumann’ın şarkılarını haklı olarak “piyano ve şan için yazılmış müzik eserleri” diye nitelendirmek zorunda kaldı. Bunun dışında Schumann, şarkılarının hemen çoğunda, eserin son kısmına büsbütün başka bir karakter vermişti. Bu kısımlarda kendine özgü bir şiir, bir kontrast da meydana getirmişti. Onun içindir ki yine Clara’nın verdiği ilhamla yazılmış olan “Gizli Gözyaşları” adlı şarkı devamı boyunca büyük bir acıya tercüman olmasına rağmen sessiz bir teselli havası içinde sona ermektedir ve herkesi Schumann sanatında şiirsel içeriğe her an inandırmaktadır. (Plak: Op.35 Stille Tränen)

Piyano besteciliği yoluyla işe başlamış olan Schumann, hayatının ikinci yaratma dönemini de tamamiyle şarkı besteciliğine adadıktan sonra 1840 yılında, yani 30 yaşlarına doğru enstrümantal müziğe geçti. Bazı oda müziği eserleriyle orkestra eserleri işte bu üçüncü yaratma dönemi içinde meydana geldi. Ancak ne gariptir ki, sayın dinleyenlerim, sanatçının hele 1843 yılından sonraki hayatı oldukça kararsız bir hayat oldu. Schumann bu yıllar içinde Moskova’ya büyük bir sanat turnesine çıkmıştı. 1844’te 10 yıldır idare ettiği Müzik Dergisi imtiyaz sahipliği ve baş yazarlığından istifa etti. Sonunda daha sakin çalışabilmek ve kendini büsbütün sanata vermek ümidiyle yuvasını Dresden’e nakletti. Ancak ne yazık ki daha 1833 yıllarında baş göstermiş olan asabi buhranlar 1844 yılından sonra Dresden’de büsbütün kendini hissettirmeye başladı. Nitekim sanatçının hayatını büyük bir facia ile sona erdirecek olan bu krizler, değerli eşinin her halini büyük bir sevgi, büyük bir feragatle takip etmekte olan Clara’yı yavaş yavaş bedbaht etmeye başlamıştı. Öte yandan bu buhranlar sanatçının çalışma kudretini de kırıyor, ona sürekli bir halsizlik veriyordu. Daha da kötüsü, bu sinir buhranları devam ettiği sürece sanatçı birtakım gizli sesler işittiğine inanıyordu. O kadar ki nereden geldiği bilinmeyen müthiş bir korkunun da pençesinde kıvranıyordu. Öyle zamanlar oluyordu ki bu korku onda birtakım acayip sabit fikirler yaratıyordu. Meselâ böyle anlarında yüksek binalardan, yüksek dağlardan, madenden yapılmış eşyalardan çok korkuyordu. Hattâ en çok korktuğu başka bir şey de zehirlenme korkusuydu. Örneğin Elbe nehri sahilinde bulunan Sonnenstein tımarhanesini görmek ona müthiş bir korku veriyordu. Sanatçı bu yüzden neredeyse insanlarla da teması kesmişti. Doktorlar zavallı Schumann’da böyle birdenbire başlayan buhranları fazla çalışmaya yordular. İşte bu sıralarda Schumann’ın o eski sükûneti o derece had bir noktaya varmıştı ki dönemin tanınmış bir sanat adamı olan Moscholes, anılarında “artık Schumann ile bir kelime bile konuşmanın” mümkün olmadığını söylemek zorunda kaldı.

Sanatçı işte bu halinde bile sürekli olarak eser yarattı. Hem bu sefer yarattığı enstrümantal eserler onda o zamana kadar görülmemiş bir olgunluğun ifadesinden başka bir şey değildi. Gerçi gün geçtikçe büsbütün artan asabi buhranları biraz olsun önlemek için doktorlara danıştıktan sonra sevgili kocasını bir süre için Dresden’den başka bir yere götürmek isteyen Clara, 1846 yılının bitmez tükenmez ıstıraplarından sonra Schumann’ı bir konser turnesi bahanesiyle Viyana’ya götürdü. Zamanında sanat dünyasının başkenti olarak tanınan bu şehirde o zamana kadar eşi görülmemiş bir konser düzenlenmişti. Bu konserde Clara kocasının en acı dolu anlarında yazdığı La minör piyano konçertosunu orkestra eşliğinde bizzat çaldı, ama ne çare ki sözde müzik dostlarıyla dolu olan imparatorluk merkezi Schumann’a öteden beri göstermekte olduğu ilgisizliği bu sefer de fazlasıyla gösterdi. Bu durum esasen hasta olan Schumann’ı bir hayli hırpaladı. Hattâ bu ilgisizlik o derece ileri bir aşamaya ulaşmıştı ki düzenlenen konserlerin birinde sevgili eşinin büyük bir başarıyla çaldığı La minör konçertodan sonra büyük bir sevinç, büyük bir haz duymuş olarak Schumann’a yaklaşan prenslerden biri, bir yandan Clara’yı alkışlıyordu, bir yandan da Schumann’a “Siz de müzikten anlar mısınız?” diye soruyordu. Ama işin bu tarafı ne kadar hazin olursa olsun, büyük üstadın o ünlü La minör konçertosunun hele Clara gibi içli bir piyano virtüozunun elinde âdeta yeniden dünyaya gelmesi sanat tarihinin ender sanat olaylarından biri oldu. (Plak: La minör konçerto, Op.54)

Piyano edebiyatının en güzel eserlerinden biri olan bu ünlü piyano konçertosu da meydana geleli bir hayli zaman olmuştu. Sanatçı bu süre içinde buhranla geçen anlara oldukça direnç göstermişti. Hattâ sağlık durumu iyiye gider gibi olmuştu. Bunun sevinciyle olacak ki 1849 yılı sanat tarihine bir sürü değerli eser daha kazandırdı. Bizzat Schumann bu önemli yılı hayatının en verimli yılı diye nitelendiriyordu. 1850 yılının ilkbaharı yine bir sürü turneyle geçti. Sanatçı, Viyana felaketinin tamamiyle aksine olarak, Leipzig’de, Bremen’de, Hamburg’da büyük bir sevgiyle karşılanmıştı. Bizzat Clara anılarında kocasının bu turnede “başta taşındığından” bahsediyordu. Nihayet yakın bir dost olan Hiller sanatçıyı büsbütün Düsseldorf şehrine kazandırmak istedi ve Schumann’a bu şehrin müzik direktörlüğünü teklif etti. Bu sefer de Dresden’e bir türlü uyum sağlayamamış olan Schumann, Eylül 1850’de evini barkını Düsseldorf’a nakletti. Düsseldorf bu sanatçı çifti büyük bir heyecanla karşıladı, ama işler beklendiği gibi gitmedi. Başlangıçta el üstünde taşınan Schumann, asabi buhranların artması yüzünden büsbütün güçten düştü. Güney Ren müzik bayramlarını beklendiği şekilde idare edememesi kimsenin gözünden kaçmamıştı. Nihayet büsbütün güçsüzleşerek günün birinde tamamen pasif bir duruma düşen mutsuz sanatçı, en büyük acısının da çevresinde keşfedilmiş olması karşısında mevkiini başkasına terk ederek işinden ayrılmak zorunda kaldı. İşte bu durum Schumann’a meslek hayatında karşılaştığı acıların en büyüğü oldu. Fakat her şeye rağmen 1853’te 43 yaşına ulaşan bu verimli sanat adamının yarattığı eserlerin sayısı da tam 148 parçayı bulmuştu. Ne yazık ki son yılların eserleri de bedbaht sanatkârın ruhen maruz kaldığı felaketi gizlemeyi başaramayan eserlerdi. Istırap, korku, halsizlik gibi ruhsal ve bedensel sıkıntılar bu eserlerin hemen hepsinde kendini belli ediyordu. Bu büyük sanat adamının ne feci bir akıbete doğru sürüklenmekte olduğunu yine bu eserler açıkça ortaya koyuyordu. Zavallı Clara biricik hayat arkadaşının büyük felaketine hiç kayıtsız kalabilir miydi? Clara’nın baş vurmadığı doktor kalmamıştı. Kendisine bir sürü tedavi tarzı, bir sürü tedbir tavsiye edildi, ama her şeye rağmen işin felaketle sonuçlanması kaçınılmazdı.

1853 yılının sonu yaklaşmıştı. O sıralarda sırf aile çevresinde kalan, büsbütün kendi âlemine çekilmiş bulunan Schumann, yaklaşmakta olan felaketi bile bile kendini tamamen edebî bir çalışmaya vermişti. Ama öyle bir zaman geldi ki sanatçı kendisini devamlı olarak rahatsız eden o gizli seslerden, gizli akorlardan, hattâ kulağından bir türlü uzaklaşmayan uzun müzik parçalarından daha fazla şikâyet etmeye, büsbütün korkmaya başladı. Hattâ Schumann arada sırada kendisine sürekli olarak ruhların hitap ettiği, kulağına durmadan bir şeyler mırıldanmakta olduğunu da iddia ediyordu. Sanatçı, en son eseri için meydana getirdiği bir temanın çoktan ölmüş olan Schubert ile Mendelssohn gibi tanınmış iki besteci tarafından kendisine gönderildiğini söylüyordu. Zavallı Schumann, hastalığının büsbütün sanata dönüşeceği günlerde bu temayı kullanmak suretiyle tam 5 piyano varyasyonu yarattı.

Sayın dinleyenlerim, hastalık gün geçtikçe arttı. Öyle anlar geldi ki daha Dresden’de geçen yıllarda tımarhane lafından fena halde korkan Schumann, evde tedavi edilemeyeceğini kendisi de anlamış, ruh hastalıkları kliniğine yatırılmasını bizzat kendisi doktorundan rica etmişti. Derken felaketin daha büyüğü baş gösterdi. 1854 yılı Şubatının 27. günü kendisini ziyaret için gelen dostları arasından habersizce uzaklaşan Schumann’ı biraz sonra Ren nehri balıkçıları baygın bir halde eve getirdiler, çünkü sanatçı kendini Ren nehrine atmıştı. Hattâ kendisini kurtaran balıkçılarla bir hayli de boğuşmuştu. İşte bu durum çok hassas bir kadın olan Clara’yı ruhen öldürmeye yeterli oldu. Clara öteden beri örtbas etmek istediği bu akıbete artık kendisi de inanmıştı. Nihayet 4 Mart 1854 günü onu ne gariptir ki önceleri adını bile ağzına almaktan korktuğu bir tımarhaneye götürmek zorunda kaldılar. Hayatının tam 2 yılı hiç kimseyi, hattâ çok sevdiği Clara’sını bile tanımadan bu tımarhanede geçiren zavallı Schumann, artık dünyayla ilgisini büsbütün kesmiş bulunuyordu. Onu ziyarete gelenler, doktorlar yasakladığı için yanına giremediler, onu yalnızca odanın kapısından seyrettiler, sabahtan akşama kadar piyanosunun başında o belirsiz hayal dünyasına dalmış olarak gördüler. En sonunda bu acı dolu sanatçı, 1856 yılı Temmuz ayının 29. Salı günü dünyaya ebediyyen arkasını döndü, göçüp gitti.

Clara’ya gelince, sevgili eşinin ölümünden sonra daha 40 yıl yaşamış, 40 yıl sevgili Robert’inin derin acısını kalbinden bir türlü çıkaramamış olan bu vefakâr arkadaş, hayatının en elemli gününü hatıra defterine şu satırlarla karalamıştı: “Akşam 6 ile 7 arasıydı. Gülerek bana baktı. Vücuduna hakim olamadığı için bana güçlükle sarılabildi. Bu manzarayı hayatımda unutamayacağım. Bu sarılışı dünyanın bütün hazinelerine değişmem. Sevgili Robert’im, seninle böyle mi karşılaşacaktık? Yüzünün o sevimli hatlarını ne büyük bir güçlükle teşhis edebildim. Ne acı dolu bir bakış!.. 28 Pazartesi günü ben ve Johannes Brahms bütün gün hastanedeydik. Çok ıstırap çekiyordu. Ah onu kurtarması için Tanrıya o kadar yalvardım ki, çünkü onu çok seviyordum... 29 Salı artık onun ıstıraptan kurtulduğu gündü. Öğleden sonra saat 4’te tam bir huzur içinde uyudu. Son saatleri sakin geçti. Hiç kimseye bir şey hissettirmeden dalıp gitti. O esnada yanında kimse yoktu... Sevgili kocamın baş ucunda yalnız ben duruyordum. Sakindim! Onu kurtardığı için Tanrıya içten şükrettim. Yatağının önünde diz çöktüğüm vakit öyle derin bir huşu ile sarsılmıştım ki sanki onun yüksek ruhu üstümde uçuyor sanmıştım. - Ah, keşke beni de beraber götürseydi!... Başına birkaç çiçek koydum. O aşkımı da beraber aldı götürdü!”

Görülüyor ki Clara sanat, sevgi, vefa gibi insanogluna özgü olan üç büyük değeri benliğinde ne güzel bir araya getirmişti. (Plak: Op.61 Do majör Senfoni, Adagio Espressivo bölümü)

Schumann öldü, ama bu sanat büyüğünün hayatı ölümsüzleşti, tıpkı onun o ölmez eserleri gibi, o içten gelen senfonileri gibi yüzyıllara mal oldu gitti.