Cevad Memduh Altar / Konferanslar / SANAT ÜZERİNE DÜŞÜNDÜKLERİM
Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

ESERLERİKONFERANSLAR

Bu belgeyi Word Dökümanı Olarak İndirebilirsiniz!

Çankaya Locasında konferans
9 Aralık 1966, Cuma
Saat: 18.30

SANAT ÜZERİNE DÜŞÜNDÜKLERİM

Cevad Memduh Altar

            Batının ünlü hürriyet şairi Friedrich Schiller, bundan tam 135 yıl önce insana hitap etmiş ve şöyle demişti: “… çalışmada bir Arı sana üstad oldu; ilmini, üstün dehan arayıp buldu; ama senden gelen, senin olan bir şey var ki, o da yalnız senin yarattığın sanattır, ey insanoğlu!”.

            Evet sanat, sırf insana mahsus olan bir ifade gücüdür. Dıştan içe beliren etkiler, iç dünyada uyanan seziler, inançlar, duygulanışlar, insanı, bütün bu elde ettikleriyle başkalarına da yönelmeye zorlar; ondan da sanat doğar. Diyebiliriz ki, hemen herkes bu açıdan bir sanatçıdır da, çünkü konuşur, söyler, anlatır, yapar; ne var ki, her konuşma, her anlatım, her yapım, sanat değildir. O halde sanat diye ortaya konan şeyin, uluorta yapılanlardan farklı olması gerekir. İşte bu özelliktir ki, söylenen, duyulan, yapılanların bazılarını sanat olarak vasıflandırır; ve bunları yaratıp ortaya koyanı da sanatçı olarak tanır ve tanıtır.

            Sanatçıda duygulanarak düşünme, düşünerek yaratma eylemleri, birbirinden farklı iki ayrı olay olmanın önemini taşır. Nitekim sanatı yaratmadan önceki duygulanış, seziş ve düşünüş dönemleri, her sanatçıda farksız bir nazariye olmaktan daha ileri gidemez; yapma eylemi ise, nazari dönemden sonra gelen yaratma, yani uygulama dönemidir; ve işte bu dönemde sanatçı mutlaka bir araçtan yararlanıp sezişlerine biçim vermek zorundadır. Bu araç ise sanatın nevine göre: ses, söz, taş, demir, tahta, bronz v.s. olabilir.

            Gözle görülüp el ile de tutulabildikleri için Plastik Sanatlar diye vasıflandırılan: resim, heykel ve mimarlık gibi yaratışlar ile, seslerin ve sözlerin yardımıyla duyuldukları için Fonetik Sanatlar diye vasıflandırılan müzik ve edebi sanatlar nevinden buluşlar, teorik dönemden sonraki uygulama döneminde, mutlaka bir aracın yardımıyla bedenleşirler, sanat eseri haline gelirler. Koca Sinan’ın Süleymaniye Camii, Fuzuli’nin Divan’ı, Michelange’ın Musa heykeli, Beethoven’in senfonileri, hep bu yollardan geçerek medeniyet tarihindeki yerlerini almışlardır.

            Bütün bu anlatmaya çalıştıklarımı, çok eski bir “Barde” atasözü ne güzel açıklar. Barde’lar, bundan binlerce yıl önceki cehalet devrinde şöyle demişler: “İşitmek inanmaktır; görmek hakikattir!”. Doğru bir söz! Çünkü insan, musikinin yahut edebi sanatların varlığını ve bu varlıktan doğan anlatımı göremez, yalnız işitir, duyar, yani kulak yoluyla idrak eder, ondan dolayı da bu türlü sanatların verdiği ilhama daha çok işiterek inanır ve insan ruhunda işitme yoluyla inanç belirir. Tıpkı manevi hazlardan gelen bütün inançların, her şeyden önce duyma ve işitme prosedürüne bağlı olmaları gibi. Öte yandan plastik sanatlar, meselâ resim, heykel ve mimarlık nevinden yaratışlar, gerçek anlamda bedenleşmiş bir sanatın anlatımını bizlere ulaştıran, yani görülebilen şeylerin gerçek maddi varlıkları olması gerektiğini bizlere kabul ettiren yaratışlardır.

            Sanat eserinin, yalnız duyulup işitilebilen yahut görülüp elle de tutulabilen neviden de olsa, esas amacı, insanoğlunu hazza, heyecana ulaştırarak büyülemesi, hattâ yüceltmesidir. Sanat eseri, bünyesinde var olduğu kabul edilen üç ayrı gücün ortak dengesiyle insanı etkiler. Bu üç ayrı güç, sanatın “verme”, “anlatma” ve “yorumlama” güçleridir. Şurası da ayrı bir gerçektir ki, bu üçlü gücü değerlendirme çabası, estetik bir yorum olmanın önemini taşır. Yani insanın duyuş, anlayış, yorumlayış ve yargılayış gücüdür ki, sanatta verme, anlatma ve yorumlama faktörlerinin var oluş nisbet ve derecelerini tayin eder ve böylelikle tenkide vücut verme imkânı sağlanmış olur. Bu önemli gerçek ise şunu ifade eder: Sanatların gereği gibi anlaşılıp değerlendirilebilmeleri, onları gereği gibi anlayıp yapabilme seviyesine ulaşmış bir tenkidin var olması şartına bağlıdır; yani anlama ve yorumlama gücüne gerçekten sahip olan bir muhatabın mevcut olmaması, dolayısıyla sanatın anlatım gücünün belirtilememesi, sanatın var olmaması demektir. Nitekim İranlı büyük şair Saadi’nin o ünlü deyişiyle açıklamak istediği şey de budur. Saadi şöyle demişti: “Ey kardeşim! Sen benden musikinin ne olduğunu sana anlatmamı mı istiyorsun? Bana dinleyeni göster ki, sana musikinin ne olduğunu söyleyebileyim!”.

            Tabii burada sözümüze konu olan sanat yaratışı, her şekli ve muhtevası ile, asil bir düşünce ve anlatımın yankısı olan, klasikleşmiş, değerden düşmezliğin sırrına ulaşmış bulunan sanat eserleridir. Tıpkı konuştuğumuz dilde de yer alan, bayağı, alelâde, günlük, ömürsüz fikir kırıntıları karşısında, zengin, olgun ve dolgun beyanların da mevcut olması gibi.

            Bir sanat eseri, hangi nevi ve çeşitten olursa olsun, her şeyden önce bir yaratış ve bir ilhamdır; yani muhatabına bir şeyler müjdeler; sonra bir beyandır, yani bir fikrin anlatımıdır; sonra da konuyu veya ruhsal durumları karakterize eden bir yorumdur, bir tefsirdir. O halde sanat ve muhatap ilişkisidir ki, ortaya konan eserin sübjektif değerini, objektifleşme istidadı gösteren bir yorumla belirtir; böylelikle eğitici ve öğretici bir tenkidin de doğmasını sağlamış olur.

            Tabiatteki ve sanattaki güzelliklerin yorumunu yapabilmenin sebep, kural ve şartlarını araştıran estetik, yetişmiş muhatap olmadıkça, sanatı da tenkitçiyi de yok farz eder. Tıpkı ahlâkî bir telkinin değerini takdir edip anlayacak muhatabın olmaması karşısında, yapılmak istenen telkinin boşa böylenmiş söz olması gibi. 19. yüzyılın büyük Fransız heykelcisi August Rodin’in: “Tabiatte her şey güzeldir!” demesinin gerçek değerini bulabilmesi, ancak muhatabın bu fikri gereği gibi kavrayıp benimseme gücüne sahip olabilmesiyle mümkündür; aksi halde Rodin’in böyle söylemiş olmasının, gelişememiş bir toplum içinde, etkileme gücünden yoksun, ölü bir cümle olarak kalması kadar tabii bir şey olamaz.

            O halde yüksek seviyede sanat ve muhatap ilişkisidir ki, yaratışın gerçek değerini yorumla belirtir ve buna da tenkit etme sanatı denir.

            Şimdi sizlere, ideal sanat ile böylesine bir sanata muhatap olabilme gerçeğinin en önemli örneğini vererek sözlerimi bitireceğim. Bakımız, Batının büyük sanat adamı Ludwig van Beethoven, 1812 yılında, kendisini Viyana’da ilk olarak ziyaret eden ünlü kadın şair Bettine Brentano’ya ne demiş? Bu sözleri, şairin aynı yıl Goethe’ye Beethoven’in sözlerini nakletmek için yazdığı o ünlü mektubun satırları arasında hep birlikte izleyelim:

            Bu mektubun en önemli cümlesi, yani Beethoven’in sözleri aynen şöyledir: “… ahlâkın yüce delilleri, her sanata olduğu gibi, musiki sanatına da temeldir; her gerçek buluş, ahlâkın kemalidir – İnsan kendini, musikinin açıklanması imkânsız nizamlarına terk etmekle, ruhunu eğitir ve yönetir ki, musikideki gerçek ruh da ancak böylece fışkırıp meydana çıkabilir; sanatın kendine bağlı prensipleri işte budur; sanattaki gerçeğin sırrına ulaşmak, nefsi ilâhi varlığa terk etmekle olur, bu varlık, zaptedilemeyen güçlere sessizce hükmeden bir varlıktır ve böylece hayale en yüce faaliyeti veren de gene budur… Onun içindir ki, sanat … ilâhi bir ilhamdır; ve bu ilham, insana, ulaşması gerektiği hedefin ne olduğunu gösterir…”.

            Beethoven’in bütün bu güzel sözlerini izlerken, Saadi’nin biraz önce açıkladığım musiki hakkındaki yorumuna hak vermemeye imkân yok. Çünkü Beethoven’in görüş ve kanaatini gereği gibi değerlendirecek, yani bütün bu görüş ve kanaatlere beden verecek ölçüyü, ancak seviyeli bir tenkidin yaratabileceği muhakkaktır.