Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

RADYO

Ankara Radyosu                                                                    Metin: 22 d.
18..1947, Pazar                                                                     Müzik:38 d.
Saat: 10.00-11.00                                                                  Yekûn:60 d.

Radyo Dergisi’ne verildi:
22.III.1947

YENİ ZAMANLARDA OPERA
VE MİLLÎ ÇIĞIRLAR

            Richard Wagner’le başlayıp gene onunla sona eren Yeni Romantizm, müzik sanatında millî çığırların da doğmasını sağlamıştı. Halbuki 19. yüzyıl boyunca Wagner sanatıyla yan yana gelişmiş olan millî çığırlara çeşitli memleketler de katılırken, bu memleketlere mensup sanatkârlardan hiçbiri Wagner’i en ufak anlamda taklit edemediler. Bununla beraber, bu büyük sanatkâra yaklaşmak isteğiyle gösterilen gayret ve enerji, bağımsız olmakla beraber Orta Avrupa sanat etkisinden kolay kolay kendini kurtaramayan millî operaların meydana gelmesini mucip [neden] oldu. Bu takdirde, başı, klasik Viyana üslûbunun büyük üstadı Beethoven’e, sonu, müzikte empresyonizmin kurucusu Debussy’ye bağlı olan Richard Wagner’de, şiir, müzik, felsefe, dramatürji ve nihayet organizasyon dehalarının bir bütün olarak gelişmesi keyfiyeti, Wagner’i taklide imkân bırakmamış ve bu hal, sanatkârın, bütün yaratmalarında bir yenileyici olmaktan ziyade, nevi şahsına münhasır [kendine özgü] bir ihtilalci olarak tanınmasını gerektirmiştir.

            Diğer taraftan, Beethoven’in mutlak müzik üslûbunu, 19. yüzyıl boyunca klasik bir görüş ve Wagner muarızlığından [karşıtlığından] gelen bir savaş anlayışı içinde devam ettiren Brahms ve Bruckner gibi senfoni üstatları da Wagner üslûbunun yayılmasına engel olmakta, aynı yıllar içinde sanat dünyasını birdenbire yakıp tutuşturan Johann Strauss valsleri ise, yarım yüzyıldan beri Wagner sanatını dinlemeye alışmış olan geniş bir insan kitlesine âdeta uyuşturucu bir deva tesiri yapmakta idi.

            İşte Wagnercilerle Wagner muarızlarının şiddetli bir savaşa tutuştukları sıralardadır ki, Fransa’da Gounod, Bizet, Saint-Saëns, İtalya’da Verdi, Rusya’da Glinka, Rubinstein, Tschaikowsky, Bohemya’da Smetana, Dvorak ve nihayet Norveç’te bestekâr Grieg ile gerek opera, gerek senfonik müzik alanında millî çığırlara temel atılmış oldu. Filozof Nietszche’nin de söylediği gibi, başlı başına bir kültür dehası olan Wagner’le beraber başlayan millî müzik kalkınmalarının arkasından, geçmişten gelen halk şarkılarına ve halk rakslarına [danslarına] ait melodilerden –vokal ve enstrümantal alanda– faydalanmak imkânları da elde edildi. Fakat konusunu halktan alan bu türlü cereyanlar içinde, Romantizm ile Yeni Romantizm’in ve hattâ yeni zamanlara mahsus yaratma esprilerinin kısa bir bilançosunu yapmak zorunda kalan müzik tarihi, her şeyden önce münferit halk topluluklarına dönmekte gecikmedi.

            Müzik sanatında millî duyguların bütün şiddetiyle harekete geçtiği sıralarda, lirik karakterde yaratılmış olan eserlerinin dünyanın her yerinde sevilmesi bakımından az zamanda büyük bir kitlenin ilgisini kendine çekmeye muvaffak olan Fransız bestekârı Gounod, 1859 yılında Goethe’nin meşhur eserinden hülasa olan bir metni kompoze ederek meydan getirdiği Faust et Margareth adlı sahne eseriyle 19. yüzyılda millî Fransız operasını kurdu.

            (Müzik: Gounod, “Faust”)

            Bütün yaratmalarında büyük üstat Schumann’a bağlanan sanatkârı, Ambroise Thomas, Jules Massenet ve Georges Bizet gibi Fransız kompozitörleri takip etmiş, fakat bunların içinde hiçbiri bestekâr Bizet kadar Gounod’ya hayırlı halef olamamıştır. Nitekim 19. yüzyıl resim sanatına ilk olarak güneyin masmavi göğünü, kızgın güneşini, ateşli mizacını sokmaya muvaffak olan Fransız ressamları yanında, aynı empresyonları [izlenimleri] müzik sanatına da eksiksiz tatbik eden bu olağanüstü kabiliyet, eserleri arasında bilhassa Carmen adlı operası ile, Nietzsche’nin de söylediği gibi, âdeta bir Akdeniz müziği yaratmıştır.

            (Müzik: Bizet, Carmen)

            Bizet, 1875 yılında ve 37 yıllık bir ömrün sonunda bu dünyadan ayrılmış ve hayatı kavga içinde geçen bu hisli bestekârın eserleri, ancak ölümünden sonra anlaşılabilmiştir.

            19. yüzyıl Fransız bestekârları arasında klasik bir anlayışla eser yaratmış olan Camille Saint-Saëns, her şeyden önce piyanist ve organist olmasına rağmen, birçok koro ve orkestra kompozisyonları yanında, Orta Avrupa’da da sevilen operalar yazmış ve bunların içinde en çok Samson et Dalila adlı eseri sanatkâra devamlı bir şöhreti sağlamıştır. Aynı yüzyılın ortalarına doğru ciddi Fransız operası yanında, ilk önce Hervé adlı bir bestekârın yazdığı Küçük Faust ve Mamzel Nitouche adlı eserler, müzik sanatında dramatik minyatür üslûbunu meydana getirmiştir ki millî Fransız operasına yol açan bu hafif sanat tarzı, 1819’da Kolonya’da dünyaya gelen bestekâr Jacques Offenbach’a önderlik etmiş ve bu verimli sanatkârın günün birinde opera karikatürleri diye de vasıflandırılabilmesi mümkün olan küçük çaptaki eserleri yazmasını mucip olmuştur. 102 adet sahne eseri yaratmış olan Offenbach’ın operaları arasında Hoffmann’ın Hikâyeleri adlı komik opera her yerde sevilmiş ve bestekâr ile sanat dünyası arasında mesut bir münasebetin kurulmasını sağlamıştır.

            (Müzik: Offenbach, Hoffmann’ın Hikâyeleri)

            Offenbach’tan sonra, sanatkârın biricik halefi olan Leo Delibes, Lakmé adlı eserinde elde ettiği melodi ve orkestrasyon zenginliği ile popüler bir kompozitör olarak tanınmış, Offenbach’ın kurduğu hafif opera tarzı, bu sanatkârla sona ermiştir.

            19. yüzyılın ikinci yarısının ortalarına kadar, yalnız bestekâr Giuseppe Verdi ile yetinmiş olan İtalyan operasına gelince: Aynı yüzyılın başlarında, İtalyan operasını tek başına temsil eden Rossini’den sonra, 1813’te Parma’da dünyaya gelen Verdi yetişinceye kadar, İtalya’da opera sanatı hiçbir hareket gösterememiş, fakat az zamanda büyük işler başaran Verdi, Rossini ile Wagner’in vefatından sonra, 19. yüzyılın nihayetine kadar çağdaş bestekârların en büyüğü olma şerefini kazanmıştır. Başlangıçta İtalyanların pek o kadar anlayamadığı Verdi sanatı, klasik bir mânâ içinde gelişme istidadı göstermiştir. Büyük bestekârın baş eserleri arasında anılan Il trovatore ya da La Traviata adlı operalarından sonra, 1871 yılında Kahire’de İtalyan operasının açılış töreni için bestelediği Aida adlı eseriyle, Othello ve Falstaff isimli operaları, az zamanda bütün kalplere yer etmiş ve o âna kadar İtalyanlar elinde önemini kaybetmiş olan “koloratur” teganni [şan] karşısında, öz anlamda dramatik bir ideale sahne olmuştur.

            (Müzik: Verdi, Aida)

            1901 yılında Milano’da ölen Verdi, Wagner’e saygı ile bağlanmış ve Wagner’in ölümünden sonra 19. yüzyıl operasının en büyük mümessili olarak tanınmıştır. Halbuki İtalya’da 19. yüzyıl sonlarına kadar Rossini ile Verdi’den başka hiçbir millî bestekâr adının işitilmemiş olmasına karşılık, Almanya’da şair-bestekâr Peter Cornelius (komik-opera janrında bestelediği Bağdat Berberi ve Cid adlı iki operası ile) ve bestekâr Humperdink (müteaddit eserleri arasında bir halk operası olarak meydana getirdiği Hänsel und Gretel adlı sahne eseri ile) Wagner inkılabını tatbike çalışmışlar, fakat sarf edilen bütün gayretlere rağmen ancak 19. yüzyıl millî opera sanatıyla yan yana yürüyen yeni bir Orta Avrupa üslûbu kurmaya muvaffak olmuşlardır.

            Güney Avrupa ile Orta Avrupa sanat kaynaklarından yıllarca gıdalanmış olan Slav memleketleri de müzik alanında bağımsız olma ihtiyacını duymuş ve sırf böyle bir istekledir ki 19. yüzyıl ortalarına doğru Rusya’da ve Bohemya’da millî müzik lehinde hareketler başlamıştır. Nitekim Rusya’da, uzun zaman kilisenin baskısı altında kalan halk müziği, ilk önce aynı yüzyılın yarısında Mihail Glinka gibi millî bir bestekârın elinde öz benliğini elde etmiş ve ilk olarak Glinka, Russlan ve Ludmilla adlı eseri ile millî Rus operasının temelini atmıştır. Diğer taraftan, devrin büyük piyano virtüozu Anton Rubinstein, Orta Avrupa tesiri altında bestelediği Almanca ve Rusça metinli operalarında millî Rus sanatını temsil edemese bile, Rus bestekârlarına örnek olacak eserler meydana getirmiştir. Nihayet 19. yüzyılın ortalarına doğru, Rus yenileyicileri diye anılan Alexandr Borodin, Cesar Cui, Mily Balakirev, Modest Mussorgsky ve Rimsky-Korsakov adlı beş bestekâr, millî Rus müziğinin hüviyetini tespit etmiş oldular. Hiçbiri meslekten müzisyen olmayan bu beş yenileyici arasında, sanatında tam bir natüralist olan Mussorgsky, Boris Godunov adlı sahne eseri ile öz anlamda millî operayı yazmış, bu suretle yenileyicilere yürüyecekleri yolu en doğru şekilde göstermiştir.

            (Müzik: Mussorgsky, Boris Godunov)

            Rus bestekârları arasında Korsakov, tamamen halk kaynaklarından faydalanarak, çeşitli üslûplarda yazdığı sahne eserleri arasında, daha çok Sadko, Çarın Nişanlısı, Mozart ve Salieri ve nihayet Saltan adlı operaları ile, başarılı bir kolorist ve kudretli bir armonici olduğuna sanat dünyasını inandırmıştır.

            Yukarıda adı geçen beş yenileyici dışında kalan ve eserlerinde geniş mânâda bir lirizmi açıklamış olmasından dolayı daha ziyade Orta Avrupa romantikleri arasında incelenen Peter Tschaikowsky’ye gelince: Yeni Rus sanatını temsil etmesi gereken bu kabiliyetli sanatkâr, dramatik ve epik karakterden tamamen mahrum olmasına rağmen, sahne müziği alanında da eser yaratmış ve az zamanda milletlerarası repertuvara kabul edilen Eugen Onegin adlı operası yanında Pique Dame [Maça Kızı], Mazeppa, Yolanthe ve nihayet Demirci Vakula adlı operalarına da sanatkârın bütün senfonik eserlerine hakim olan ince, mânâlı bir lirizm hakim olmuştur.

            Millî Çek operası, ilk olarak Franz Liszt’in piyano talebesi Bedrich Smetana tarafından kurulmuştur. 1824 yılında Litomysl’de dünyaya gelen Smetana, Gotenburg şehrinde uzun zaman orkestra şefi olarak çalışmış, 1866 yılında Prag Millî Çek Tiyatrosu şefliğine tayin edilmiştir. Smetana, uzun bir tecrübe devresi geçirdikten sonra, zengin melodileri ihtiva eden ve hakiki bir Mozart inceliği içinde kompoze edilmiş olan Satılmış Nişanlı adlı sahne eseriyledir ki Bohemya’da ilk halk operasını kurmaya muvaffak olmuştur.

            (Müzik: Smetana, Satılmış Nişanlı)

            19. yüzyılın ilk yarısından 1875 yılına kadar kısmen paralel olarak gelişen Fransız, İtalyan, Alman, Rus ve Çek operalarından sonra, gene İtalya’da –Verdi’nin kurduğu esaslar üzerinde– yepyeni bir opera hareketinin başladığı görülür. Aynı yüzyılın sonlarına doğru, millî çığırların olgunlaşmaya yüz tuttuğu bir sırada baş gösteren bu hareket, bir yandan geçen yüzyılın opera yükünü 20. yüzyıla devretmekte, diğer yandan son yılların sanat dünyasını bile tesiri altına alan, yepyeni bir millî sanatın doğmak üzere olduğunu müjdelemekte idi. Bu itibarla büyük bestekâr Verdi’den aldıkları ilhamla, 19. yüzyılın sonlarına doğru bu yeni sanatı kurmaya muvaffak olan genç İtalyan bestekârları, tamamen natüralist bir temel üzerine, “Verismo” diye vasıflandırdıkları realist bir anlayışı geliştirmişler ve konusunu günlük hayattan seçen samimi bir halkçılık yoluyla, “Hakikat Operası” diye anılan yepyeni bir dram tarzı meydana getirmişlerdir.

            “Verismo” üslûbu alanında kompoze ettiği Cavalleria Rusticana adlı opera ile yeni İtalyan operasını bizzat kurmuş olan bestekâr Pietro Mascagni, sırf bu realist eseriyle, sanat dünyasını bir anda yakıp tutuşturmuş, böylelikle Orta Avrupa sanat esprisine tamamen zıt bir sanat istikameti yaratmıştır.

            (Müzik: Masgagni, Cavalleria Rusticana)

            İtalyan “Verismo” üstatlarından Mascagni’ye, Pagliacci [Palyaço] operasıyla rekabet eden ve yalnız bu opera sayesinde kendine diğer eserleri yanında büyük şöhret sağlamış olan bestekâr Leoncavallo’ya gelince: La Bohéme adlı bir opera yazan Leoncavallo, aynı çığırın önemli şahsiyetlerinden Giacomo Puccini tarafından bestelenen ve gene aynı adı taşıyan operanın kazandığı derin ilgi karşısında, halkın kendisini artık tutmadığını görünce, Pagliacci operasının sağladığı şöhretle yetinerek, meydanı tamamen Puccini’ye bırakmıştır.

            (Müzik: Leoncavallo, Palyaço)

            Başlangıçta muhitin fazla ilgisini çekmemekle beraber, sonraları genç İtalyanlar çığırının asıl kurucusu olduğu kabul edilen Puccini, Wagner üslûbunu İtalyan “Verismo” üslûbuna katarak meydana getirdiği Tosca adlı operası ile büyük bir şöhret elde etmiştir. Sanatkârın diğer eserleri içinde bilhassa bu opera ile Madame Butterfly operası, milletlerarası repertuvarın standart eserleri arasında her zaman heyecanla seyredilmektedir.

            (Müzik: Puccini, Madame Butterfly)

            İtalyan “Verismo” tarzının en son mümessili, bestekâr Wolf-Ferrari’dir. Diğer eserleri yanında, Mütecessis Kadınlar ve Suzan’ın Sırrı adlı iki opera daha besteleyerek genç İtalyan çığırını bugüne kadar devam ettirebilmiş olan Ferrari ile, 19. yüzyılda başlayan ve kısmen 20. yüzyıl içinde de yoluna devam eden bir sanat geleneği nihayete ermiştir.

            Geçen yüzyılın nihayetine doğru, empresyonist Fransa’da yepyeni bir gelişme alanı bulan opera, umumi harpten [Birinci Dünya Savaşından] önce ve sonra, çeşitli netice ve akıbetlerle karşılaşmıştır.

            Richard Wagner’den sonra, 19. yüzyıl boyunca mahallî ve millî özellikleri açıklamış olan opera sanatının zamanımıza kadar geçirdiği safhalar hakkındaki incelememizi burada bitirirken, bu sanatın aynı yüzyıl içinde ancak edebiyat ile işbirliği ettiği nispette gelişebilmiş olduğunu ayrıca hatırlatmak isterim.