Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

ESERLERİMAKALELER

Bu belgeyi Word Dökümanı Olarak İndirebilirsiniz!

“Zafer” dergisi
6 Ocak 1962
Sayı: 10

ALBERT SCHWEİTZER
VE WANDA LANDOWSKA

Cevad Memduh Altar

            Her ikisi de birbirinin dostu idi; birbirini çok severdi. Landowska 1959’da öldü; Schweitzer henüz hayatta ama o da doksanına yaklaştı. Landowska 80 yaşında Amerika’da dünyaya gözlerini yumdu; Schweitzer ise 1912’den beri Afrika’da, hasta, çırılçıplak zencileri iyi edeceğim diye didinip duruyor.

            Wanda Landowska aslen Polonyalı, fakat çok genç yaşta Fransa’ya, Almanya’ya göç edip, kendini tamamen müziğe vermiş. Paris’e yerleşmiş, piyanist olarak şöhret yaptığı yıllarda, “klavsen” denen tarihî bir enstrümana merak sarıp ona yeniden hayatı idrak ettirmiş; klavsenist olmuş ve klavsenist yetiştirmiştir. Onun gayretiyle piyano fabrikaları yeniden klavsen yapmaya başlamışlar ve tam elli yıllık bir süre içinde klavsen literatürü, Landowska sayesinde Rönesans’ını idrak etmiştir. Büyük sanatçının klavsen konserleri, Avrupa ve Amerika’nın sanat çevrelerinde unutulmaz yankılar bırakmıştı; ve Rus edibi [edebiyatçısı] Tolstoi, sanatına hayran olduğu Landowska’yı villasında misafir etmiş, onunla bir arada resmini çektirmekten gurur duymuştu. Landowska’nın Birinci Dünya Harbinden sonra Paris civarında Saint-Leu-La Forêt’deki villası ile enstrüman müzesi, dünyaca tanınmış edip ve müzisyenleri vakit vakit bir araya toplayan bir akademi olma vasfını kazanmıştı.

            Bach sanatını, asıl enstrümanı olan klavsenin rengiyle 20. asra tanıtan Landowska’nın nihayet Johann Sebastian Bach’ın “Clavecin bien tempéré” adıyla meydana getirdiği Prelüd ve Füg’lerini kendine mahsus ifade dinamizmi içinde icra edişini, RCA firması plakla tespit etmiş ve Beethoven’in “İncil’im” diye vasıflandırdığı bu eser, ilk olarak Landowska yaratıcılığının bir şaheseri halinde gelecek nesillere intikal etmiştir. Landowska, İkinci Dünya Harbinden zarar görenlerle birlikte, Paris’teki varını yoğunu bırakıp güçlükle Amerika’ya sığınabilmiş ve 80 yıllık bir ömrü sanat uğrunda tüketip gene Amerika’da sonsuzluğa göçmüştü.

            Dr. Albert Schweitzer’e gelince: Schweitzer, önce Strasbourg Üniversitesi Teoloji Fakültesinden mezun olmuş, insanlığa hizmet için ayrıca tıp tahsilini de zaruri görmüştü. O, din alanında araştırmaya, daha çok müzik yoluyla yönelmişti. Çocukluğundan beri aileden gelen yetkiyle müziğe bağlanan Schweitzer org çalışmış, devrinin büyük Fransız organisti Charles Marie Widor’a Paris’te talebe olmuş ve Strasbourg Üniversitesinden mezun olurken, org tahsilini de bitirmiş, bu âletin icrasında virtüozluk seviyesine ulaşmıştı.

            Onun en büyük ideali, hiç karşılık beklemeden insanoğluna hizmet etmekti. Daha tıp tahsili aklına gelmeden Afrika’ya giden dinî bir misyona katılma arzusu, aydın bir din adamı olduğu için reddedilmişti. İnsanlığa hizmet isteğini daha realist bir yoldan gerçekleştirebilmek için, azim ve iradesi Schweitzer’i 30 yaşından sonra ayrıca tıp tahsiline de sevk etmişti. Böylece yıllar geçmiş, Schweitzer’in Afrika’daki zencilerin yanına koşma arzusu, günün birinde istediği gibi gerçekleşmiş ve bu sanatçı filozof, Fransız Ekvatoru Afrika’sına göç etmiş ve yarım yüzyıla yaklaşan bir süre içinde, bütün ömrünü Afrika zencilerine hasretmiştir. Nitekim Dr. Albert Schweitzer, Afrika’daki Lambarene nehri kıyısında korkunç hayvanlarla dolu bir ormanın içinde, oldukça primitif bir hastane kurabilmiş ve çok insanın hayatını başlangıçta pek az imkâna sahip olan bu lazarette [karantina hastanesinde] kurtarmıştır. Schweitzer bütün bu tesisleri, yalnız sanatçı hüviyetiyle sağlayabilmişti, çünkü Schweitzer her yıl Avrupa’nın büyük kültür merkezlerinde verdiği org konserlerinin geliri ve bağışlarla, Lambarene’deki hastanesini kurabilme imkânını elde etmişti. 1954’te Nobel mükâfatını kazanan ve insanlığın yükselmesi uğrunda birçok kitap da yazmış olan Schweitzer, çok yaşlandığı bu günlerinde bile Afrika’daki hastalarıyla baş başadır.

            Şimdi işin asıl özüne gelelim: Schweitzer’i Landowska’ya yaklaştıran tek sebep müzikti ve her ikisini birbirine bağlayan temel faktör ise yalnız Bach’ın sanatı idi. Çünkü Landowska klavsende, Schweitzer orgda Bach’ın sanatını icra ediyor ve Bach’ın özelliklerini yorumlamaya çalışıyordu. Hattâ Landowska’nın Clavecin bien tempéré’yi Bach teknik ve estetiğinin gerektirdiği bir icra esprisi içinde sanat dünyasına kazandırmış olmasına karşılık, Schweitzer de Bach ve eserleri hakkında büyük çapta bir kitap neşretmiş ve bu kitabın önsözünü hocası Charles Marie Widor yazmıştı. Bu olağanüstü eser, son yıllarda yanılmıyorsam 12. basılışını da idrak etmiştir.

            Dr. Albert Schweitzer’i 1951’de Strasbourg’da katıldığım milletlerarası bir radyo konferansında şahsen de tanımak fırsatını elde etmiştim. Büyük sanatçı, o tarihte, memleketi olan Strasbourg’u ziyaret ediyormuş. Kendisiyle uzun uzun görüşmüştüm. Bana şahsen tanıdığı ilk Türk olduğumu söyledikten sonra, “Bugüne kadar hiçbir Türkü tanımadım ama çocukluğumda büyükbabamdan: Bir Türk kadar sözünün eri ol! cümlesini çok işittim” dedi. Ve sözlerine şöyle devam etti: “O alışkanlıkla olacak, bugün üzerinde anlaşmaya vardığım herhangi bir iş için katiyen mukavele yapmak âdetim değildir; ve bu gibi vesilelerde hep aklıma büyükbabamın sözü gelir ve: Beni mazur görün, mukavele imzalamam, çünkü bir Türk gibi sözümün eriyim derim”.

            Büyük sanatçı Wanda Landowska’yı 1954’te Amerika’da, Connecticut’taki evinde tanımış, sonra birkaç kere daha ziyaret etmiştim. İlk görüştüğümüz gün, masasının üzerinde yaşlı bir kadın portresi ile Albert Schweitzer’in resmini gördüm. İhtiyar kadının Landowska’nın annesi olduğunu sonradan öğrendim.

            Schweitzer’i şahsen de tanımam, Landowska’yı çok memnun etmiş ve aramızdaki bağı büsbütün kuvvetlendirmişti. Bu büyük kadını tanıma isteğimin tek sebebi, çok önemli bir sanat büyüğüne yaklaşabilme olduğu kadar, Ankara Devlet Konservatuvarında açmayı düşündüğümüz ilk klavsen sınıfı için onun yardımından faydalanmak, hattâ ilk Türk klavsenistini onun yanında yetiştirmek gibi iki önemli meseleye de dayanıyordu. Günün birinde bütün bu düşüncelerim gerçekleşmiş, Millî Eğitim Bakanlığı öğrencisi olarak dört buçuk yıl süreyle yanına gönderdiğimiz piyanist Ayşe Savaşır bir numaralı Türk klavsenisti olarak yetişip yurda dönmüş, Landowska’nın nezaret ve direktifi altında, Fransa’daki Pleyel fabrikasına sipariş edilen 2 klavsen evvelki yıl yurda gelmiş, Devlet Konservatuvarında kurulan ilk klavsen sınıfı faaliyete geçmiştir.

            Onun içindir ki, memleketimizin sanat çalışmalarını düşünürken, iki ismi bir arada anmaktan kendimi alamam: Albert Schweitzer ve Wanda Landowska.