Cevad Memduh Altar / Radyo / MOZART (Hayatı, karakteri, eserleri)
Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

RADYO

Ankara Radyosu
10 Ağustos 1947, Pazar
Saat: 10.00-11.00

 

MOZART
(Hayatı, karakteri, eserleri)

            Büyük besteci Mozart’ın babası Leopold, iğne ile kuyu kazarcasına çalışmış, Salzburg Sarayı Orkestrasına birinci kemanlar şefi olmuştu. Bu gayretli, fakat orta başarılı viyolonist, meşhur Keman Metodu’nu henüz bastırmak üzereydi ki, 27 Ocak 1756’da Salzburglu eşi ona bir erkek çocuk dünyaya getirdi. Bu çocuk, geleceğin büyük müzik üstadı Wolfgang Amadeus Mozart idi.

            Küçük Mozart, yazıp okumayı öğrenmeden nota karalamayı öğrendi. Hattâ babasının kurduğu yaylı sazlar kuartetinde çalışan müzisyenleri seyrede ede, günün birinde eline kemanı aldı ve çalıverdi. Piyanoya oturup doğaçlama bestelediği dans parçaları, bu arada Menuet’ler, bütün ev halkını hem hayrete düşürüyor, hem de eğlendiriyordu. Nihayet altı yaşına basan bu harika çocuğu, günün birinde babası Viyana ve Münih gibi şehirlerin tanınmış sanat çevrelerine de sokmayı başardı. Bu arada küçük Mozart, İmparatoriçe Maria Theresia’yı hayretten hayrete düşürdü.

            Çalışkan bir müzisyen olan Leopold Mozart, bestecilik sanatını, bildiği kadar oğluna da öğretmeyi başarıyordu. 1763 yılının yaz aylarında, baba, oğul ve kız kardeş, büyükçe bir turneye çıktılar ve Mozart ailesinin bu üç mühim üyesi, Batının büyük sanat şehirlerinde candan bir ilgiyle karşılandılar. O tarihlerde yedi yaşına henüz ulaşan Mozart’ın birinci eseri olan Piyano ve Keman Sonatı da ilk olarak Paris’te basıldı. Hattâ mini mini besteci, gene aynı yıllarda yaptığı Londra turnesi sırasında, bir iki senfoni yazmaktan da geri kalmamıştı. Böylelikle tam üç yıl sürmüş olan parlak bir turneden sonra, baba, oğul ve kız kardeş, gene Salzburg’a döndüler; bir yıl süren sıkı bir çalışmadan sonra, Viyana sanat çevresinin de dikkatini çekmeyi başardılar. O sıralarda 12 yaşına ulaşmış olan Mozart, “Bastien ve Bastienne” adlı ilk müzikli sahne eserini bu şehirde yazdı. Diğer taraftan, bu küçücük bestecinin “La finta semplice” adlı operası, gene aynı yıllarda Salzburg sarayında başarıyla sahneye konmuş ve seyircileri hayrete düşürmeye yetmişti.

            Leopold, oğlunun İtalya’da da tanınmasını çok istiyordu. Ancak böyle olursa, onun gelecekteki durumundan emin olabilirdi. Onun içindir ki Leopold, 14 yaşına henüz basmış olan oğlunu alıp İtalya’ya götürdü. Mozart İtalya’da büyük sanat hadiseleri yarattı. Dehasına hayran olan Papa, onu altın mahmuz nişanı ile onurlandırdı; hattâ küçük sanatçıya şövalye payesini bile vermekten çekinmedi. Hele Mozart’ın Bologna Filarmoni Akademisi önünde verdiği parlak sınav, o zamana kadar eşi görülmemiş bir olay olarak kabul edildi. Nitekim 1770 yılında Milano’da bestelenmiş olan “Mitridate” operası, Mozart’a büyük bir şöhreti sağlamaya yetti. 1771 yılında 15 yaşına basan Mozart, Milano’dan ablasına gönderdiği bir mektupta, oturduğu binayı anlatırken şöyle diyordu: “Üstümüzde bir viyolonist, altımızda bir viyolonist oturuyor, yanımızda bir şan hocası var ve devamlı olarak ders veriyor, karşımızdaki en son odada da bir oboist var. Eser yazmak için bundan hoş bir şey olamaz! İnsana adamakıllı ilham geliyor”.

            1773-1777 yılları gene Salzburg’da geçti. Fakat bu yıllar içinde Mozart bir hayli olgunlaşmıştı. “Salzburg Serenatları” diye anılan bir dizi eser de gene aynı yıllarda meydana geldi. O tarihleri takip eden yıllarda iki komik opera yazdıktan sonra, hayatının yarısını geride bırakmış olan 19 yaşındaki Mozart, annesine yazdığı bir mektupta şöyle diyordu: “Çok şükür Tanrıma! Aşk Bahçıvanı adlı operam dün ilk olarak sahneye kondu ve o kadar hoşa gitti ki kopan alkışı, gürültüyü anacığıma tarif etmeme imkân yok…her aryanın arkasından bir alkış işitiliyordu, yaşa üstat sesleri duyuluyordu”. Gene aynı yıllar içinde sanatçı, birçok virtüoz eseri yanında ince, narin Divertimento’lar da meydana getirmişti ki, bu tür yaratmalarda bazen flüt, klarinet, fagot gibi ağız sazları, âdeta karşılıklı sohbet edercesine, şakalaşırcasına eserin yapısını işleyip meydan getirmişlerdir.

            (Plak)

            Salzburg’da geçen uzun yıllar, Mozart için bu küçücük şehre zorunlu bir bağlanış anlamına geliyordu, çünkü Salzburg hükümdarı, genç Mozart’ı devamlı olarak izin vaadiyle oyalayıp duruyordu. Günün birinde Mozart, etüd yapmak maksadıyla Paris’e gitmek istedi ve hükümdarın iznini beklemeden saraydan ilişiğini kesmek zorunda kaldı. Genç Mozart bu sefer de annesiyle beraber yolculuğa çıkmıştı. Birkaç gün sonra ana oğul, Viyana klasikleri üslûbunun doğmasına vesile olan Mannheim şehrine vardılar. Orta Avrupa’nın en mükemmel orkestrası burada bulunuyordu. Devrin en büyük hocaları da aynı şehirde toplanmışlardı. Fakat gene bu şehirde Mozart, piyanosunun başında vakit vakit kendisi için göz yaşları döktüğüne emin olduğu Rose Cannabich adlı genç ve güzel bir kıza bağlanamadığı gibi, Mannheim’ın meşhur flüt virtüozu Wendling’in harikulade çalışıyla da ilgilenebilecek bir durumda değildi. Onu yalnız 19 yaşındaki güzel şarkıcı Aloisia Weber yakıp tutuşmaya yetiyordu. Henüz başlayan bu gönül bağının yarattığı heyecanla olacak ki, Mannheim’de bir türlü kabına sığamayan Mozart, güzel Aloisia için yadığı eşsiz aryalarla, sanki İtalya’nın bütün sanat yıldızlarını birer birer söndürmeye yemin etmişe benziyordu. Ne çare ki, henüz 21 yaşında olan oğlunun, hayattan daha 14 yıllık bir nasibi kalmış olduğunu bilmeyen Leopold, onun gelecekteki hayatından endişe duymaya, hattâ Salzburg’dan oğluna üst üste mektuplar yağdırmaya başlamıştı. Böylelikle Leopold, oğlunun genç ve güzel Aloisia ile birlikte kurduğu hayat planlarını altüst etmeye, onu Mannheim’den hızla uzaklaştırmaya çalışıyordu.

           O sıralarda Leopold, oğluna yazdığı mektupların birinde şöyle diyordu: “Hiç durma, hemen Paris’e git! Amma çabuk ol! Daima büyük adamlarla boş ölçüş – ya en büyük ol, ya da hiçbir şey olma!”. Bu mektuplar, ıstırap içinde kıvranan genç Mozart’ın ister istemez Mannheim’dan uzaklaşmasına neden oldu. Nitekim Mozart, Mannheim’dan Paris’e gitti. Fakat devrin büyük opera bestecileri olan Gluck ile Piccini gibi üstatların rekabetine sahne olan Paris, Mozart’ı fazla ümitlendirmedi. Her şeye rağmen Fransız sanat çevresinden istediği gibi faydalanmayı bilen genç Mozart için Paris’te geçen aylar, onu aklından bile geçirmediği bir felaketle karşılaştırdı. Büyük sanatçı, annesini kaybetmiş ve bu elim hadiseyi Paris’ten babasına mektupla bildirmişti. Diğer taraftan, Mannheim’de başlamış olan o büyük aşk da gene bu şehirde sönüp gitti. Çünkü Mozart’ın Paris sanat çevresinde kendini istediği gibi gösteremeyişi, güzel Aloisia’nın Mozart’tan yüz çevirmesine sebep oldu. Fakat her şeye rağmen, Paris’te geçen acı günlerin en güzel eseri olan Flüt ve Arp Konçertosu, Paris yıllarının unutulmaz bir hatırası olarak sanat tarihine mal oldu.

            Mozart, acılı bir ruhla tekrar anavatana, Salzburg’a döndü. Sanatçı, memleketine dönünceye kadar, babası ne yapıp yapmış, oğluna saray ve kilise organistliğini sağlayabilmişti. Salzburg’un dar ve mütevazı muhiti, Mozart’ı az zamanda usandırmaya yetmişti. Hattâ bir müddet sonra meydana gelen büyük senfoniler, konçertolar, onun Salzburg muhitinin fersahlarca üstünde bir yaratış ruhuna sahip olduğunu sanat dünyasına açıklıyordu.

            1781 yılında Münih’te geçen günler, sırf bu şehre ithaf edilerek meydana getirilmiş olan “Idomeneo” operasının sağladığı başarı bakımından, genç Mozart için en önemli günlerden oldu. Bu büyük zaferin heyecanını, genç sanatçının babası ile ablası Nanerl de birlikte yaşadılar. Hattâ her üçü de kendilerini Münih’in o meşhur karnavalına vermiş olmalılar ki, Mozart’ın izin müddetinin epeyce gecikmesine sebep olmuş ve bu hal Salzburg hükümdarını hiddetlendirmişti. Hükümdar, Mozart’ı bir mektupla derhal çağırdı. Mozart da hızla görevinin başına döndü. Fakat onun ruhsal durumunu bir türlü anlayamayan hükümdar, genç sanatçıya en ağır muameleyi reva gördü. Hattâ günün birinde sarayın baş aşçısı Kont Arco’nun Mozart’a savurduğu bir tekme, 25 yaşına henüz ulaşmış olan hassas bestecinin resmî hizmetlerden sonsuza kadar uzaklaşmasına vesile oldu.

            Artık sırf kendi iradesiyle serbest bir sanat adamı olarak çalışmaya azmetmiş olan Mozart, piyano öğretmenliği, orkestra şefliği yaparak hayatını kazanmaya başladı. Ancak birkaç yıl önce Mannheim’da başlamış ve Paris’te sona ermiş olan o derin aşkı, bir müddet sonra Viyana’da büsbütün başka bir şekilde tekrar canlanmış oldu. Bu sefer de genç sanatçı, Mannheim’deyken sevdiği güzel Aloisia’nın küçük kardeşi Constanza’ya bütün kalbiyle bağlanıvermişti. Günün birinde her ikisi de Viyana’nın o meşhur St. Stefan kilisesinin mihrabı önünde hayatlarını birleştirdiler. Kısa bir süre sonra da Mozart’ın Constanza’ya kavuşma yolunda göze almış olduğu mücadelelerin bir sembolü olmak üzere meydana gelen “Saraydan Kız Kaçırma” operası, genç besteciye az zamanda büyük bir şöhret sağladı. Hattâ şair Goethe, bu büyük eseri şöyle bir cümleyle tanımlamak zorunda kaldı: “Saraydan Kız Kaçırma operası, dünyanın bütün eserlerini yere serdi”.

            Mozart’ın bu eserleri bestelediği sıralarda, müziksever bir hükümdar olan Avusturya İmparatoru II. Josef’in himmetiyle, devrin önemli sanat büyüklerinin çoğu Viyana’da bulunuyordu. Bunların içinde 18. yüzyıl operasının yenileyicisi olan Chevalier de Gluck ile Viyana senfoni üslûbunun kurucusu Josef Haydn, en ön planı işgal etmekteydiler. Mozart az zamanda bunların arasına katıldı. Devrin en yüksek sanat merkezi olan bu şehirde, genç üstat Mozart, tasavvurun üstünde bir hızla eser yaratmaya başlamıştı. Bu türden yaratmalar arasında en güzeli, büyük üstat Haydn’a ithaf edilmiş olan bir yaylı sazlar kuartetiydi. O sıralarda Eisenstadt’ta Prens Esterhazi’ninn orkestrasını idare etmekte olan kuartet üstadı Haydn, arada sırada Viyana’ya geldikçe, Mozart’ın kendisi için yazmakta olduğu kuartetleri dinliyor ve Mozart’a devamlı olarak artan bir sevgiyle bağlanıyordu. Hele günün birinde Mozart’ın babası Leopold, oğlunun Viyana’da yazdığı son dört kuarteti Haydn’ın da bulunduğu bir toplantıda ilk olarak dinlemişti ki, Mozart’ın bu büyük başarısı önünde haklı olarak gurur duyan Leopold’e hitaben Haydn şu sözleri söylemekten kendini alamadı: “Size Tanrının huzurunda namuslu bir insan olarak şu kadarını söyleyeyim ki, oğlunuz bu güne kadar adıyla sanıyla tanıdığım bestecilerin en büyüğüdür. Onun hem yüksek bir zevki var, hem de kompozisyon biliminin en yükseğini gene yalnız o biliyor”.

            Diğer taraftan Haydn, Prag şehrinin valisi Roth’a gönderdiği bir mektupta, Mozart için şöyle diyordu: “Mümkün olsaydı da Mozart’ın bilhassa o en yüksek eserlerini, taklide katiyen imkân vermeyen eserlerini, her müzikseverin kalbine anladığım gibi, duyduğum gibi sokabilseydim…! Prag, bu paha biçilmez insanı elinde sımsıkı tutmaya baksın – fakat şu şartla ki, onu memnun etmesini de bilsin … Beni en çok öfkelendiren şey, onun ne bir imparator, ne de bir kral sarayına angaje edilmiş olmasıdır. Ben onu o kadar seviyorum ki!”. Haydn gibi bir üstada bu içten gelen sözleri söyleten şey, hiç şüphe yok ki Mozart’ın Viyana’da yazdığı o güzel kuartetler oldu.

            (Plak)

            Bu güzel kuartetler de yazılmış, hattâ Mozart, hayatının üçüncü ve son on yılını 1786 yılında bitirmişti. Büyük sanatçı, sanki hayatını tamamlamaya daha beş yılının kalmış olduğunu biliyormuş gibi, başladığı işleri bir an önce bitirmeye azmetmişti. Mozart, bu arada İmparator II. Josef’in ricası üzerine bir opera-komik yazmaya başladı. Meşhur yazar Beaumarchais’nin “Figaro’nun Düğünü” adlı komedisi, bu operanın metnine esas olacaktı. Zamanın aydınları arasında, Fransa ihtilalinin müjdecisi diye nitelendirilen bu siyasi eseri, Lorenzo Daponte adlı bir İtalyan şairi, “Le Nozze di Figaro” başlığıyla, siyasetten tamamen uzak olan dört perdelik bir opera librettosu haline soktu. Figaro’nun Düğünü operası günün birinde sahneye konacak hale de gelmişti; ve eser büyük bir başarıyla oynandı. Bu eserin ilk temsilinde bulunan bir eleştirmen de görüşlerini şu satırlarla anlattı: “Bu operanın en sonunda dinleyicilerin, bu büyük başarıyı alkışlamaktan, Mozart’ı devamlı olarak sahneye çağırmaktan usanmayacaklarını anlamıştım. Eserin her kısmı birer kere daha tekrar ettirildi; öyle ki, operanın uzunluğu tam iki operaya bedel oldu. Bence Mozart’ın başarısı üzerine hiçbir başarı tasavvur edilemez, binanın devamlı olarak dolup boşalması da, bu başarıya tanıklık etmektedir”. Görülüyor ki, Figaro’nun Düğünü operası, Mozart’ın en önemli sahne eserlerinden biri olarak devrin sanat çevrelerinde sevilmiş ve hayranlıkla karşılanmıştır.

            (Plak)

            Mozart’ın bu eseri de sahneye konmuş, hattâ aradan iki uzun yıl bile geçmişti. Büyük besteci, bir aralık sahne müziğini bir tarafa bırakıp, gene senfonik müziğe sarıldı. Bu sıralarda Mozart’ın en güzel orkestra eserleri meydana gelmeye başlamıştı. Bunların arasında mi-bemol-majör, sol-minör ve do-majör senfonileri, kısa bir zaman içinde dünyanın bütün müzikseverlerinin kalbinde yer almakta gecikmedi. Fakat bu başarılar arasında Mozart’ı üzen bir şey vardı; o da parasızlıktı. Hele sevgili eşi Constanza’nın günün birinde beşik, bebek çamaşırı türünden sevimli eşyaları sağlayabilmek için paraya ihtiyaç göstermiş olması, Mozart’ı Prag’dan gelen bir daveti ister istemez kabul etmek zorunda bıraktı. Hattâ Mozart, Prag için bir opera yazmaya da başladı. Nihayet, gene İtalyan yazar Daponte, ona “Don Juan” operasının metnini hazırladı. Esasen Mozart’a kadar en azından yüz yıldır Batının hemen her sahnesine ayak basmış olan Don Juan masalı, Mozart’ın elinde bir ihtirasın sembolü olarak işlendi ve eserin bestelenmesi bitti. O sıralarda Prag’da çıkan bir gazetede, bu opera hakkında yazılmış olan şu satırlarla karşılaşıldı: “Gerek bu işi iyi bilenler, gerek meslekten müzisyen olanlar, Prag’da şimdiye kadar buna benzer bir temsil yapılamamış olduğunu söylüyorlar. Bay Mozart, eserini bizzat idare etti; orkestraya ayak basarken de üç alkış tufanı koptu. Bunun dışında, bu opera, icrası bakımından da çok güç bir operadır; bu kadar kısa bir çalışmadan sonra, eserin başarıyla temsil edilmiş olmasına herkes hayret etmektedir”.

            Bütün bu belgeler de gösteriyor ki, genç Mozart, hele bu eseriyle sanatseverleri büsbütün elde etmiştir. Diğer taraftan, bu büyük operanın, yazılması en sona bırakılan uvertürü de, herkesin “Acaba uvertür ne olacak?” diye merakla beklediği bir anda, bir gece gibi kısa bir zaman içinde yazılıverdi. Devrin tanınmış şairlerinden biri de, Don Juan operası hakkında şu anlam dolu sözleri söylemekten kendini alamadı: “Sanki Don Juan operası, ta yükseklerde, yıldız kümeleri arasında gümüşten sazlarla çalınıyordu da, insanın ruhunu, iliklerini sarsan o güzel sesler, masmavi geceyi yarıp yeryüzüne düşüyordu”.

            (Plak)

            Mozart ile sevgili eşi Constanza’nın Don Juan operası için Prag’a yaptıkları seyahat, hayatlarının en önemli, en neşeli olaylarından biri oldu. Çünkü Prag seyahatini izleyen yıllar oldukça üzücü hadiselere sahne olacaktı. Bunların en başında hastalık geliyordu. Fakat Mozart, her şeye rağmen yeniden bir yolculuğa çıkmış ve bu arada yolu Leipzig’e düşmüştü.  Bu şehirde, büyük üstat Bach’ın koro eserleri, bu duygulu sanatçıyı yakından ilgilendirmiş, bu eserler, ona bu çeşit korolar yazma ihtirasını yeniden aşılamıştı. Bir süre sonra tekrar Viyana’ya dönen Mozart’ın, sırf Leipzig’de aldığı ilhamla kendini büsbütün koro müziğine vermesi, bu içli sanat adamını hayatının son yıllarında Bach’a daha da yaklaştırdı.

            (Plak)

           Almanya yolculuğundan tekrar Viyana’ya dönen Mozart, b,r süre sonra yeniden kaleme sarıldı. Gene İtalyan yazar Daponte’nin sahne metni olarak hazırladığı bir eseri, 1790 yılında besteledi: bu sefer de “Cosi fan tutte” operası meydana gelmişti.

            (Plak)

            Avusturya İmparatoru II. Josef’in ölümü, Avusturya Sarayı tarafından Mozart’a tahsis edilmiş olan maaşın kesilmesine neden oldu. Dahası, II. Leopold’un Frankfurt’ta imparatorluk tahtına oturması münasebetiyle yapılan törene yetişmesi için yazılan yeni bir piyano konçertosu, Mozart’ın çok alkışlanmasına neden olmuş, fakat ona maddi hiçbir kazanç sağlayamamıştı. Nihayet Mozart’ın en son operası olan “Sihirli Flüt” adlı sahne eseri de günün birinde meydana çıktı ve bu harikulade yaratma, Orta Avrupa operasını İtalyan etkisinden kurtaran ilk eser olarak sevildi, başta taşındı. Başlangıçta lâyıkıyla anlaşılamamış olması yüzünden Mozart’ı bir hayli üzmüş olan bu sembolik eser, 30 Ağustos 1791’de Viyana’da yapılan ilk temsilinden sonra, gün geçtikçe her tarafta ilgi uyandırmaya başladı. Bu hal, çok hasta olan Mozart’ı haklı olarak sevindirmişti.

            (Plak)

            Büyük sanatçının “Titus” adlı operasıyla “Sihirli Flüt” operasına çalıştığı sıralarda, kendisini evinde ziyaret eden meçhul bir kişi, parasını da peşin ödemek suretiyle ona bir koro eseri (Requiem) sipariş etmişti. Mozart, bir yandan bu mersiyeyi yazma işini üzerine almış, diğer taraftan da hayatının sonuna yaklaşmakta olduğunu hissederek, bu mersiyeyi sanki kendi ölümü için yazmakta olduğu duygusuna kapılmıştı. Gerçekten de sağlık durumu gittikçe bozulan Mozart, bu haliyle bile “Sihirli Flüt” operasını bitirdi ve kendini tamamen Requiem’in kompozisyonuna verdi. Mozart, tam o sıralarda, artık ilham perisine de hükmedemez hale gelmiş, büsbütün yatağa düşmüştü, ama her şeye rağmen Requiem’i bitirmeye azmetmişti. Ama ne yazık ki, 5 Aralık 1791’de hayata gözlerini ebediyen kapadı. O esnada eşi Constanza da hasta yatıyordu. Büyük bestecinin tabutunu kabristana kadar götürecek olan birkaç yakın dost, eşi görülmemiş bir kar fırtınası yüzünden geri dönmek zorunda kaldılar. Ertesi gün hiç kimse Mozart’ın atıldığı çukuru tespit edemedi ve sanat dünyasının en büyük dahilerinden biri de tarihe bu şekilde intikal etmiş oldu.

            Mozart’ın “Sihirli Flüt” operasını yazdığı sıralarda meydana getirdiği “Ave Verum Corpus” adlı koro eseri, ne gariptir ki Mozart’ı yalnızca büyük Bach’a yaklaştırmakla kalmadı; bu büyük eser, genç sanatçının vaktinden çok evvel gelen ölümünü büyük bir tevekkülle karşılamış olduğunu göstermesi bakımından da önemle ele alınması gereken bir eserdir.