Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

ESERLERİMAKALELER

Bu belgeyi Word Dökümanı Olarak İndirebilirsiniz!

“Zafer Milletindir” (Haftalık dergi)
Yıl: 1, Cilt: 1
Sayı: 6 (Ankara)
9 Aralık 1961

MOZART’IN TÜRKİYE’YE OLAN İLGİSİ

Cevad Memduh Altar

            Mozart’ın bize olan ilgisini sırf bir “turquerie” olarak vasıflandırmaya imkân yoktur. Güya o devrin sanatçıları, eserlerinde Doğunun sihirli masal dünyasına yönelirken, Türk âdet ve ananelerine kapılmaktan kendilerini alamamışlar da, Batı sanatında “turquerie” denen yeni bir tecessüse yol açılmış ve Doğu dünyasına merakla el uzatan böyle bir tecessüs ile de sarayın ve harem hayatının bilinmeyen özelliklerini Batı sanatına daha çok mizah yoluyla konu yapabilme imkânı sağlanmış (!). Ancak yalın kat diyebileceğimiz bir görüşle elde edilen bu sonucu, şüphesiz yalnız “turquerie” teriminin gereği gibi karşılayabileceği tabiidir. Fakat konu deşildikçe ve Mozart sanatına temel olan duygu ve düşünceler araştırıldıkça, “turquerie” terimini alabildiğine zayıflatan sebeplerle karşılaşılacağı da muhakkaktır. Çünkü Mozart, hele Türk geleneklerinden faydalanarak meydana getirdiği eserlerde, sanatına temel olan hümanizmaya görünür bir vuzuh vermiş, bu arada en mühim eserlerinden biri olan “Saraydan Kız Kaçırma” operasındaki ana fikirle, sanatta insanseverlik adına ilk anıtı dikmeye muvaffak olmuştur.

            Şimdi bu gerçeği Avusturyalı büyük bilgin ve müzikolog Prof. Bernhard Paumgartner’ın ağzından dinleyelim. Prof. Paumgartner, 1945’te yayımladığı “Mozart” adlı kitabında, “Mozart gerçek kardeşlik idealine ilk olarak Türk konulu Saraydan Kız Kaçırma operasında yaklaştı” demektedir. Nitekim 1782 yılında yazılan bu operanın metnini hazırlayan Bretzner’in, önemli rolleri oynayan eşhasla [şahıslarla] ilgili tertibine tamamen aykırı olarak Mozart’ın metinde bizzat yaptığı bir değişiklik, Prof. Paumgartner’ın görüşünü büsbütün kuvvetlendirmektedir. Bretzner’in metninde, eserde en önemli bir şahıs olan Türk Paşası Selim’in aşkta rakibi,  kendi öz oğlu olduğunu sonradan teşhis edip idam cezasını affa çevirdiği Belmonte’dir. Belmonte, çocukken Batıya kaçırılıp Hıristiyan yapılan ve vaka icabı yıllardan sonra Türkiye’ye gelip Selim Paşa’ya aşkta rakip olan gençtir. Belmonte’nin Paşa’nın oğlu olduğunu, vakanın akışı içinde Paşanın kendinden gayrı kimse anlamamış ve onun için genç âşık, idam edilmeyerek affedilmiştir. Halbuki Bretzner’in kendi anlayışına göre tertiplediği bu dolambaçlı buluş, Mozart’ı hiç tatmin etmemiş ve büyük sanatçı, metnin bu kısmını değiştirerek, Belmonte’yi kendi oğlu olmaktan çıkarıp, kendisinin korkunç rakibi ve düşmanı olan Hıristiyan bir şövalyenin oğlu yapmıştır. Bu suretle Belmonte’nin, Hıristiyan rakibinin oğlu olduğunu gizlice sezen Selim Paşanın, sevgilisi Constanze’yi kaçırırken yakalanan gencin idam cezasını affedip, her iki sevgiliyi de bir arada azat etmesini, Paumgartner eserdeki ahlâki (ethique) özün muhassalası olarak [özeti] vasıflandırmakta ve sanatçının librettoda yaptığı bu dikkate değer değişikliği, Mozart sanatında hümanizmaya açılan kapı olarak tanımaktadır. Görülüyor ki, Mozart’ın daha başka eserlerinde de Türkiye’den ilham alması, suni bir “turquerie” yaratma değil de, moral bir tatmine yönelişin sembolüdür.

            Sanatında insanlık idealine ulaşan Mozart’ın, bizden mülhem olan [esinlenen] daha başka eserler de yazmış olması, Türkiye ile ilgili şu kronolojik akışın meydana gelmesine yol açmıştır; şöyle ki: 36 yaş civarında ölen Mozart, 24 yıllık bir devreye sığan yaratma hamleleri içinde, Türkiye’den aldığı ilhamla beş eser yazmıştır. Sanatçının Türkiye’ye yönelen yaratma devresinin başlangıcı, Osmanlı-Avusturya münasebetlerinin karanlık bir safhaya girdiği tarihlere isabet etmektedir (1775). Bu tarihlerde Mozart, Türk keman Konçertosunu yazmıştır (K.V. 219). Büyük sanatçı, bu konçertoda kullandığı bir Türk temasını, 1770’de İtalya’da iken bestelemiş olduğu “Sarayda Kıskançlık” adlı balesinde de kullanmıştır.

            Mozart, kendince tasavvur ettiği Türk temalarından mülhem en önemli eserlerini, 1775-1779 ve 1789 yıllarında yazmıştır. Bu arada bestelediği 11 numaralı La-majör piyano sonatı (K.V. 311), Türkiye’de I. Abdülhamit’in Avusturya ile dostluk münasebeti kurma yolunda büyük gayret sarf ettiği bir devreye tesadüf etmektedir. Hele bu sonatın “Rondo alla turca” kısmının Paris’te yazıldığı tarih (1778), Avusturya İmparatoriçesi Marie Therese’in Türklerle devamlı bir barış sağlama bakımından bütün gücüyle uğraştığı bir devreye rastlamaktadır. İmparatoriçenin ölümünden sonra, Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya arasında başgösteren anlaşmazlıklara rağmen, Türkiye’ye olan ilgisi barışsever bir hava içinde devam eden Mozart, tam o tarihlerde, Kanuni Sultan Süleyman’dan mülhem olan “Zaide” adlı ilk Türk operasını (K.V. 344) bitirmeye çalışmış, fakat bu eser her nedense yarım kalmıştır (1779).

            Ne gariptir ki Mozart, en önemli eseri olan “Saraydan Kız Kaçırma” operasını, İmparatoriçe Marie Therese’in artık hayatta olmadığı ve iki devlet arasındaki münasebetlerin hayli bozulmuş olduğu bir devrede yazmıştır (1782) (K.V. 384). Fakat işin daha çok dikkate değer tarafı, yukarıda da açıklandığı gibi, Mozart’ın bu iş için hazırlanan metnin en önemli yerini bizzat değiştirmiş olmasındadır. Onun içindir ki, Marie Therese’in barışsever rejimine alışık olan Mozart’ın, İmparator II. Josef zamanında yazdığı “Saraydan Kız Kaçırma” operasında Türk Paşası Selim’i, insanseverlik idealinin sembolü mevkiine yükseltmek için metni değiştirmesi, böyle bir inisiyatifin dayandığı moral sebebi açıklaması bakımından bilhassa ehemmiyetlidir. Nitekim bu eser ilk olarak 1782 yılında Viyana’da Burgtheater’da çok büyük bir başarı ile oynanmış ve günün politika ihtiraslarının fersahlarca üstünde kalan Mozart dehası, sanatın, milletleri birbirine yaklaştıran en yüksek bir ideal olduğunu böylece ispat etmiştir.

            1956’da Mozart’ın 100. ölüm yıldönümü münasebetiyle Avusturya İlimler Akademisi tarafından Viyana’da tertip edilmiş olan Mozart Kongresi’nde, “Osmanlı-Avusturya münasebetleri ışığında Mozart” adlı tebliğimi, Viyana Üniversitesi salonunda henüz yapmıştım ki, aynı Kongreye davet edilmiş olan tanınmış bir müzikolog yanıma gelmiş ve: “Mozart’ın son eseri olan Requiem’i, bir Türkün kendisine sipariş etmiş olduğunu biliyor muydunuz?” diye sormuş ve bu konuda yaptığı araştırmalarla ilgili bir metni sonradan bana da göndermişti. Bu muhterem bilgin, vakıa bazı dikkate değer ipuçları bulmuş, fakat bunları kesin bir sonuca ulaştıramamıştı. Belki de günün birinde bu hususların aydınlanmasını mümkün kılacak bazı vesikalar ortaya çıkacaktır. Bence mühim olan şey, Mozart’ın Türkiye’ye ilgisinden doğan menkıbelerin günümüze kadar devam etmesidir.