Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español
'Bana musikinin ne oldugunu mu soruyorsunuz? Dinleyeni gösterin de size musikinin ne oldugunu söyleyeyim!' / Şirazlı Sadi  (İranlı şair, 1184-1291)

ESERLERİMAKALELER

Cevad Memduh Altar'ın 65 yıllık yazı hayatındaki ilk makalesi, Servet-i Fünun dergisinde 17 Mart 1927'de 6l. cilt No. 122'den itibaren 4 bölüm halinde yayımlanan ...
Nefis sanatlar [Güzel sanatlar ]tarihini tetkik edecek olursak, musikinin yüksek bir sanat haline gelinceye kadar milletler arasında şayanı hayret bir istihaleye uğradığını [biçim değiştirdiğini] görürüz.
Sağlam bir musiki terbiyesinin insani duygularda mühim bir âmil [etken] olduğunu yüzlerce sene evvel idrak eden Garp [Batılı] pedagogları, bu derin varlığın her şeyden evvel mekteplerde esaslı usûller tahtında [çerçevesinde] tedrisi [öğretilmesi] ihtiyacını hissetmişlerdi.
Büyük Alman bestekârı Richard Wagner’in zevcesi [eşi] Cosima Wagner, geçen ay 93 yaşında iken vefat etti.
Daha geçen makalemde Cosima’nın ölümünü teessürle [üzüntüyle] kaydederken, son havadisler, Wagner ailesinin mühim bir rüknü [üyesi] olan oğulları Siegfried’in de vefatı haberini veriyor.
Son aylarda Richard Wagner ailesinin iki mühim uzvunun vefatı dolayısıyla, Bayreuth dostları ve Wagner’ciler, bu büyük aile hakkındaki bilgi ve düşüncelerini yazmak hususunda âdeta rekabet ediyorlar.
Birkaç yüz seneden beri yaylı sazlar teknik ve terbiyesinde tedricen [dereceli olarak] husule gelen yenilikler, bu sahada ölmez eserler yaratırken, insan, solo ve orkestra musikisinin mühim bir uzvu olan keman ve istihalesini [değişimini] tetkik etmeden geçemiyor.
Sanatkârın en son bulunan dokuz mektubunun “Zeitschrift für Musik”te neşri münasebetiyle...
İlim ve sanat milletleri, şehir arşivlerini tasnif [sınıflandırma] hususunda büyük bir itina gösterirler.
Millî sanatların beşeri sanatı istihdaf ettiği [hedef aldığı] bir devirde, asırlardan beri uyuyan öz nağmemizi hâlâ uyandıramadık. Acaba böyle bir şeye ihtiyacımız mı yok?
Millî sanatın millî varlıktaki ehemmiyetini, hümanizm sanatına inkılap etmiş [dönüşmüş] ve cihanşümul [dünya çapında] bir mevki kazanmış sanat eserlerinde görürüz.
Senelerden beri gazete ve mecmualarda [dergilerde] musikiye dair birçok yazılar okuduk.
Rus musikisini heyecanla anlatan İngiliz bestekâr Grill Scott şöyle der: “Bir milletin musikisi pek orijinal değilse, o milletin başka bir musiki karşısında duyabileceği egzotik sevgiyi de öldürür”.
Aynı ritim zenginliği ile bugüne kadar kök salan Rus sanatı, bugün yeni unsurlarıyla daha mühim bir şöhret temin edebildi.
Güzel sanatların birçok şubelerinde orijinal bir varlık gösteren Japonlar, son 15 sene zarfında beynelmilel [uluslararası] musiki sahasında da oldukça ileri gittiler.
Sanatta her yenilik benimsenmedi. Her yeni sanatkâr alâkasızlık ile ezildi. Fakat ne de olsa bir devir bitmiş, diğer devir başlamıştı.
Her işte Avrupalı olmak istemeyen Amerikalı, sanat işlerinde de Amerikalı kalmak ister. Zenci ritminin Avrupa’ya sirayetine [bulaşmasına] önayak olan bu memleketlerde yüzlerce katlı operalar yanında cüce kalan bir şey varsa o da Avrupa musikisidir.
Bu kültür savaşına memleketin her köşesinde başlamak lazımdır. Türkiye halkını monoton, kısır zevkten kurtarmalıdır.
En geniş bir aile babası olan Devlet, sanat işlerinde de ailenin en inatçı kontrolörüdür.
Sanat dünyası gene bir büyüğün doğum yılını kutluladı. Yaratan başlar arasında eşi olmayan bu büyük, Richard Strauss idi.
Sanatın, her türlü duyuşu ifade yolunda maddi ve manevi vasıtaların birinden istifade etmesi, materyeli [malzemesi] bakımından tasnifini [sınıflandırılmasını] icap ettirmekle beraber, her tip sanatkâr abstre bir his [soyut bir duygu] yolunda birleşir.
Beethoven’in ölümünün 112nci yıldönümü, bize yalnız bir musikişinası değil, müzik
sanatının ilk büyük inkılapçısını hatırlatır. Beethoven, kendine kadar gelen her şeyi
yıkan ve kendinden sonraki devre yıkılmaz abideler bırakan bir sanat dehasıdır.
Rönesans’tan sonra muhtelif fasılalarla birbirini takip eden güzel sanatlar, yeni bir hayatı idrakle iktifa etmeyerek [yetinmeyerek] Alpler’i de aşmışlar ve uzak mesafelere kadar dal budak sarmışlardı.
Operanın XVII. asır [yüzyıl] sonlarında Barok sanatlar beraber Fransa’da inkişafı [gelişmesi], millî Fransız ekolünün tesisine vesile olmuştu.
Klasik devrin büyük üstatlarından Haydn, Mozart, Beethoven, musiki sanatının esas formlarını tespit etmişler ve her sahada muazzam eserler halk etmişlerdi [yaratmışlardır].
Mezopotamya’da yapılan son arkeolojik tetkikler neticesinde, Milattan 4.000 sene evvel yüksek bir kültür seviyesine varmış olduğu anlaşılan Sümer medeniyetinin, müteakip asırlarda [daha sonraki yüzyıllarda] birbirlerini istihfaf eden...
Arkadaşlar, Devlet Konservatuvarımızın genç sanatkârları tarafından Ankara’da temsil edilen “Tosca” operasının ve “Otelci Kadın” komedisinin mevzuunu ve bu temsillerde gösterilen muvaffakiyeti, sahifelerimize yazılarını aldığımız salahiyetli muharrirlerin kalemlerinden okuyacaklardır
Musiki sanatında Romantizm, millî akımlara doğru atılan ilk adım olduğuna göre, 19. yüzyılın ortalarında büyük dramcı Richard Wagner'le başlayıp gene Wagner'le sona eren "Yeni Romantizm", musiki sahasında millî ekollerin doğumuna ve gelişmesine her şeyden önce neden olmuştu.
Geçen nisan ayı içinde Devlet Konservatuvarı tarafından Halkevi sahnesinde “Tosca” operasının yalnız ikinci perdesi temsil edilmişti. Şimdi de aynı sahne üzerinde, Konservatuvarın “Madam Butterfly” temsiliyle karşılaşıyoruz.
Ankara Devlet Konservatuvarı Eylülün 15’inden beri yeni ders yılına girmiş bulunuyor. Geçen Haziran ayı içinde Opera Stüdyosu’nun Butterfly temsillerinden sonra müessese dinlenme devresine girmiş ve Ağustos ayında başlanan kabul imtihanları [sınavları] hazırlıkları ile, 1941-1942 ders yılı hazırlıkları Eylül başında bitirilmiştir.
Büyük sanatkâr Mozart, 150 sene evvel (1791) Birincikânun [Aralık] ayının 5inci günü gözlerini dünyaya yumdu.
Bundan tam yüz on sekiz yıl önce, 1824 yılı Mayısının yedinci günü, insanlığın kültür tarihine yepyeni bi sanat eseri katılmıştı. Aynı gün, yapılıp bitmesi daha yeni sona ermiş olan Viyana Saray Tiyatrosu'ndaki konseri dinlemeye koşanlar, büyük ses şairi Beethoven'i, üzerinde senelerce çalışarak yarattığı Dokuzuncu Senfoni'sini insanlığa armağan ederken gördüler.
Sanatseverler için aynı günde iki önemli hadise: Beethoven’in ölümünün 115inci yıldönümü; Cumhurreisliği Filarmoni Orkestrası ile Devlet Konservatuvarı artistlerinin ve talebelerinin bir arada başardıkları ilk Dokuzuncu Senfoni konseri.
Bu yıl yedi yaşına basan Ankara Devlet Konservatuvarı, Çek bestecilerinden Smetana’nın Satılmış Nişanlı adlı üç perdelik operasını oynamakla, repertuvarına dördüncü bir operayı katmış bulunuyor.
Sanat tarihinin mezarları bile unutulmuş kahramanları az değildir. Güzel sanatların muhtelif sahalarına hizmetleri dokunmuş olan bu büyükler arasında öyle dâhiler vardır ki, bunların bir kısmı, zamanlarında anlaşılmadıklarından maada, etrafın kayıtsızlığı yüzünden binbir acı içinde kıvranmışlar...
Wagner, bütün yaratmalarında bir inkılapçı olmaktan ziyade, ihtilalci olarak tanındı ve onun yolunu hiç kimse takip edemediği içindir ki, buluşları sanatçının yalnız şahsına inhisar etti [kendisiyle sınırlı kaldı]; hem de sırf bu yüzden...
Müzik sanatında “deha” çok kere kendini geç hissettirir. Nitekim 1863’te tam 23 yaşına ulaşan meşhur Rus bestekârı Tschaikowsky, ailesinin ısrarı üzerine intisap ettiği [girdiği] hukuk mesleğine henüz intibak edememiş...
Sovyet İhtilalinin 27'nci yıldönümü münasebetiyle Ankara Radyosu 7 Sonteşrin [Kasım] neşriyatında [yayınında] Türk ve Rus müziğinden seçilen eserlerle hususi bir yayın yapmıştır.
Güzel sanatların hiçbiri, başladığı yerde durmaz. Sanat, içinde bulunduğu devrin duyuş ve ifade ediş hususiyetini, gelecek devrin yaratma ruhuna intibak ettirmekle, kültür tarihine yeni, taze unsurlar kazandırmış olur.
Sanat eseri kadar hiçbir şey devirlerin ruhunu tam olarak açığa vuramıyor. Tarihi yapan vakalar ne kadar çekici olursa olsu, insan ruhunun iç verimi demek olan sanat eseriyledir ki geçmişi bugün gibi yaşıyoruz, bugün gibi duyuyoruz.
18inci asrın iki büyük üstadı: Bach ve Haendel, hem sanat dünyasının mühim bir devrini el birliğiyle yarattılar, hem de birbirlerinin yüzünü bir an için olsun görmek fırsatını elde edemediler. Bach, Haendel sanatına taparcasına bağlandı; Haendel de devre hükmeden Bach üslubunun büyüklüğünü herkesten önde anladı.
Sanat her zaman sanattır; her zaman için aynı zevkle gözden geçirilebilir; fakat bu işte duyulan heyecan devir devir değişebilir. Yüzyıllar arasında geçen iki yüzyıl kadar sanat heyecanına yer veren devrin gelmemiş olduğuna inanmak hata sayılmaz.
Müzik sanatının büyük üstadı Mendelssohn, Franz Liszt gibi bir virtüozun piyanosunu ilk olarak dinledikten sonra, 1840’ta dostlarından birine yazdığı bir mektupta şöyle diyordu...
Millî Rus müziğinin beş kurucusundan biri olduğu kadar, Fransız bestecisi Debussy’yi tesiri altına aldığı için, modern müziğin de (empresyonizmin) önderi sayılan Mussorgsky, estetiğinin özelliği bakımından dikkatle incelenmeye değer bir sanat adamıdır.
Sayısız emeklerle sahneye konabilen, bünyesi bakımından şiir sanatıyla müzik sanatının birleşmesinden meydana gelen opera, müzikli sahne eserleri arasında son üç asrın verimli bir sanat şekli olarak tanınmıştır.
Müzik konusuyla az çok ilgisi olan bir kimsenin en ziyade karşılaştığı teknik terim “konser” kelimesidir.
Ankara Devlet Konservatuvarı temsilleri arasında severek seyrettiğimiz Fidelio operası, konu bakımından yazıldığı devrin ruhuna uymakla beraber, müzik eseri olarak opera kavramından bir hayli uzaklaşır. Müspet bilimlerde olduğu gibi, sanatın çeşitli kollarından...
30 Ekim tarihli Akşam gazetesinde, Vedat Nedim Tör’ün yazdığı “Sanatkâr Aşkı” adlı piyesin mevsimin ilk telif eseri olarak İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahneye konulacağı haber veriliyor.
Son haftaların çeşitli sanat haberleri arasından göze çarpanlarını birlikte gözden geçirelim
8.12.1945 tarihli Ulus gazetesinde, sahne hayatıyla ilgili enteresan bir yazı vardı. “Aktör” başlığını taşıyan ve Haydar Ediskun tarafından kaleme alınmış olan bu yazıda, aktörü tarif etmek ve onu güzel sanatların herhangi bir sınıfına sokabilmek için muharririn [yazarın] bir hayli uğraştığı görülüyor.
Müzik, güzellik zevkini düzenleyen sanatların en önünde yer aldığı içindir ki, bu sanatın halkla yakından ilgili bir kolu olan “opera”, çeşitli radyo yayınları arasında en çok sevilen bir konu olma önemini kazanmıştır.
Sanatın, baba ile oğlu kendine bağlaması, az görülen olaylardan değildir. Bu böyle olunca, bazen oğul babaya yaklaşabildiği nispette kendini bahtlı sayar, bazen de oğul babayı fersahlarca geride bırakabilir.
Güzel sanatların hepsi halk ruhundan beslenir. Bu itibarla, yüzyıllar boyunca yapılan hamleler, sanatta millî çığırların doğmasını sağlamıştır.
1947 yılına “Sanat ve Edebiyat Gazetesi”nin ilk sayısıyla giriyoruz. Memleket sanatının gelişmesi yolunda mühim vazifeler yüklenmesi gereken bu gazetenin yayımlanması işinde önemle durmakta haklıyız.
Bugünkü şeklini, son dört yüzyıl içinde elde etmiş olan kemanın, gitgide yalnız olarak da çalınan bir solo enstrüman halini alması, her şeyden evvel, sağlam bir keman literatürü doğurmuş, yorulmak bilmez üstatlar elinde kuvvetli bir tekniğe kavuşan bu sazın, günün birinde özel bir okulu da [ekolü de] meydana gelmiştir.
Sanatkâr, çok kere kendini yaşadığı devre beğendirememiştir. Bazı sanat adamları da, aradıkları sevgiyi, yaşadıkları devir içinde tamamen elde edebilmenin zevkine varmışlardır.
Milletlerarası konser repertuarına girmiş olan sanat müziği eserlerinin kökünü, daima halk sanatı içinde aramak icap eder. O halde İspanyol sanat müziği de, diğer sanat müzikleri gibi, varlığını sırf İspanyol folkloruna borçludur.
Müzik sanatının diğer sanatlardan farklı olan bir tarafı da sırf kulak yoluyla duyulmasıdır.
Mücerret [soyut] bir yaratış olan müzikte ancak edebî bir metinle işbirliği yapan sanat şekilleri, mânâ ve muhtevayı [anlam ve içeriği] az çok açıklayabilir.
“Güzel sanatlar” adı altında incelenebilen bütün konuların, her şeyden önce insan ruhu ile ilgili olduğunu unutmamak lazım gelir.
Müzik, insan topluluğu ile doğrudan doğruya ilgilidir. Resim veya heykel yapmak, bir bina meydana getirmek nevinden emeklerin az çok ihtisas [uzmanlık] işi sayılmasına karşılık, günlük meşgalemiz [uğraşlarımız] arasında bilerek veya bilmeyerek mırıldandığımız bir şarkının mutlaka sanat başarısı şeklinde vasıflandırılması lazım gelmez.
Sanat adamının ilham kaynakları arasında en önemlisi tabiattır. Hayatını sanata vermiş olanlar içinde ressam kadar müzisyenin de aradığı huzura tabiatta kavuştuğu görülür.
3 Nisan 1947, büyük bestekâr Johannes Brahms’ın ölümünün 50nci yıl dönümüdür. Geçen yüzyılın başından sonuna kadar güzel sanatların her koluna hükmetmiş olan “Romantizm”, Brahms’ı yalnız Orta Avrupa’nın değil, bütün insanlığın Brahms’ı olarak sanat tarihine mal etmiştir.
Berlioz, birçok sanat büyükleri gibi, mesleğine gösterdiği ilgiyi, ailesine ve muhitine de gösteren bir sanat adamıydı. Sanatkârım ilk önce Almanya’da neşredilen (1830) ve kendisinin Almanya’da konser idare ettiği bir zamana tesadüf eden mektupları bize ancak yüksek ruhlu bir sanat adamından beklenen büyüklüğü göstermektedir.
Müzik sanatının tekniği demek, bu sanatın, en basit nazari [kuramsal] bilgilerden başlamak üzere, ton, ritim, şekil, armoni, kompozisyon ve sair bakımlardan tabi olduğu kanun ve kurallar içinde incelenmesi demektir.
Sanat büyüklerinin çoğunda olduğu gibi, Beethoven de vakit vakit gönül acılarına
katlanmak zorunda kalmıştır; fakat hayatı boyunca mesut bir yuva kurma imkânını elde edememiştir. Beethoven, gönül işlerinde çok titizdi. Kalben bağlandığı, kendisine hayat arkadaşı olacağına kesin...
Bach sanatına bütün varlığıyla bağlanmış olan Wagner, Beethoven’in sanatında her şeyi Bach’a borçlu olduğunu söylemişti. Onun için Beethoven, Bach’ın “Clavecin bien temperé” adlı eserini “Benim İncilim” diye vasıflandırmıştı.
Johann Sebastian Bach’ın, zamanında muhiti tarafından ne nispette anlaşılmış ve takdir edilmiş olduğu keyfiyetine, şu hadise iyi bir misal teşkil etmektedir:Vaktiyle Bach’ın yağlıboya portrelerinden biri için yazılmış olan bir mektup, sanatkâra gösterilen sevgiyi ve saygıyı tamamen açıklamaktadır.
Müzik sahasında “Romantizm”in yaratıcıları olan Schubert ve Schumann gibi üstatların gene Beethoven sanatı ile beslendikleri sıralarda, Paris’te göze çarpan olağanüstü bir hadise herkesin dikkat nazarını ister istemez o tarafa çekiyordu.
Hayal safhasından henüz ayrılmamış olan sanat esprileri, hangi sanata mensup olursa olsun, aynı ailenin çocuklarına benzer.
Müzik sanatında Romantizmden en çok faydalanan enstrüman piyanodur. Her türlü teknik ve estetik imkânları başarmaya elverişli olmasından dolayı orkestraya benzeyen piyano için meydana getirilen eserlerin, 19. yüzyıl boyunca daha çok “Piyano edebiyatı” başlığı altında incelenmesi zarureti, üzerinde önemle durulması gereken bir keyfiyettir.
İnsanoğlunun güzele olan sevgisi, dünyanın her yerinde aynı duyguları açıklar. Onun için, hakiki sanat eseri, milletlerarası bir kıymet olma önemini taşır. Sanatta güdülen amaç, anlatılmak istenilen şeylerin bir yerde değil, her yerde anlaşılabilmesini sağlar.
Romantizmden en çok faydalanan müzik âleti piyanodur. Viyana Klasikleri’nin form ve estetik prensiplerinin piyanoda tatbik edilmesiyle elde edilen “sonat” şekline karşılık, Romantiklerin 19. yüzyıl içinde...
İtalyan operasında günün mevzularının işlenmesi, 19. yüzyılın ikinci yarısına isabet eder.
17 Ekim 1849’da Paris’te ölen büyük sanatkâr Chopin’in 100’üncü yıldönümünde yapılacak törenin hazırlıklarına, dünyanın belli başlı sanat merkezlerinde birkaç yıl önce başlanmıştı.
Hürriyet ve demokrasi mücadelesinin belli başlı kahramanlarından biri olan Beethoven kadar hiçbir sanatkâr üniversite çevrelerinde sevilip sayılmamıştı. Büyük sanat adamı Beethoven de devrinin fikir hareketleriyle çok yakından ilgilenmiş ve ilk olarak 1786 yılında kurulan...
Amerika’nın keşfi tarihi olan 1492 yılına doğru İtalya’nın bazı şehirlerinde Lavta ve Viyola yapan ustaların, zamanın belli başlı müzik sanatkârları tarafından teşvik görmeleri, müzik âletleri tarihinde yeni bir devre başlangıç olmuştu.
Mozart’ın doğum yılı olan 1756’dan itibaren, Salzburglu Mozart ailesinin günlük hayatında dramatik olaylar birbirini kovalamaya başlar ve bunlar, Mozart’ın 1781 yılında 26 yaşına basmasıyla beraber, en son hadde ulaşmış olur; hattâ 1781 yılında baba ile arasında bazı anlaşmazlıklar da baş gösterir.
Kültürde reform yapan bir memlekette sanat kabiliyetlerinin heba olmaması da devleti meşgul eden mevzular arasında önemle yer alıyor. Mustafa Kemal'in Büyük Millet Meclisi çalışma devrelerini açış nutuklarında ısrarla işaret ettiği sanat inkılabı, Kemalist Türkiye'nin başlıca hususiyetlerinden birini teşkil ediyor.
“Âşıklarla kahramanlar, mugannilerle peygamberler, öteden beri zavallı harap insanlar kendilerine dönsünler, nereden gelip nereye gittiklerini anlasınlar diye yaratıldılar” cümlesini Beethoven’in mezarı başında söyleyen bir şaire hak vermemek mümkün mü?
Richard Wagner gibi, Puccini de dünyayı daha çok hazin tarafıyla benimsemiştir. Şu farkla ki, Wagner’in hayatı reddeden “pesimist” telakkisi, yalnız öz sevgide halâsa [kurtuluşa] kavuşmuş, Puccini ise, eşine az rastlanan bir heyecan içinde...
Giacomo Puccini’nin Madam Butterfly operası, memleketimizde ilk olarak 1941 senesinde, Prof. Carl Ebert’in idaresi altında, Devlet Konservatuvarı öğrencileri tarafından oynanmıştı.
Türkiye’de günün sanat anlayışına yöneliş, 88 yıllık bir süre içinde arka arkaya doğan üç sanat kurumu ile başlar. Yurda Batı anlamında müzik, resim ve tiyatro zevkini getiren bu öncü kurumlardan ilki, 1826’da kurulan Bando Mızıka, ikincisi 1882’de...
Sanatın en büyük gücü, milletleri birbirine yaklaştırmasındadır. Hele müzik sanatı gibi, ancak ritmik akış içinde hayatı idrak eden bir yaratış bahis konusu olursa.
Atatürk devrimlerinin ehemmiyetle teveccüh ettiği [yöneldiği], Batı mânâsında duyuş ve düşünüş, güzel sanatlarımız için de ana prensip olma vasfını taşır.
Memleketimizde son yüz yılın sanat kalkınması, Atatürk inkılaplarının ışığı altında daha çok Rönesans’a yönelme istidadı [eğilimi] göstermiştir.
Memleketimizde son yüz yılın sanat kalkınması, Atatürk inkılaplarının ışığı altında daha çok Rönesans’a yönelme istidadı [eğilimi] göstermiştir.
Eskiden aksi tezi de savunmuştum. Bir tiyatro kurabilmenin her şeyden önce bol para ile mümkün olabileceğine inanmıştım.
Fiziksel bir fenomen olan sesin de hoşa gideni, gitmeyeni var. Güzel diye nitelenen seslerin en başında insan sesinin geldiği muhakkak.
Her iki tarafın da birbirine olan ilgisi, önemli sebeplere dayanıyordu: İtalyan sarayları, Büyük Türk’ü her ne pahasına olursa olsun kendi taraflarına kazanmak için rekabete girişmişlerdi.
Teksas günlerini hiç unutamam; çünkü Margo Jones’u tanımıştım. Washginton (D.C.)’den kendisine telefon ederek 5 Nisan 1954 günü için randevu almışlardı.
Her ikisi de birbirinin dostu idi; birbirini çok severdi. Landowska 1959’da öldü; Schweitzer henüz hayatta ama o da doksanına yaklaştı.
Sanatta yenilik kendiliğinden olmaktadır. Yeniyi araştırma ve bulma hamleleri ise hep şu hususa işaret etmektedir
İnsan esprisinde ansızın beliren ilkel davranışlar, düşünce öncesi olmayan inisiyatiflere yol açarlar.
Son yıllarda Ankara’ya da gelen ünlü orkestra şeflerine ve solistlere bakıyorum da, yanı başımızda meydana gelen sanat olaylarının gözden kaçan bir tarafına saplanıp kalıyorum.
Sanat dünyasının en başta gelen resim sergilerinden biri de Venedik Bienali’dir. Bu sergi iki yılda bir açılır. 4 ay sürer. Yerli ve yabancı sanatçıların gönderdiği resimler, burada sergilenir.
Çağdaş sanata ayak uydurabilmenin en önemli sonucu, daha çok karşılıklı kültür alışverişinde kendini gösterir. Aksi hal ise, tanınmamaya, milletlerarası alanda millî hüviyetiyle yarışamamaya sebep olur. Bunun doğuracağı akıbet ise malûm...
Eskiler: “Marifet iltifata tabidir!” derlerdi. Bunun gerçek anlamı: “Olağanüstü değerde iş yapana güleryüz göstermezsen, başarı gücü söner” demektir.
Başkentin resmi ve özel ellerdeki sanat hareketleri, son yıllarda olağanüstü bir zenginliğe ulaştı. Öylesine memnunluk verici ilgi ve istek örnekleriyle karşılaşılmaktadır ki, Devlet Konservatuvarı’nın yanı başında bir de Güzel Sanatlar Akademisi’nin...
Sanatta “gelenek”, süreli bir gelişimin ilkel hücresi olma değerini, modern estetik yönünden de kaybetmemiştir. Bununla beraber, son elli yılın uluslararası değerdeki yaratma çabası, sanatı, lokal özelliklerden ayrılan ortak bir kavrama yöneltmiştir.
Atatürk ilkelerinin en başta gelen konularından biri de, müzik sanatında gelişme ve olgunlaşma idi. Ata, 1934 yılının Büyük Millet Meclisini açış nutuklarında şöyle diyordu: “Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir”.
Henry Moore'un Londra'ya yakın villasında hem çay içiyor, hem de tartışıyorduk; önemli bir konuya eğilmiştik… Çağımızın, anıt dikme çağı olup olmadığı tartışılıyordu. Moore, İngiliz terbiyesinin ölçülü sınırları içinde gülümsüyordu ve aksi tezi savunarak: "…ama anıt dikme devri çoktan geçti!" diyordu.
Atatürk inkılaplarıyla birlikte bu büyük soruna da vakit vakit yönelme zorunluluğu baş göstermişti. Nitekim inkılaptan sonra “Sanayi-i Nefise Encümeni”nin kuruluşundaki ana ilke bu idi.
Yalnız radyo yayınlarında değil, dün ile bugün arasında her şeyde fark olması gerekir Gelişim kanununun zorunluluğudur bu.
Topluluğumuza yön veren bugünkü ritüellerimizden biri, güzel sanatlara bağlanma idealine olağanüstü önem vermektedir. Çünkü ortada, sanatı yaratabilme ve yaratılanı kavrayabilme prosedürleri vardır.
Büyük Macar bestecisi Franz Liszt’in 22 Ekime rastlayan 150. doğum yılı, bizim için ayrı bir önem taşır. Çünkü Türkiye’yi görmeden Türklere ilgi duyan Mozart ve Beethoven gibi üstatların yanında Liszt, memleketimiz için duyduğu içten sevgiyi, 1847 yılında İstanbul’u ziyaret ederek ispat etmiştir...
İnsan ve toplum, tarihin her devrinde tezatlarla karşılaşmıştır. Daha iyi bir dünyaya çekilen hasret, her zaman kendini duyurmuştur. Teori ve aksiyonda tatmin edici şekillere duyulan özlemin estetiğe bağlı hükümleri, doğal olarak ikili tezat ölçülerine dayanmaktadır.
Sanat eserinin meydana gelmesini sağlayan temel etkenlerin en aşında “duygu” ile “istek”in geldiği bilginlerce kabul edilir.
Çağımızda toplum kalkınması için yatırıma büyük önem veriliyor İnsanoğlunun gelişim zorunluluğundan doğan iktisat kanunları çeşitli sorunlara özellikle önem veriyor; ve bunların gereğince çözümlenmesiyledir ki toplum düzeni korunuyor.
Türk Butterfly'ı diyorum; çünkü insan sesi için yazılan müzik eserleri, bir başka dilde, bir başka yaşama dönüşüyor; bir bakıma ulusallaşıyor da. Dil gelenekleri ve duygusal aksiyonların insanoğlunda yarattığı fiziksel görüntüler, operaların şan partilerini etkilemekten geri kalmıyor; böylelikle ortaya çıkan jest, mimik, tavır, eda ve hareket türünden topluma özgü ayrılıklar, dilden dile aktarılan eserlerin uygulanışına daha çok yerel bir karakter veriyor.
Carmen operası, ünlü Fransız bestecisi Georges Bizet’nin seslendirilmiş sahne oyunu olarak yazdığı eserlerin sonuncusudur (1875). Bizet, Carmen’den önce değişik türlerde yazmış olduğu beş opera ile pek büyük bir başarı elde edememiştir.
Giuseppe Verdi’nin La Traviata operası, ilk önce 6 Mart 1853’te Venedik’te oynanmıştır. Büyük bestecinin 1853 yılında yazmış olduğu bu 4 perdelik opera, 1860 yılına kadar İtalya sınırlarını da aşarak uluslararası opera literatürünün standart eserleri arasında yerini almıştır.
Sevil Berberi operasının ünlü yazarı İtalyan bestecisi Gioacchino Rossini, 29 Şubat ya da 2 Mart 1792’de Pesaro’da doğmuş, 13 Kasım 1868’de Paris’e yakın Ruelle’de ölmüştür.
Siyasal bunalımların dünyamızı tüm ağırlığıyla etkilediği şu günlerde, 19. yüzyılın büyük İtalyan bestecisi Giuseppe Verdi (1813-1901) için, geçen Eylül ayında Chicago’da uluslararası bir Kongre düzenlenmişti.
Norveçli tiyatro yazarı Henrik İbsen’in (1828-1906) eserlerinde, toplumsal olaylar daima natüralist açıdan işlenmiştir. Geçen yüzyılın ikinci yarısında, daha çok bu tür sorunlara yönelen şairin geniş ölçüde sahne eserleri yazmasında, bu eğilimin büyük etkisi olmuştur.
İnsanın insanı akıl yoluyla etkileyişi kadar güçlü bir alışveriş düşünülemez. Onun için kişiye ve topluma, yerine göre, "physique-psychique" açıdan biçim veren böylesine bir alışverişten daha sağlam bir etkenle karşılaşmak olanaksızdır. Ne var ki, bu değişmez gerçek olumlu ya da olumsuz yönleriyle de olsa, yaratıklar arasında sadece insanoğluna yöneliktir, yani insanın, akıl ve ruhun olumlu ya da olumsuz yolda etkilenişi açısından, iki karşıt güçten biriyle etkilenmesi, doğal bir zorunluluktur.
Fiziksel bir fenomen olan sesin de hoşa gideni, gitmeyeni var. Güzel diye nitelenen seslerin en başında insan sesinin geldiği muhakkak.
Ankara Devlet Konservatuvarı, 6 Mayıs 1976 Perşembe günü 40. doğum yılını kutladı. 40 yıl önceki 6 Mayıstan bugüne geliyorum ve görüyorum ki geçmiş yılların gelişim grafiği kıvanç verici oluşumlarla dolup taşmış.
Atatürk'ün, ulusal kültürde devrim çabasını kanıtlayan son elli yılı birlikte yaşamış bir sanat yazarıyım. Onun içindir ki, bu elli yıllık öyküye emeği geçenler arasında yer alabilmiş olmanın mutluluğu içindeyim. Bu yazımda her şeyden önce Ata'nın kişiliğine değişik bir yoldan ulaşmak istiyorum; ve şu ibret verici tarihsel gerçeği gözlerinizin önüne sermekle söze başlıyorum...
İnsanoğlu, gerçeği aramada herhangi bir felsefeye olduğu kadar, düşünde eklektik bir bileşime, ya da kişisel bir inanca bağlanabilir. Bu tür bağlanışların olumlu sonuçlarıyla karşılaşıldığı gibi, insanı tehlikeli dogmalara iten sonuçlarla baş başa bıraktığı da tarih boyunca görülmüştür.
İnsanoğlunun yaşamda temel güvencesi, aklın özgürlük yolundaki sürekli gelişimidir. İnsanın, ruhsal yaşamdaki yüceliş çabasına da gene akıl önderlik eder. Kişiyi "iyi"ye, "doğru"ya, "güzel"e ve "gerçek sevgi"ye götüren istek de gene aynı faktörlerden beslenir.
Akılsal gelişim, insanoğlunun düşünsel yeteneğinden güç alan olgunlaşma aşamalarıdır. İnsanın gelişim çabası, akılsal ve ruhsal düzeyde ortaklaşa olgunluk isteğinin verimi olma niteliğini kazandıkça, yararlı olabilme oranını arttırır. Akılda ve ruhta böylesine aşamalara ulaşabilme başarıları ise, ancak kişinin istek ve iradesiyle orantılı olarak gelişebilmektedir.
Büyük bir müzik eserinin, uygulanış süreci içinde, aydın bir kafayı, durmadan değişen, daha çok ruhsal bir düşün ve yorum aşamasına itmesi, bu sanatın, tüm sanatlardan farklı olarak, dinamik ve sembolik bir özelliğe sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. O halde "müzik sanatı nasıl bir sanattır?" yorumunu, estetik bir araştırmaya bağlamak gerekiyor.
Bilim ve sanatın kaderini çağımızda sadece eğitim ve öğretimin etkilediği bir gerçektir. Rönesans’ta da olduğu gibi, bilimi ve sanatı usta-çırak ilişkisine esir eden anlayıştan zamanla uzaklaştıran tek etken, mutlak-aklın eleştirisi’dir.
Kişinin ve toplumun biçimlendirilmesinde bireysel evrimin katkısı, olağanüstü önem taşır ve bireyin toplum düzenini oluşturmadaki rolü de büyüktür. Ne var ki kişisel ya da toplumsal eylemlerde, aklın, bazen de iki karşıt anlayışa yol açan etkinliğini gözden uzak tutmamak gerekir; bunların da genellikle "olumluluk" ve "olumsuzluk" davranışları olarak nitelendirilmeleri gerekeceği doğaldır.
Osmanlı topluluğu, Cumhuriyete kadar padişahlık ile halifeliği kişiliğinde birleştiren tek otoritenin mutlakiyetçi teokratik yönetim iradesine boyun eğerek varlığını sürdürebilme zorunluluğu içindeydi. Durum böyleyken, Abdülmecit'in (1823-1861) 16 yaşında tahta çıkar çıkmaz ilan etmiş olduğu Tanzimat Fermanı'nda (1839) olduğu gibi, 1856 Islahat Fermanı'nda da aşağıdaki anlam ve kavramların, padişahın ağzından halka ve yönetimde önemli mevkiler işgal eden devlet ricaline duyurulduğunu görüyoruz:...
Atatürk'ün 100. doğum yılının, yabancı ülkeleri bile yakından ilgilendirdiği şu günlerde, büyük kurtarıcının, güzel sanatlar alanında da giriştiği atılımların nedenini araştırmanın, olağanüstü bir kültür görevi olduğu kanısındayım, çünkü Ata'nın zaferle sonuçlandırdığı İstiklal Savaşından hemen sonra, ulusal kültürümüzün çağdaş düzeyde yenilenmesi zorunluluğuna el atması, Türk güzel sanatlarının, uluslararası kültür savaşında erişilen aşamaya bir an önce ulaşması ve günümüz uygarlığının kültür hazineleri arasında layık olduğu yeri en azından eşit hak ve güçte alabilmesi içindi.
Gençlerin en önemli sorunu, kalıtım yoluyla gelenlerin, yaşamın getirdikleriyle oluşturduğu, fiziksel ve ruhsal biçimlenişler, ve bu tür biçimlenişlerin meydana getirdiği komplekslerdir. Buradaki "kompleks" [bileşim] terimi, gençlerin tanıma, tanımlama, hayal etme, yorumlama, yargılama ve aksiyona dönüştürme türünden akılsal ya da duygusal davranışlarındaki farklılıkları karşılamak üzere kullanılan teknik bir terim olmanın önemini taşımaktadır.
Atatürk'e özgü "insan sevgisi", her şeyden önce Türk milletinin moral yapısından güç alarak evrensel boyutlara ulaşmıştır. Nitekim böylesine bir gerçeği, Ata'nın Büyük Nutku da (1927) olağanüstü örneklerle kanıtlamaktadır. Açıkça görülmektedir ki, bu nutuk, Birinci Dünya Savaşından hemen sonra, yerinden, yurdundan edilmek istenen Türk'ün yok olmaktan kurtarılması yolunda, Ata'mızın vatan, millet sevgisinden aldığı güçle Anadolu'ya koşup büyük işler başarmış olmasının öyküsüdür.
Orkestra dergisinin 25. yılını da başarıyla idrak etmesi, ne kadar sevindirici bir kültür olayı. Onun içindir ki bu şerefli hizmeti çeyrek yüzyıl sabır ve istekle yürütmüş olan değerli yönetmen ve yazarlara gönülden tebriklerimi sunarak söze başlıyorum. Bu dergiyi lütfedip bana da gönderiyorlar; ne kadar teşekkür etsem azdır. Yazıları dikkatle okuyorum, çok şey öğreniyorum.
Düşünsel akımlar arasında insanı, yani insanın düşünsel doğrultuda gelişimini ön planda ele alan filozoflar, dünya görüşlerini kesinlikle Aydınlanma İdeali üstünde oluşan Laiklik felsefesinden güç alarak değerlendirirler; ve bunların çoğu Hümanist düşünürlerdir.
Sanatta eleştirinin nasıl ve ne yolda değerlendirilmesi gerekeceği sorunu, her şeyden önce "güzel" ve "güzellik" kavramlarının, sağlam bir algılayış yoluyla elde edilecek eleştiri gücündeki isabete bağlıdır. Öte yandan, üstün nitelikli bir eleştirinin, ancak dünya çapında ün yapmış büyük sanatçıların meydana getirmiş oldukları eserlerde saklı teknik ve estetik espriden beslendiği kanısı da çoğunlukla ağır basmaktadır ki bu da sanat eserlerini yorumlamaya yönelik kanıları oluşturan, hattâ bu tür kanıları kesin ve sağlam yöntemlere bağlayan bir bilim dalının var olması gerekeceği inancının ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Müzik sanatında çokseslilik, Batıda oldukça uzun süren bir tekseslilikten sonra ele alınmış ve gelişim çabasını 11. yüzyıl başlarından geçerli olmak üzere, günümüze dek olağanüstü bir dinamizm içinde sürdürmüştür; hattâ zamanla doymuşluğa (saturation'a) erişebilmenin görüntülerine sahne olmaktan da geri kalmamıştır.
Batı sahne edebiyatında sık sık göze çarpan bu güzel opera, Fidelio, Devlet Konservatuarı tarafından, Kızılay menfaatine, ilk defa olarak 13 Şubat 1942 Cuma günü, kendi dilimizle Halkevi sahnesinde oynandı.
Atatürk’e has insan sevgisi, değişik sevgi türleri arasında büsbütün başka bir kaynaktan güç almaktadır. Ata’da görülen sevginin en güzel tarifine filozof Arthur Schopenhauer (1788-1860) yaklaşmıştır. Bu filozofa göre gerçek sevgi, “acımadır, ıstıraptır.