Cevad Memduh Altar / Araştırma / HENRİK İBSEN NORA’YI NASIL YAZDI?
Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

ESERLERİARAŞTIRMA YAZILARI

Bu belgeyi Word Dökümanı Olarak İndirebilirsiniz!

Cevad Memduh Altar’ın Türkçeye çevirdiği ve Devlet Tiyatrosunda sahneye konulan, Henrik İbsen’in “Nora, Bir Bebek Evi” adlı tiyatro eserinin
birinci baskısının en başında yer alan Monolog (1942):

HENRİK İBSEN NORA’YI NASIL YAZDI?

Cevad Memduh Altar

            Geçen asrın büyük Norveç şairi Henrik İbsen’ini Shakespeareii facialarından sonra, sosyal meselelere yepyeni dünya görüşü ile el atan bir fikir adamı olduğuna şüphe edilemez. Bu büyük içtimaiyatçının [toplumbilimcinin] ileri bir milliyetçilikiii temeli üzerinde gelişen insanca fikirleri, önce realizm ve sonraları sembolizm yoluyla elde edilen bir görüşün muhasalası [sonucu] mahiyetindedir. Çünkü güneyin büyük şairi İbsen, cemiyete mal etmek istediği görüş ve tenkitleri, bazen ileri bir realizm ile anlatmış, bazen de bir sembole terk etmiştir. Her ne şekilde olursa olsun, cemiyet nizamının [toplum düzeninin] sert fakat candan bir tenkitçisi olan bu fikir kahramanı, çocukluk çağından olgunluk çağlarına kadar akla gelmeyen güçlüklerle boğuşmak zorunda kalmıştı.

            Şairin, bugüne kadar aktüel olan hükümleri, insanlığı son 30-40 sene içinde pek çok ilgilendirmiş olacak ki, Norveç dilinde yazdığı sahne eserlerinin hepsi dünya dillerinin birçoğuna çevrilmiş ve böylelikle İbsen, daha 40 yaşlarında iken dünya büyükleri arasında yer almıştı (1868).

            Eserlerinin mevzuunu [konusunu] ve tiplerini çok kere cemiyetten alan İbsen için, her sosyal hadise, üzerinde derin derin düşünmeyi icap ettiren psikolojik bir etüd mahiyetinde idi. İbsen, cemiyet hadiselerini bazen aylarca, senelerce kafasında taşır ve elde ettiği sonucu cemiyet için en tesirli bir mektep telakki ettiği sahne yolu ile anlatmak isterdi. Bu itibarla dünya dramatürjisinin Shakespeare ve İbsen’den sonra üçüncü büyük dahisi ve sembolisti Richard Wagneriv gelinceye kadar Shakespeare’den kalan tenkidi büsbütün başka bir görüş ile devam ettiren İbsen’in, yalnız günün ahlakına değil, bugünün, hattâ yarının ahlakına bile el uzatan, büyük bir terbiyeci olduğu şüphe götürmez.

            İbsen’in 78 senelik hayatı yarattığı eserlerin özü bakımından 4 devreye ayrılabileceğine görev, en uzunu 22 sene devam eden bu devrelerden her biri insanlığa yeni bir İbsen kazandırmış ve en son devre ise şairi büyük dünya sembolistleri arasına sokmuştur.

            İbsen’in en yüksek eserlerinden biri olan “Nora, yahut Bir Bebek Evi” adlı dramını yazmaya sebep olan sosyal zaruretlere gelince: İbsen 1857 senesinde ve henüz 29 yaşında iken, Kristiyanya’daki “Norveç Tiyatrosu”nun başına geçtikten sonra, ilk olarak sosyal dertlere el koymuş ve bu arada kendisi için psikolojik bir etüd olan “aile” mevzuunu [konusunu] önemle incelemeye başlamıştı. Bu derin inceleme sonunda neşrettiği “Aşk Komedyası” adlı eser, İbsen, çok kıymet verdiği aile mevzuunun yanlış anlaşılan taraflarını bütün açıklığıyla ortaya koyuyor ve bu yolda göze çarpan sakat görüşlerle için için alay ediyordu. Yalnız bu eser, daha o tarihlerde sosyal durumun üstünde yer almış olan İbsen’e, en çok rahipler arasında, sayısız düşman kazandırmış ve bu hadisenin uyandırdığı aksi tesir iledir ki, şair daha sonraki eserlerinde, sosyal marazları daha keskin bir görüşle tenkide karar vermişti. Nitekim, geniş ölçüde bir İbsen aleyhtarlığı, yaratma hayatının ikinci devresine (1857-1867) çoktan girmiş olan şairi memleketinden uzun bir zaman için ayırdı (1864). Hayatının üçüncü yaratma devresine Dresden’de giren şair (1868), Almanya’da 22 sene devam eden çalışması esnasında, Kant felsefesi yolu ile Alman felsefesini iyice tetkik etmiş ve mücadeleye devam kararıyla daha büyük sosyal meselelere el atmıştı. İşte tam bu sıralarda, sarsılmaz görüşü ile artık 51 yaşına varmış olan İbsen’in, sosyal dramlarının en mühimi olan “Nora” adlı eserini yazmak üzere olduğu görülür (1879). Bu eşsiz eser, her şeyden önce, o zamana kadar aile içinde vaziyeti tam bir müphemlik [belirsizlik] gösteren “kadının dramı” idi. İbsen’ göre, sosyal dertlerin başında gelen “ailede kadın” mevzuunun en gizli tarafları, “Nora” ile araştırılacak ve kadının cemiyetteki rolüne gene “Nora” ile icap eden istikamet gösterilecekti.

            Bu büyük dramda, tezat halinde karşılaşan karakterlere ve mevzuun kısaca incelenmesine gelince: Eserin kahramanı olan Nora, hali vakti yerinde bir memur ailesinden, genç, güzel, üç çocuklu, fakat eşi tarafından sosyal hadiselerle bilerek ilgilendirilmemiş ve dolayısıyla evlenmeden evvel babası, evlendikten sonra da kocası tarafından âdeta bir bebek muamelesi görmüş, iyi niyetler besleyen fakat şımarıkça bir kadın. Kocası avukat Helmer, henüz genç denecek bir çağda, yakışıklı, ailesine bağlı, eşi üzerinde fazla nüfuzu olan ve eşinin bilgisiyle değil, bilakis kadınlık safiyetiyle, kadınlık acziyle iftihar eden, etrafını göremeyecek kadar meşgul, aynı zamanda yaptığı işlerden gurur duyan bir iş adamı. Bu ailenin hemen her gün sofrasından eksik olmayan, iyi kalpli fakat sağlık durumu çok bozuk olan Dr. Rank, Nora’nın samimi olduğu kadar da lüzumsuz aile şikâyetlerinden kendine sessiz sedasız bir kalp payı çıkaran ve ölümünden bir iki gün önce Nora’ya olan platonik sevgisini genç kadına açmak fırsatını bulduğu anda, karşılık görmediği için, yanıldığını da anlayan, saf bir aile dostu. Banka direktörü Helmer’in maiyetinde küçük bir memur olan dava vekili Krogstad, hayatın birçok sillesini yemiş ve paraya olan hırsı yüzünden Helmer gibi bütün çocukluk arkadaşları tarafından terk edilmiş, insandan kaçan, murabahacı [tefeci] tipli, itibarını gene elde etmek için yaptığı candan didinmesi bile beklediği sonucu vermemiş olan, acınacak bir adam. Nora’nın çocukluk arkadaşı Madam Linde, samimi, fedakâr, hakikatli, başından birçok felaketler geçmiş, yoksul bir kadın. Çocukların dadısı ihtiyar Anne Marie, vaktiyle annesini erken kaybetmiş olan Nora’yı da büyüten şefkatli bir kadın. Sonra eserde vakit vakit Nora’nın delicesine sevdiği üç küçük erkek çocuğu görünmekte ve şahıslar arasında bir hizmetçi kız ile yalnız ilk perdenin başında görünen, bir mağaza hademesi bulunmaktadır.

            Avukat Helmer, eşinin sosyal meselelere karşı veya her aklı başında insanı ilgilendirmesi gereken işler üzerinde fikir yürütmesini hiç istemez. Ona göre iyi bir eş, yalnız evine, kocasına ve çocuklarına bağlı olan kadındır. Esasen babasının evinde de bu yolda bir terbiye almış olan Nora, sekiz senelik evlilik hayatında da kocasından aynı muameleyi görmüştür.

            Günün birinde Helmer, şiddetli bir sinir hastalığına tutulduğu için, doktorların tavsiyesi üzerine, Avrupa’nın kuzey taraflarına bir seyahat yapmak mecburiyetinde kalır; fakat uzun zamandan beri işsiz olduğundan, yani Ticaret Bankasınavi direktör tayin edilmeden çok önce, bu tavsiyeyi yerine getirmeye parasızlık yüzünden imkân bulamaz. Nora, borçla da olsa bu seyahatin yapılması için kocasını zorlar, fakat Helmer bunu kesin olarak reddeder. Bu durum karşısında sırf kocasının hayatını kurtarmak kararıyla, güya her kadın gibi gezmeye, seyahat etmeye hakkı olduğunu ileri süren Nora, bu arzusunun yerine getirilmesi için kocasına bu seyahati yapmayı kabul ettirir ve murabahacı Krogstad’dan gizlice borç olarak aldığı parayı kendisinin biriktirdiği para imiş gibi ortaya koyar. Seyahate çıkılır ve Helmer’in hayatı kurtarılır.

            Nora, bu hadisenin içyüzünü hep gizli tutmak mecburiyetindedir. Nora, hayatta herhangi bir şeyi eşine borçlu olmaktan zevk almayan mağrur kocası Helmer’in bu meseleyi öğrenmemesine çok gayret eder. Fakat genç kadın, borcunu ve faizleri Krogstad’a zamanı geldikçe ödeyemediği için çok acı duyar. Tam bu sıralarda kocası Ticaret Bankasına müdür tayin edilir ve ilk işi maiyetinde bir memur olarak çalışması gereken ve öteden beri bankada arkadaşları tarafından sevilmeyen Krogstad’ın vazifesine son vermek olur. Krogstad, Nora’ya bu işi önlemesini çok rica eder ve şayet önleyemezse vaktiyle verdiği borç için Nora’nın babasının da imza atmak suretiyle kefil olduğu senedi, kocasına ve hattâ mahkemeye göstereceğini söyler ve talihsiz kadını böylece tehdit de eder. Nora, ancak bu hadise karşısında, ne kadar büyük bir felakete sürüklenmekte olduğunu sezmiştir. Çünkü bir taraftan olanı biteni kocasına açamadığı için eşinin lüzumsuz gururuna kurban gitmekte, diğer taraftan vaktiyle ölüm döşeğinde yatan babası bu borç alma işini duymadan para elde etmesi maksadıyla senede babasının imzasını taklit ederek atmış olmasının ve hattâ aynı senede gene babası tarafından yazılması icap eden tarihin de babasının vefatı gününden 3 gün sonraki tarihle yazılmış olmasının çoktan farkına varmış olan Krogstad tarafından, sahtekârlıkla mahkemeye verileceği tehdidi karşısında ezilmektedir. Hattâ Nora, böyle bir kabahatin, kanun gözünde mazur sayılacağına da (!) inanmıştır, ama Krogstad’ın kesin tehditleri karşısında işin kötülüğünü anlamış ve intihara karar vermiştir.

            Ruh üzüntüleri içinde geçen uzun saatlerden sonra, Helmer, Krogstad’ın gönderdiği mektuptan hadiseyi öğrenince, en ufak bir tahkike bile lüzum görmeden Nora’yı fena halde hırpalar. Çocuklarının terbiyesini artık onun eline bırakamayacağını ve bu durum karşısında her ne pahasına olursa olsun Krogstad’ı tatmin etmek zorunda olduğunu söyler. Nora, kocasının bu sert muamelesi karşısında yaptığı işin gerçekten mesuliyetli bir iş olduğunu ve sekiz senelik evlilik hayatında kocasından gördüğü bebek muamelesinin bütün bu facialara sebep olduğunu artık daha iyi anlamış ve bu hadise karşısında mağrur kocasının Krogstad gibi bir adama boyun eğdiğini görünce, yuvasına karşı duyduğu derin sevgi bir anda nefrete dönmüştür. Nora, artık Helmer’i sevmemekte ve ondan nefret etmektedir. Hele birkaç saat sonra sırf iyi kalplı Madam Linde’nin yardımıyla Krogstad’ın sahte imzalı senedi bir zarf içinde göndermesi üzerine, o âna kadar eşine çok ağır muamele yapmış olan Helmer’in, bu kötü durumdan kurtulduğunu hissettiği anda, eşine gene o eski nezaketiyle hitap etmesi, esasen sekiz senedir kocasında vakit vakit karakter zaafı sezmiş olan Nora’da şiddetli bir aksi tesir uyandırmıştır.

            Nora bu hadisede, kocasının, kabahati mutlak üzerine alacağına emindir. Fakat son iki gün içinde olacağına kesin olarak inandığı böyle moral bir mucizeyi, bu sefer de göremeyen Nora, artık kendi kendini dinlemeye ve hadiselerle yakından ilgilenerek cemiyet, kanun, ahlak, din ve sair mefhumlar üzerinde kendi kendine bir görüş elde etmeye karar vermiştir. Hattâ Nora içinde bulunduğu basit haletiruhiye ile artık çocuklarını terbiyeye layık bir ana olmadığına da kanaat getirmiş ve o anda intihardan vazgeçerek, sırf hayatın içyüzünü yakından incelemek maksadıyla kocasının yalvarmasına ve ısrarlarına rağmen, eskisi gibi birlikte yaşamanın ancak her ikisinin de karakterleri bakımından tam olarak değişmeleri “mucizesiyle” mümkün olabileceğini söylemiş ve derhal yuvasını terk edip gitmiştir. Bu hadise karşısında inanılmayacak kadar acı duyan Helmer, sekiz senedir işlediği hatanın mahiyetini o anda anlamış, fakat çok sevdiği Nora’nın ayrılırken hatırlattığı “büyük mucizenin” ileride behemehal vuku bulacağı ümidiyle, büsbütün yeise düşmemiştir. Nitekim günün birinde bu mucizenin olacağı kanaatiyledir ki, Helmer’in kederli yüzünde ansızın bir ümit hali belirmekte ve bunun arkasından perde kapanmaktadır.

            Bu sosyal davanın hemen dörtte üçü olmuş bir hadiseden alınmıştır. Çünkü İbsen’in, dramlarına temel olan mevzuları, çok kere etrafında olan vakalardan aldığı malumdur. Hattâ İbsen, bazen eserlerinde kullandığı mevhum [hayalî] tiplerin gün geçtikçe gerçekten birer şahsiyet olduklarına kendi de inanır ve onlarla hayalinde dostluk bile tesis ederdi. Nitekim günün birinde şairin bu neviden ahbaplıklarını iyi bilen bir dostunun: “Nora, yuvasını terk ettikten sonra acaba nereye gitti?” sualine, İbsen ciddiyetle ve hiç düşünmeden, “Maalesef Nora’nın peşinden daha fazla gidemedim” diye cevap vermiştir ki, bu hal, İbsen dramlarındaki şahıslardan bir çocuğunun hayalen ne kadar yaşanmış olduklarını ispat etmektedir. Maamafih mühim bir kısmı hakikat olan Nora mevzuunda vakanın asıl kahramanı Danimarkalı roman muharriri Laura Petersen olduğuna göre, İbsen’in sırf bu genç kadını düşünerek, o mahut suale bu yolda bir cevap vermiş olması mümkündür.

            Diğer taraftan İbsen –mevhum bile olsalar– kahramanları ile fikren adamakıllı meşgul oluyor ve sahneye ayak basma fırsatını vermeden evvel onları uzun müddet hayalen konuşturuyordu. Bundan dolayıdır ki, İbsen diyaloglarındaki derli topluluğa hayret etmemeye imkân yoktur.

            İbsen, “Nora, yahut bir bebek evi” adlı dramını, Danimarkalı Laura Petersen’in hayatını kısmen muhitten edindiği intibalarla karıştırmak, kısmen bu intibaları işlemek ve mevzua yeni ve mefhum şahıslar da katmak suretiyle yaratmıştır.

            Şair, 36 yaşında Roma’ya geldiği vakit (1864), “zamanın trajedisi” adlı bazı notlar hazırlamıştı. Bu notlardaki fikirlerin her şeyden evvel feminizm üzerine kurulmuş olduğu görülüyordu. Nitekim bu notlarda, Nora ile kocasının karakterleri arasındaki tezadın ilk izleriyle bile karşılaşmak mümkündü. Hattâ şair, 1869 senesinde, yani “Nora” dramının yazıldığı tarihten tam 10 sene önce, Dresden’de iken, bu dramın gerçek kahramanı olan Matmazel Laura ile evvela mektuplaşarak tanışmış ve daha sonraları ailesi muhitine kadar giren bu kadının hayatı, İbsen’e ileride “Nora”yı yazma cesaretini vermişti. Nihayet Laura 1896’da henüz 20 yaşında iken, “Lili” müstear adıyla yazdığı “Les Filles de Brand” adlı eserini, henüz şahsen tanışmadıkları halde taparcasına saydığı büyük üstat İbsen’e ithaf etmiş ve günün birinde şairden cesaret verici bir cevap da almıştı.

            Bir müddet sonra İbsen, genç kızı Kopenhag’da şahsen tanımak fırsatını elde etti. Laura’nın tabiiliği, neşesi, o zaman olgunluk çağlarına yaklaşmış bulunan İbsen’in çok hoşuna gitmiş ve hattâ şair, genç kızı Dresden’e bile davet etmişti. Laura, yazın iki ay kadar Dresden’e geldi; hemen her gün İbsen’i ziyaret etti ve hattâ üstadın eşi ile samimi dostluk bile tesis etti. Laura’nın neşesi İbsen’in çok hoşuna gidiyordu ve daha sonraları “Nora” dramında Helmer’in ağzından da sık sık işitildiği gibi şair, Laura’ya “tarla kuşu” diye hitap etmeye başlamıştı. Tam bu sıralarda, Laura’nın babası öldü. Genç kız tekrar Danimarka’ya dönmek mecburiyetinde kalmıştı.

            Nihayet Laura, bir müddet sonra, Danimarka’da Victor Kieler adlı bir edebiyatçıyla evlendi. Fakat henüz kurulmuş olan bu aile, maddi sıkıntı içinde idi. Laura kalemiyle de evine yardım etmeye mecbur kaldı. Nitekim genç kadın ilk olarak “Croquis” adlı bir eser yazmış ve daha sonraları içinde kocasına ve kendisine ait birçok mühim desenler bulunan “Everil” namındaki romanını neşretmişti. Velhasıl bu iki genç birbirlerini çok seviyorlardı. Fakat ailenin para sıkıntılarını azaltmak maksadıyla asıl işinden başka işler de görmek mecburiyetinde kalan Kieler, günün birinde çok çalışmak yüzünden verem oldu. Laura, ailesinden borç para alıp kocasını iyice tedavi ettirmek arzusunu gösterdikçe kocası bunu yapmaktansa ölmeyi tercih ettiğini söylüyordu. Bunun üzerine, çok güç bir duruma düşen fedakâr kadın, eşini ve annesini haberdar etmeden, bir dostunun yardımıyla, Norveç Bankasından borç para aldı. Laura kendisine bu parayı bulan dostuna bile bu borcu fakir bir yeğeni için aldığını söylemişti. Nihayet Laura, kocasını İtalya’ya götürdü ve bu sayede onun hayatını kurtardı. Hattâ bu hadiseden sonra, kocası 40 sene daha yaşadı. İhtimal Kieler, bu paranın eşinin yeni neşrolunan esereinden geldiğini tahmin ediyordu. Seyahatten dönüşte bu mesut çift, Münih’te birkaç gün İbsen ailesine misafir olmuş ve iyi karşılanmıştı.

            Laura, Danimarka’ya döndükten sonra Madam İbsen’le uzun müddet mektuplaştı. Günün birinde bu iki aile arasında çok samimi bir bağlılık göze çarpmaya başlamıştı. Hattâ Laura, kocasına söylemediği borç alma meselesini gizli olarak yalnız Madam İbsen’e açmıştı. Herhalde İbsen de Laura’nın borçlu olduğunu karısından öğrenmiş ve Laura Dresden’den ayrılırken, İbsen genç kadını bu hususta bir hayli teselli etmişti. Bu seyahatten sonra her ne kadar Kieler iyileşmiş ise de, Laura çok yorgun düşmüştü. Çünkü Laura gazetelere yazdığı makalelerden alacağı paraya güvenerek, borçlarını ve faizlerini vaktinde ödeyeceğini sanmış, fakat netice hiç de tahmin ettiği gibi çıkmamıştı; Laura yazdıklarından para alamıyor, borçlarını muntazam ödeyemiyor, gün geçtikçe hayat kendisi için çekilmez bir hal alıyordu. Nitekim Laura, İbsen’e yazdığı mektupların bazılarında, “tarla kuşunun ötmez olduğundan, o eski şen şarkıların artık kalmadığından” bahsetmekteydi.

            Genç kadın, hakikaten devamlı güçlüklerle karşılaşıyordu. Hattâ Laura eski borcunu ödemek için yeniden borç almak mecburiyetinde kaldı ve bu borcu da –vadesi, doğumdan gelen bir hastalık zamanına tesadüf ettiği için– ödeyemedi. Fakat kocasının hâlâ bir şeyden haberi yoktu; Laura, yaklaşan tehlikeyi hissetmekte ve eserlerine daha iyi para veren bir tabi [basımcı] aramakta idi. Hattâ günün birinde İbsen’e bir mektup yazarak, kendisini başka bir tabi ile tanıştırmasını rica etti (1878). İbsen, uzun zaman Laura’nın bu mektubuna cevap veremedi. Çünkü bir tavsiye mektubu ile genç kadına yardım etmek istiyor, fakat hazırlanan eserlerin çabuk yazılmış, zayıf metinler olduğunu tahmin ettiği için, tabiin bunları kabul etmeyeceğinden de korkuyordu.

            Bir müddet sonra, İbsen’in bu hususta Laura’ya gönderdiği mektupta, aşağı yukarı şu satırlar bulunuyordu: “Paraya neden ihtiyacınız olduğunu mektubunuzda yazmamışsınız. Mademki bu kadar sıkıntılı, bu kadar fena günler geçiriyorsunuz, neden bunları kocanıza açmıyorsunuz? Bir kadının kocası hayatta oldukça bu kadar sıkıntıyı yalnız başına çekmesi hiç de doğru değildir. Derdinizi ona da söyleyin. Bu sıkıntılara onun katlanması daha doğru olur. İstediğiniz tavsiye mektubunu Hegel’e gönderdim. Fakat neticesi hakkında bir şey söyleyemem!...”. İbsen, bu ailenin geçirmekte olduğu buhranı adım adım takip ediyordu; işte tam o sıralarda “Nora” adlı dram yazmak fikri kafasında yavaş yavaş gelişmeye başladı. Bu dramın esası, her şeyi koca ile istişare etmek prensibine dayanıyordu.

            Bir müddet sonra İbsen’in korktuğu oldu; tabi Hegel’e tavsiye edilen eser kabul edilmemiş, Laura teessüründen eserin metnini yakmış ve hattâ bu yüzden genç kadının zihnine fenalık bile gelmişti. İşler gün geçtikçe karıştı; nihayet kocası vaziyeti öğrendi ve bu yüzden karı koca arasında müthiş kavgalar oldu; kocası boşanma davası açtı, ayrıldılar ve Laura’nın elinden çocuklarını bile aldılar. O sıralarda İbsen’e mektup yazan Kieler, Laura’nın akıl hastanesinde olduğundan bahsetmektedir. Bütün bu hadiseler, İbsen’in kafasında taşımakta olduğu Nora dramını büsbütün olgunlaştırdı.

            Bir müddet akıl hastanesinde tedavi gören Laura, çalışmalarına gene başlamış ve bu suretle borçlarının bir kısmını ödemeye muvaffak olmuştu. Karı koca birbirlerini çok sevdikleri için, bu ayrılık her ikisine de ağır gelmişti. Nihayet iki sene sonra, kocasının isteği ile, Laura tekrar evine döndü ve çocuklarına kavuştu. Burada en ziyade şaşılacak şey, Laura’nın, hayatının bu en acı günlerinden sonra yazdığı eserlerde, okuyanları hayran bırakacak bir olgunluk göstermesi idi (!). İşte bu gerçek aile romanı, bu suretle sona erdi ve Laura, İbsen’in hayatında büsbütün başka bir yüz ile yeniden görünmeye başladı.

            Gerçek vaka ile dram arasındaki münasebetlere gelince: Piyeste, Nora’nın eşi Helmer’in, etrafını göremeyecek kadar kendini işine vermesi, haberi olmadan karısı tarafından yapılan borç, İtalya seyahati borçlarını ve faizlerini ödemek için karısının gizlice çalışması gerçekten olmuş şeylerdir. Fakat borcun nasıl yapıldığı ile borç veren zat (Krogstad) ve Dr. Rank, asıl vakaya göre dramda İbsen muhayyelesinin [hayal gücünün] bulduğu mevhum [hayalî] hadise ve şahıslardır. Hele dramın sonu, büsbütün başka bitmektedir: Nora burada yuvasını ve çocuklarını bırakır gider; hakikatte Laura, çocuklarını ve yuvasını terk etmemiştir; bilakis kocası kendisini terk etmiş ve çocukları elinden almıştır. Bununla beraber eser, Laura macerasının pek az değişmiş bir şeklidir. İbsen, dramı için yalnız mevzuu değil, aynı zamanda karakterleri de bu aileden almıştır. Mesela Nora’nın tarla kuşu tabiatlı şen ve şakrak bir kadın olması, kocasının vazifeye bağlılığı, para işlerindeki titizliği, sakin ve nazik tavırlarının altında gizlenen kaba ve sinirli hali hep aynı ailede tesadüf edilen şeylerdir. Bununla beraber İbsen, Laura’nın eşi Kieler’in öz tipini, dramında oldukça değiştirmiştir.

            Dr. Rank’a gelince: Bu zat, eserin daha ilk sayfalarında göze çarpan mevhum bir şahıstır. İbsen, bu zat ile dramına “Darwinist” fikirleri sokmuştur. Dr. Rank, veraset [kalıtım] yoluyla kendinde devam eden feci bir hastalığın zebunu, hattâ kurbanıdır. Bu zat, bütün fikirlerinde mütemadiyen veraset meselelerine temas etmekte ve insanlar tarafından bilerek veya bilmeyerek işlenen günahların feci neticelerini telmih etmektedir [hatırlatmaktadır].

            İbsen’in Nora dramı için hazırladığı taslak, iki defterden ibarettir. Birinci defterde, notlar, şahısların listesi ve birinci perde yazılı idi. İkinci defterde ise, son iki perde bulunuyordu. Bu her iki taslakta, birçok düzeltmeler ve değişiklikler göze çarpmaktadır. Mesela ilk önce Helmer’e Stenborg, Madam Linde’ye Lind, Nora’nın dadısına da Christine adı verilmişti. Bu adlar sonra değişti. İlk notlarla ilk taslak arasında altı ay süren bir aralık göze çarpmaktadır. Nora’nın –borç da olsa– para bulduğundan dolayı duyduğu gururla ve Helmer’in karakterini gösteren cümlelerle, daha ilk notlarda karşılaşmak mümkündür. Murabahacı Krogstad, bir sayfanın kenarına ansızın düşülen bir not ile ortaya çıkan, tipik bir adamdır. İlk notlarda, hadisenin nereye varacağı henüz belli değildir; Nora’nın ya intihar etmesi, yahut delirmesi şıkları vardır. Fakat ilk taslaklara göre, bu son şık, daha kuvvetli görünmektedir. İbsen’in bu yolda bir taslaktan daha önce Nora için başka bir taslak hazırladığını ortaya atanlar da vardır. Fakat İbsen’in taslaklarının hiçbirini yok etmemiş olduğuna bakılırsa, elde bulunanlardan daha önce hazırlandığı iddia edilen bir müsveddenin vücudundan şüphe edilebilir.

            Büyük şaire bu eseri yazmak fikri, Laura’nın tabi tavsiyesi hususunda yaptığı müracaattan sonra gelmiş ise, mevzuu düşünüp kaleme alabilmesi için, İbsen tam bir yılını bu işe vermiştir. Nitekim eserin ilk taslağı, üç ayda meydana gelmiş, bu taslak üzerinde birçok değişiklikler yapılmış ve ikinci perde hemen hemen baştan yazılmıştır.

            Esas itibariyle İbsen’de günden güne gelişen feminist bir temayülün [eğilimin] sonucu olan bu eser, “Cemiyetin Destekleri” adlı dramın devamı mahiyetindedir. Bununla beraber İbsen, kadınların her hususta erkeklerle müsavi [eşit] oldukları tezini hiçbir vakit müdafaa etmemiş, bilakis kadınların katiyen erkeklere benzeyemeyeceklerini ileri sürmüş ve yalnız kadınlığın inkişafına [gelişmesine] engel olan cihetleri açığa vurmaya çalışmıştır. Bundan dolayı şair, kadınlık hakkındaki hayırlı düşüncelerini bu suretle geliştirmekte idi ki, Laura’nın macerası, İbsen’deki bu kanaatin dram haline konmasına vesile oldu.

            Esere, İbsen tarafından verilen “Nora” adı, sırf vakanın kahramanı olan Laura’dan mülhem değildir. Bu adın daha ziyade büyük şairin kafasını, daha Grimmstad’daki eczacı çıraklığından beri işgal eden genç bir kızın adından alındığı muhakkaktır. Genç İbsen, eczacı çıraklığı yaptığı sıralarda, Eleonore Christine Bie adlı bir kızın parmağını tedavi etmiş ve günün birinde bu kıza –yakınları gibi– İbsen de “Nora” diye hitap etmiştivii. İbsen, Laura adıyla aynı kafiyede olan bu ismi dramına sonradan ad olarak seçti. Bu takdirde eserin adı Eleonore’den, Nora’nın karakteri ise Laura’dan alınmış oluyor.

            Dramın sonlarına doğru, herkeste Nora’nın intihar edeceği kanaati hasıl olmaktadır. Fakat Nora, kendi tabirince, iki gün “büyük mucizeyi” bekledikten sonra, evini terk edip gitmiştir. Dramda, yalnız Madam Linde çok ketum davranan Nora’nın dertlerini kendine açmasına vesile olmuştur. Aynı zamanda Krogstad’ın elinden sahte imzalı senedi almaya muvaffak olan da gene bu fedakâr kadındır. Velhasıl bu dram, gerçek sevgi üzerine kurulmayan bir yuvanın içyüzünü bütün fecaatiyle açığa vurmakta ve aile dertlerine ancak her türlü hodbinlikten uzak olan karşılıklı bir sevgiyle katlanılabileceğini ileri sürmektedir.

            İbsen, ilk taslaklardaki tasavvurunun tamamiyle aksine olarak, daha sonraları Nora için şu iki finalden birini seçmeyi düşünüyordu: Birinci finale göre, Nora evini terk etmekte, ikinci finalde ise, çocuklarına olan aşkından dolayı gene evinde kalmaktadır. Fakat şair, birinci finali tercih etmiş ve eser ilk olarak 4 birincikânun [Aralık] 1879 günü ve birinci şıkka göre basılmıştır. O zaman, bütün görüş ve kanaatiyle yarım asırlık bir hayatı bitirmiş olan şairin bu eseri, halk arasında büyük bir merak uyandırmış ve 15 gün içinde 8.000 nüsha satılmış, bir müddet sonra ise aynı eseri iki defa daha yeniden basmak zarureti hasıl olmuştur. Hattâ İbsen’in doğumunun 100. yıl dönümünde (1928), Norveç’te yapılan anma töreni münasebetiyle şairin yeniden basılan eserleri arasında, yalnız Nora dramından 127.995 nüsha satılmıştır ki bu hal, inkılap yapmış klasik eserler arasında, böyle bir seferde bu eserden daha çok satılanının henüz mevcut olmadığını ispata bir delil teşkil eder.

            “Nora”, bidayette [başlangıçta], bilhassa Almanya’da şiddetli tenkide maruz kalmasına rağmen, birdenbire her tarafta alâka uyandırdı. Daha neşredildiği sene İsveç, Alman, Fin, Leh dillerine ve İngilizceye çevrildi. Bir müddet sonra İtalyanca ile Hollanda dillerine çevrilmiş ve en sonra Fransızcaya tercüme edilmişti. “Nora”, az zamanda dünya sahnelerini teshir etti [büyüledi]. Nitekim bu güzel eser, basıldıktan sonra, Kopenhag, Kristiyanya, Stockholm, Helsingfors, Dresden, Hannover, Berlin, Varşova, Londra ve Paris tiyatrolarında uzun müddet üst üste oynandı. Birçok eserin sahnede “Nora” kadar çabuk başarı elde edebildikleri görülüyordu; fakat hiçbir eserin muvaffakiyeti [başarısı] Nora kadar sürekli değildi. Bundan maada [başka], zamanın sahne hayatında açık bir yeniliği işaret eden “Nora”, o tarihlerdeki sanat dedikodusunun ağırlık noktasını teşkil ediyordu. “Nora” her yer, her muhitte kritik ediliyor, muharririn lehinde ve aleyhinde bir sürü sözler işitiliyordu. Dünya feminizminin henüz canlanmak üzere olduğu o devirlerde bu münakaşaların [tartışmalarının] esasını, “Acaba Nora evine dönecek mi?” suali teşkil etmekte idi. Hattâ İsveç’te intişar eden [basılan] mecmualardan [dergilerden] birinde, muhabiri tarafından İbsen’e bu hususta sorulan suale şairin “Tabii dönecek” diye verdiği cevabı, Nora dedikodusunu takip edenlere mühim bir havadis olarak ilan edilmişti. Gene dostlarından biri, İbsen’e aynı suali sormuş ve şair bu suale: “Ben ne bileyim? Kocasına ve çocuklarına dönmesi mümkündür, fakat bir sirk artisti de olabilir” diye mânâlı bircevap vermiştir. Bununla beraber bu neviden cevaplarıyla tiyatronun realite olmaktan ziyade, sembol olduğunu ima eden şair, uzun müddet anlaşılamadı.

            Bütün dünya sahnelerinde inkılap yapan “Nora” hakkında en ziyade Almanlar, bidayette hoşnutsuzluk gösteriyorlar ve eserin dinleyenler üzerinde tam bir tesir hasıl etmediğini işeri sürüyorlardı. Halbuki Fransız sahneleri aynı eseri daha başlangıçta itirazsız kabul etmişler ve Fransız artistleri rollerde en ufak bir değişikliğe bile tahammül edemediklerini birçok vesilelerle sanat dünyasına anlatmışlardır. Diğer taraftan, eserde en ziyade itiraza uğrayan kısım final idi. Halbuki eserin bu kısmında, aile münasebetlerinde sık sık göze çarpan tehlikeli bir zaafın neticesi, bütün çıplaklığıyla kendini gösteriyordu. Hele Nora’nın yuvasını bırakıp gitmesi, bazı Alman sahnelerinde bir türlü hazmedilemiyordu. Hattâ Alman artistleri bir müddet Nora’yı temsil etmemekte ısrar ettiler. Bu hal, İbsen’i çok üzüyordu. Hem o tarihlerde tiyatro direktörlerinin piyeslerde değişiklik yapmaya salahiyetleri olması, İbsen’i çok düşündürmüş ve şair, eserinin başkaları tarafından tashih edileceği korkusuyladır ki, dramına bir dördüncü perde daha katmaya ve bu kısımda Nora’yı yuvasına döndürmeye kendi kendine karar vermişti. Fakat muharririn istemeyerek yazdığı anlaşılan bu perde hiç sevilmemiş ve Nora’nın daha sonraki temsillerinde veya tabında göz önüne bile alınmamıştır.

            Dördüncü perdenin vakası, üçüncü perdeden bir sene sonra geçer. Bu perdede Madam Linde, Krogstad ile evlenmiştir. Nora’nın kucağına bir çocuk uyumaktadır. Nora mesut olmuşa benzer, fakat düşüncelidir ve arada sırada yüzünde keder izleri belirir. Eşi, gene herkes tarafından sevilir ve gene aynı bankanın direktörüdür. Helmer, bu perdenin en sonunda kendisine kederli bir yüzle bakan eşine yaklaşır, bu esnada Nora, Helmer’e “Beni affettin mi?” diye mırıldanır. Helmer hemen cevap vermez, karısına evvela sessizce bakar, sonra cebinden bir bisküvi paketi çıkarır ve her zaman karısına dişleri bozulur diye menettiği [yasakladığı] bisküviyi bu sefer kendi eliyle Nora’nın ağzına sokar. Bu durum karşısında Nora bir sevinç çığlığı koparır ve bisküviyi yerken “Mucize!” diye bağırır, perde yavaşça iner. Fakat yukarıda da söylendiği gibi eserin bu son kısmı pek az oynandığı için unutulmuş ve böylelikle gene İbsen’in arzusu yerine gelmiştir.

            “Nora”nın İskandinav memleketleriyle Paris’teki ve memleketimizdeki temsillerine gelince: “Nora”, Norveç’te ilk defa 20 İkinciteşrin [Kasım]1880’de, yanı şairin ölümünden tam 26 sene önce, Kristiyanya Tiyatrosunda oynandı. Fakat asıl ilk temsil, eserin yazıldığı yıl Kopenhag’da Theatre Royal’da olmuş ve Nora rolü, Danimarkalı meşhur artist Betty Henning tarafından oynanmıştır. İşte bu temsilden sonra “Nora” artık dünya sahnelerine yerleşmek üzere idi; Nora rolü, zamanın tanınmış artistleri tarafından ideal bir rol olarak benimsenmeye başlanmıştı. Nitekim devrin büyük artistlerinden biri olan Eleonor Duse, Nora rolünü St. Petersburg sahnelerinde eşsiz bir başarıyla canlandırmıştır. Tanınmış bir artist olan Rejane ise, Paris’te Vaudeville Tiyatrosunda Nora’yı parlak bir başarı ile oynamak suretiyle bu mühim eseri Fransa’ya ilk defa olarak tanıtmış ve sevdirmiştir. Daha sonraları aynı rol, büyük Fransız artisti Suzanne Despres’yi de tahrik etmiş olmalı ki, bu tanınmış sanatçı Nora’yı önce Paris’te Oeuvre Tiyatrosunda birçok defalar oynamış ve bir müddet sonra –memleketimizi de bu araya sokmak suretiyle– Avrupa’nın tanınmış sahnelerinde Nora rolünü bütün inceliğiyle canlandırmıştır. Nora, 1889 senesinde, Brüksel’deki Park Tiyatrosunda da birçok defalar oynanmıştı. Fakat bu temsillerin mahiyetini pek o kadar anlayamamış olan halk arasında lüzumsuz tenkitlere yol açmamak için olacak ki, İbsen’in esasen istemeyerek yazdığı dördüncü perde de bu temsillerde sahneye konmuştur.

            İbsen, “Nora”nın bütün dünya sahnelerinde temsile başlandığı tarihten tam 10 yıl sonra, artık dünya büyükleri arasında sayılıyordu. Hattâ 1890 yılında şairin “Hortlaklar” adlı eserinin R. Darzen tarafından Fransızcaya çevrilip büyük sanatçı Antoin tarafından temsilinden sonra, zamanın tanınmış bir tenkitçisi olan Stoulling, İbsen hakkında “Bu sıralarda Henrik İbsen İskandinavviii âleminin en acayip ve en şahsiyetli bir muharriridir. Daha doğrusu bu bir ihtilalcidir” diyordu.

            Zamanımızın en meşhur Nora oynayıcısı ise, aslen Rus olup devamlı olarak Paris’te oturan tanınmış artist Ludmilla Pitoëff’tir. 6 çocuklu bir aile kadını olan Pitoëff, sahne hayatını en çok büyük şairin eserlerine vermiş ve Nora rolünü, hem de kendi çocuklarıyla oynamak suretiyle, önemli bir şöhret elde etmiştir. Hattâ bir aile kadını olarak bu rolü başaran Pitoëff, böylelikle yarım asır önceki fikir seviyesinin bugün çok daha ileri bir noktaya varmış olduğunu ispat etmekle kalmamış, aynı zamanda İbsen devrinin bu eser üzerindeki şüphe ve tereddütlerine en kesin cevabı da vermiştir.

            Memleketimizde “Nora” temsillerine gelince:İstanbul’da Suzanne Despres tarafından umumi harpten evvel verilen Nora temsilleri hakkında kesin bir sonuca varılamamakla beraber, bu temsillerden sonra eski Türk ailelerinin Nora hakkındaki görüş ve düşüncelerini, Madame Suzanne Despres’ye yazdıkları mektuplardanix anlamak mümkündür. Memleketimizin henüz dün denilecek kadar yakın bir mazisinde, bu esere karşı gösterilen ilginin içyüzünü açığa vuracak olan bu mektuplar Madame Suzanne Despres’nin müsaadesiyle incelenecek olduğu takdirde, bir çeyrek asır önceki Türk fikir hayatında İbsen’in yerini bulmak bakımından, önemli sonuçlar elde edileceği kesin olarak söylenebilir. Hattâ İstanbul’da Suzanne Despres tarafından verilen “Nora” temsillerini kovalayan yıllar içinde, Türk fikir adamları arasında, İbsen dehasına karşı gösterilen ilgiyi, bazı edebî gazetelerde de bulmak mümkündür. Nitekim 28 Ağustos 1335 tarihli Peyam “İlave-i Edebiyesi”nde üstat Süleyman Nazif “Bir edebiyat muallimine cevap” başlıklı yazısında, İbsen hakkındaki görüşlerini şöyle anlatmaktadır: “Tolstoy’a gelince, istiğrap [hayret] edersiniz, fakat ben size kalbimi ve hakikati söylemeye karar verdim. O bir kucak sakaldan ben yalnız bir menkıbe biliyorum: Devri mesudü istibdatta, Fransızca “Les Annales” mecmuai işbuiyyesini muntazaman takip ederdim. On beş seneden fazla bir zaman oldu. Norveç edibi eşheri (Henrik İbsen) henüz berhayat idi. Tolstoy’un bir muharrirle mülâkatını “Les Annales” nüshalarının birinde okumuştum. Koca Moskof edibi, İbsen’den hiçbir şey anlayamamış olduğunu, kemali saffetle ve hatırımda kaldığına göre biraz da temeddühkârane [böbürlenerek] söylüyordu. Her ikisi de öldüler. Fakat azizim, İbsen’i anlamamak bence alelıtlak [genel olarak] sanatı, güzelliği anlamamaktır. Son zamanın bu Shakespeare’ini, hem de daha rakik [duygulu] ve mütekâmil [gelişmiş] Shakrespeare’ini hem sevmeyen hem anlamayan ve hem sevmediğini ve anlamadığını maalifitihar [gururla] ilan eden bir Tolstoy, benden ilelebet uzak olsun… Bir Kazak alayının ayakları altında ezileyim razıyım. Fakat rica ederim Tolstoy’u benim cehlime taslit etmeyiniz [bulaştırmayınız]”.

            Üstat Süleyman Nazif’in Tolstoy hakkındaki görüşlerini bir tarafa koyarsak, İbsen için söyledikleri daha o zamanın Türk fikir adamları tarafından bu büyük şaire ayrılan yeri göstermesi bakımından önemli bir not mahiyetindedir. Diğer taraftan “Nora”, son senelerde İstanbul’da Şehir Tiyatrosu artistleri tarafından yalnız bir defa oynanmış ve bu mühim eserin ilk Türkçe temsili de bu olmuştur.

            Bugün Japonya’ya varıncaya kadar bütün dünyada saygı ile anılan İbsen eserlerinin, “Fikir Tiyatrosu” alanında en önemli yeri tuttuğu ve milletlerarası rejisörlere her türlü isteklerini tatmin bakımından bitmez tükenmez bir sanat kaynağı olduğu muhakkaktır.

            Mücadele ile dayanma zorluğunu benliğinde toplamış bir fikir adamı olan İbsen, “Nora” dramını yazdığı tarihlerde artık yarım asırlık bir hayatı arkasında bırakmış bulunuyordu. Şair, bu esere çalışırken, her gün Münih’teki meşhur “Maximilien” kahvesine gider, kendisine ayrılan bir yerde, arkası sokak kapısına dönük ve kahveye girenleri görmek için de yüzü karşısındaki aynaya çevrilmiş olarak oturur, Nora ile eşi Helmer’in görüşmeleri üzerinde uzun uzun düşünürdü. İşte bu “kadınlık” davası, Nora’nın yazılmasından tam 15 yıl önce şairin kafasını durmadan yordu. “Kadının, sosyal hayattaki yeri ve karşılaştığı güçlükler” onu devamlı olarak düşündürdü. Nihayet öyle bir zaman geldi ki, Faust’taki “Marguerite” ve Peer Gynt’teki “Solvejg” gibi, sırf erkekliğin lehine fedakâr kadın tiplerine karşı, şair, zıt fikirler bile beslemeye başladı. Hattâ İbsen’in kadınlık hakkındaki düşüncelerinde birdenbire başlayan bu aksi tesir, ilk olarak “Gençlerin Birleşmesi” adlı eserinde, kendisinin daima bebek yerine konulduğundan şikâyet eden Selma tipinde görülmekte idi. Diğer taraftan İbsen’in tam o tarihlerde dünya feministlerinin başı olan Camilla Collet ile âdeta işbirliğiyaptığı da görülüyordu. İbsen Collette ile yaptığı sıkı temaslardan sonra, günün birinde feminizmin en candan koruyucusu olarak tanındı. Şair, 1870 senesinde, “Cemiyetin Destekleri” adlı ilk feminist eserinin notlarını yazmaya başladı ve bu neviden eserlerinin en başında gelen “Nora, yahut bir bebek evi” ise, 1879 senesinde, bu büyük adamın 51 yaşına ulaştığı sıralarda ortaya çıktı ve basıldı. Bu itibarla İbsen’deki feminist duyuşlar, 36 yaşına varmış olan şairin daha sonraki 15 senelik hayatı içinde gelişmiş ve günün birinde sarsılmaz bir inan halini almıştır. O halde, sosyal dertlerin en mühimlerinden biri olan “Nora” mevzuunun bu 15 senelik görüş ve tenkitten elde edilen kesin bir teşhis olduğuna şüphe edilemez.

            Henrik İbsen’le “Nora” arasındaki bağları aramak amacıyla hazırlanan denemeyi burada keserken, bu büyük adamın insanlık davası uğrunda göze aldığı çetin mücadelenin ancak şu tanınmış cümleyle anlatılabileceğini ummaktayım: “Hakikat yoluyla kalpleri arayan şair, kendini anlayan kalpleri bulur; fakat kendini yaralayan taşlarla da karşılaşır”.

 

21.IX.1941
Ankara
Ataç sokağı

 

i 1828 yılında Norveç’in batısında Bergen civarındaki Skien’de doğmuş ve 1906’da Oslo’da (Kristiyanya) ölmüştür.

ii 1564-1616.

iii Norveç, 1814 yılında Danimarka’dan ayrılarak İsveç ile birleşmiştir. İbsen gençlik çağlarından beri Norveç’in tam istiklale kavuşması için uğraşmış, fakat Norveç böyle bir istiklal, ancak İbsen’in ölümünden bir yıl önce kavuşabilmiştir (1905).

iv 1813-1883.

v Birinci yaratma devresi (1843-1856): Grimmstad’da eczacı çıraklığı ve üniversite imtihanlarına hazırlık; Kristiyanya Üniversitesinde estetik ve edebiyat tahsiline başlayış; Brnjolf Biarme müstear [takma] adıyla neşredilen ilk yurtseverlik şiirleri (1850); 23 yaşında Bergen’deki “Norveç Tiyatrosu Dramaturgluğu”na atanması (1851); eşi Suzanna Thoresen ile ilk tanışması; yurtseverlik şiirleri ile Norveç inkılabına hizmet eden, hürriyet âşığı, ihtilalci bir şair olarak, yalnız üniversiteliler arasında tanınması; “Catilina” adlı ilk yurtseverlik dramını yazması ve tarihsel dramlar.
            İkinci yaratma devresi (1857-1867): 29 yaşında Kristiyanya’daki Danimarka aleyhine olan “Norveç Tiyatrosu”nun başına geçiş (1857); tarihsel dramlarla beraber sosyal meselelerle ilk karşılaşma; “Aşk Komedyası” adlı eseriyle “evlenme” ve “aile” probleminin ilk olarak ele alınması; bu eserin arkasından birdenbire başlayan İbsen aleyhtarlığı; mücadeleci İbsen ve her şeye rağmen mücadeleye devam; muhitin fazla aleyhte olmasının verdiği üzüntü ile muvakkat bir zaman [geçici olarak] memleketini terk etme ve yabancı memleketlerde etüd yapma arzusu; Parlamento kararı ile, memleket dışında yapacağı etüd seyahatlerine para yardımı (1863); 1864’te ilk olarak Roma’da; 2 sene sonra devlet yardımının yaşadığı müddetçe maaşa çevrilmesi (Şair Maaşı adıyla); Norveç halkının ruhundaki sakat bir romantizmi inceleyen “Peer Gynt” dramatik şiirinin yazılması (1867).
            Üçüncü yaratma devresi (1868-1890): İtalya’dan Almanya’ya geliş ve Dresden ile Münih’te 22 sene devam eden verimli bir hayat; Kant felsefesinin ve genel olarak Alman felsefesinin incelenmesi; büyük sosyal dertlere el koyma ve bu nevi dertler üzerinde müşahede, teşhis ve tenkitler [gözlem, tanı ve eleştiriler]; ilk sosyal dramlarından “Gençlerin Birleşmesi” adlı eserin yazılması, bu eserde ilk olarak geniş muhitlerde tanınması; 1875’ten sonra Münih’e yerleşme; Münih’te hayatının en verimli yaratma senelerine giriş: “Cemiyetin Destekleri”, “Nora yahut bir bebek evi” (1879), “Hortlaklar”, “Halk Düşmanı”, “Yaban Ördeği”, “Denizin Kadını”, “Hedda Gabler” (1890) adlı en mühim mücadele dramlarının yazılması ve İbsen üzerinde geniş ölçüde bir tenkidin başlaması; şöhret.
            Dördüncü yaratma devresi (1891-1906): Yurda dönüş, hayatının sonuna kadar Kristiyanya’ya yerleşme; milletlerarası ölçüde bir dâhi olarak tanınması; 1890’da “Hedda Gabler” ile başlayan sembolizme büsbütün giriş ve “Yapı Ustası Solness” adlı eseriyle, gençlik zaferinin ihtiyarlık gözüyle incelenmesi ve bir nevi ihtiyarlık trajedisinin doğması: “Küçük Eyolf” adlı eseriyle aile probleminin ihtiyarlık köşesinden araştırılması; son olarak, “John Gabriel Borckmann” ve “Biz Ölüler Uyanınca” adlı eserlerinin yazılması ve 1906’da ölümü.

vi Bu eserin Norveç dilinden Almancaya tercüme metinlerinde göze çarpan “Aktienbank” tabiri, vaktiyle bankacılık, Avrupa’nın bazı yerlerinde, fertlerin teşebbüsünden anonim şirketi haline girerken teşekkül eden hisse senetli bankalara verilen bir isimdi. Bundan dolayı bugün bankacılık dilinde pek kullanılmayan “Aktienbank” adı yerine, gerek bu önsözde, gerek temsil metninde “Ticaret Bankası” adı kullanılmıştır.

vii Nora, Eleonore adının kısaltılmış şeklidir.

viii 1891 yılından bu tarafa, tam yarım asır geçtiği halde, Norveç hakkında pek az şey bilinmekte ve üç İskandinav milletinin (İsveç, Norveç, Danimarka) hususiyetleri, hâlâ esaslı olarak birbirlerinden ayırt edilememektedir. Bunun içindir ki, İskandinav milletleri arasında, İbsen gibi, Grieg gibi, mühim sanat şahsiyetlerini yetiştiren Norveç’in, fikir alanındaki durumu başlı başına bir tetkik mevzuudur.

ix Lugné Poé’nin “İbsen” adlı eserinde bu mektuplardan bahsedilmekte, fakat mektuplarda neler yazılı olduğu bildirilmemektedir.

x 1917.