Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español
'Bana musikinin ne oldugunu mu soruyorsunuz? Dinleyeni gösterin de size musikinin ne oldugunu söyleyeyim!' / Şirazlı Sadi  (İranlı şair, 1184-1291)

ESERLERİMAKALELER

Cevad Memduh Altar'ın 65 yıllık yazı hayatındaki ilk makalesi, Servet-i Fünun dergisinde 17 Mart 1927'de 6l. cilt No. 122'den itibaren 4 bölüm halinde yayımlanan ...
Bundan tam yüz on sekiz yıl önce, 1824 yılı Mayısının yedinci günü, insanlığın kültür tarihine yepyeni bi sanat eseri katılmıştı. Aynı gün, yapılıp bitmesi daha yeni sona ermiş olan Viyana Saray Tiyatrosu'ndaki konseri dinlemeye koşanlar, büyük ses şairi Beethoven'i, üzerinde senelerce çalışarak yarattığı Dokuzuncu Senfoni'sini insanlığa armağan ederken gördüler.
Atatürk'e özgü "insan sevgisi", her şeyden önce Türk milletinin moral yapısından güç alarak evrensel boyutlara ulaşmıştır. Nitekim böylesine bir gerçeği, Ata'nın Büyük Nutku da (1927) olağanüstü örneklerle kanıtlamaktadır. Açıkça görülmektedir ki, bu nutuk, Birinci Dünya Savaşından hemen sonra, yerinden, yurdundan edilmek istenen Türk'ün yok olmaktan kurtarılması yolunda, Ata'mızın vatan, millet sevgisinden aldığı güçle Anadolu'ya koşup büyük işler başarmış olmasının öyküsüdür.
Atatürk'ün 100. doğum yılının, yabancı ülkeleri bile yakından ilgilendirdiği şu günlerde, büyük kurtarıcının, güzel sanatlar alanında da giriştiği atılımların nedenini araştırmanın, olağanüstü bir kültür görevi olduğu kanısındayım, çünkü Ata'nın zaferle sonuçlandırdığı İstiklal Savaşından hemen sonra, ulusal kültürümüzün çağdaş düzeyde yenilenmesi zorunluluğuna el atması, Türk güzel sanatlarının, uluslararası kültür savaşında erişilen aşamaya bir an önce ulaşması ve günümüz uygarlığının kültür hazineleri arasında layık olduğu yeri en azından eşit hak ve güçte alabilmesi içindi.
Sanatta eleştirinin nasıl ve ne yolda değerlendirilmesi gerekeceği sorunu, her şeyden önce "güzel" ve "güzellik" kavramlarının, sağlam bir algılayış yoluyla elde edilecek eleştiri gücündeki isabete bağlıdır. Öte yandan, üstün nitelikli bir eleştirinin, ancak dünya çapında ün yapmış büyük sanatçıların meydana getirmiş oldukları eserlerde saklı teknik ve estetik espriden beslendiği kanısı da çoğunlukla ağır basmaktadır ki bu da sanat eserlerini yorumlamaya yönelik kanıları oluşturan, hattâ bu tür kanıları kesin ve sağlam yöntemlere bağlayan bir bilim dalının var olması gerekeceği inancının ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Büyük bir müzik eserinin, uygulanış süreci içinde, aydın bir kafayı, durmadan değişen, daha çok ruhsal bir düşün ve yorum aşamasına itmesi, bu sanatın, tüm sanatlardan farklı olarak, dinamik ve sembolik bir özelliğe sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. O halde "müzik sanatı nasıl bir sanattır?" yorumunu, estetik bir araştırmaya bağlamak gerekiyor.
Henry Moore'un Londra'ya yakın villasında hem çay içiyor, hem de tartışıyorduk; önemli bir konuya eğilmiştik… Çağımızın, anıt dikme çağı olup olmadığı tartışılıyordu. Moore, İngiliz terbiyesinin ölçülü sınırları içinde gülümsüyordu ve aksi tezi savunarak: "…ama anıt dikme devri çoktan geçti!" diyordu.
Akılsal gelişim, insanoğlunun düşünsel yeteneğinden güç alan olgunlaşma aşamalarıdır. İnsanın gelişim çabası, akılsal ve ruhsal düzeyde ortaklaşa olgunluk isteğinin verimi olma niteliğini kazandıkça, yararlı olabilme oranını arttırır. Akılda ve ruhta böylesine aşamalara ulaşabilme başarıları ise, ancak kişinin istek ve iradesiyle orantılı olarak gelişebilmektedir.
Gençlerin en önemli sorunu, kalıtım yoluyla gelenlerin, yaşamın getirdikleriyle oluşturduğu, fiziksel ve ruhsal biçimlenişler, ve bu tür biçimlenişlerin meydana getirdiği komplekslerdir. Buradaki "kompleks" [bileşim] terimi, gençlerin tanıma, tanımlama, hayal etme, yorumlama, yargılama ve aksiyona dönüştürme türünden akılsal ya da duygusal davranışlarındaki farklılıkları karşılamak üzere kullanılan teknik bir terim olmanın önemini taşımaktadır.
İnsanoğlu, gerçeği aramada herhangi bir felsefeye olduğu kadar, düşünde eklektik bir bileşime, ya da kişisel bir inanca bağlanabilir. Bu tür bağlanışların olumlu sonuçlarıyla karşılaşıldığı gibi, insanı tehlikeli dogmalara iten sonuçlarla baş başa bıraktığı da tarih boyunca görülmüştür.
Düşünsel akımlar arasında insanı, yani insanın düşünsel doğrultuda gelişimini ön planda ele alan filozoflar, dünya görüşlerini kesinlikle Aydınlanma İdeali üstünde oluşan Laiklik felsefesinden güç alarak değerlendirirler; ve bunların çoğu Hümanist düşünürlerdir.
Kültürde reform yapan bir memlekette sanat kabiliyetlerinin heba olmaması da devleti meşgul eden mevzular arasında önemle yer alıyor. Mustafa Kemal'in Büyük Millet Meclisi çalışma devrelerini açış nutuklarında ısrarla işaret ettiği sanat inkılabı, Kemalist Türkiye'nin başlıca hususiyetlerinden birini teşkil ediyor.
İnsan ve toplum, tarihin her devrinde tezatlarla karşılaşmıştır. Daha iyi bir dünyaya çekilen hasret, her zaman kendini duyurmuştur. Teori ve aksiyonda tatmin edici şekillere duyulan özlemin estetiğe bağlı hükümleri, doğal olarak ikili tezat ölçülerine dayanmaktadır.
İnsanın insanı akıl yoluyla etkileyişi kadar güçlü bir alışveriş düşünülemez. Onun için kişiye ve topluma, yerine göre, "physique-psychique" açıdan biçim veren böylesine bir alışverişten daha sağlam bir etkenle karşılaşmak olanaksızdır. Ne var ki, bu değişmez gerçek olumlu ya da olumsuz yönleriyle de olsa, yaratıklar arasında sadece insanoğluna yöneliktir, yani insanın, akıl ve ruhun olumlu ya da olumsuz yolda etkilenişi açısından, iki karşıt güçten biriyle etkilenmesi, doğal bir zorunluluktur.
Kişinin ve toplumun biçimlendirilmesinde bireysel evrimin katkısı, olağanüstü önem taşır ve bireyin toplum düzenini oluşturmadaki rolü de büyüktür. Ne var ki kişisel ya da toplumsal eylemlerde, aklın, bazen de iki karşıt anlayışa yol açan etkinliğini gözden uzak tutmamak gerekir; bunların da genellikle "olumluluk" ve "olumsuzluk" davranışları olarak nitelendirilmeleri gerekeceği doğaldır.
Osmanlı topluluğu, Cumhuriyete kadar padişahlık ile halifeliği kişiliğinde birleştiren tek otoritenin mutlakiyetçi teokratik yönetim iradesine boyun eğerek varlığını sürdürebilme zorunluluğu içindeydi. Durum böyleyken, Abdülmecit'in (1823-1861) 16 yaşında tahta çıkar çıkmaz ilan etmiş olduğu Tanzimat Fermanı'nda (1839) olduğu gibi, 1856 Islahat Fermanı'nda da aşağıdaki anlam ve kavramların, padişahın ağzından halka ve yönetimde önemli mevkiler işgal eden devlet ricaline duyurulduğunu görüyoruz:...
Müzik sanatında çokseslilik, Batıda oldukça uzun süren bir tekseslilikten sonra ele alınmış ve gelişim çabasını 11. yüzyıl başlarından geçerli olmak üzere, günümüze dek olağanüstü bir dinamizm içinde sürdürmüştür; hattâ zamanla doymuşluğa (saturation'a) erişebilmenin görüntülerine sahne olmaktan da geri kalmamıştır.
Orkestra dergisinin 25. yılını da başarıyla idrak etmesi, ne kadar sevindirici bir kültür olayı. Onun içindir ki bu şerefli hizmeti çeyrek yüzyıl sabır ve istekle yürütmüş olan değerli yönetmen ve yazarlara gönülden tebriklerimi sunarak söze başlıyorum. Bu dergiyi lütfedip bana da gönderiyorlar; ne kadar teşekkür etsem azdır. Yazıları dikkatle okuyorum, çok şey öğreniyorum.
İnsanoğlunun yaşamda temel güvencesi, aklın özgürlük yolundaki sürekli gelişimidir. İnsanın, ruhsal yaşamdaki yüceliş çabasına da gene akıl önderlik eder. Kişiyi "iyi"ye, "doğru"ya, "güzel"e ve "gerçek sevgi"ye götüren istek de gene aynı faktörlerden beslenir.
Türk Butterfly'ı diyorum; çünkü insan sesi için yazılan müzik eserleri, bir başka dilde, bir başka yaşama dönüşüyor; bir bakıma ulusallaşıyor da. Dil gelenekleri ve duygusal aksiyonların insanoğlunda yarattığı fiziksel görüntüler, operaların şan partilerini etkilemekten geri kalmıyor; böylelikle ortaya çıkan jest, mimik, tavır, eda ve hareket türünden topluma özgü ayrılıklar, dilden dile aktarılan eserlerin uygulanışına daha çok yerel bir karakter veriyor.
Musiki sanatında Romantizm, millî akımlara doğru atılan ilk adım olduğuna göre, 19. yüzyılın ortalarında büyük dramcı Richard Wagner'le başlayıp gene Wagner'le sona eren "Yeni Romantizm", musiki sahasında millî ekollerin doğumuna ve gelişmesine her şeyden önce neden olmuştu.
Atatürk'ün, ulusal kültürde devrim çabasını kanıtlayan son elli yılı birlikte yaşamış bir sanat yazarıyım. Onun içindir ki, bu elli yıllık öyküye emeği geçenler arasında yer alabilmiş olmanın mutluluğu içindeyim. Bu yazımda her şeyden önce Ata'nın kişiliğine değişik bir yoldan ulaşmak istiyorum; ve şu ibret verici tarihsel gerçeği gözlerinizin önüne sermekle söze başlıyorum...
Büyük Macar bestecisi Franz Liszt’in 22 Ekime rastlayan 150. doğum yılı, bizim için ayrı bir önem taşır. Çünkü Türkiye’yi görmeden Türklere ilgi duyan Mozart ve Beethoven gibi üstatların yanında Liszt, memleketimiz için duyduğu içten sevgiyi, 1847 yılında İstanbul’u ziyaret ederek ispat etmiştir...
Sanat tarihinin mezarları bile unutulmuş kahramanları az değildir. Güzel sanatların muhtelif sahalarına hizmetleri dokunmuş olan bu büyükler arasında öyle dâhiler vardır ki, bunların bir kısmı, zamanlarında anlaşılmadıklarından maada, etrafın kayıtsızlığı yüzünden binbir acı içinde kıvranmışlar...
Her işte Avrupalı olmak istemeyen Amerikalı, sanat işlerinde de Amerikalı kalmak ister. Zenci ritminin Avrupa’ya sirayetine [bulaşmasına] önayak olan bu memleketlerde yüzlerce katlı operalar yanında cüce kalan bir şey varsa o da Avrupa musikisidir.
“Âşıklarla kahramanlar, mugannilerle peygamberler, öteden beri zavallı harap insanlar kendilerine dönsünler, nereden gelip nereye gittiklerini anlasınlar diye yaratıldılar” cümlesini Beethoven’in mezarı başında söyleyen bir şaire hak vermemek mümkün mü?
Sanatseverler için aynı günde iki önemli hadise: Beethoven’in ölümünün 115inci yıldönümü; Cumhurreisliği Filarmoni Orkestrası ile Devlet Konservatuvarı artistlerinin ve talebelerinin bir arada başardıkları ilk Dokuzuncu Senfoni konseri.
Batı sahne edebiyatında sık sık göze çarpan bu güzel opera, Fidelio, Devlet Konservatuarı tarafından, Kızılay menfaatine, ilk defa olarak 13 Şubat 1942 Cuma günü, kendi dilimizle Halkevi sahnesinde oynandı.
Çağımızda toplum kalkınması için yatırıma büyük önem veriliyor İnsanoğlunun gelişim zorunluluğundan doğan iktisat kanunları çeşitli sorunlara özellikle önem veriyor; ve bunların gereğince çözümlenmesiyledir ki toplum düzeni korunuyor.
Bach sanatına bütün varlığıyla bağlanmış olan Wagner, Beethoven’in sanatında her şeyi Bach’a borçlu olduğunu söylemişti. Onun için Beethoven, Bach’ın “Clavecin bien temperé” adlı eserini “Benim İncilim” diye vasıflandırmıştı.
Johann Sebastian Bach’ın, zamanında muhiti tarafından ne nispette anlaşılmış ve takdir edilmiş olduğu keyfiyetine, şu hadise iyi bir misal teşkil etmektedir:Vaktiyle Bach’ın yağlıboya portrelerinden biri için yazılmış olan bir mektup, sanatkâra gösterilen sevgiyi ve saygıyı tamamen açıklamaktadır.
Hürriyet ve demokrasi mücadelesinin belli başlı kahramanlarından biri olan Beethoven kadar hiçbir sanatkâr üniversite çevrelerinde sevilip sayılmamıştı. Büyük sanat adamı Beethoven de devrinin fikir hareketleriyle çok yakından ilgilenmiş ve ilk olarak 1786 yılında kurulan...
Atatürk’e has insan sevgisi, değişik sevgi türleri arasında büsbütün başka bir kaynaktan güç almaktadır. Ata’da görülen sevginin en güzel tarifine filozof Arthur Schopenhauer (1788-1860) yaklaşmıştır. Bu filozofa göre gerçek sevgi, “acımadır, ıstıraptır.
18inci asrın iki büyük üstadı: Bach ve Haendel, hem sanat dünyasının mühim bir devrini el birliğiyle yarattılar, hem de birbirlerinin yüzünü bir an için olsun görmek fırsatını elde edemediler. Bach, Haendel sanatına taparcasına bağlandı; Haendel de devre hükmeden Bach üslubunun büyüklüğünü herkesten önde anladı.
Beethoven’in ölümünün 112nci yıldönümü, bize yalnız bir musikişinası değil, müzik
sanatının ilk büyük inkılapçısını hatırlatır. Beethoven, kendine kadar gelen her şeyi
yıkan ve kendinden sonraki devre yıkılmaz abideler bırakan bir sanat dehasıdır.
Ankara Devlet Konservatuvarı temsilleri arasında severek seyrettiğimiz Fidelio operası, konu bakımından yazıldığı devrin ruhuna uymakla beraber, müzik eseri olarak opera kavramından bir hayli uzaklaşır. Müspet bilimlerde olduğu gibi, sanatın çeşitli kollarından...
Sanat büyüklerinin çoğunda olduğu gibi, Beethoven de vakit vakit gönül acılarına
katlanmak zorunda kalmıştır; fakat hayatı boyunca mesut bir yuva kurma imkânını elde edememiştir. Beethoven, gönül işlerinde çok titizdi. Kalben bağlandığı, kendisine hayat arkadaşı olacağına kesin...
3 Nisan 1947, büyük bestekâr Johannes Brahms’ın ölümünün 50nci yıl dönümüdür. Geçen yüzyılın başından sonuna kadar güzel sanatların her koluna hükmetmiş olan “Romantizm”, Brahms’ı yalnız Orta Avrupa’nın değil, bütün insanlığın Brahms’ı olarak sanat tarihine mal etmiştir.
Giacomo Puccini’nin Madam Butterfly operası, memleketimizde ilk olarak 1941 senesinde, Prof. Carl Ebert’in idaresi altında, Devlet Konservatuvarı öğrencileri tarafından oynanmıştı.
Berlioz, birçok sanat büyükleri gibi, mesleğine gösterdiği ilgiyi, ailesine ve muhitine de gösteren bir sanat adamıydı. Sanatkârım ilk önce Almanya’da neşredilen (1830) ve kendisinin Almanya’da konser idare ettiği bir zamana tesadüf eden mektupları bize ancak yüksek ruhlu bir sanat adamından beklenen büyüklüğü göstermektedir.
Geçen nisan ayı içinde Devlet Konservatuvarı tarafından Halkevi sahnesinde “Tosca” operasının yalnız ikinci perdesi temsil edilmişti. Şimdi de aynı sahne üzerinde, Konservatuvarın “Madam Butterfly” temsiliyle karşılaşıyoruz.
Sanat eseri kadar hiçbir şey devirlerin ruhunu tam olarak açığa vuramıyor. Tarihi yapan vakalar ne kadar çekici olursa olsu, insan ruhunun iç verimi demek olan sanat eseriyledir ki geçmişi bugün gibi yaşıyoruz, bugün gibi duyuyoruz.
Müzik sahasında “Romantizm”in yaratıcıları olan Schubert ve Schumann gibi üstatların gene Beethoven sanatı ile beslendikleri sıralarda, Paris’te göze çarpan olağanüstü bir hadise herkesin dikkat nazarını ister istemez o tarafa çekiyordu.
17 Ekim 1849’da Paris’te ölen büyük sanatkâr Chopin’in 100’üncü yıldönümünde yapılacak törenin hazırlıklarına, dünyanın belli başlı sanat merkezlerinde birkaç yıl önce başlanmıştı.
Türkiye’de günün sanat anlayışına yöneliş, 88 yıllık bir süre içinde arka arkaya doğan üç sanat kurumu ile başlar. Yurda Batı anlamında müzik, resim ve tiyatro zevkini getiren bu öncü kurumlardan ilki, 1826’da kurulan Bando Mızıka, ikincisi 1882’de...
Her iki tarafın da birbirine olan ilgisi, önemli sebeplere dayanıyordu: İtalyan sarayları, Büyük Türk’ü her ne pahasına olursa olsun kendi taraflarına kazanmak için rekabete girişmişlerdi.
Başkentin resmi ve özel ellerdeki sanat hareketleri, son yıllarda olağanüstü bir zenginliğe ulaştı. Öylesine memnunluk verici ilgi ve istek örnekleriyle karşılaşılmaktadır ki, Devlet Konservatuvarı’nın yanı başında bir de Güzel Sanatlar Akademisi’nin...
Carmen operası, ünlü Fransız bestecisi Georges Bizet’nin seslendirilmiş sahne oyunu olarak yazdığı eserlerin sonuncusudur (1875). Bizet, Carmen’den önce değişik türlerde yazmış olduğu beş opera ile pek büyük bir başarı elde edememiştir.
Bilim ve sanatın kaderini çağımızda sadece eğitim ve öğretimin etkilediği bir gerçektir. Rönesans’ta da olduğu gibi, bilimi ve sanatı usta-çırak ilişkisine esir eden anlayıştan zamanla uzaklaştıran tek etken, mutlak-aklın eleştirisi’dir.
Operanın XVII. asır [yüzyıl] sonlarında Barok sanatlar beraber Fransa’da inkişafı [gelişmesi], millî Fransız ekolünün tesisine vesile olmuştu.
Ankara Devlet Konservatuvarı Eylülün 15’inden beri yeni ders yılına girmiş bulunuyor. Geçen Haziran ayı içinde Opera Stüdyosu’nun Butterfly temsillerinden sonra müessese dinlenme devresine girmiş ve Ağustos ayında başlanan kabul imtihanları [sınavları] hazırlıkları ile, 1941-1942 ders yılı hazırlıkları Eylül başında bitirilmiştir.
Sanat her zaman sanattır; her zaman için aynı zevkle gözden geçirilebilir; fakat bu işte duyulan heyecan devir devir değişebilir. Yüzyıllar arasında geçen iki yüzyıl kadar sanat heyecanına yer veren devrin gelmemiş olduğuna inanmak hata sayılmaz.
Milletlerarası konser repertuarına girmiş olan sanat müziği eserlerinin kökünü, daima halk sanatı içinde aramak icap eder. O halde İspanyol sanat müziği de, diğer sanat müzikleri gibi, varlığını sırf İspanyol folkloruna borçludur.
Atatürk ilkelerinin en başta gelen konularından biri de, müzik sanatında gelişme ve olgunlaşma idi. Ata, 1934 yılının Büyük Millet Meclisini açış nutuklarında şöyle diyordu: “Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir”.
Atatürk inkılaplarıyla birlikte bu büyük soruna da vakit vakit yönelme zorunluluğu baş göstermişti. Nitekim inkılaptan sonra “Sanayi-i Nefise Encümeni”nin kuruluşundaki ana ilke bu idi.
Sanatta “gelenek”, süreli bir gelişimin ilkel hücresi olma değerini, modern estetik yönünden de kaybetmemiştir. Bununla beraber, son elli yılın uluslararası değerdeki yaratma çabası, sanatı, lokal özelliklerden ayrılan ortak bir kavrama yöneltmiştir.
Topluluğumuza yön veren bugünkü ritüellerimizden biri, güzel sanatlara bağlanma idealine olağanüstü önem vermektedir. Çünkü ortada, sanatı yaratabilme ve yaratılanı kavrayabilme prosedürleri vardır.
Ankara Devlet Konservatuvarı, 6 Mayıs 1976 Perşembe günü 40. doğum yılını kutladı. 40 yıl önceki 6 Mayıstan bugüne geliyorum ve görüyorum ki geçmiş yılların gelişim grafiği kıvanç verici oluşumlarla dolup taşmış.
Norveçli tiyatro yazarı Henrik İbsen’in (1828-1906) eserlerinde, toplumsal olaylar daima natüralist açıdan işlenmiştir. Geçen yüzyılın ikinci yarısında, daha çok bu tür sorunlara yönelen şairin geniş ölçüde sahne eserleri yazmasında, bu eğilimin büyük etkisi olmuştur.
Müzik sanatında Romantizmden en çok faydalanan enstrüman piyanodur. Her türlü teknik ve estetik imkânları başarmaya elverişli olmasından dolayı orkestraya benzeyen piyano için meydana getirilen eserlerin, 19. yüzyıl boyunca daha çok “Piyano edebiyatı” başlığı altında incelenmesi zarureti, üzerinde önemle durulması gereken bir keyfiyettir.
Memleketimizde son yüz yılın sanat kalkınması, Atatürk inkılaplarının ışığı altında daha çok Rönesans’a yönelme istidadı [eğilimi] göstermiştir.
Atatürk devrimlerinin ehemmiyetle teveccüh ettiği [yöneldiği], Batı mânâsında duyuş ve düşünüş, güzel sanatlarımız için de ana prensip olma vasfını taşır.
Güzel sanatların birçok şubelerinde orijinal bir varlık gösteren Japonlar, son 15 sene zarfında beynelmilel [uluslararası] musiki sahasında da oldukça ileri gittiler.
En geniş bir aile babası olan Devlet, sanat işlerinde de ailenin en inatçı kontrolörüdür.
Müzik konusuyla az çok ilgisi olan bir kimsenin en ziyade karşılaştığı teknik terim “konser” kelimesidir.
Bugünkü şeklini, son dört yüzyıl içinde elde etmiş olan kemanın, gitgide yalnız olarak da çalınan bir solo enstrüman halini alması, her şeyden evvel, sağlam bir keman literatürü doğurmuş, yorulmak bilmez üstatlar elinde kuvvetli bir tekniğe kavuşan bu sazın, günün birinde özel bir okulu da [ekolü de] meydana gelmiştir.
Müzik sanatının tekniği demek, bu sanatın, en basit nazari [kuramsal] bilgilerden başlamak üzere, ton, ritim, şekil, armoni, kompozisyon ve sair bakımlardan tabi olduğu kanun ve kurallar içinde incelenmesi demektir.
Müzik sanatının diğer sanatlardan farklı olan bir tarafı da sırf kulak yoluyla duyulmasıdır.
Müzik, insan topluluğu ile doğrudan doğruya ilgilidir. Resim veya heykel yapmak, bir bina meydana getirmek nevinden emeklerin az çok ihtisas [uzmanlık] işi sayılmasına karşılık, günlük meşgalemiz [uğraşlarımız] arasında bilerek veya bilmeyerek mırıldandığımız bir şarkının mutlaka sanat başarısı şeklinde vasıflandırılması lazım gelmez.
Amerika’nın keşfi tarihi olan 1492 yılına doğru İtalya’nın bazı şehirlerinde Lavta ve Viyola yapan ustaların, zamanın belli başlı müzik sanatkârları tarafından teşvik görmeleri, müzik âletleri tarihinde yeni bir devre başlangıç olmuştu.
Sanatın en büyük gücü, milletleri birbirine yaklaştırmasındadır. Hele müzik sanatı gibi, ancak ritmik akış içinde hayatı idrak eden bir yaratış bahis konusu olursa.
Fiziksel bir fenomen olan sesin de hoşa gideni, gitmeyeni var. Güzel diye nitelenen seslerin en başında insan sesinin geldiği muhakkak.
Millî sanatların beşeri sanatı istihdaf ettiği [hedef aldığı] bir devirde, asırlardan beri uyuyan öz nağmemizi hâlâ uyandıramadık. Acaba böyle bir şeye ihtiyacımız mı yok?
Millî sanatın millî varlıktaki ehemmiyetini, hümanizm sanatına inkılap etmiş [dönüşmüş] ve cihanşümul [dünya çapında] bir mevki kazanmış sanat eserlerinde görürüz.
Büyük sanatkâr Mozart, 150 sene evvel (1791) Birincikânun [Aralık] ayının 5inci günü gözlerini dünyaya yumdu.
Fiziksel bir fenomen olan sesin de hoşa gideni, gitmeyeni var. Güzel diye nitelenen seslerin en başında insan sesinin geldiği muhakkak.
Mozart’ın doğum yılı olan 1756’dan itibaren, Salzburglu Mozart ailesinin günlük hayatında dramatik olaylar birbirini kovalamaya başlar ve bunlar, Mozart’ın 1781 yılında 26 yaşına basmasıyla beraber, en son hadde ulaşmış olur; hattâ 1781 yılında baba ile arasında bazı anlaşmazlıklar da baş gösterir.
Senelerden beri gazete ve mecmualarda [dergilerde] musikiye dair birçok yazılar okuduk.
Bu kültür savaşına memleketin her köşesinde başlamak lazımdır. Türkiye halkını monoton, kısır zevkten kurtarmalıdır.
Millî Rus müziğinin beş kurucusundan biri olduğu kadar, Fransız bestecisi Debussy’yi tesiri altına aldığı için, modern müziğin de (empresyonizmin) önderi sayılan Mussorgsky, estetiğinin özelliği bakımından dikkatle incelenmeye değer bir sanat adamıdır.
Hayal safhasından henüz ayrılmamış olan sanat esprileri, hangi sanata mensup olursa olsun, aynı ailenin çocuklarına benzer.
Sanatın, her türlü duyuşu ifade yolunda maddi ve manevi vasıtaların birinden istifade etmesi, materyeli [malzemesi] bakımından tasnifini [sınıflandırılmasını] icap ettirmekle beraber, her tip sanatkâr abstre bir his [soyut bir duygu] yolunda birleşir.
Mücerret [soyut] bir yaratış olan müzikte ancak edebî bir metinle işbirliği yapan sanat şekilleri, mânâ ve muhtevayı [anlam ve içeriği] az çok açıklayabilir.
“Güzel sanatlar” adı altında incelenebilen bütün konuların, her şeyden önce insan ruhu ile ilgili olduğunu unutmamak lazım gelir.
İtalyan operasında günün mevzularının işlenmesi, 19. yüzyılın ikinci yarısına isabet eder.
Müzik sanatının büyük üstadı Mendelssohn, Franz Liszt gibi bir virtüozun piyanosunu ilk olarak dinledikten sonra, 1840’ta dostlarından birine yazdığı bir mektupta şöyle diyordu...
Son yıllarda Ankara’ya da gelen ünlü orkestra şeflerine ve solistlere bakıyorum da, yanı başımızda meydana gelen sanat olaylarının gözden kaçan bir tarafına saplanıp kalıyorum.
Güzel sanatların hiçbiri, başladığı yerde durmaz. Sanat, içinde bulunduğu devrin duyuş ve ifade ediş hususiyetini, gelecek devrin yaratma ruhuna intibak ettirmekle, kültür tarihine yeni, taze unsurlar kazandırmış olur.