Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

ESERLERİMAKALELER

Bu belgeyi Word Dökümanı Olarak İndirebilirsiniz!

Cevad Memduh Altar'ın 65 yıllık yazı hayatında
Almanya'daki öğreniminden döndükten sonra 25 yaşındayken yazdığı ilk makalesi olan
ve Servet-i Fünun dergisinde 17 Mart 1927'de 61. cilt No. 122'den itibaren 4 bölüm halinde yayımlanan
''Beynelmilel harmonili edebiyat-ı musiki ve bizdeki yanlış telakkiler''
(Uluslararası armonili müzik edebiyatı ve bizdeki yanlış düşünceler)
başlıklı yazısının transkripsiyonu

Bu makalede yer alan eski kelimelerin öz Türkçe karşılıkları köşeli parantezler içinde verilmiştir. 1927 yılında kaleme alınmış olan bu makale, Türkçemizin son 80 yıl içinde aldığı yolu göstermesi açısından da ilginçtir.

(Birinci bölümün basılı metni kaybolmuştur.)

BEYNELMİLEL HARMONİLİ EDEBİYAT-I MUSİKİ
VE
BİZDEKİ YANLIŞ TELAKKİLER
[ULUSLARARASI ARMONİLİ MÜZİK EDEBİYATI
VE
BİZDEKİ YANLIŞ ANLAYIŞLAR]

I.

Musikî dostlarına:

Geçen seneden beri gazete sütunlarında musikî hakkında yapılan münakaşat [tartışmalar] lehülhamd [Allaha şükür] faâl [etkin] maarif erkânımızın musîp [yerinde] bir tedbiriyle bertaraf edildi. Binaenaleyh [bundan dolayı] şu satırları yazmaktan maksadım yeni bir mücadele kapısı açmak değil, bilakis ilmî ve tarihî mülâhaza ve isbatlarla [düşünce ve kanıtlarla]  bugünkü beynelmilel edebiyat-ı musikinin şarktaki [Doğudaki]  bazı akvamın [milletlerin] musikisi üzerine icra ettiği tesirattan [etkilerden] bahsetmek ve bizde vakit vakit husule gelen yanlış mülâhaza ve telâkkileri izah eylemektir.

Memleketimizde büyük inkılaptan sonra husule gelen terakki hatavatı [ilerleme hareketleri] arasında musiki meselesinin de halkın fikrini bu derece işgal etmesi ve bu vadide gazete sütunlarında münakaşa ve mübareze misullû makalâta [tartışma ve çekişme türünden yazılara] tesadüf edilmesi hiç şüphesiz şayanı memnuniyet [sevindirici] olmakla beraber, vuku bulan münakaşalar arasında pek yanlış ve maksatsız fikirlerin de mevcudiyeti maalesef müşahede edilmektedir [gözlemlenmektedir].

Bizde Sanayii Nefise [güzel sanatlar] meyanına ithali [arasına sokulması] senelerden beri müşkülâtı bâdi olan [güçlükler yaratan] bu mühim ve pek mühim ilmin münakaşası o kadar garip ve gülünç safahatı irae ediyor ki [aşamaları ortaya koyuyor ki], makalenin suret-i tahriri [yazılış biçimi] , muharririn [yazarın] üslûp ve tarz-ı ifadesi ne kadar düzgün ve müessir [etkili] olsa da, “tema” ve “münakaşa” tamamiyle maksad-ı ilim ve tarihten uzak [bilimsel ve tarihsel amaçtan uzak] bir çarpışmadan başka bir şey değildir. Çünkü bu ilmin münakaşası da, diğer ilimlerde olduğu gibi, senelerce tetkik ve tetebbüe mütevakkıf [inceleme ve araştırmaya bağlı] bir şeydir.

Asırlardan beri tek sedalı [teksesli] ve harmonisiz musikimiz bizde basit (monotone)1 bir tesir husule getirdiği için, bu gibi makalât halk arasında ne derece ilmî ve fennî olsalar dahi meçhul kalmağa ve daimî bir suitefehhumu bâdi olmağa [yanlış anlamaya yol açmaya] mahkûmdurlar; zira yapılan münakaşatın esası halkça gayrı malûm olup [bilinmeyip] ancak mahdut [sınırlı sayıda] birkaç eşhası [kişiyi] alâkadar edebilecek mahiyettedir. Yalnız, beynelmilel edebiyat-ı musikî tâbirini istimalim [kullanmam] muhterem kârilerce [okuyucular tarafından] yanlış bir tarzda telâkki edilmemelidir [anlaşılmamalıdır]; maksadım tabiatın ilmî musikiye bahşettiği “harmonie” (ilmî ahenk ile imtizaç [uyum] kabiliyeti olan) bir musikiden bahsetmektir; binaenaleyh, değil bugünkü musikî dâhileri, ta altıyüz sene evvel gelip musikî ile meşgul olmuş bir çok tarihî simalar da bu ilmin pek mühim ve hiçbir zaman ihmali caiz olmayan [ihmal edilemeyecek] bir sanat olduğunu isbat etmişler ve onbeşinci asrın bidayetinde [başlarında] tek sedalı [teksesli] musikilerini müteaddit sedalı (polyphonique)2 [çoksesli] şekle ifrağa muvaffak olmuşlardır [dönüştürmeyi başarmışlardır].

Esasen harmonie mefhumunu [ahenk kavramını] iyice anlatabilmek için musikinin ne demek olduğunu ve onun şuabâtını [kollarını]  muhtasar fakat etraflı [kısa ama ayrıntılı] bir surette anlatmak icap eder zannındayım.

Alman musikî nazariyatçılarından profesör Dr. Wilhelm Altmann’ın izahı veçhile [açıklamasına göre]: “hisleri sedalar ile ifade etmek sanatına musikî derler, çünkü o ruhtan ruha hitap eder ve hassas bir insanın da ana lisanıdır”. Musikinin bundan daha etraflı ve basit bir surette izahı gayrı kabildir [açıklanması mümkün değildir]. Binaenaleyh keza aynı zatın musikiyi atide [aşağıda] göstereceğim bir tarzda tasnif etmesi [sınıflandırması] bize bu yüksek fennin [bilimin] ne derece vâsi ve şümullü [geniş ve kapsamlı] bir sanat olduğunu ispata tamamiyle kâfidir. Şu halde edebiyat-ı musikî üç mühim esasa istinat eder [dayanır] ki onlar da “melodie”, “rhythme” ve “harmonie”dir.

“Melodie” samiaya [dinleyene] hoş gelen bir sıra sedalara, “rhythme” mezkûr [söz konusu] sedaları muntazam ve ölçülmüş bir zaman halinde hareket ettirmeğe ve “harmonie” de melodisi ve ritmi olan musikî sedalarını kendilerine karabeti [yakınlığı] olan diğer sedalara raptettirip [bağlayıp], müteaddit sedalı [çoksesli] olarak aynı zamanda kulağa aksettirmeğe derler ki, bu üç mühim esasın ittifakiyle [birleşmesiyle] musikî “basit” bir şekilden çıkarak insanın ruhî ihtiyacını hiç şüphesiz daha ziyade tenmiye ve takviyeye hâdim [yetiştirip güçlendirmeye yarayacak] bir şekle intikal eyler [dönüşür]. İşte beynelmilel harmonili edebiyat-ı musikî, asırlardan beri bu şekilde tahsil edilmiş ve edilmektedir. Sanat musikisinin ilmî, pek derin olan nazariyatıdır ki, tasnif ettiğimiz zaman beş mühim şuabata inkısam [kola ayrılır] eder: “gramatik -sarf ve nahiv [kelime bilgisi ve cümle yapısı]”, “akustik- fizikteki ilmî seda”, “kanonik -riyaziyat-ı musikî [müzik matematiği]”, “melodik -kulağa hoş gelip teganni edilebilen [şarkı olarak okunabilen]”, “estetik -yapılan eserdeki sanat”. Balâda [yukarıda] izah edilen beş mühim şubenin her biri de başlı başına birer mebhasi teşkil ederler [konuyu oluşturur].

“Harmonie” kavaidine nazaran kompoze edilen [kurallarına göre bestelenen] bir musikide en ziyade dikkat edilmesi icap eden şey gramerdir. Sarf ve nahivsiz bir ifade ne derece âdi ve bayağı bir tesir icra ederse, keza sarfsız ve nahivsiz bir müzik de aynı tesiri icradan hâli [uzak] kalmaz; Şu halde fennî bir surette kompoze edilerek monoton şekilden çıkmış bir melodinin her akort veya sedası ayrı ayrı tahlil edilebilir. Çünkü bir “scala3” dahilinde her bir sedanın diğer bazı sedalar ile karabet [yakınlık] ve münasebeti vardır ki, onları birer birer bulup tahlil etmeğe musikinin grameri tâbir olunur. Yekdiğeriyle [birbiriyle] karabet ve münasebeti olan iki veyahut daha ziyade sedaları aynı zamanda samiaya [dinleyiciye]  aksettirdiğimiz takdirde husule gelen esvat [sesler] şayet kulakta hoş bir tesir husule getirirse, o akort veyahut iki sesli sedaya “consonance” [ses uyumu] ve bu halin aksi olarak samiayı tahriş eden [rahatsız eden] müteaddit sedalara da “dissonance” [ses uyumsuzluğu] tesmiye ederler [denir].

Gerek “majeur4” ve gerekse “mineur5” olsun her scala’nın da diğer bir scala ile karabeti mevcuttur. Binaenaleyh, bu daimî karabetin mevcudiyeti harmonie ilmini vücuda getirir. Maksadım bu makale dahilinde mufassalan [ayrıntılı olarak] harmoniden bahsetmek değil, mevzuun esasına girmezden evvel musiki ve harmonie mefhumunu muhtasar [kısa] bir surette izah eylemektir.

Harmonisi olan bir musikinin 12 majeur ve 12 mineur scala’sı mevcuttur. Aralarındaki fark, majeur scala’ların büyük “tierce”e [üç perde aralığı] ve mineur scala’ların ise küçük “tierce”e malik olmalarıdır. Büyük tierce’ler arasındaki mesafe iki bütün sedadan ve küçük tierce’ler arasındaki mesafe ise bir bütün ve bir yarım sedadan müteşekkildir [oluşur].

(Arkadan gelen üç makale,
Servet-i Fünun’un
müteakip haftalardaki
nüshalarındadır.)


Servet-i Fünun
No.123-1597 Sayfa 397

BEYNELMİLEL HARMONİLİ EDEBİYAT-I MUSİKİ
VE
BİZDEKİ YANLIŞ TELAKKİLER

II.

Bu belgeyi Word Dökümanı Olarak İndirebilirsiniz!


Büyük Hali
Goethe, Musiki Hayatı, Kanaat Kütüphanesi, İstanbul, 1932

Büyük Hali
Goethe, Musiki Hayatı, Kanaat Kütüphanesi, İstanbul, 1932

Musiki dostlarına:

Geçen nüshadan mabad [Geçen sayıdan devam]

Memleketimizde terakkiye [ilerlemeye] doğru atılan seri adımlar şunu bize bariz bir surette ispat ediyor ki: her şeyde istidat ve kabiliyet gösteren Türk, bütün mevcudiyetiyle asrileşmeye [çağdaşlaşmaya] ve geçen asırların [yüzyılların] yadigârı olan taassubu ve cehli [bağnazlığı ve cehaleti] defe [yok etmeye] uğraşıyor, binaenaleyh [bu nedenle] biraz da sanayii nefise [güzel sanatlar] âleminde mevcudiyet göstermeğe başlamalıyız. Bir milletteki sanayii nefiseye karşı olan inhimak [düşkünlük] o milletteki ruh ve his yüksekliğini ifade eder; şu halde musikimizdeki bu tek ve basit makam ilelebet hissi ve ruhi ihtiyacımızı temine medar [neden] olamaz.

Bugün Şarklı [Doğulu] dostların pek çokları musikilerini asrileştirmek zamanının vurudiyetini [geldiğini] yavaş yavaş hissetmeğe başlamışlar ve hatta hiç de ümit etmediğimiz Türkistan hükümeti musikiye istidadı olan bir İslam …? [öğrenciyi] sırf kendi nam ve hesabına ta Türkistan’dan Leipzig’e musiki tahsili için göndermiştir. Binaenaleyh bizim musikimiz de tashih ve tadile [düzeltilmeye ve değiştirilmeye] tamamiyle muhtaçtır. Bu hususta bizler zerre kadar müşkilata tesadüf etmeyeceğiz [zorlukla karşılaşmayacağız]. Zira tabiatın biz insanlara bahşettiği harmoni ilmini büyük kafalı ve derin düşünceli musiki üstatları birkaç asır evvel keşfe muvaffak olmuşlar ve bu mühim keşiflerini halka talim [eğitim] suretiyle tanıttırmağa çalışmışlardır.

Bizim için bu malum olan ilmi olduğu gibi almak ve mekteplerimizde talim etmek kadar kolay bir şey tasavvur olunamaz [düşünülemez]. Bugün ahalisinin hemen yüzde doksan beşi müzikten anlayan Almanya’da elyevm [hâlâ] klasik edebiyat-ı musikiye karşı lakayıt [kayıtsız] kimselere pek çok tesadüf edildiğine nazaran [göre], bizim aynı musiki ile olan alakamızın derecesini tayin etmek pek de müşkül değildir zannındayım [kanısındayım]. Binaenaleyh memleketimizde evvela Maarifin [Millî Eğitimin]  bu cihete ehemmiyet vermesi ve halka musiki mefhumunu [kavramını] bihakkın [hakkıyla] tanıştırması icap eder. İnkılaptan sonra her şeyi asrileştirmeye azmettiğimiz bir zamanda nasıl olur da hiç şüphesiz bize Arap ve Acemden bakiye kalan tek sedalı [teksesli] bir musikiyi ihmal ederiz?

Kabl-el Milad [Milattan önce] Acem ve Araplarla beraber tek sedalı musikiye malik olan Yunan kadimin ıskalaları [antik Yunan’ın gamları] nasıl oldu da halihazır harmonili edebiyat-ı musikinin esas tonlarını vücuda [meydana] getirdi? Tarih bize şu hakikati pekâlâ ispat ediyor ki: Yunan kadime müzik tonları Hindistan’dan sirayet etmiştir [gelmiştir]. Bugün aynen bizde olduğu gibi 15. asrın bidayetine [yüzyılın başlarına] kadar Garpte de [Batıda da] musiki tek sedalı olarak teganni ediliyordu [okunuyordu]. Eski Mısır ve Hindistan’dan kadim [antik] Yunanistan’a intikal eden ıskalaları Garpliler [Batılılar] 14. asrın sonlarına kadar tek sedalı olarak teganni ettikten sonra, tabiatın harmoni kavaidinden [kurallarından] bilistifade [yararlanarak] musikilerini “polyphon” şekle ifraga muvaffak olmuşlardır [dönüştürmeyi başarmışlardır]. Biz Şarklılar [Doğulular] ise ta o zamandan bu zamana kadar musikimizin basit şeklini ilamaşallah [Allahın istediği zamana kadar] aynen muhafaza ettik ve etmekteyiz. Bu tek sedalı şeklin ibkasını [devamını] can ve yürekten arzu eden birçok kimseler vardır ki, şekli hariciyesini [dış görünümünü] bir Garplının kıyafetinden daha şık ve daha egzantrik yapmağa çalışırken, Avrupa’nın en şık elbise modellerini en pahalı terzilere ısmarlarken, manevi ve ruhi ihtiyacatını [gereksinimlerini] tek tel ile saz çalan …nin? miskin dervişlerine benzetmek isterler. Bineanaleyh acaba asrileşmek demek yalnız şekli haricisini tadil etmek [dış görünümünü değiştirmek] mi demektir? Maamafih şunu da arzetmek isterim ki: Şarkta da birçok asırlar evvel harmoniyi bir nebze olsun keşfe muvaffak olmuş birkaç sima [kişi] mevcuttur. Fakat ne çare ki yazdıkları eserler kimseyi alakadar etmediği gibi müruru zaman [zaman aşımı] ile de nabedit [yok] olmuşlardır.

Tarihşinas [Tarihçi] Naumann’a nazaran [göre] Arap musikisi 7. asırda İran’ın Araplar tarafından istilasından sonra başlamış ve bu iki milletin musikisi ancak o zamandan itibaren inkişafa mazhar olmuştur [gelişebilmiştir]. Hatta 14. asırda Şark musikisinin mühim şahsiyetlerinden Safiyettin (Abdülkadir bin İsa) o devrin nazariyatçılarının [kuramcılarının] en ileri gidenlerinden olup, musikide “tierce1” ile “sexte2”nin “consonance” [uyum] içinde olduklarını Garpten [Batıdan] önce ispat etmiştir.

Binaenaleyh baladaki izahattan [yukarıdaki açıklamadan] şu neticeyi elde ediyor ki: ta 600 sene evvel Şarkta dahi harmoniye karşı bir meyil husule gelerek [eğilim oluşarak] bilahare [daha sonra] musikideki çarpık sedaların mevcudiyeti ve lakaydi [ilgisizlik] yüzünden sönmeye mahkûm olmuştur. Tarih-i musikinin bize ispat ettiğine nazaran, bizim Türk musikimiz de Arap ve Acem musikisinin bakiyesinden [kalıntısından] başka bir şey değildir. Birçok dostlarımdan daima işittiğime nazaran Garp musikisi Türk milletinin his ve ruhunu tasvir edemezmiş! İşte en büyük hata buradan başlıyor. Zira, tabiatın halk ettiği [verdiği] harmoniyi bihakkın [tam olarak] anlayabilen bir halk arasında bu gibi bir mülahaza [düşünce]  varit [geçerli] bile olamaz. Çünkü beynelmilel harmonili edebiyat-ı musikinin hiç şüphesiz bir şubesi olan “milli musiki” büsbütün ayrı bir bahistir. Esasen tabiat, bestekârları alelumum [genelde] iki surette halk eder [yaratır]: ya halk için veyahut da cihan [dünya] edebiyat-ı musikisi tarihi için… Halk bestekârları ancak halkın ruh ve karakterine hizmet ederek mahdut ve muayyen bir saha dahilinde [sınırlı ve belirli bir alan içinde] dolaşırlar. Cihan edebiyat-ı musikisi bestekârları da yüksek eserlerini bütün dünyaya hitap ederek, beynelmilel meşhur şahsiyetler sırasında isimleri yad olunur [anılır]. Binaenaleyh bir millet evvela cihan edebiyat-ı musikisine ve nazariyatına alâka göstermeli ki, onun bir şubesi olan milli musikisini de ıslaha muvaffak olabilsin. Şu halde doğrudan doğruya musiki hakkında münakaşa edildiği zaman sırf milli musiki üzerinde ısrar etmemelidir.

Tarih-i musiki bize şu hakikati de gösteriyor ki: yüzlerce sene evvel Garpte [Batıda] sönük bir şule [ışık] halinde parlayan milli musikiler azim ve beynelmilel [ileri ve uluslararası değerdeki] musiki edebiyatını doğurmuşlar ve bilahare kendileri de onun bir şubesi haline rücu etmişlerdir [gelmişlerdir]. Fakat şu ciheti de zikretmeden [belirtmeden] geçmeyeceğim: beynelmilel edebiyat-ı musikiye pek büyük hizmeti sebkat eden [geçen] meşhur kimseler, mensubu oldukları milletler tarafından daima milli bir kahraman gibi yad edilmişlerdir; zira dünyada mevcut his ve gurur-u milli de ancak bunu icap ettirir.

Birkaç yüz seneden beri edebiyat-ı musikinin yanında milli musiki de fevkalâde bir zemin bularak inkişaf etmiş [gelişmiş] ve karakterini mümkün mertebe [olduğu kadar] muhafaza edebilmiştir. Buna misal olmak üzere şurada Macar milli musikisinden bahsetmek faydadan hali [yararsız] değildir. Macarlara musiki tamamiyle Çingenelerden intikal etmiştir [geçmiştir]. Fevkalâde musiki istidadı [yeteneği] gösteren Çingene milleti vaktiyle Hindistan’dan hicret ederken İran’ın eski musiki tonlarını ta bugünkü Macaristan’a kadar beraber getirmiştir. Şu halde Çingenelerden Macarlara sirayet edip [bulaşıp] milli musiki haline iktisab [giren] eden majör ile minörün karışık bir halde bulunduğu bu müzik pek muhtelif ritim esası üzerine müstenittir [dayanır]. Bu müzikte melodi vasi [geniş ve kapsamlı] bir tarzda hareket eder ki, bu da Şark musikisinin daha ziyade süslenmiş şubesinden başka bir şey değildir. Çünkü asıl Macar musikisinin de -diğer Şark musikilerinde olduğu gibi- harmoni usulüne tatbiki gayrı kabildir [uygulanması mümkün değildir].

Yalnız burada Avrupa’nın meşhur musikişinasanından [müzisyenlerinden] ve …? Macar olan meşhur Franz Liszt, Macar halkının ruh ve zevkini okşayan Rapsodilerinde3 o kadar mühim maharet  ve sanat irae etmiştir [göstermiştir] ki aynı besteleri tetkik ettiğimiz [incelediğimiz] zaman Çingene ve Macar karakterinin mevcudiyeti derhal müşahede olunur [görülür]. Tamamiyle harmoniye ve modern musiki kavaidine [kurallarına] muvafık [uygun] bir tarzda kompoze edilen bu parçalar Macar musiki âleminde pek büyük bir inkılabın hudusuna [devrim yapılmasına] sebebiyet vermişlerdir. Hatta meşhur piyanist ve kompozitör olan Eugene d’Albert, Liszt için “Liszt, Rapsodilerinde pek yorucu bir tarzda hareket eden Macar musikisini daha enteresan ve de daha cazip bir şekilde tekrar etmiştir ki, bu musikide Macarların milli musikilerindeki tarz ve esas sedalardan başka bir şeye tesadüf edilemez” demiştir.

Şu halde baladaki misal [yukarıdaki örnek] bize şunu ispat ediyor ki: cihan edebiyat-ı musikisinin temeli olan harmoniden hakkıyla istifade edildiği [yararlanıldığı] takdirde milli musikiler de fenni [bilimsel] bir şekilde ifrag edilebilirlermiş [dönüştürülebilirlermiş].

Mabadi var. [Devamı var.]

Leipzig Konservatuvarından
Cevad Memduh


Servet-i Fünun
Cilt 61 No.124-1598

BEYNELMİLEL HARMONİLİ EDEBİYAT-I MUSİKİ
VE
BİZDEKİ YANLIŞ TELAKKİLER

III.

Bu belgeyi Word Dökümanı Olarak İndirebilirsiniz!

Resim altı: Almanya'nın Leipzig Konservatuvarı viyolinistlerinden Cevad Memduh bey.
Büyük Hali
Almanya'nın Leipzig Konservatuvarı Senfoni Orkestrası viyolonistlerinden Cevad Memduh bey.

Musiki dostlarına:

Geçen nüshadan mabad
[Geçen sayıdan devam]

Yüksek edebiyat-ı musiki -devletler arasında ne derece münaferet-i siyasiye [siyasi anlaşmazlık] mevcut olursa olsun- milletleri sanat âleminde yeknesak [tek] bir kitle halinde gösterir. Meselâ: bugün bütün dünyada “Beethoven” ismi hemen hemen beynelmilel [uluslararası] bir kelime haline rücu etmiştir [gelmiştir]. Fransa ile Almanya arasında senelerden beri mevzubahs [söz konusu] olan siyasi mücadelat [mücadeleler] hiçbir zaman Fransa’da Beethoven’in namına [adına] ve yüksek eserlerine bir zarar irad edememiştir [getirmemiştir]. Beethoven ölmez “senfoni1”lerini yalnız Alman milletine değil, beşerin [insanlığın] musiki tarihine kompoze etmiştir [bestelemiştir]. Şu halde Almanya ile Fransa arasındaki derin münaferete [düşmanlığa] rağmen Beethoven’in Fransa sanayii nefise [güzel sanatlar] âleminde ismi daima hürmet ve tazimle yadedilir [saygıyla anılır], resim ve heykelleri birçok musiki salonlarının şahane duvarlarını tezyin eyler [süsler], binaenaleyh [dolayısıyla] bizim de beynelmilel musiki edebiyatına alâka göstermemiz icap etmez mi? Aksi takdirde bizler için sanayii nefise âleminde mevcudiyet göstermek imkan haricindedir [imkânsızdır]. İlm-i âhengi [armoni bilimini], musikiye müstait [yetenekli] gençlerimize mutlaka talim ettirmeliyiz [öğretmeliyiz].

Bugün Avrupa’da öyle profesör ve doktorlar mevcuttur ki, senelerce bu mühim sanatın sırf nazariyatı ile [kuramlarıyla] meşgul olmuşlardır. Bir sanatkârın yalnız pratik olarak musikî ile meşgul olması onu ruhen katiyen yükseltemez. Çünkü iyi bir artistin çaldığı bir eseri aynı zamanda en ince noktasına kadar tahlil etmesi âdeta şart ve elzemdir. Fakat halihazırda birdenbire musikimizi tadil ederek [değiştirerek], harmonize edilmiş bir musikiyi halka cebren [zorla] tanıtmak hiç şüphe yok ki aksilamel icra eyler [ters etki yapar]. Çünkü esası yoktur. Tarih-i musikinin bizlere defaatle [defalarca] gösterdiğine nazaran [göre], senelerden beri harmoniyi anlayan ve ona derin bir muhabbet [sevgi] gösteren milletler ancak o muazzam eserleri hazmedebilmişlerdir. Şu halde harmonize edilmiş bir musikinin, bizim milletin ruh ve hissiyatını tasvir ve tatmin edemez diye iddia edenlerin birçokları haklıdır. Çünkü bizde Maarif bu ilim ve sanatın inkişafına [gelişimine] zerre kadar hizmet etmemiştir. Demek istiyorum ki balada [yukarıda] zikrettiğim [belirttiğim] surette beyan ve mütalâada bulunan kimselere karşı pek çok infial göstermeğe [kızmaya] hakkımız yoktur. Ancak zaman ve sayi [çalışma] bunu da halledecektir. Bizler yeni nesle ilim ve fen-ni musikiyi [müzik bilimini] hakkıyla aşıladığımız takdirde müstakbel Türkiye’nin gazete sütunlarında bu gibi maksatsız münakaşat bertaraf edilmiş olur.

20. asırda bizleri sayie [çalışmaya] teşvik eden o büyük İnkılap -ne kadar münakaşa ve mücadeleyi mucip olsa da [gerektirse de]- bizi harmoniye mutlaka yaklaştıracaktır. Zira mücadele hayatında muvaffakiyet [başarı] gösterebilmemiz için komşularımızın vakıf olduğu [iyi bildiği] her nevi ilim ve fenni memleketimizde de tatbik etmeğe mecbur olacağız. Bugünkü tek sedalı [teksesli] musikimiz ile sanat âleminde mevcudiyet göstermek gayrı kabildir [mümkün değildir]. Biraz nazariyat ile meşgul olanlar pekâlâ takdir ederler ki: çarpık sedalı Şark musikilerinin hiçbirisi harmoni kavaidine [kurallarına] imtizaç hasıl edemez [uyum sağlayamaz]. Fakat tamamiyle asrileştirilen [çağdaşlaştırılan] ve ıslah edilen bir milli musikide, “karakter2” bir dereceye kadar ibka edilebilir [yerleştirilebilir] ve buna da birçok Garp musikişinasları [Batılı müzisyenler] muvaffak [başarılı] olabilmişlerdir. Fakat yalnız karakteri ibka edilerek [yerleştirilerek] harmonize edilen bir Şark [Doğu] eserinin bugün için kulağa hoş gelmeyeceği gayet bedihidir [açıktır]. Bizlerce meçhûl olan harmoni öyle derin bir ilimdir ki, ona alışan bir kulak “monotone” musikiye karşı tamamiyle isyan eder, iş ona alışmak ve onu hakkıyla anlayabilmektir.

Bizde harmonili musikiye bir dereceye kadar rağbet gösterilmiş ise de bu tarz ancak pek mahdut [sınırlı] yerlerde tatbik edilebilmiştir [uygulanabilmiştir]. Meselâ: askerinin ruhunu bihakkın [hakkıyla] takviye maksadıyla ordumuz askerî bando usûlünü senelerden beri tatbik etmektedir. Daha pek kısa bir atide [geçmişte] zavallı Lange Bey ikinci vatanı olan Trakya’da terk-i hayat etti [hayata veda etti]. Şayet muktedirerkân-ı askeriyemiz [ordunun ileri gelenleri] harmonili musikinin askerî hayatta icra ettiği mühim tesiri [yaptığı önemli etkiyi] takdir etmemiş olsaydılar bu usûlü zerre kadar tatbike hacet göstermezlerdi [uygulamaya gerek görmezlerdi]. Muhterem kemani Zeki Beyefendinin senelerden beri açtığı mücadele göz önünde değil midir? Bizde en evvel senfoni orkestrasını tatbik etmek yüksekliğinde bulunan Zeki Bey senelerden beri birçok itirazata maruz kalmış ve elyevm [halen] de kalmaktadır. Bu hal hiç şüphesiz nankörlük olmakla beraber şunu da itiraf etmeliyiz ki, Maarifin eski lâkaydisi [ilgisizliği] bu gibi hadisatın zuhuruna [olayların ortaya çıkmasına] sebebiyet vermiştir.

Bugün bizde yüksek düşünen musikişinaslara karşı yapılan mücadelat [mücadeleler] 17. asrın ve hatta 18. asrın nihayetine kadar Garbın [Batının] birçok yerlerinde de vukua gelmiştir [gerçekleşmiştir]. Meselâ: tarihin kaydettiği meşhur simalardan Haendel ile Sebastian Bach müteaddit sedalı [çoksesli] edebiyat-ı musikinin dünyada tamimi [genelleştirilmesi] için ne derece çalışmışlar ve ne derece hayatla mücadele etmeye mecbur olmuşlardır. 17. asırda “polyphone” [çoksesli] musikinin babaları makamında olan Bach’ın ve Haendel’in yazdıkları acıklı mektup ve arzuhaller [dilekçeler] elyevm [halen] müzelerde ve kitap sayfalarında muhafaza edilmişlerdir. Sebastian Bach  1773 tarihinde Leipzig’deki Thomas kilisesine tayin edildikten sonra dünyaca meşhur şaheserlerini kompoze ederken [bestelerken] acaba halk bunu anlayabilir mi diye düşünmek hatırına bile gelmedi. Buna mukabil [karşılık] onun muasırı [çağdaşı] olan Haendel de Bach’a nazaran halkçı olarak tanınmıştır. Bach ruhi ihtiyacatını ancak o surette temin edebiliyordu. Musiki filozofu tesmiye edilen [diye adlandırılan] Bach’ın eserleri halkça lâyıkıyla anlaşılamadığı cihetle birçok kereler aç kalmak tehlikesine maruz kalmıştır. Aynı zamanda Leipzig’deki “organist3” ve “cantor4” yetiştiren Thomas mektebinde muallim ve mubassırlık [gözetmenlik] eden Bach’ın aşağıda izah edeceğim ufak bir hikayesi onun zaruretini [sıkıntısını] ispata tamamiyle kâfidir: Mektepteki vazifesinin en mühim bir kısmı da talebesine dinî vaazlarda bulunmak idi. Bermutad [Her zamanki gibi] yine bir vaaz esnasında, Hz. İsa tevellüt ederken [doğarken], fevkalâde ve muhayyir-ül ukûl [şaşılacak] bir surette teganni eden [şarkı söyleyen] ve çalgı çalan meleklerin hikâyesini dinî bir kitaptan naklettiği bir sırada, “hattâ o muhayyir-ül ukûl melekler de Leipzig’deki Thomas kilisesine cantor olsalar onlar da aç kalırlardı” demiştir. O zamanlar kıymeti takdir edilemeyen ve hatta bilahare [daha sonra] mezarı kaybolan Bach’ın kıymeti ancak vefatından pek çok bir müddet sonra takdir edilmiştir. Zira halk o müddet zarfında ruhan ve seviyeten hiç şüphe yok ki yükselmiştir. Garpte [Batıda] müteaddit sedalı [çoksesli] edebiyat-ı musikiye karşı açılan mücadelat bizde henüz bugün başlıyor.

Mabadı var.
[Devamı var.]

Leipzig Musiki Konservatuvarından
Cevad Memduh


Servet-i Fünun
Perşembe 7 Nisan 1927
Cilt: 61, No.125-1599

BEYNELMİLEL HARMONİLİ EDEBİYAT-I MUSİKİ
VE
BİZDEKİ YANLIŞ TELAKKİLER

IV.

Bu belgeyi Word Dökümanı Olarak İndirebilirsiniz!


Büyük Hali
İlk Makale 4. kısım

Musiki dostlarına:

Geçen nüshadan mabad ve hitam     
[Geçen sayıdan devam ve son]

        Fakat şu noktai nazar [bakış açısı] bizleri müteselli [teselli] etmelidir ki o da: esasen keşfedilen musiki nazariyat ve kavaidini [kuram ve kurallarını] mümkün mertebe [olabildiğince] kısa bir müddet zarfında mekteplerimizde talim ve tatbik ettirmektir [öğretmek ve uygulamaktır].

Bugün Japonya’da tek sedalı [teksesli] eski Japon musikisi beynel avam [halk arasında] mevcut olmakla beraber mekteplerinde talim edilen [öğretilen] usûl tamamiyle fennî [bilimsel] ve modern bir musiki usûlüdür. Zamanımızın meşhur keman üstatlarından Willy Burmester nam [adındaki] sanatkâr birkaç sene evvel Japonya’ya yaptığı seyahatinden bahsederken diyor ki: “Musikişinas [müziksever] bir Avrupalının kulakları için Geisha’lar -Japon dansözleri- tarafından teganni edilen [okunan] bu monoton şarkı tamamiyle gayri kabili tahammüldür [dayanılmaz bir şeydir]. Klasik tabir olunan [denilen] bu musikiyi herhalde işitmelidir. Bu musiki mezhebî ve dinî [mezhepsel ve dinsel] bir esasa istinad ettiği [dayandığı] için ecnebilere [yabancılara] …..? mahremdir.”

Willy Burmester Japon musikisinden daha ziyade bahsettikten sonra diyor ki: “Birçok kereler Japonların bizim musikimizi nasıl telakki ettiklerini [gördüklerini] bana sordular. Onun üzerine burada kestirme cevap verilemez. Fakat Japonlar bizim musikimizi tamamiyle anlayabiliyorlar, daha doğrusu ona karşı büyük bir cuşu huruş ve meftuniyet [coşku ve hayranlık] ibraz ediyorlar [gösteriyorlar]. Tabii bu hal en ziyade genç Japon neslinin tahsil ve terbiye görmüş halkında görülüyor. Buna rağmen eski nesil bize karşı soğukluğunu tamamiyle muhafaza etmektedir. Japon musiki âleminde kendini gösteren bu büyük hareket bizi pek haklı olarak hayrete duçar eder [düşürür]. Çünkü, biraz düşünülürse görülüyor ki, daha 10-12 sene evvel bizim musikimiz Japonlara, aynen onların musikisinin bize bugün yaptığı gibi gürültü ve patırtıdan başka bir tesir icra edemiyordu [etki yapamıyordu].

Japonya’daki duygu, zevk ve değişikliği her şeyden evvel Tokyo’da Almanların idaresi altında bulunan “İmparatorluk Musiki Akademisi” nam müessese [adındaki kurum] için yorulmaz bir say vücuda getirdi [çalışma oluşturdu]. En son tadada nazaran [sayıma göre] 800 talebelik fevkalâde mükemmel bir “choeur1” mevcuttur. Japon hükümetinin maddi himayesi altında Alman musiki mektep alilerine [yüksek müzik okuluna] nazariyat tahsiline [bilimsel kuramlar öğrenimine] pek çok talebe gönderilmektedir. Hatta Japonya’da Kobe şehrinde Avrupa musikisinin bir methal [yer] bulabilmesi için Japonlar tarafından azim zahmetler sarf edilmektedir [büyük çabalar harcanmaktadır]. Ancak bu suretle, tahminen 150 talebelik yüksek bir kız mektebinin temiz ve mükemmel sesli korosunu dinleyebilmek şerefine nail olabilmiştim [erişmiştim]. Bu koronun yorulmak bilmez şefi Mösyö Nanaka’yı hayretle yâda mecburum [anmak zorundayım]. Zira onun metin sayi [çalışması] ve sabrıyla henüz birkaç sene evvel fena seda ile teganni eden [kötü seslerle şarkı söyleyen] kız talebeler seslerini Avrupa’nın seda sistemine badelhulul?  temiz teganni edebilmişlerdir ki bu şeref Japonya’da tamamiyle bu zate [kişiye] müyesser [nasip] olmuştur.”

Willy Burmester’in şu ufak fakat bizce mühim hatırası az bir müddet zarfında Japonya’da diğer sanatlarda olduğu gibi musikide de ne derece terakki edildiğini [ilerleme kaydedildiğini] ispate kafidir zannındayım.

Keza Alman müzik muharrirlerinden [yazarlarından] Siegried Kallenberger, Leipzig’de meşhur musikişinas Robert Schumann tarafından 94 sene evvel neşredilen [yayımlanan] aylık musiki mecmuasının [müzik dergisinin] 1927 senesinin kanunusani [Kasım] nüshasında da Hint musikisine dair yazdığı meraklı bir makalede diyor ki: “Şunu evvela arz etmek icap eder ki: Hint musikisi de diğer Şark musikileri gibi tek sedalıdır, harmoni ve akort ilmi onca meçhûldür [bilinmez].” Keza aynı muharrir makalesinin yine başka bir satırında: “Fakat bana söylendiğine nazaran [göre] Avrupa musikisi Hindistan’da da tesirini hissettirmeğe başlamıştır. Bugün buna birçok misaller de gösterilebilir. Çinli ve Japonludan daha ziyade bir Hintli bizim Bach’ı, Beethoven ve Mozart’ı sever ve anlar ve zamanımızın bestekârlarından en ziyade Puccini eserlerinin melodi zenginliğinden ve süslenmiş musiki satırlarından dolayı Hindistan’da pek çok takdirkârlara maliktir [hayranları vardır].” Demek oluyor ki, Hindistan’da dahi Garp edebiyat-ı musikisine karşı büyük bir meyil müşahede olunmaktadır [eğilim gözlenmektedir].

Güya musikimizi Avrupalıların dahi takdir ettiğini iddia edenlere gelince: Şunu söylemek isterim ki, ilm-i musikide [müzik biliminde] pek büyük bir mevcudiyet gösteren Avrupalı, harmoniye gayrı muvafık [uymayan] musikimizi zahiren [görünürde] takdir etse bile batınan tenkit eder [içinden eleştirir]. Ve bunu birçok fennî [bilimsel]eserler de ispat ediyor. Memleketimize misafir olan ve kahvemizi içen bir Avrupalı nasıl olur da yüzümüze karşı musikimizi tenkit edebiliyor? Çünkü terbiye ve nezaket onu icap ettirmez mi? Fakat meşhur Fransız musikişinasından Saint Saëns, Garp edebiyat-ı musikisinin en yüksek noktasına yükseldikten sonra sırf garabetinden [tuhaflığından] dolayı Şark musikisini de tetkik etmek [incelemek] hevesine düşmüştür. Buna ise kompoze ettiği [bestelediği] “Samson et Dalila” nam [adındaki] operası canlı bir şahit teşkil eder [tanık oluşturur]. Saint Saëns, Şarkta cereyan eden [konusu Doğuda geçen] bu operaya ruh verebilmek için hiç olmazsa bir nebze [az] olsun Şark melodilerinden istifade etmek mecburiyetinde idi [yararlanmak zorundaydı]. Şayet tamamiyle harmoni kavaidi tahtında [kurallarına göre] kompoze edilen eserinde her perdeyi Şarkın basit melodileriyle kompoze etseydi, eminim ki daha birinci perdenin yarısında tiyatro binası tamamiyle boşalırdı. Esere bihak [iyice] dikkat edildiği zaman pekâlâ müşahede olunur [görülür] ki üçüncü veyahut dördüncü perdede pek az devam eden ufak bir Şark melodisi muazzam tiyatro binası dahilinde samiaya [dinleyenlere] pek monoton bir surette akseder [yansır]. Hattâ Saint Saëns, Fransız musikişinasından ve meşhur “Carmen” operasını kompoze eden Bizet’den bahsederken, “O, eserinde her şeyden evvel hayat, iştiha [haz] ve arzu arardı. Ben ise tarzın hayalî, garip ve korkunç safiyetinin [saflığının] ve şeklin tamamını arardım” demiştir. Şu münasebetle Saint Saëns’ın Şark musikisine olan alâkası sırf o musikiye karşı duyduğu ve tasavvur ettiği egzantrik hislerden başka bir şey olamaz. Şimdiye kadar mevzu bahs [söz konusu] olan tema, musikimizin asrileştirilmek [çağdaşlaştırılmak] ihtiyacının muhakkak olduğunu ispate kâfidir zannındayım [kanısındayım].

Edebiyatımızda bize Garpten [Batıdan] kalan vezni atika [eski vezne] karşı mücadele birkaç sene evvelinden başladı. Keza lisanımızdaki Arabi ve Farısi kelimelerin birçoğunu çıkardık. Binaenaleyh musikimizde de bir mevcudiyet göstermeliyiz. Sanat musikiden daha ziyade meşgul olduğumuz resimde gösterdiğimiz istidat ve terakki [yetenek ve ilerleme] cidden calib-ı dikkattir [dikkat çekicidir]. Musikimizin tek sedalı [teksesli] olarak ipkasını [devamını] arzu edenlere eski Kerem ile Aslı kitaplarındaki taşbasma garib-ül şekil [acayip şekilli] Acem resimlerini göstersem hiç şüphe yok ki ruhlarında derin bir kasavet [sıkıntı] hissederler. Çünkü bizde resim, musiki kadar ihmal edilmemiştir.

Binaenaleyh şimdiye kadar serdettiğim beyanata nazaran şunu pekâlâ takdir etmekliğimiz icap eder ki Maarif Vekâleti celilesi [azimli Millî Eğitim Bakanlığı] şu son aylar zarfında vukua gelen musiki mücadelesinin akabinde [sonrasında] hüsnüniyetini [iyi niyetini] bilfiil ispat eylemiştir.

Bizlere terettüp eden [düşen] en büyük vazife ise elbirliğiyle çalışmak ve musiki mefhumunu [kavramını] yeni nesle bihak [hakkıyla] anlatabilmektir. İnkılaptan sonra bütün kuvvetimizle atıldığımız şu mücadele sahasında -bugün ne kadar itirazı mucip olsa da [yol açsa da]- yarın harmoni mutlak ve mutlak muzaffer olacaktır…

Leipzig Musiki Konservatuvarından
Cevad Memduh

  • 1Choeur: 4 veyahut daha ziyade sedalı teganni parçalarına derler ki her sedanın muganni ve muganniyelerinin adedi teksir edildiği takdirde pek büyük “koro” vücuda getirilebilir.