Cevad Memduh Altar / Radyo / MUSİKİ VE AHLAK
Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

RADYO

Ankara Radyosunda anrejistre edildi:
2 Mart 1956, Cuma
Saat: 16.30’da
Süre: 15 dakika

 

MUSİKİ VE AHLAK

            Güzel sanatlar arasında yer alan bütün yaratmaların, her şeyden önce bir ifade ve bir beyan olduğu kesindir. Bu tür yaratışlar arasında musiki [müzik], ruha aracısız etkili olan bir sanattır. Kendini bildiği anda, duyduğuna inanan, gördüğünü gerçek bilen insan, çok kere sanat yoluyla ahlak anlayışını düzenlemiştir. Bu sonucu eski devirlerden zamanımıza kalan bir atasözünün basit ama anlam dolu ifadesinden de sezmek mümkündür. Bu atasözü bizleri şu gerçeğe ulaştırır: “İşitmek inanmaktır, görmek hakikattir”.

            Maddi ve manevi etkisine işiterek inandığımız müzik sanatının insan ruhu üzerindeki yükseltici etkisini araştırırken, bu saf sanatı mutlak bir terbiye unsuru olarak görmeye de imkân yoktur. İnsan ruhunu iyiye doğru şekillendirmekle beraber, hiçbir zaman açık bir terbiye unsuru olmayan müziğin ruh üzerinde etkili olabilmesi, ancak bireyin onu anlayabilme yeteneğine bağlıdır. Sağlam bir müzik sevgisinin amacı ise, bu derin sembolü gerçeğe en yakın anlamda çözebilen bir “idrak terbiyesi”ne ulaşmaktır. Bu durumda, yalnız kendisine yaklaşabilene içeriğini ilham eden sanatın, toplumun terbiyesinde somut rolü olan pedagojinin yerini almasına imkân yoktur. Ancak insanın ahlak anlayışının düzenlenmesi yolunda esaslı bir önlem olan müzik, pedagojiye yardım eder ve pedagogun işini kolaylaştırır. Yoksa müzik, basit anlamda bir vaaz veya bir nasihat olsaydı, o zaman terbiye meselelerinin halledilmesi yolunda rastlanılan bütün güçlükler daha kolay yenilebilirdi.

            Hiç konser salonunda şefin işaretiyle veya bir virtüozun kesin kararıyla bir anda icra edilmeye başlanan herhangi bir müzik eserinin insan ruhunda yarattığı etkiye dikkat ettiniz mi? Birdenbire, elde olmadan ciddileşen yüzler, günlük hayatta karşılaşılmayan bir anlamı açıklar; bu esrar dolu atmosfer, yüzün normal hatlarını derhal değiştirir. O anda, zamana ve mekâna bütün şiddetiyle hükmeden melodi, armoni ve ritim dalgaları, dinleyeni de icracıyı da öyle bir düzenin akışına bağlar ki, bu düzen içinde artık hiçbir nefes iradeye bağlı değildir. O halde böyle bir anda yüzler neden ciddileşiyor? Dinleyiciler neden çevreyle ilgilerini kesiyorlar? İnsan neden içten gelen bir esrimeyle bu düzene boyun eğmek zorunda kalıyor? Bütün bunları yalnızca medenî bir seviyenin gereği olarak nitelendirmeye imkân var mı? Bilakis burada her şeyden önce ahlaki bir çekim, moral bir davet söz konusudur. Öyle bir çekim ki, aynı amaç uğrunda bir araya gelen, yan yana yer alan insanları eşsiz bir düzenin seyrine bağlayan, diğer taraftan kaynaştırıcı bir âhengin bir araya toplama ve birlikte iş başarma ruhuna davet eden ahlaki bir çekim.

            Bundan dolayıdır ki, ahlaki bir vaaz veya bir nasihat mahiyeti göstermeyen müzik sanatındaki moral çekim, her şeyden önce insani bir sevgiye dayanmaktadır. Müzikte ifade durumu, bu ahlaki davetin gerçekleşmesi yolunda önemli bir görevi üzerine almış bulunmakta, bu arada mutlak müzik dediğimiz, bir metne veya bir olaya eşlik etmeyen senfonik müzikte, tam bir sembol halinde meydana gelen ifade, dinleyeni herhangi bir konuya veya bir programa bağlamadan, yalnızca yüksek duygulara, yüksek fikirlere doğru çeker götürür. Meselâ Beethoven’in bir Adagio’sunu veya Bach’in bir Fugue’ünü tam bir huşu içinde dinledikten sonra, “Acaba neler duydum?” sorusunu kendi kendimize sormakla ve bu eserlerin iç dünyamızda bıraktığı yankıları irdelemeye çalışmakla, bu özlü sembolün moralimize sunduğu esrarı ancak seziş yoluyla çözmeyi başarırız. Bu çözülüş, insan ruhunun iki ana mizacı olan “neşe” ve “keder” türünden duyguların, çeşitli ritim, renk ve âhenk dalgaları şeklinde ortaya çıkmasından başka bir şey değildir.

            (Plak 1: Bach, İtalyan Konçertosu, II. kısım, Klavsen: Wanda Landowska)

            Bütün bu düşünceler, zihnimizde başka bir sorunun doğmasına de neden olabilir. Bu durumda, “İnsan ruhuna yalnız seziş ilham ettiği için moral fonksiyonu büyük olan senfonik müziğin, görünür bir olayı açıklayan opera sanatı karşısındaki durumu acaba nedir?” diye düşündüğümüz anlar pek çoktur. Hattâ “Ahlaki içeriğiyle insana ulvi hisler ilham eden müzik, sahne sanatına konu olan kin, kıskançlık, ihtiras, yalan, hile ve entrika türünden karanlık anları da gereği gibi ifadeye muktedir midir?” diye düşünmek de mümkündür. Hiç şüphesiz müzik, yükseltici değerinden bir şey feda etmeden, günlük hayatın en basit, en maddi olaylarına da o her zamanki beyanıyla eşlik eder. Bu gibi durumlarda müziğe özgü dramatik yapının koruması altında geçen en adi ihtiras sahneleri bile, bayağı bir etki icra etmekten çok, moral bir olgunluğa dönüşür ve bu durum, müzik sanatının yarattığı hava içinde insana hiç de gayrıtabii görünmez.

            (Plak 2: Leon Cavallo, Palyaço, Son kısım)

            O halde gerek senfonik müziğin, gerek daha çok sahne ile ilgili olan dramatik müziğin insan ve dolayısıyla toplum ahlakı üzerindeki olumlu etkisi inkâr edilemez. Nitekim hayatlarını müzik yoluyla telkin görevine adayan bazı meçhul kahramanların tecrübeleri, önemle değinilmesi gereken olaylardandır. Bu tür tecrübeler arasında en çok dikkate değer bir olay da şudur: Vaktiyle San Francisco’da, kimseden maddi yardım görmeden mesaisini sırf hapishanedeki mahkûmların terbiyesine hasreden müzisyen bir pedagog, uzun yıllardan sonra elde ettiği olumlu sonuçtan heyecanla söz ederken, fikirlerini şöyle özetlemektedir: “Karanlık bir egoizmin etkisiyle, haksızlığı hak bilen, kötüyü iyi gören, toplumdan istediğini zorla almaya çalışan bu mutsuz insanları, devamlı müzik faaliyeti ve bilhassa toplu bir şan sistemi olan koro mesaisi hayli yumuşatmış ve onların hemen çoğunda görülen egoizmi kökünden yıkmıştı. Böylelikle koro müziğinin bu insanlarda uyandırdığı sonsuz neşe ve mutluluk, aralarındaki en korkunç münzevileri bile az zamanda topluma mal etti; ve bir zaman geldi ki, hapishane içinde ufak tefek hadiselerin meydana gelmesine neden olan bazı mahkûmlar, koro çalışmalarına katılmama cezasından endişeleniyor, böylelikle koroya candan bağlı olan bu mutsuz insanlar, herhangi bir suç işlemekten de çekiniyorlardı. Aradan uzun yıllar geçti; bunların en tehlikelilerinin bile, normal hayata döndükten sonra, huylarını değiştirdiklerine ve bir daha hapishaneye dönmediklerine şahit oldum”. Bu iddiasında haklıydı, çünkü onun yaptığı iş, basit bir vaaz veya bir nasihat değil, sistemli bir koro çalışmasıyla, toplum düzenini ve ahengini yorulmadan telkin etmek, dolayısıyla bazı talihsiz insanların karakter sertliklerini yumuşatmak veya düzeltmekten ibaretti.

            (Plak 3: Mozart, koro)

            Geçen yüzyılın büyük şairi Schiller, kendisine özgü güzel sanatlar kanunlarını koyarken, cinnet ânının yaklaştığını hisseden bilinçsiz bir kimsenin, çevresine zarar vermek endişesiyle, kendini bilerek önlem almaya bırakmasına işaret etmekte ve normal insanların da topluma zarar vermemek için moral tedbirlere başvurmasının zaruret olduğunu söylemekte, bu tedbiri, ancak sanatın insan ruhunda araçsız etkili olan ulvi kuruluşunda bulmaktadır.

            Bununla beraber, müzik sanatının moral kudretini olabildiğince açıklayabilmesi amacıyla söylenen her söz, sembolik niteliğini korudukça, estetik fikir ve endişeleri izah yolunda kesin bir sonuca varmaya da imkân yoktur. Yine de, hayal gücümüzü sanat uğrunda harekete geçirebilmek ve bu yüksek sembolü az çok kuvvetli bir sezişe bağlayabilmek için, büyük sanatçı Beethoven’den naklen şair Goethe’ye yazılan bir mektubun şu cümlesini gözden geçirmek de yeterlidir: “Her sanatta olduğu gibi, müziğin de esası ahlaktır; ve bütün gerçek yaratışlar, ahlaki bir olgunluğun ortaya çıkması demektir. İnsanın kendini onun keşfolunamayan kanunlarına bırakması, ruhu o kanunlara göre terbiye ve idare etmesi ve onun ifade etmek istediği şeyi ancak bu suretle ortaya çıkarması, sanatın kendine özgü prensibinden başka bir şey değildir”.

            (Plak 4: Beethoven, Patetik Sonat, Son kısım, Piyanist: Prof. Edwin Fischer)