Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

RADYO

Ankara Radyosu
27.3.1939, Pazartesi

LUDWİG VAN BEETHOVEN, HAYATI VE ESERLERİ

Muhterem dinleyicilerim,

           Beethoven’in ölümünün 112. yıldönümü, bize yalnız bir musikişinas değil, müzik sanatının ilk büyük devrimcisini hatırlatır. Nitekim Beethoven kendinden önceki her şeyi yıkan ve kendinden sonraki devre yıkılmaz anıtlar bırakan bir sanat dâhisidir. Beethoven’den bahsetmek, müzikte ifade prensibinin kaynağına gitmek demektir. Beethoven’i incelemek, kendini evvelâ onunla başlayan yepyeni bir sanat ideolojisinin akımına terk etmek demektir. Beethoven tıpkı Bach’ın ve Haendel’in kendi zamanlarında oldukları gibi tam bir oluşun sembolüdür. Bach ile Haendel 17. yüzyıl sanatını ileri götürmüşlerdir. Beethoven ise 18. yüzyıl sanatını en son olgunluğuna ulaştırmış, kendisinden sonra gelen romantik sanat ise bambaşka bir amaç ve idealden doğmuştur.

           Klasik felsefenin yaşamsal değerleri bir varlık içinde ele almasının yanında, klasik müzik, bir oluşumun, bir gelişimin ifadesidir. Bu durumda karşı karşıya getirilen iki farklı temanın daha sonraki işlenişleri, bu gelişimin gerçek yapısını oluşturur. Buna karşılık yaşamsal değerleri yalnızca geçmişe bağlayan Romantik felsefe ise, bütün bu değerleri hep geriye bakan bir görüşle ele alır. Bu nedenle romantik sanat, gelişimi değil içerikli bir seyri tercih eder. Müzikte tamamiyle Bach’ın kişiliğine bağlanan pre-klasik devir, günün birinde klasik sanatla sonuçlanmıştır. Bununla birlikte Bach’ın ilk temalarını çağdaşlarının temalarında ayrımsamak mümkün değildir. Onlarınkilere yalnızca zamanın temaları denebilir. Oysa Bach’ın daha sonraki temalarına bireysel temalar gözüyle bakılır. Bu bariz farkı klasik devrin ilk ve son sanatkârları arasında da görmek mümkündür. Hattâ klasik devrin sonları, kendine özgü tematik işlemelerle ve aşağı yukarı Beethoven’in Eroica senfonisiyle başlar. Bu devirde eserin ağırlık merkezi sırf tema gelişiminden oluşur.

           Bu Orta Avrupalı müzisyenin en belirgin niteliği, klasik ya da romantik bir sanatkâr olmaktan çok, tam bir mutasavvıf olmasıdır. Zaten tasavvuf, Orta Avrupa müzik idealizminin tipik bir âlem telkinidir. İşte Beethoven müziği de tam anlamıyla böyle ideal bir telkinin meyvesidir ve onun müziği her şeyden önce ahlakî bir temel üzerine kuruludur. Ne gariptir ki bizi Pitagor’a kadar götüren bu tür görüş ve kanılar günün birinde Leibnitz, Schelling ve Schopenhauer’in sistemlerinde de tekrarlanmıştır.

           Beethoven’le birlikte geçmişten gelen bütün gelenekler susmuş, müziğe ilk defa olarak şiirsel unsur egemen olmuştur. Bu nedenle Beethoven’e müzik tarihinde ilk ses şairi gözüyle bakılabilir. Sanatta belirli bir kavramı özetleyen bir yaratışa her türlü kuşku, şüphe ve tereddüdü önleyen gerçek kurtuluş gözüyle bakılabildiğine göre, bu kurtuluş özellikle müzikte ender anlarda ortaya çıkar. Bundan dolayıdır ki ancak Wagner gibi birkaç kompozitör, eserlerinde bu durumu hayal gücüne en uygun bir şekilde yaklaştırmak amacıyla ona tipik bir özlük de vermek zorunda kalmışlar, bu nedenle de opera gibi konulu sanat formunu tercih etmişlerdir. Oysa Beethoven herhangi bir görsel efekte yanaşmaya gerek bile hissetmeden, mutlak ifade içinde eserlerinde kurtuluşu sağlamıştır. Bu yüzden Beethoven hayal gücüne vasıtasız hitap eden ve felsefî kanaatini bireysel kavramlarla empoze eden bir sanatkârdır.

           Beethoven düşünsel yeteneğini tümüyle metafizik bir hizmete mal etmiş ve daima tanrısallığı, özgürlüğü, sonsuzluğu dile getirmiştir. İlk olarak Beethoven eliyle açılan bu yol, Brahms, Bruckner, Berlioz, Lizst, Richard Strauss gibi sanatkârların elinde zamanımıza kadar sürüp gelmiştir.

           Uluslararası nitelikteki dâhilerin birçoğu gibi Beethoven de basit bir ailenin çocuğudur. 17. yüzyılda Belçika köylerinde bu adı taşıyan aileler pek çoktu. Ne gariptir ki Beethoven adını taşıyanların genellikle şarap ticaretiyle, terzilikle, ufak tefek sanatlarla uğraştıkları görülür. Bu ailelerin bir başka özelliği de çok çocuklu oluşlarıdır. İnceleme konumuzu oluşturan büyük bestekâr Beethoven’in büyük büyükbabası, Anvers’te terzilikle uğraşan Heinrich Adelard van Beethoven’dir. Bunun oğlu Ludwig van Beethoven -ki bu akşam konumuzun kahramanı olan Beethoven’in büyükbabasıdır- iyi bir tenor sese sahip olduğundan şarkıcılık etmek üzere Loewen’e gitmiş ve 1731 senesine kadar orada kalmıştı. İşte Beethoven ailesinin ilk müzisyen ferdi de bu kişidir. Bir süre sonra aynı kişiyi ayda 400 gulden gibi yüksek bir maaşla Bonn’da görürüz. Ludwig van Beethoven, Bonn’da 21 yaşındayken Maria Josepha Poll adlı genç bir kadınla evlendi. Bu evlilikten çoğu erken ölen birçok çocuk dünyaya geldi. Bu çocuklardan biri de büyük üstat Beethoven’in  babası olan Johann van Beethoven idi.

           Bonn’daki Beethoven ailesinin ilk müzisyen ferdi olan Beethoven’in büyükbabası Ludwig van Beethoven çok saygı gören bir kişiydi. Aklı başında olması ve kendinden aşağıdakilere karşı gösterdiği iyi muamele ile tanınırdı. Mesleğinde orkestra şefliğine kadar yükseldi. Ne yazık ki karısı kendine lâyık bir kadın değildi; içkiye düşkünlüğü yüzünden sonunda manastıra kapatılmıştı. Büyük kompozitör Beethoven’in babası Johann van Beethoven ise yalnızca liseye devam etmişti. Müzisyenlik mesleğine vaktinden önce girmesi onu öğrenimine devamdan alıkoymuştu. 12 yaşındayken soprano sesiyle şarkıcı olmuş, 16 yaşında saraya müzisyen olmuştu. Johann iyi bir müzisyen olmakla beraber tıpkı annesi gibi genç yaşında içkiye başlamıştı. Saraydaki görevlilerden birinin dul karısı Maria ile evlendi. Büyük üstat Beethoven’in annesi olan bu kadın, namusuyla ve özellikle ev işlerindeki titizliğiyle tanınmıştı. Hattâ bu kadının, kocasının içki borçları dışında bütün borçlarını vaktinde ödediğine de Beethoven biyografilerinde değinilmektedir. Maria, 1787 yılında 40 yaşındayken veremden öldü. Büyük müzisyen Beethoven bu ailenin ikinci çocuğuydu. Ünlü Beethoven biyografı Hermann Abert, Beethoven ailesine ilk olarak Bonn’da Ren kanı karışmış olmasını Beethoven’in şahsı için hayırlı olduğunu düşünmekte, sanatkârdaki Flamana kaçan tonun ve ağır mizacın annesi tarafından intikal eden Ren kanıyla hafiflediğini ileri sürmektedir.

           Beethoven’in doğum tarihi kesin olarak belli değildir. Yalnız 1770 yılı Aralık ayının 17. günü vaftiz edildiği bilinir. O zaman yeni doğan çocukların 24 saat içinde vaftiz edilmeleri âdet olduğuna göre, Beethoven’in 16 Aralıkta doğmuş olması muhtemeldir. Beethoven, Bonn’da ilk müzik dersini babasından aldıktan sonra, Neefe adlı zamanının oldukça tanınmış bir müzik hocasına öğrenci oldu. Leipzig’de Hiller’in elinde yetişmiş olan bu kişi, Bach’ın kontrpuan stilinin gerçek temsilcisiydi. Neefe genç Beethoven’i o zaman tamamiyle modern bir yön olan Mannheim stili’nden uzaklaştırmak istiyor ve önüne ders malzemesi diye sürekli olarak Bach’ın eserlerini yığıyordu. Bununla beraber Neefe amacına ulaşamamış ve bu hal Beethoven’i Mannheim’lilere daha çok yaklaştırmıştı.

           Genç Beethoven’deki büyük dehayı ilk önce zamanın uluslararası ündeki bestecisi, Londra seyahati sırasında Bonn’a uğradığı zaman keşfetmiş ve onu zamanın en önemli sanat merkezi olan Viyana’da öğrenim görmeye teşvik etmişti. Gerçekten de genç Beethoven 1787 yılında ve henüz 17 yaşındayken binbir zorluk içinde Viyana’ya ilk seyahatini yapmış ve orada Haydn’dan ders almaya başlamıştı. Çok küçük yaşlarda kompozisyona başlamış olan genç Beethoven’in, Viyana’da kaldığı bu ilk dönemde, bütün mesaisini piyano virtüozluğuna olduğu kadar bestekârlığa da adadığı görülür. Bir aralık tekrar Bonn’a dönen Beethoven, babasının ölümü üzerine ailenin geçimini kendisi bağlamak zorunda kalmıştı. Ancak bir süre sonra Viyana’ya dönen genç sanatkâr artık hayatının sonuna kadar, hattâ vatanı olan Bonn’u bir kere daha göremeden, Viyana’da kaldı.

           Beethoven’in müzik etkinliklerini esas itibariyle 3 döneme ayırmak gerekir. Bunlardan birincisi 1780 yılına kadar devam eden bir dönemdir ki burada ön planı piyano eserleri işgal eder. İkinci dönem, sanatkârın 3. senfonisinden 8. senfonisine kadar, yani yaklaşık olarak 1804’ten 1812’ye kadar devam eden bir dönemdir. Üçüncü yaratma dönemi ise 1812’den ölüm yılı olan 1827’ye kadar sürer. Beethoven’in özellikle son iki dönem içinde yaptığı besteler, estetik bakımından tamamiyle bireysel şaheserlerdir.

           Müziği bir anlatım dili olarak kabul ettiğimiz takdirde, bu dilin her zaman hoşa giden şeyler söylemeyeceğini de kabul etmek gerekir. İşte Beethoven bu bakımdan eserlerinde çok sert ve şiddetli bir ifade kullanmıştır. Beethoven’in müziği insan ruhu üzerinde bütünüyle etkili olur, bu etki tıpkı muazzam bir dağın eteğinde duran bir insanın dağa baktıkça ne kadar küçük bir mahlûk olduğunu sezmesine benzer. Bundan dolayıdır ki sanatta yalnız güzellik arayanlara Beethoven’in birçok eserleri kapalı kalır. Gerçekten de Beethoven’in ölüm maskına bakıldığı zaman bütün bu gerçekler kendiliğinden ortaya çıkar. Sanatkârın yüzü Apollonvari bir güzellik ve orandan çok uzaktır. Bu yüz tam tersine çevresine bütün dehşetiyle çatan ve dostlarının çok kere bizzat sanatkârın kendisinden duydukları gibi “Talih ve kaderi mutlaka yeneceğim!” diye haykıran bir anlam taşır. İşte sanatkârın çocukluk yıllarından beri binbir zorluk ve yoksulluk içinde edindiği bu ruh hali onu hiçbir zaman umutsuzluğa düşürmemiş, ama tamamiyle yüzüne aksetmiştir.

           Öte yandan Beethoven’in 1802 yılından itibaren her iki kulağında baş gösteren hastalık sürekli olarak artmış ve meslekî açıdan kendisine en gerekli olan duyma yetisini azar azar kaybeden sanatkâr günün birinde tamamiyle sağır olmuştu. Şüphesiz bu büyük felâket Beethoven’i büsbütün sarsmış ve onun ruhsal durumu üzerine bütün dehşetiyle etkili oluştu. Bu nedenle gençlik kompozisyonlarından en son eserine kadar sanatkârı hiç durmadan sert bir kaderle pençeleşir görürüz.

           Beethoven kendisi müzik sanatının ilk şairi olduğu kanısındaydı. Bu nedenle de sanatkâr, bu sıfatla müzisyenlerin yalnız sosyal mevkilerini yükseltmekle kalmamış, müzik sanatına müstesna bir mevki de bahşetmişti. Hattâ estetikte gerçek sanat yaratışlarının bir defaya, hattâ bir âna bağlı olduğu prensibi Beethoven’le başlar. Daha önceleri ise sanat eserlerine basit bir elişi gözüyle bakılmaktaydı.

           Beethoven’in kompozisyonları kendisinden daha önceki bestecilere göre sayıca çok azdır. Ancak onun eserlerinin, çok sayıda eser yazan öteki bestecilerin eserlerinden kat kat üstün oluşu, estetikteki gerçek sanat yaratışlarının bir âna bağlı olduğu prensibine göre yaratılmış olmalarından ileri gelmektedir. Beethoven eserlerinde büyüklüğü ve heybeti bakımından çağdaşlarını tamamiyle gölgede bırakmıştır. Beethoven’le aralarındaki uzaklığı göz önüne almadan onunla boy ölçüşmeye cesaret edenler pek çabuk unutulmuşlardır. İşte bundan dolayıdır ki Beethoven’le beraber çok sayıda eser yazma prensibi de ortadan kalkmıştır. Gerçekten de Beethoven’in çok sayıda eser yazmakta Haydn ve Mozart’la boy ölçüşemeyeceği de muhakkaktır. Aslında Beethoven dehasının, Haydn’da ya da Mozart’ta çoğu zaman tesadüf edildiği gibi, acemi işi yapmaya tahammülü yoktu.

           Öte yandan devrin modern bir sanat eğilimi olan yeni Mannheim stili, çocukluk çağını geride bırakmış ve birdenbire başlayan bu dönem her zaman tam ve olgun eserlere ihtiyaç göstermişti. Bu nedenle 13 yaşındayken Bonn’da bestelediği eserlerden sonra tam 10 sene susan Beethoven, Viyana’da ilk bestelediği eserin üzerine “Opus 1” işaretini koymak suretiyle daha önceki kompozisyonlarını bir anda inkâr etmiştir. Bu olay sanatkârın yaratma işlerinde ne derece müşkülpesent olduğunu göstermesi bakımından da dikkat çekicidir.

           Beethoven 1787 senesinde Bonn asilzadelerinin yardımıyla yaptığı birinci Viyana seyahatinden sonra, ilk fırsatta yine Viyana’ya dönmek ve Haydn ile Mozart’tan derslere devam etmek fikrinden caymamıştı. Esasen Viyana’daki ilk ikameti esnasında Mozart’ı ve ondan birkaç ders almıştı. Yeni Mannheim stilinden bir türlü kendini alamayan genç Beethoven’in, Viyana’da yine Bach’la ve onun Füg’leriyle derse başladığı hayretle görülür. Ancak eski ve standart eserleri her zaman ders malzemesi olarak tercih eden Beethoven, en genç yaşlarda bile yeni müziğin neye muhtaç olduğunu anlamış ve yazılarının birinde “Bugün artık öteden beri devam etmekte olan forma başka bir poetik unsurun katılması zaruridir” demiştir. Esasen Beethoven’in ilk eserleriyle ikinci yaratış döneminden itibaren yazdığı eserler karşılaştırılacak olursa, sanatçının Haydn’la Mozart’ın ötesine geçmek için uzun süre kendi kendisiyle mücadele ettiği, bütün kuvvet ve kudretini bu yola yönlendirmek zorunda kaldığı görülür.

           Beethoven’in hatıra defterleri ile sağırlığından dolayı kullandığı konuşma defterleri ve nihayet karalama defterleri, bize sanatçının bütün eserlerinin ne şekilde gerçekleştirildiği hakkında yeterli bilgi vermektedir. Beethoven’in bestelerinin muazzam ve organik yasalarla sonuçlanan fikir ve idrak mahsûlleri olduğuna hiç şüphe yoktur. Hattâ o eserlerin bu yolda yaratılmaları sanki daha evvelden takdir edilmiş gibidir ki bu durum karşısında yaratıcı, eserinin doğuş ve oluşuna âdeta karışmayan bir üçüncü kişi durumunda kalır. Çok müşkülpesent olan Beethoven, eserlerini bizzat kendisi eleştirmek mutluluğuna sahipti. Üzerinde sürekli düzeltmeler yapılmış karalamalar Berlin ve Viyana devlet arşivleri özenle korunmaktadır. Ancak bu sayede sanatçının dehası muazzam işleri başarabilmiştir. Beethoven hiçbir vakit meslektaşlarından daha az yazmamış ve çok ağır hareket eden yaratıcı damarları, ancak uzun süre beraberinde taşıdığı, ama tamamiyle olgunlaştırdığı şeyleri dışarıya akıtmıştır.

           Beethovenın büyüklüğü bilhassa enstrümantal eserlerinde ortaya çıkar. Bu alanda herhangi bir âleti ya da topluluğu tercih meselesinde sanatçı tamamiyle serbest hareket etmiştir. Bu takdirde ilk defa Mannheim’lilerde görülen karşılıklı iki temanın ilişkisi, Beethoven’de yüksek bir stille sonuçlanmış ve böylelikle Rousseau’nun gelişim kuramı bu eserlerde son ve kesin zaferini kutlamıştır. Dolayısıyla sanatçı tema ve tematik işleme prensibine mutlak bir bağlılıkla enstrümantal alanda en önemli eserlerini orkestra için yazmış ve böylelikle sanat dünyasına 9 büyük senfoni hediye etmiştir.

           Beethoven çoğunlukla ikiden fazla temayı içeren Haydn ve Mozart kuartetleri yoluyla kendine özgü piyano sonatlarına ve oradan da senfoniye ve oda müziğine geçmiş ve kendisinde yavaş yavaş beliren yepyeni bir âlem telkini, sonat formuna büsbütün başka bir estetik bahşetmiştir. Biraz sonra dinleyeceğimiz Claire de Lune [Ayışığı] sonatı, sanatçının 1802 yılında yayımlanan iki sonatından biridir. Beethoven’in öğrencisi Kontes Giulietta Cuicciardi’ye ithaf ettiği bu eserin üzerine “quasi una fantasia”, yani “bir fantezi gibi” ibaresi konmuştu. Bilhassa bu sonatın, duygusal eğilimleri itibariyle çok ateşli bir hayata sahip olan Beethoven’in âdeta hal tercümesi olduğuna şüphe edilemez. Eserin Beethoven tarafından dostu Wegeber’e “Büyülü Kız” diye nitelendirilen Kontes Cuicciardi’ye ithaf edildiğine bakılırsa, ne gibi bir ruh hali içinde bestelendiği hemen anlaşılır. Beethoven’le Kontes gerçekten birbirlerini sevmişler ve hayatının sonuna kadar evlenemeyen Beethoven’e ilk defa evlenmeyi ima eden de yine bu kız olmuştur. Hattâ sanatçı tarafından kime hitap edildiği gizlenerek yazılan 3 bölümlük bir aşk mektubunda “meçhul sevgili” diye anılan ve Beethoven biyografları tarafından bugüne kadar keşfedilemeyen kadının Kontes Cuicciardi olduğu sanılmıştı, ama yapılan derin incelemelere rağmen bu sır hâlâ çözülememiştir.

           Beethoven Cuicciardi’ye önce Sol majör rondo’sunu ithaf etmiş, sonra bu eseri geri alarak “Claire de Lune” sonatın üzerine Kontes’in adını ve ithaf satırlarını yazmıştı. Bu sonat baştan aşağı Büyülü Kız’ın Beethoven’le olan trajik macerasından doğan bir kavram üzerine kurulmuştur. Eser baş taraftaki Adagio’dan sonra çok derin  ve tutkuyla dolu bir fanteziye dönüşür. Onun arkasından gülen bir Allegretto’yu, insanı sarsan şeytanî bir Presto Agitato izler. Beethoven’in bu sonatın Adagio bölümünü bir çardak altında yazdığı rivayet edildiği için, sonradan Viyanalılar esere Laubersonate, yani “çardak sonatı” adını vermişler, ama daha sonra Berlinli müzik eleştirmeni Resllstah tarafından esere verilen Moonshine sonate (Ayışığı sonatı) adı genelleşmiş ve sonat zamanımıza kadar bu isimle anılmıştır. Gerçekten eserin önemli bir bölümüne parlak ve mehtaplı bir gece mizacı hâkim olmakla beraber, son derece karanlık bulutlarla örtülü olan Presto bölümüyse ara sıra bütün şiddetiyle çakan şimşeklerle aydınlanır.

           Claire de Lune sonatından sonra dinleyeceğimiz Re majör Triso’su ise bize sanatçının oda müziğinden birdenbire başlayan felsefí ve estetik değişikliklerini tanıtması bakımından çok önemlidir. Eser sanatçının 1808 senesinde Viyana’da yazdığı iki piyano triosundan biridir. Bu besteler 38 yasını dolduran Beethoven tarafından senelerden beri çok sıkı temas ettiği ve hattâ bir aralık beraber oturduğu Kontes Erdödy için yazılmıştı. O zaman 23 yasında olan Kontes, hasta olmasına rağmen çok iyi piyano çalıyordu. Beethoven, Kontes ile birkaç sene yakın bir hayat geçirmiş ve bu iki Trio’yu ona ithaf etmişti. Bu her iki eserde sanatçıda oda müziği sahasında başlayan bariz bir bireyselliğin tanığıdırlar. Bunlardan Re majör Trio’su, enerjik bir Allegro vivace e con brio ile başlar. Ve burada şiddetli yükselişler ile yumuşak melodi çizgileri birbirini izler. Gitgide yükselen motiflerın oluşturduğu gelişme sert bir ritimle seyreder. Ve röprizde yine ana melodiye dönülür. Eserin ikinci bölümü olan Allegro assai e espressivo cümlesinin arkadan akseden eşlik partisinden ise sanki ruhlar tarafından mırıldanılan esrarengiz sorularla tatminkâr cevaplar işitilir. Esasen kompozisyonun bu bölümündeki esrar ve belirsizlik esere “ruhlar triosu” adının verilmesine neden olmuştur. Final ise basit bir gelişmenin içinde seyreden cazip bir sonat cümlesi formu içinde yaratılmıştır. Buradaki gelişme ilk bölümün canlı temalarını parlak olmaktan çok belirgin bir şekilde aksettirir. Eserin en sonunda, yani Coda  bölümündeyse, piyanoda her iki ele bölüştürülen dörtlük notaların oluşturduğu narin modülasyonlara yaylı sazların “piccicato”larıyla eşlik eden harikulade güzel bir piyano pasajıyla karşılaşılır.

           Konserin ardından plaklarla dinleyeceğimiz 9. Senfoni’ye gelince: Bu eşsiz eser bizi Beethoven’in insanlık hakkındaki düşüncelerine, daha doğrusu sanatçıyı karanlık hayatında bile her zaman iyimserliğe götüren “insan sevgisi”ne yaklaştırır. Zaten Beethoven’deki dini eğilimlerin, her türlü yasa ve seremoniden uzak, gerçek bir insan sevgisinden başka bir şey olmadığı da aşikârdır. Bu nedenle Beethoven o zaman bütün dünyanın, hattâ taht işgal eden birçok hükümdarın ağzından “filantropi” kelimesinin düşmediği bir zamanda tamamiyle insanlık sevgisini ortaya çıkaracak bir senfoni yazmayı düşünüyordu. Her türlü karamsarlıktan uzaklaşarak yaşama arzu ve sevgisini kabul eden ve toplumu kurtuluşa götürebilecek tek çarenin, sevgilerin en yükseği olan “insan sevgisi” olduğunu dile getiren bu muazzam senfoni, sanatçının kafasını gençlik yıllarından beri işgal ediyordu. Nitekim Beethoven’in 1811’den 1818 yılına kadar kullandığı karalama defterleri sırayla karıştırılırsa bu senfoninin muhtelif kısımları için hazırlanmış başka başka planlara tesadüf edilir. 1818’den 1822’ye kadar tam 5 sene bu senfoniyle hiç meşgul olmadığı yine bu defterlerden anlaşılan sanatçının, önce 1820 tarihli karalama defterinde bu işi yine ele aldığı ve senfoninin Adagio bölümünün yavaş yavaş doğmak üzere olduğu görülür. Ve hattâ aynı defterde şu dikkat çekici satırlara da tesadüf edilir: “Alman senfonisi, belki de varyasyonlu --neşe sen ey ilahi kıvılcım Elysium’ın kızı korosunun ardından-- sonra giriş yahut da varyasyonsuz senfoninin sonu Türk müziği ve koro ile”.

           İşte bu plan bizim için çok enteresandır. Bir kere tamamiyle enstrümantal bir form olan senfoninin müziğe bir koro, yani şan partileri de ilavesini önce Beethoven düşünmüş, uygulamış ve eserdeki müzikal kavramı uygun bir şarkı ile yükseltmek ve bu suretle insanî ideleri bir kat daha güçlendirmek maksadıyla yıllarca aradığı ideal metni, şair Schiller’in “An die Freude”, yani “Neşeye Şarkı” adlı ilahisinde bulmuştu. Nitekim Schiller’e göre “Neşe”, insanî bir cazibeden doğan insan sevgisiyle, sevginin sevinç halinde ortaya çıkışından başka bir şey değildir. Ayrıca aynı planda senfoninin sonu için tasavvur edilen “Türk müziği”ne gelince, bu fikrin de o zaman bütün Avrupa’da ve Avrupa ordularında mutlak bir zafer çığlığı olarak kabul edilen Yeniçeri müziği  ve topluluğundan esinlendiğine şüphe etmemek gerekir. Ancak sanatçı, bu senfoninin başından sonuna kadar bütün bölümlerinde insanlığın felaketlerini ve mücadelesini bir program halinde ortaya koyduktan sonra, insan iradesinin kaçınılmaz sanılan en büyük felâketleri bile önleyebileceğini simgesel olarak anlatmak ve bunun insanlığın kesin bir zaferi olduğunu belirtmek için eserin sonuna büsbütün başka bir ifade vasıtası aramış ve nihayet Schiller’ın ünlü “Neşeye” ilahisini muazzam bir koro için besteleme yolunu seçmişti.

           Bunun dışında Beethoven, hayatı boyunca kutsal bir kitap gibi seve seve okuduğu Eflatun’un “Devlet” veya “Cumhuriyet” adlı eserindeki ideal toplum tiplerini de, bu koroya katılan solistlerle sembolize etmiştir. Bu son bölümün koro ve melodisi o kadar sade, o kadar basit bir üslûpla bestelenmiştir ki, bunu insanlığın şarkısı olarak görmek de mümkündür. Sanatçının 1817 yılında başladığı bu muazzam Senfoni 1821 yılında tamamlanarak önce 7 Mayıs 1824’de çalındı. Ve 1826 yılında Prusya kralı 3. Frederich Wilhelm’e ithaf edilmek suretiyle yayımlandı.

           Sanatçı vokal müzik alanında bazı eserler yazmakla beraber, çalışmalarını en çok enstrümantal müziğe yoğunlaştırdığı için, şarkı söyleme tekniğinden uzak kalmıştır. Gençliğinden beri çok sevdiği şair Goethe’den bazı şiirler bestelemişse de, bütün bu eserler sanatçının enstrümantal eserleri yanında üvey evlât gibi kalmışlardır. Bu nedenle Beethoven sırf enstrümantal müzikle olan fazla ilişkisinden dolayı, vokal eserlerinin hemen çoğunda  hançereyi bir enstrüman gibi kullanmıştır. Nitekim sanatçı 1803’te başlayıp 1805’te tamamladığı “Leonore-Fidelio” adlı ilk ve son operasında bile, şan partilerinde aynı şekilde hareket etmiş ve eserin geneline ister istemez enstrümantal bir karakter hâkim olmuştur. Bunu, “Fidelio” operasına yazdığı ayrı ayrı 5 uverturle de ispat etmek mümkündür.

           Beethoven’in en son vokal eseri olan “Misa Solemnis”e gelince: hemen bütün Avrupa hükümdarlarının himaye ve maddi yardımlarıyla yaratılan bu muazzam eserin Beethoven’in en mükemmel vokal eseri olduğu inkâr edilemez. Sanatçı bu eserinde o zamana kadar bütün besteciler tarafından sırf dinî amaçla yazılan ilahi tarzını her türlü Hıristıyan zihniyetinden uzaklaştırmış, hattâ “Misa Solenmis”i tamamiyle dünyevi bir ilahi olarak bestelemiştir.

           Beethoven’in sanatçılığı kadar insanlık ve ahlâk tarafları da güçlüydü. Çocukluk yıllarından beri karşılaştığı yoksulluk, sıkıntı ve felâketler yetmiyormuş gibi, günün birinde işitme duyusundan tamamiyle mahrum kalışı, sanatçıya çok büyük acı vermiş ve bu büyük dert Beethoven’in bilhassa insanî duygularını etkilemişti. Sırf bu felâketi yüzünden toplumu terk ederek kendi içine,  hattâ doğaya sığınmak zorunda kalan sanatçı, çok kere haksız yere gurur ve bencillikle suçlanmıştır. Ne gariptir ki sağırlığın verdiği acıyla toplumdan vakit vakit uzaklaşmak zorunda kalan Beethoven, en yüksek eserlerini yine sağırlığı sırasında yaratmıştır. Bunun dışında işitme duyusundan tamamen yoksun olma durumunun bir müzisyenin ruh hali üzerinde yapacağı kötü etki düşünülürse Beethoven’in karakterinde sık sık rastlanılan terslik ve sertlik tamamiyle mazur görülür.

           Tuhaftır ki yaşadığı zamanın gereklerine göre kişiliği ve sanatı en fazla saray ve soylular tarafından takdir edilen Beethoven, saraya karşı her zaman ilgisiz kalmış ve her fırsatta saray halkıyla alay etmiştir. Zaten haline tavrına ve yaşayış tarzına göre doğanın hırçın bir çocuğu olduğuna şüphe edilmeyen Beethoven’in hiçbir seremoniye boyun eğmesine de imkân yoktu. Hattâ sanatçı, saray havasına fazla tutkun olan Weimar’lı şair Goethe’ye 1812 senesinde Bohemya’da Teplitz’de yaptığı ilk görüşmede bu mizacını pek sert bir şekilde belli etmiş ve kendisinin halk tarafından fazla selâmlandığından şikâyet eden Goethe’ye “Aldırış etmeyin ekselans, belki de beni selâmlıyorlardır” diyerek şairi bir hayli üzmüştü. Nitekim yıllarca eserleriyle birbirlerini gıyaben seven ve sayan bu iki dâhi, ilk görüşmelerinin ardından birbirlerinden oldukça kırgın ayrılmışlardı. Hattâ Goethe, Teplitz’den dostu Zelter’e gönderdiği bir mektupta Beethoven’i şöyle anlatıyordu: “Beethoven’i tanıdım. Yeteneğine hayran oldum. Maalesef zaptedilemeyen bir şahsiyet, hattâ haksızlığı, dünyayı nefrete edilecek bir yer olarak görmesinde değil de, onu hem kendine hem de başkalarına zehir etmesinde. İşitme duyusunu kaybetmesinden dolayı, gerçekten bağışlanacak ve acınacak bir durumda”.

           Beethoven’e gelince, o da saray çevresine fazla önem veren Goethe’yi Teplizt’de muhtelif vesilelerle hayli hırpaladıktan sonra, Leipzig’de basımcı Breitkopf’a yazdığı bir mektupta şairi şöyle çekiştiriyordu: “Goethe saray havasından bir şaire hiç de yakışmayacak bir surette hoşlanıyor. Milletin en büyük hocası olması gereken şairin saray şaşaası karşısında her şeyi unutabilmesi karşısında benim hakkımdaki gülünçlükten ne kadar bahsedilse yine çok değildir”.

           Beethoven’i en fazla üzen şey tamamiyle sağır oluşuydu. Buna rağmen sanatçı, çevrenin ilgisini her zaman kendisine çeken güçlü bir cazibeye sahipti. Nitekim Goethe’nin yakın dostlarından biri olan Bettina Brentano, 1810 yılında Beethoven’i Viyana’da ilk defa ziyaret ettikten sonra Goethe’ye yazdığı uzun bir mektupta, “Şimdi sana anlatmak istediğim Beethoven’dir ki onun yanında dünyayı da seni de unuttum” diyordu.

           Bu görüşmeyi izleyen aynı yıl içinde Beethoven tarafından Bettina’ya gönderilen mektuptaki şu satırlar da sanatçının sağırlığından gelen üzüntü ve acısını şöyle anlatmaktadır: “Siz bütün iyi niyete rağmen kulakları tıkamak mecburiyeti olan bu mânâsız dünyadan büsbütün başka bir âleme mensupsunuz…Yazık ki benim kulaklarım insanlarla herhangi samimi bir ilişkiyi kolayca sağlamama mani bir duvardır. Birlikte sohbet ettiğimiz, daha doğrusu yazıştığımız birkaç gün, bence ne kadar değerli günlerdi. Üzerlerinde sizin sevimli, çok sevimli cevaplarınız duran bütün küçük kâğıtları sakladım. O halde bu pek hızlı geçen görüşmelerin en önemli kısmının yazılı kalmasını da kulaklarıma borçluyum”.

           İşte sanatçı, 57 yıllık bir ömrün bütün felâket ve acılarını böyle sürüklemiş ve  yalnız sanatının kendisine bahşettiği manevi hazzın etkisiyle hayatına bizzat son vermekten kaçınmıştır. Sanatçı, bu konuyu ağır bir hastalığın ardından kaleme aldığı Heiligenstadt vasiyetnamesinde de aynen belirtmekte ve kendisine yaşama cesaretini yalnız sanatının verdiğini açıkça söylemektedir.

           Beethoven yaradılış ve mizaç olarak sert ve haşin olmasına rağmen, yoksullara  karşı son derece merhametli ve sevecendi. Kendisini her zaman ihmal eder, ancak başkalarının işi için koşmaktan, didinmekten zevk alırdı. Hayatının son yıllarında kulaklarındaki hastalığın büsbütün şiddetlenmesine üzülerek hep yalnız kalmayı tercih eden sanatçı, kendisini arayanlar tarafından kolaylıkla bulunamamasını sağlamak için gereğinde birbirinden uzak mahallelerde iki hatta üç değişik konut tutmak zorunda kalmıştı. Beethoven hayatının son yıllarında rahatsızlığının birdenbire vücutta su birikimine dönüşmesi dolayısıyla yaklaşan tehlikeyi hissediyordu. 1827 yılında kendisine birkaç operasyon yapılmış, vücudundan bir hayli su alınmıştı, ama yine de su ciğerlerini kaplamıştı. Doktorların özen göstermesine rağmen sanatçı ümitsiz bir halde yatağa düştü. 23 Martta vasiyetnamesine birkaç satır daha ilave etmek isteyen Beethoven’in elleri artık yazamaz olmuştu. Aynı gün yatağının başında dostlarından Schindler ve Breuning’in de bulunduğu bir sırada, ş ünlü Latince ibareyi söyleyebildi: “El çırpın dostlar, komedi bitti!”

           Ağır durumu böylece ayın 26’sına kadar devam etti. Vefatı ânında yanında bulunan Hüttenbrener olayı şöyle anlatmaktadır: “Öğleden sonra saat 3’ten 5’e kadar kendinden geçmiş bir halde ölümle mücadele ettikten sonra, şiddetli bir gök gürültüsüyle düşen yıldırım odayı bütün parlaklığıyla aydınlattı. Bu beklenmeyen korkunç doğa olayının ardından gözlerini açan Beethoven, sağ elini yukarı kaldırıp yumruğunu sıktı, çok ciddi ve tehditkâr bir çehreyle gözlerini birkaç saniye havaya dikti. Sanki ‘İşte inat ediyorum, düşmanlar çekilin yanımdan. Tanrı benimledir’ demek istiyordu. Havada tuttuğu eli tekrar yatağın üzerine düştüğü zaman gözleri yarı yarıya kapanmıştı. Sağ eli başının altında, sol el, göğsünün üstündeydi. Artık ne nefes alıyor, ne kalbi atıyordu”.

           Hüttenbrener’in bu tasviri, bütün hayatını mücadeleyle geçiren sanatçının son nefesini bile mücadele içinde verdiğini göstermesi bakımından çok enteresandır.

Muhterem dinleyenlerim

           Bu akşam hayatının ve eserlerinin ufak bir özetini yapmaya çalıştığım bu büyük dâhi hakkında bir yüzyıldan beri ciltlerle kitaplar yazılmış ve sayısız makaleler yayımlanmıştır. Sanatçının zamanında bütün sanat âlemini sarsan ölümünden sonra bugün tam 112 yıl geçmiş bulunuyor. Müzik tarihinin, bu büyük dehasını ebediyen sayfalarında taşıyacağı muhakkaktır. Sözlerimi bitirirken şu noktayı da belirtmek isterim ki, Beethoven sanatı alanında yapılacak inceleme ve araştırmaların, insanlığın bundan sonraki yüzyıllarına da sonsuz ve verimli meyveler vereceğine eminim.