Cevad Memduh Altar / Konferanslar / TÜRKİYE’DE İNSANCIL SEVGİ YÖNÜNDEN SANAT GELİŞİMİ VE KÜLTÜRDE ÇAĞDAŞLIK
Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

ESERLERİKONFERANSLAR

Bu belgeyi Word Dökümanı Olarak İndirebilirsiniz!

(Ankara’da
Zirai Araştırma Enstitüsü salonunda
17.10.1968 Perşembe
Saat 12.30’da kısmen konferans olarak okudum.)

TÜRKİYE’DE İNSANCIL SEVGİ YÖNÜNDEN SANAT GELİŞİMİ
VE KÜLTÜRDE ÇAĞDAŞLIK

Cevad Memduh Altar

            İnsan toplulukları arasındaki sanat yaratıcılığını birbirinden ayırt eden mahalli faktörler, “fizyo-etnik/folklorik” gelişimin tabii sonucu olmanın önemini taşırlar. Sese veya söze veya bunların ortak sentezine dayanan müzik sanatı ile edebî sanatlar, fizyolojik bünyeden de beslenen dil geleneğinin tesiri altında, önce folklor müziği, sonra da sanat müziği şekillerini meydana getirirler. Vokal müzikte en çok dil geleneğine bağlanan bu önemli oluşun, enstrümantal müziğin yaratılışında da esaslı bir faktör olması, fonetik sanatların zamanla daha üstün güzelliklere istihale etmesini [dönüşmesini] sağlar. Durum, plastik sanatlar için de hemen hemen aynıdır. Bu türlü yaratmalarda da (resim, heykel, rölyef, tezyinî sanatlar v.s.) konuya malzeme veren çevrede göze görünen her şey, bölgenin tabiat özelliklerinden gelen fizyolojik bir gelişim sonunda, görünür sanat gerçeklerinin meydana gelmesine sebep olmuştur. O halde fonetik sanatlarda mahallî ruh, bir bakıma toplumun dil geleneğine temel olan fizyolojik bir gelişime dayanırken, plastik sanat yaratışları, görünür dünyaya hükmeden tabiat fizyolojisinden beslenmektedir.

            Bütün insanlığın sanatta gelişimine temel olan bu fonksiyonel prosedürü [işlevsel süreci], bin yıla yakın bir süredir sahibi olduğumuz Anadolu topraklarına yöneltince, dikkate değer sonuçlarla karşılaşılmaktadır. Şöyle ki: Anadolu toprakları üstündeki millî harsımızın [kültürümüzün] psiko-etnik-folklorik kaynaktan beslenerek ve tarih boyunca birbirinin yerini almış başka harslardan da yararlanarak hangi noktaya ulaşmış olduğu araştırılırken karşılaştığımız ilk tezat, “şarklılık”- “garplılık” gibi iki kampa ayrılmış olmanın popüler terimlerinde kendini göstermektedir. Bu sonuç, kanaatimce Herodot’un Küçük Asya seyahati ile ilgili yazılarında da gördüğüm gibi, binlerce yıldır sürüp giden Doğu-Batı mücadelesinin ortaya koyduğu iki mesnetsiz terimden başka ne olabilir? Bu davranış, Batı Türklerinin, jeopolitik bünyeden gelen bir akımla Rönesans’a yönelme çabasının, “Türklerin Batılılaşması” gibi yanlış bir anlayışla yorumlanmasına yol açmıştır; ve hür düşünüşe temel olan Aristoteles felsefesinin Batıya yeniden tanıtılmasında İslam dünyasının oynamış olduğu rolü de unutturmuştur.

            Şurası muhakkaktır ki, hele Batıya çok yakın bölgelerde yer alan etnik toplulukların, kültürel bünyeyi milletlerarası değerdeki medeni bünyeden de yararlandırma amacıyla, mutlaka Rönesans’a yönelmeleri gerekmektedir. Bu yöneliş iledir ki, psiko-etnik-folklorik kökten beslenen mahallî esprilerin, Rönesans’ın teknik ve estetik ilerleyişinden olduğu kadar, insan hak ve hürriyetinin ancak Rönesans’ta gereği gibi dile gelmiş olan ortaklaşa feyzinden de yararlanması imkânı sağlanmış olacaktır. O halde biz Batı Türklerinin de bütün devrimlerimizde Anadolu’dan Rönesans’a yönelişimizin tek amacı, Garplılaşma [Batılılaşma] veya Avrupalılaşma değil, mahallî sanat geleneklerimize, Rönesans’tan gelen hür ve insani espri içinde yeniden hayat vermektir. Tıpkı 20. yüzyılın tanınmış Türk mütefekkiri [düşünürü] Ziya Gökalp’in, geleneklerimizin yaşama ve gelişme gücünden bahsederken, kaide ile geleneği birbirinden ayırt ederek yorumlamış olması gibi.

            Nitekim Ziya Gökalp, bu konuda şöyle demiştir: “Her biri bağımsız ve mutlak olan kaideler, oturdukları yerlerde oturdukları gibi kalırlar, bir gelecek yaratmazlar. Gelenek ise, yaratma ve inkişaf [gelişim] demektir. Çünkü gelenek, çeşitli anları birbiriyle kaynaşmış bir geçmişe, arkadan hareket ettiren bir kuvvet gibi ileri doğru iten tabii bir akıma sahiptir ki, sürekli olarak yeni gelişimler, yeni eğilimler doğurur. Gelenek, kendi başına doğurucu ve yaratıcı olmakla beraber, ona aşılanan yabancı yeniliklerde, damarlarındaki besi suyundan (hayat nüsgünden) feyiz alarak canlanır ve bayağı taklitte olduğu gibi çürüyüp düşmez”.

            O halde bu değişmez gerçek karşısında, Türkiye’de 18. yüzyılın sonlarında başlayıp yaşadığımız yüzyılın içinde de sürüp gitmiş olan devrim hamleleri, bir nevi Batılılaşmanın çabası değil, çağdaş medeniyete millî benliğimizle ayak uydurabilmenin gayretidir. Bu sürekli değişimin esas zirveleri, III. Selim’den başlamak üzere, II. Mahmut ve Abdülmecit reformlarını, 1876 ve 1908 Meşrutiyetleri ile Atatürk devrimlerini içine alarak yükselen bir grafiği andırır.

            Onun içindir ki, 15. yüzyılda, Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş devirlerinde, Rönesans’a, yani Batı medeniyetinin ortak benliğine irtibatı sağlama yolunda hayli gayret sarf edilmiştir. İstanbul Fatihi’nin, Dubrovnik Cumhuriyeti aracılığıyla Floransa’da basılan dört tıp kitabından ikisini getirtip, diğer ikisinin de derhal gönderilmesi hususunda ısrar etmesi, Sadrazam Mahmut Paşa’nın Dubrovnik Prensine göndermiş olduğu bir mektuptan anlaşılmaktadır. Gene Fatih’in, Venedikli ünlü ressam Gentile Bellini’yi, 1479 yılı Eylülünden itibaren bir yıl süre ile İstanbul’da sarayında misafir ettiği ve halen Londra’da National Gallery’de bulunan o meşhur portresini aynı ressama yaptırdığı herkesçe bilinen bir gerçektir. Hattâ yalnız Venedikli ressam Gentile Bellini’nin değil, ondan daha önce ve daha sonra, Rönesans sanatçılarından Matteo de Pasti, Constanzio da Ferra, Maestro Paolo, Benedetto da Majano, Bartolommeo Bellano, Bertoldo di Giovanni’nin de İstanbul’a gelerek sarayda çalışmış olduklarına veya bunlardan bir kısmının gelmiş, bir kısmının istedikleri halde gelememiş olmalarına dair elde bulunan bazı vesikalar üzerinde bugün bile titizlikle durulmaktadır.

            Bütün bu gayretler, millî ve mahallî harsımızı Batılılaştırmak veya Avrupalılaştırmak için değil, geleneksel kültürümüzü aşı yoluyla tazeleyip geliştirmek için sarf edilmiştir. Türkiye’de daha o devirlerde baş gösteren mutlu bir Doğu-Batı karşılaşmasının, daha Fatih devrindeki resim sanatımız üzerinde yaptığı tesir, Türk yaratıcılığında ilk olarak Rönesans’vari bir perspektif anlayışına yol açmıştır. Fatih zamanında başlamış olan, kültürde Doğu-Batı karşılaşmasının, Avrupalılaşmakla değil, resim sanatımıza yenilik getirmekle ilgili olduğu muhakkaktır. Kaldı ki, 16. yüzyıl başlarında II. Beyazıt devrinde baş gösteren taassup, tarihimizde ilk olarak Fatih ile beraber Rönesans’a açılmış olan pencereyi, III. Selim’e kadar tamamen kapatmış, II. Mahmut’un 19. yüzyıl başındaki ıslahat teşebbüsünü takip eden Tanzimat Reformu (1839), yıllardır kapalı duran bu pencerenin yeniden açılmasına imkân sağlamıştır.

            Tanzimat’ın dayandığı sebep ve ruh, Türkiye için daha o zamanlar ölüm-dirim problemi demek olan çağdaş anlamda bir yenileme kararından kuvvet alıyordu. Fakat her yerde olduğu gibi bizde de yeniliğe karşı baş gösteren direnç sadece taassuptan besleniyordu. Halbuki Anadolu topraklarına sahip oluşumuzun bin yıla yaklaşan akışı içinde, Rönesans’vari bir dünya görüşünün vakit vakit sağladığı tolerans, imparatorluk sınırlarına katılan ülkelere tanınan din ve medeni hak imtiyazları, büyük çapta sosyalleşme gayreti (vakıflar), yeni kurulan üniversiteler (medreseler), hanlar, kervansaraylar, Türkiye’de Rönesans’a paralel olarak girişilen hareketlerin en verimlilerinden sayılırlar. Ne çare ki dinde taassup, 19. yüzyıl başlarına kadar meydana gelmiş olan Batı anlamındaki müesseselerin hemen hemen tümünü ortadan kaldırmış, 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra, hele kültürdeki çöküntüyü önlemek mümkün olamamıştır. Nitekim ancak 19. yüzyılın birinci yarısında girişilen ıslahat teşebbüsünün yardımı iledir ki, tehlike az çok önlenebilmiş, insan hak ve hürriyetini garanti altına alan yeni kanun ve nizamların ışığı altında, Batı anlamındaki çağdaş kültüre –gene Tanzimat’ın ilanını müteakip– irtibatı sağlama çareleri aranmıştır.

            Tanzimat’la beraber Türkiye’de, Rönesans esprisine bağlı, yani Rönesans’ın milletlerarası değerdeki ortak teknik ve estetiğinden yararlanma eğilimli bir sanat yaratıcılığı başlamıştır. Batı anlamındaki tiyatro, çoksesli müzik ve perspektifli resim türleri, Tanzimat’la başlayan yepyeni bir atmosfer içinde, millî sanata milletlerarası planda bir hüviyet verebilmenin yolunu açmıştır.

            Türk Güzel Sanatları’nda reform, idari otoritenin yardımı ile devrim yapabilen bütün topluluklarda olduğu gibi, Türkiye’de de devlet gücü ile desteklenmiştir. 18. yüzyılın sonunda III. Selim’in hayatına mal olan yenileme teşebbüsleri arasında İstanbul’da ilk olarak kurulan “Mühendishane-i Fünun-u Berriye”ye alınan öğrencilerin fizik ve mekanik konularıyla çok daha yakından ilgilenmeleri, resim sanatımıza perspektifin kendiliğinden girmesini sağlamış ve o tarihlere kadar kitap sayfalarının arasına sıkışmış olan Türk resim sanatı (minyatür), yerini yavaş yavaş üç boyutlu yeni resme vermek zorunda kalmıştır.

            19. yüzyılın başında, II. Mahmut ile başlayan ve Sultan Abdülaziz’e kadar sürüp giden devre içinde, İstanbul’da sanayiin gelişimiyle müşterek bir güzel sanatlar sergisi açılmış ve üç boyutlu yeni Türk resminin ilk örnekleri bu sergide teşhir edilmiştir. Nihayet Mühendishane’nin mezunları arasından seçilen kabiliyetli gençler, 1835 yılından itibaren Paris’e resim tahsiline gönderilmişlerdir: Şeker Ahmet Paşa (1841-1907), İbrahim Paşa (1815-1891), Kaymakam Hüsnü Yusuf Bey (1817-1861), Miralay Süleyman Seyit Bey (1842-1913), Halil Paşa (1857-1939), Hasan Rıza Bey (1871-1913).

            19. yüzyılın yarısından itibaren İstanbul’da ilk bağımsız resim sergisini de Mühendishane açmıştır (Osmanlı Tezyini Sanat Sergisi, Sanayi Mektebi, 1872). O zamanlar sık sık açılan bu sergiler, yeni resim türünün halk tarafından süratle tanınıp sevilmesini ve üç boyutlu resmin, tek planlı minyatürün yerini çabucak almasını mucip olmuştur. İstanbul’daki bu türlü hareketlerin neticesi olarak, ressamlık ve resim öğretmenliği meslekleri süratle gelişip yayılma istidadı göstermiş, sergi faaliyetlerinde büyük bir gelişme meydana gelmiştir.

            1870-1880 yılları, Türkiye’de resim sanatı için devletçe alınacak önemli inisiyatiflere hazırlanma yılları olmuştur. Bu süre içinde yeni Türk resmi, Viyana’da açılan milletlerarası bir sergide, ilk olarak Avrupa umumi efkârına arz olunmuştur [kamu oyuna sunulmuştur] (1874). 1877 yılında bu işler için Fransa’dan davet edilmiş olan M. Guillement adlı bir mütehassıs, müdürlüğünü de üzerine almak üzere bir Güzel Sanatlar Mektebi kurmuştur (Mekteb-i Sanayi-i Şahane). 1883 yılında Türk arkeologu ressam rahmetli Osman Hamdi Bey (1842-1910), Sanayi-i Nefise Mektebi adı ile ilk resmî Güzel Sanatlar Mektebi’ni açmıştır. Halen Güzel Sanatlar Akademisi adı ile faaliyette bulunan bu okul, tam 83 yıldır İstanbul’da eğitim öğretim yapmış, birçok değerli sanatçıyı yetiştirmiştir. Akademi’nin reorganize edilmesiyle ilgili önemli hareketlere bugünlerde geçilecektir.

            Türkiye’de mahallî ve millî sanatların milletlerarası planda değerlendirilmesine önderlik etmiş olan Güzel Sanatlar Akademisi, Mühendishane-i Fünun-u Berriye’den sonra, resim sanatının ikinci ve daha sonraki jenerasyonlarını yetiştirmiş olması bakımından da devrim tarihimizde önemli yeri olan bir müessesedir.

            Güzel Sanatlar Akademisi’nin 1883 yılındaki kuruluşundan önceki devirlerden Cumhuriyetin ilanı yılı olan 1923 yılına kadar geçen yarım asırlık bir süre içinde, Türkiye’de plastik sanatlar sahasında meydana gelen başlıca olaylar, kronolojik sıraya göre şunlardır.

            Türk arkeologu Osman Hamdi Bey’in teşebbüsü ile İstanbul’da ilk olarak Asar-ı Atika Müzesi [Eski Eserler Müzesi) inşa edilip, o zamana kadar meydana çıkarılan, Anadolu’nun klasik arkeolojisi ile ilgili eserler, sistemli olarak teşhirlere başlanmıştır.

            Arkeolog Osman Hamdi Bey’in Ortadoğu’da bizzat idare ettiği kazılardan meydana çıkan İskender Lahdi, Ağlayan Kadınlar Lahdi çapında eserler ile, İstanbul Eski Eserler Müzesi, dünya ölçüsünde şöhrete ulaşmış ve bu müze Sanayi-i Nefise Mektebi öğrencilerinin klasik antikite yönünden yetiştirilmelerinde büyük rol oynamıştır. Güzel Sanatlar Akademisi’nin yetiştirdiği ikinci jenerasyona mensup sanatçılar, Birinci Dünya Savaşı boyunca da geniş ölçüde sergi faaliyeti göstermeye devam etmişlerdir. (Avrupa’dan tahsilden dönen ressamlarımız arasında geniş ölçüde şöhret yapmış sanatçılar yer almıştır: Çallı İbrahim (1882-1960), Hikmet Onat (1885), Sami Yetik (1878-1945), Ruhi Bey (1883-1931), Nazmi Ziya (1881-1937), Namık İsmail (1892-1935)).

            Türkiye’de Birinci Dünya Savaşından hemen sonra başlamış olan İstiklal Savaşını takip eden yıllar ve dolayısıyla Atatürk devrimleri İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne, hiçbir devirle kıyaslanamayacak bir reform ve reorganizasyon imkânını sağlamıştır. 1924 yılında memlekette ilk olarak Millî Eğitim Bakanlığına bağlı bir Sanayi-i Nefise Encümeni kurulmuştur. 1924-1930 yılları arasında, Batıya devlet hesabına resim, heykel, tezyinî sanatlar ve seramik tahsili için geniş ölçüde akademi mezunu gönderilmiş ve bu sanatçılarla yeni Türk resmi sanatının üçüncü jenerasyonu da yetişmiştir.

            İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Cumhuriyetin 10. yıldönümünü müteakip esaslı surette gelişerek, Mimarlık, Resim, Heykel, Süsleme Sanatları, İç dekorasyon, Afiş, Mobilya, Kumaş resmi, Hâk gibi ihtisas bölümlerini içine alan bir müessese haline getirilmiştir. 1933 yılında, Cumhuriyetin kurucusu Atatürk, Büyük Millet Meclisi’ni açış nutuklarında: “…Şunu da önemle belirtmek isterim ki, … Türk milletinin tarihî vasfı… güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir” demiştir. 1934 yılında Akademi’nin yeniden reorganizasyonuna geçilmiş ve ihtisas bölümlerinin başına Almanya ve Fransa’dan dünya çapında tanınmış sanat adamları şef olarak getirilmiştir (mimar Hans Pölzig, mimar Bruno Taut, ressam Leopold Levy, dekoratör Louis Marie Sue v.s.).

            1935 yılında Millî Eğitim Bakanlığının bünyesi içinde ilk olarka bir Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü teşkilatlandırılmıştır.

            Atatürk, Büyük Millet Meclisi’nin 1936 yılı açılış nutuklarında: “…Güzel sanatların her şubesi için Kamutayın göstereceği alâka ve emek, milletin insani ve medeni hayatı ve çalışkanlık veriminin artması için çok tesirlidir!” demekle, güzel sanatlarda daha önemli kuruluşlara başlamak üzere olduğunu müjdelemiş ve o tarihten itibaren Türkiye’de sıra ile şu hareketler görülmüştür: İstanbul’da ilk olarak 1937 yılında, eski Veliaht sarayında bir Resim ve Heykel Galerisi açılmıştır; yurdun her tarafında, İstiklal Savaşını anma vesilesiyle yapılmakta olan anıt faaliyetine hız verilmiş ve tanınmış heykelcilerimiz bu alanda önemli hizmetler başarmışlardır; 1953 yılında ilk olarak İzmir’de resmî ve devamlı bir Resim ve Heykel Galerisi meydana getirilmiştir; 1938 yılından itibaren her yıl Ankara’da bir aylık süre ile ve devletin himayesi altında bir Devlet Resim ve Heykel Sergisi açılmaya başlanmış, sanatkârlara mükâfatlar verilmiş, eserleri satın alınmış, aynı sergi Türkiye dışına de gönderilip, Türk plastik sanatlarını memleket dışında tanıtmaya devam edilmiştir; 1958 Milletlerarası ve Cihanşumûl [Uluslar arası ve dünya çapında] Brüksel Sergisi’nin “50 Yıllık Modern Resim” kısmına, milletlerarası jüri tarafından 2 Türk ressamı ile l heykelcinin eserleri de kabul edilmiştir (ressamlar: Cevat Dereli, Zeki Faik İzer; heykelci: İlhan Koman); 1964 yılında tanınmış ressamımız Zeki Faik İzer’e milletlerarası Guggenheim Ödülü verilmiştir.

            1948 ve 1956 yıllarında tadilen ilk defa yürürlüğe girmiş olan özel bir kanunla, Türkiye’de ilk olarak güzel sanatlarda, özellikle plastik sanatlarda ve müzikte olağanüstü yaratma ve icra etme başarısı gösteren çocuklar, devletin himayesinde memleket içinde ve dışında yetiştirilmeye başlanmış ve böylelikle dünya çapında dikkati çeken genç bir sanat nesli yetişmeye başlamıştır. 1964 yılından itibaren memleketin kültür ve güzel sanat çalışmaları aynı adı taşıyan bir bakanlığın yönetimine verilinceye kadar sürmesi gereken intikali sağlayıp sonuçlandırmak üzere, Millî Eğitim Bakanlığı bünyesine bir Kültür Müsteşarlığı ilave edilmiştir.

            Türkiye’de Tanzimat’ın ilanından sonra sanatın müzik ve tiyatro kollarında da beklenen yenilenme hareketi, resim sanatında olduğu gibi kolaylıkla sağlanamamıştır. Nitekim Batı anlamında, yani Rönesans esprisi içinde elde edilen müşterek değer faktörlerine dayalı bir müzik ve tiyatro faaliyeti, başlangıçta tamamen Sarayın dört duvarı arasında kalmış ve II. Mahmut’un İtalya’dan davet ettiği Giuseppe Donizetti’nin yardımı ile, 1826 yılında gene Saraya bağlı ilk bando-mızıka birliği kurulmuştur. İşte bu kuruluş, 140 yıllık sürekli bir gelişim içinde, sonradan Mızıka-yı Humayun’a, Cumhuriyet rejiminden bu yana da Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ve Cumhurbaşkanlığı Armoni Mızıkası birliklerine istihale etmiştir [dönüşmüştür].

            Dikkat edilecek olursa, Türkiye’de resim sanatının, başından beri, kolaylıkla toplum hizmetine yönelmiş olduğu görülür. Bunun esas sebebinin daha çok müzik sanatının kendine mahsus abstraksiyonu içinde aranması gerekeceği tabiidir. Onun içindir ki, asıl II. Mahmut devrinde (19. yüzyılın birinci yarısında) memlekette belirmeye başlamış olan çokseslilik zevki, halk tarafından perspektifli resimde olduğu gibi kolayca benimsenememiştir. Aradan seneler geçmiş ve Cumhuriyet rejimine kadar yalnız mahdut ve sınırlı çevrelere inhisar edebilmiş olan çokseslilik, asıl Cumhuriyet rejimi ile beraber daha geniş çevreleri tesiri altına almaya başlamıştır. Kaldı ki, Türkiye’de resim sanatına nazaran çok daha geç ve ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun en son devri ile Cumhuriyet rejiminden sonra Avrupa’ya müzik sanatının çeşitli topluluklara ait literatürünü tanıyıp incelemek, milletlerarası değerdeki ilmin tekniğini öğrenmek üzere öğrenci gönderilmiştir.

            1828 tarihinde İstanbul’a davet edilen Giuseppe Donizetti, yenileyici bir hükümdar olan Sultan Abdülmecid’in isteği üzerine, 1846 yılında İstanbul’da saraya bağlı ilk Müzik Okulunu kurdu; bu okulda İtalyan öğretmenler Türk gençlerine Batının standart müzik âletlerini kullanmayı öğretiyorlar ve bir kısım öğrenciye de şan dersi veriyorlardı. 1848 yılında Belçikalı ünlü viyolonist ve virtüoz Henri Vieuxtemps İstanbul’a gelmiş ve Sultan Abdülmecid’in huzurunda konser vermişti. Nitekim bu tarihten bir yıl önce de (1847) Franz Liszt İstanbul sarayında Sultan’ın önünde ilk konserini vermiş ve o zamanki aydın çevreleri sanatına hayran bırakmıştı. Hükümdar, 1848 yılında Sarayda keman konseri vermiş olan Vieuxtemps’a, Sarayın Müzik Okulu ile Bandosunu ve Orkestrasını teftiş etmesini ve kanaatlerini kendisine açıklamasını rica etmişti. Sultan’ın isteğini memnunlukla yerine getirmiş olan Vieuxtemps, Bando ve Orkestranın iyi olduğundan ve “La Sonambula” operasından bir perde oynayan Türk gençlerinin henüz yetişme safhasında bulunduklarından hâtıralarında bahsetmektedir.

            Türkiye’de, Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarına doğru, ilk olarak İstanbul Belediyesi tarafından Şehir Konservatuvarı adıyla, Türk ve Batı müziğini öğreten bir müessese kurulmuştur. 1924 yılında, Cumhuriyetin ilanını müteakip, bu kuruluşu ıslah etmek üzere Avusturyalı ünlü kompozitör müteveffa Hofrat Joseph Marx İstanbul’a davet edilmiştir.

            Türkiye’de asıl Cumhuriyet rejimi ile beraber, Batı anlamındaki çoksesli çağdaş Türk müziğinin gereği gibi gelişmesi yolunda devletçe büyük teşebbüslere girişilmiştir. Bu münasebetle Batının belli başlı müzik merkezlerine müzik öğrencileri gönderilmiştir (Paris, Viyana, Berlin, Roma, Prag, Leipzig).

            Memleketimizde 1924 yılından bugüne kadar müzik alanında devletin yardımıyla başarılan işlerin en önemlileri şunlardır: 1924 yılında Ankara’da ilk olarak bir Müzik Öğretmen Okulu [Musiki Muallim Mektebi] kurulmuştur; 1936 yılında, Almanya’dan davet edilmiş olan ünlü kompozitör Prof. Paul Hindemith’in, ünlü rejisör Prof. Karl Ebert’in ve Türk uzmanların yardımı ile Ankara’da ilk Devlet Konservatuvarı kurulmuştur; 1939 yılında bu konservatuvarın ilk Opera Bölümü öğrencileri, Mozart’ın bir perdelik “Bastien ve Bastienne” adlı operasını, Türkiye’de ilk Türkçe opera olarak sahneye koymuştur; 1941 yılında Devlet Konservatuvarına bağlı olarak kurulan Opera Stüdyosu’nda çalışan öğrenciler ile, yurtta ilk olarak milletlerarası değerdeki opera literatürünün belli başlı eserlerinin Türkçe olarak oynanmasına başlanmıştır (Tosca, Madam Butterfly v.s.); 1947 yılında ünlü İngiliz bale uzmanı Dame Ninette de Valois yurda davet edilmiş ve ilk bale okulu kurulmuştur ve bu kuruluş 13 yıl sonra Ankara Devlet Operası’nın bünyesine, yetişmiş, tam kadrolu bir corps de balet’nin katılabilmesi imkânını sağlamıştır; 1949 yılında Ankara’da ilk millî opera binasının inşaatı ikmal edilmiştir; 1957 yılında, çok eski bir geleneğe sahip olan (1826) Devlet Orkestrası, yeniden kabul edilen bir kanunla esaslı surette tensik ve ıslah edilmiştir [yeniden düzenlenmiş ve iyileştirilmiştir]; 1958 yılında, İzmir’de de bir Devlet Konservatuvarı kurulmuştur; gene 1958 yılında Devlet Operası orkestrasının kadrosu tamamlanmış ve böylelikle başkentte ikinci bir büyük orkestra faaliyete geçmiştir.

            Türkiye’de, Cumhuriyetin ilanından sonra çoksesli çağdaş Türk müziğinin süratle gelişip ilerlemesinde ve bu üslûpta yazılmış eserlerimizin az zamanda Batının konser programlarına intikalinde, Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ün irşatları [doğru yolu göstermesi] büyük rol oynamıştır. Atatürk, 1934 yılında Büyük Millet Meclisi’ndeki nutuklarında aynen şöyle demişti: “Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir”. Atatürk, 1936 nutuklarında da 2 yıl önceki teorik irşadın tatbik sahasına intikal etmek üzere olduğunu şu cümle ile millete müjdelemiştir: “… Ankara’da bir Konservatuvar ve bir Temsil Akademisi kurulmakta olmasını zikretmek, benim için bir hazdır”.

            Bütün bu irşat ve hamlelerin sonucu olarak kısa zamanda Türkiye’de birinci, ikinci, hattâ üçüncü kompozitör jenerasyonu da yetişti; çoksesli Türk sanat müziği memleket içinde ve dışında geniş ilgi uyandırdı; bu eserlerin mühim bir kısmı, Avrupa ve Amerika’nın bazı tanınmış editörleri tarafından basılarak milletlerarası plandaki sanat dünyasının da istifadesine arz edildi. (Atatürk Türkiyesi’nin belli başlı kompozitörleri: Cemal Reşit Rey, Necil Kâzım Akses, Ahmet Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Ferit Alnar, Nevit Kodallı, İlhan Usmanbaş, Bülent Tarcan, Bülent Arel, Ferit Tüzün, Sabahattin Kalender v.s., müzikologlar: rahmetli Mahmut Ragıp Gazimihal, Halil Bedi Yönetken).

            Türkiye’de Atatürk inkılaplarından sonra yapılan büyük hamlelerle, akademik tahsil görmüş kompozitörlerden maada [başka] müzik sanatının her sahasında önemli icracılar ve ünlü virtüozlar da yetişmiş ve bu sanatkârlarımız, yabancı memleketlerin konser salonları ile opera sahnelerinde büyük başarılar elde etmişler ve takdir toplamışlardır. Bu arada Berlin, Londra, Viyana, La Scala, Roma, Napoli, Moskova, Metropolitan, San Francisco v.s. gibi tanınmış opera sahnelerinde partilerini başarı ile prezante eden opera artistlerimiz ve konsertistlerimiz yetişmiştir (opera artistlerimiz: Leyla Gencer, Ferhan Onat, Orhan Günek, Suna Korat, Sabahat Tekebaş; enstrüman solistlerimiz: İdil Biret, Suna Kan, Ayla Erduran, Verda Erman v.s.).

            Türkiye’de Tanzimat’ın ilanından bugüne kadar devam etmiş olan tiyatro ve lirik dram faaliyetine gelince: 1840-1858 yılları arasında sık sık İstanbul’a gelip temsiller vermiş olan İtalyan opera toplulukları ile Fransız tiyatro toplulukları, genç istidatların yetişmelerinde önemli rol oynamışlar ve Batının sahne sanatını az zamanda aydın çevrelere tanıtmışlardı. Bu sebeple Sultan Abdülmecid, daha çok İtalyan opera topluluklarının gereği gibi temsil verebilmelerini sağlama amacıyla, 1858 yılında İstanbul’da ilk olarak bir Saray Tiyatrosu inşa ettirdi.

            1868 yılında İstanbul’un tarihî surlarla çevrili olan en eski semtinde özel bir tiyatro kurulmuştu. Gedikpaşa Tiyatrosu adı verilen bu sahnede, Osmanlı tebasından bir topluluk ilk olarak Türkçe telif eserler ile müzikli ve müziksiz telif ve tercüme eserler oynamışlardır. İstanbul’da az zamanda gelenek halini almış olan Gedikpaşa Tiyatrosu’nun temsilleri arasında, büyük Molière’in Türkçeye çevrilmiş eserleri de yer almaya başlamıştı. Bu piyesler, tanınmış Türk diplomatlarından Ahmet Vefik Paşa, sonra da Âlî Bey adlı bir yazar tarafından dilimize çevrilmiş olan Molière adaptasyonları idi. Böylelikle Molière’i İstanbul’da geniş çevreler tanımış ve sevmişti.

            Gedikpaşa Tiyatrosu az zamanda Batının belli başlı eserlerinden derlenmiş zengin bir adaptasyon repertuvarına da sahip olmuştu. Bu tarihlerden kısa bir süre sonra da Türk yazarlarının telif piyeslerinin oynanmasına başlandı.

            1884 yılında Gedikpaşa Tiyatrosu’nun siyasi bir sebeple kapanması üzerine, oyuncuların bir kısmı İstanbul civarında vaktiyle Osmanlı İmparatorluğunun ikinci başkentliğini yapmış olan Bursa’ya gittiler ve Batı eserlerinin Türkçeye tercüme veya adaptasyonlarını 4-5 yıl süre ile bu şehirde oynadılar. Molière mütercimi [çevirmeni] ve tanınmış bir tiyatro meraklısı olan Ahmet Vefik Paşa, o tarihlerde Bursa’da vali idi. Bu zat Bursa’da hem tiyatroyu yeniden kurdu, hem de oyunların provalarında bulundu, oynanan eserleri ve rolleri yorumladı, sanatçıların mesleki gelişmelerine geniş ölçüde yardım etti. Gedikpaşa Tiyatrosu’nun İtalya’da kalmış olan oyuncuları ise, aynı faaliyeti binbir güçlük içinde bu şehirde devam ettirmeye muvaffak oldular.

            Türkiye’de İkinci Meşrutiyet (1908), memlekete geniş bir hürriyet getirmişti. Birçok tiyatro sanatçısı, bu müsait hava içinde, ayrı ayrı tiyatro toplulukları kurdular, fakat bunlardan çoğu az zamanda silinip gitti ve Türk sahne hayatı, yıllarca süren bir dekadansın etkisi altında oldukça zayıf düştü.

            Türkiye’de Batılı anlamındaki komedi ve dram sahnelerinin en güzel örneklerini, İstanbul’un ünlü şehremini [Belediye Başkanı] Cemil Paşa zamanında kurulup (1914) faaliyetini bugüne kadar büyük bir başarı ile devam ettirmiş olan İstanbul Şehir Tiyatrosu vermiştir.

            Birinci Dünya Savaşına yaklaşan günlerde, Paris’ten Comédie Française’den M. Antoin İstanbul’a davet edilmiş ve onun yardımıyla İstanbul’da ilk Şehir Tiyatrosu kurulmuştur. Bu müessesenin aynı zamanda bir Tiyatro Okulu olarak da teşkilatlandırılması ve bir süre sonra ünlü tiyatro yöneticimiz Muhsin Ertuğrul’un bu çalışmaları son yıllara kadar yürütmesi, yeni sahne sanatının memleketimizde gereği gibi gelişip olgunlaşmasında olağanüstü başarı sağlamıştır.

            Türkiye’de bütün bu işler olup bitmiş ve Cumhuriyetten bu yana ilk olarak Ankara’da kurulmuş olan Devlet Konservatuvarı (1936) ve müessesenin Tiyatro ve Opera Bölümleri de gelişmelerine sessiz sedasız devam etmişlerdir. Nihayet 1937 yılının Büyük Millet Meclisini açış nutuklarında Atatürk, Türk milletine şu hususu da sevinçle açıklamıştır: “…geçen yıl Ankara’da kurulan Devlet Konservatuvarının müzikte, sahnede, kendisinden beklediğimiz teknik elemanları süratle verebilecek hale getirilmesi için, daha fazla gayret ve fedakârlık sarfı yerinde olur…”.

            Bugün eğitim öğretim yıllarıyla birlikte 30’uncu yılını idrak etmiş olan Devlet Tiyatrosu ve Operası, yurt içinde ve dışında şu başarılı hizmetleri görmüştür: İlk dokuz yılını Prof. Carl Ebert’in yönetimi altında çalışmakla geçirmiş olan Devlet Konservatuvarının Tiyatro ve Opera Bölümü öğrencilerine pratik mesai sağlamak üzere başlangıçta bir Tatbikat Sahnesi ve bir Opera Stüdyosu kurulmuştur. 1941 yılından itibaren bu iki icra organı, yurt içinde de faaliyete geçmiştir; 1941-1949 yılları arasındaki çalışma süresi içinde, milletlerarası değerdeki tiyatro ve opera literatürünün başlangıçta en önemli eserleri Türkçeye çevrilerek oynanmış, bu tarihlerden itibaren yazarların telif eser vermeye teşvik edilmeleri esası üzerinde ısrarla durulmuştur; 1943 yılında Devlet Konservatuvarı Opera Stüdyosu tarafından ilk olarak sahneye konan, Bedrich Smetana’nın “Satılmış Nişanlı” operası, o sıralarda bağımsızlık savaşı vermekte olan Çek milletinin liderlerini çok yakından ilgilendirmiş olacak ki, Londra’daki Çek hükümetinin başkanı Dr. Beneş, Türk hükümetine gönderdiği telgrafta şu kanaati açıklamıştır: “Bu operanın, günün bilinen şartları içinde oynanmış olması, kanaatimce Türkiye’nin, büyük Çekoslovak milletinin son derece takdirini mucip olan bir jestidir. Çekler, özellikle içinde bulundukları durum bakımından, böylesine bir davranıştan dolayı Türk milletine son derece minnettar ve müteşekkirdirler”.

            1948 yılında Ankara’da inşaatı hayli ilerlemiş olan millî opera binasının açılış töreni, yeni Türk senfoni literatüründen seçilmiş eserlerden maada, ünlü Türk kompozitörü Ahmet Adnan Saygun’un o tarihlerde henüz yazılmakta olan “Kerem” operasından alınan bir fragmanla kutlanmıştır; Devlet Konservatuvarının kuruluşundan 13 yıl sonra (1949) Ankara’da bir Devlet Tiyatrosu ve Operası kurulmuştur; 1953 yılında Ahmet Adnan Saygun’un “Kerem” operası ilk Türk operası olarak sahneye konmuştur; Türk kompozitörlerinin ikinci jenerasyon bestecisi ve Honeger’in öğrencisi olan Nevit Kodallı’nın Van Gogh’un yıldönümü münasebetiyle yazmış olduğu “Van Gogh” operası, 1958 yılında başarı ile oynanmış ve aynı eser Brüksel’deki Théatre Royal de La Monnais’nin repertuvarına alınmak üzere, adı geçen tiyatro idaresince kompozitörle temasa geçilmiştir; Devlet Tiyatrosu repertuarının zenginleşmesi ve kadroların genç jenerasyonlar artistleriyle kuvvetlenmesi, müesseseyi memleket dışında da tanıtmış, Paris’teki Milletler Tiyatrosu ile Avusturya’daki Bregens Festivali’nde Türk yazarlarının eserleri oynanmıştır. Bu festivalde tanınmış yazarımız Prof. Dr. Selahattin Batu’nun “Güzel Helena” adlı eserinin Alman diline tercümesi, Avusturyalı artistler tarafından sahneye konmuştur (1958).

            Görülüyor ki, Türkiye’de 1936 yılında ilk olarak Ankara’da kurulan Devlet Konservatuvarı ve onun iki önemli meyvesi olan Devlet Tiyatrosu ve Operası, kuruluşlarından bu yanan geçen 30 yıl içinde, yeni Türk sanatını kurma yolunda büyük gayret sarf etmiştir. Başlangıçta dünya repertuvarının milletlerarası değerdeki başlıca eserleri Türkçeye çevrilerek repertuvara kazandırılmış, sonra da bütün bu çalışmalardan, telif eser yazabilme lehine de faydalanılmıştır; böylelikle yeni Türk sahne edebiyatının esaslı surette zenginleşmesi imkânları sağlanmıştır.

            Devlet Operasında, Devlet Konservatuvarının kuruluşundan 22 yıl sonra (1958), Batının büyük kompozitörlerinden Richard Strauss’un “Salome” operasının Türkçe olarak büyük bir başarı ile oynanmış olması, milletlerarası opera literatürünün en önemli eserlerinden birini daha operamız repertuvarına mal etmiştir. Bu vesile ile Richard Strauss’un oğlunun Devlet Operası Umum Müdürlüğüne o tarihte öndermiş olduğu telgraf, müzik tarihimizin sıradışı bir vesikası olmanın önemini taşımaktadır. Richard Strauss’ın oğlu bu telgrafta şöyle demektedir: “…Türkiye, oynanması son derece güç olan bu eseri sahneye koymakla, Batı anlamındaki kültürde gelişmede yeni bir devir açmış bulunuyor…”.

            Bu telgrafın Almanya’dan alındığı günleri takip eden bir tarihte, Millî Eğitim Bakanlığınca Almanya’dan Ankara’ya davet edilmiş olan ünlü Oda Orkestrası Şefi Hans von Benda ise, Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ile bazı konserler idare ettikten ve o tarihlerdeki opera temsillerini yakından izledikten sonra, zamanın Millî Eğitim bakanına aynen şöyle demiştir: “…Türkiye, bu çalışmalarıyla, büyük bir buhran geçirmekte olan Batı medeniyetinin müdafaasını üzerine almış bulunuyor”.

            Türkiye’nin Anadolu topraklarında ve güneydoğu Avrupa’nın bir kısmında geçmekte olan ve bin yıla yaklaşan tarihinin akışı içinde, halk kaynaklarından gelerek, Akdeniz kültürü yoluyla, ilmin milletlerarası değerdeki ortak tekniğinden faydalanarak, sanatta bir an önce millî rönesansın gerçekleştirilebilmesi çabası, yıllar itibariyle vermeye çalıştığım kronolojik gelişim tablosu açısından tam bir ilerleme stadına [aşamasına] girmiş bulunmaktadır. Onun içindir ki, ünlü düşünürümüz Ziya Gökalp’in biraz önce açıkladığım “gelenekte yenilenme” nazariyesinin Türkiye’de pratik sahada da değerlenmekte olduğu açıkça görülmektedir.

            Beni dinlemek lütfunda bulunduğunuz için sizlere, aziz dinleyenlerim, candan teşekkürlerimi arz ederek, sözlerime Türkiye Cumuriyeti’nin kurucusu Atatürk’ün şu açık inancıyla son vereceğim: “Çetin bir mücadele hayatında uğraşacak unsurların yüreklerinde kuvvet, neşe, hayat ve azim bulmaları, muvaffak olabilmeleri için, hem başlangıç noktası, hem devam vasıtası, hem neticeye ermenin tesirli tılsımı, güzel sanatlardır”.

Eylül, 1967