Cevad Memduh Altar / Araştırma / HENRİK İBSEN “NORA”YI NASIL YAZDI?
Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

ESERLERİARAŞTIRMA YAZILARI

Bu belgeyi Word Dökümanı Olarak İndirebilirsiniz!

Cevad Memduh Altar’ın Almancadan Türkçeye çevirdiği
ve Devlet Tiyatrosunda sahneye konulan,
Henrik İbsen’in “Nora, Bir Bebek Evi” adlı tiyatro eserinin
ikinci baskısının en başında yer alan Monolog (1959):

HENRİK İBSEN “NORA”YI NASIL YAZDI?

Cevad Memduh Altar

            Henrik İbsen’in hayatı, yarattığı eserlerin özü bakımından dört devreye ayrılabileceğine görei, en uzunu 22 sene devam eden bu devrelerden her biri, insanlığa yeni bir İbsen kazandırmıştı.

            Sanatkâr, 1857 senesinde ve henüz 29 yaşında iken, Kristiyanya’daki “Norveç Tiyatrosu”nun başına geçtikten sonra, ilk olarak sosyal dertlere el koymuş, bu arada “aile” mevzuunu önemle incelemeye başlamıştı. Bu çalışmalar sonunda neşrettiği “Aşk Komedyası” adlı eser, İbsen’in çok kıymet verdiği aile mevzuunun yanlış anlaşılan taraflarını bütün açıklığıyla ortaya koyuyordu. Yalnız bu eser, İbsen’e en çok rahipler arasında sayısız düşman kazandırmış ve bu hadisenin uyandırdığı aksi tesir iledir ki, sanatkâr sonraki eserlerinde sosyal marazları daha kesin bir görüşle tenkide başlamıştı. Nitekim geniş ölçüde bir İbsen aleyhtarlığı, yaratma hayatının ikinci devresine (1857-1867) çoktan girmiş olan İbsen’i memleketinden uzun bir zaman için ayırdı (1864). Hayatının üçüncü yaratma devresine Dresden’de başlayan sanatkâr (1868), Almanya’da 22 sene devam eden çalışmaları esnasında, Kant yoluyla Alman felsefesini iyice tetkik etmiş ve mücadeleye devam kararıyladır ki, daha büyük meselelere el atmıştı. Tam bu sıralarda, 51 yaşına varmış olan İbsen’in, sosyal dramlarının en mühimi olan “Nora” adlı eserini yazmak üzere olduğu görülür (1879). Bu eser, her şeyden önce aile içindeki durumu bir türlü halledemeyen “kadın”ın dramı idi. İbsen’e göre, sosyal dertlerin en başında gelen “ailede kadın” mevzuunun karanlık tarafları, “Nora” ile araştırılacaktı.

            “Nora”da tezat halinde karşılaşan karakterlere ve mevzuun kısaca incelenmesine gelince: Eserin kahramanı olan Nora, hali vakti yerine bir memur ailesinden, genç, güzel, üç çocuklu, fakat eşi tarafından sosyal hadiselerle bilerek ilgilendirilmemiş, evlenmeden evvel babası, evlendikten sonra da kocası tarafından bebek muamelesi görmüş, iyi niyetler besleyen bir kadın. Kocası avukat Helmer, henüz genç denecek bir yaşta, yakışıklı, evine bağlı, eşi üzerinde fazla nüfuzu olan ve eşinin bilgisiyle değil, bilakis kadınlık safiyetiyle, kadınlık acziyle iftihar eden, etrafını göremeyecek kadar meşgul ve yaptığı işlerden gurur duyan bir iş adamı. İyi kalpli fakat sağlık durumu çok bozuk olan Dr. Rank, Nora’nın samimi aile şikâyetlerinden kendine sessiz sedasız bir gönül payı çıkaran ve ölümünden bir iki gün önce sevgisini genç kadına açmak fırsatını bulduğu anda, karşılık görmediği için yanıldığını anlayan, saf bir aile dostu. Banka direktörü Helmer’in maiyetinde küçük bir memur olan dava vekili Krogstad, hayatın sillesini yemiş ve paraya olan hırsı yüzünden, Helmer dahil, bütün çocukluk arkadaşları tarafından terk edilmiş, insandan kaçan, murabahacı [tefeci]tipli, itibarını elde etmek için yaptığı teşebbüslerinin hiçbiri beklediği sonucu vermemiş olan, acınacak bir adam. Nora’nın çocukluk arkadaşı Madam Linde, samimi, fedakâr, hakikatli, başından çok felaket geçmiş, yoksul bir kadın. Çocukların dadısı ihtiyar Anne Marie, vaktiyle annesini erken kaybeden Nora’yı büyüten şefkatli bir insan. Sonra eserde vakit vakit Nora’nın delicesine sevdiği üç küçük erkek çocuğu, bir hizmetçi kız ve yalnız ilk perdenin başında bir mağaza hademesi görünmektedir.

            Avukat Helmer, eşinin sosyal meselelere karşı, veya her aklı başında insanı ilgilendirmesi gereken işler üzerinde, fikir yürütmesini hiç istemez. Ona göre iyi kadın, yalnız evine, kocasına ve çocuklarına bağlı olan kadındır. Esasen babasının evinde de bu yolda bir terbiye almış olan Nora, sekiz senelik evlilik hayatında da kocasından aynı muameleyi görmüştür.

            Günün birinde Helmer şiddetli bir sinir hastalığına tutulduğu için, doktorların tavsiyesi üzerine, Avrupa’nın güney taraflarına bir seyahat yapmak mecburiyetinde kalmıştır, fakat uzun zamandan beri işsiz olduğundan, yani bankaya direktör tayin edilmeden çok önce, bu seyahati yapmaya parasızlık yüzünden imkân bulamamıştır. Nora, borçla da olsa, seyahatin yapılması iin kocasını zorlamış, fakat Helmer bunu kesin olarak reddetmiştir. Bu durum karşısında, sırf kocasının hayatını kurtarmak kararıyla, güya her kadın gibi gezmeye, seyahat etmeye hakkı olduğunu ileri süren Nora, bu arzusunu yerine getirmesi için kocasına, seyahati kabul ettirmiş ve murabahacı Krogstad’dan gizlice borç olarak aldığı parayı kendisinin briktirdiği para imiş gibi ortaya koymuştur; seyahate çıkılmış ve Helmer’in hayatı kurtarılmıştır. Fakat Nora bu hadisenin içyüzünü hep gizli tutmak mecburiyetindedir. Nora, hayatta her hangi bir şeyi eşine borçlu olmaktan hoşlanmayan mağrur kocası Helmer’in bu meseleyi öğrenmemesine çok gayret eder. Fakat genç kadın, borcunu ve faizleri Krogstad’a zamanı geldikçe ödeyemediği için, çok bunalır.

            Tam bu sıralarda Helmer bankaya müdür tayin edilir ve ilk işi maiyetinde bir memur olarak çalışması gerken ve öteden beri bankada arkadaşları tarafından sevilmeyen Krogstad’ın vazifesine son vermek olur. Krogstad, Nora’ya bu işi önlemesini rica eder ve şayet önleyemezse vaktiyle verdiği borç için Nora’nın babasının da imza atmak suretiyle kefil olduğu senedi kocasına ve hattâ mahkemeye göstereceğini söyler ve talihsiz kadını böylece tehdit eder. Nora, ancak bu hadise karşısında, ne kadar büyük bir felakete sürüklenmekte olduğunu sezmiştir, çünkü bir taraftan olan biteni kocasına açmadığı için, eşinin lüzumsuz gururuna kurban gitmekte, diğer taraftan vaktiyle ölüm döşeğinde yatan babası bu borç alma işini duymadan para elde edebilmesi maksadıyla senede babasının imzasını taklit ederek atmasının ve hattâ aynı senede gene babası tarafından yazılması icap eden tarihin de, babasının vefatı gününden üç gün sonraki tarihle yazılmış olmasının çoktan farkına varmış olan Krogstad tarafından, sahtekârlıkla mahkemeye verileceği tehdidi karşısında ezilmektedir. Hattâ Nora, böyle bir kabahatin kanun nazarında mutlak mazur sayılacağına da (!) inanmıştır, ama Krogstad’ın kesin tehditleri karşısında işin kötülüğünü oldukça anlamış ve intihara karar vermiştir.

            Ruh üzüntüleri içinde geçen uzun saatlerden sonra Helmer, Krogstad’ın gönderdiği mektuptan hadiseyi öğrenince, ufak bir tahkike bile lüzum görmeden, Nora’yı fena halde hırpalar; çocuklarının terbiyesini artık onun eline bırakmayacağını ve bu durum karşısında, her ne pahasına olursa olsun, Krogstad’ı tatmin etmek zorunda olduğunu söyler. Nora, kocasının bu sert muamelesi karşısında yaptığı işin gerçekten mesuliyetli bir iş olduğunu ve önce babasından, sekiz senelik evlilik hayatında da kocasından gördüğü bebek muamelesinin bütün bu facialara sebep olduğunu artık anlamış ve bu hadise karşısında mağrur kocasının Krogstad gibi bir adama boyun eğdiğini görünce, yuvasına karşı beslediği derin sevgi bir anda yıkılıvermiştir.

            Nora, artık Helmer’i sevmemekte ve ondan nefret etmektedir. Hele birkaç saat sonra, sırf iyi kalpli Madam Linde’nin yardımı ile Krogstad’ın sahte imzalı senedi bir zarf içinde göndermesi üzerine, o âna kadar eşine çok ağır muamele yapmış olan Helmer’in, bu kötü durumdan kurtulduğunu hissettiği anda, eşine gene o eski nezaketiyle hitap etmesi, Nora’da daha şiddetli bir tepki yaratmıştır. Hattâ Nora bu hadisede kocasının, kabahati mutlaka üzerine alacağına emindir. Fakat son iki gün içinde meydana geleceğine kesin olarak inandığı böyle bir mucizeyi bu sefer de göremeyen Nora, artık kendi kendini dinlemeye ve hadiselerle yakından ilgilenerek, cemiyet, kanun, ahlak, din ve sair mefhumlar [kavramlar] üzerinde kendi kendine bir görüş elde etmeye karar vermiştir. Hattâ Nora, çocuklarını terbiyeye layık bir ana olmadığına da o anda kanaat getirmiş ve intihardan vazgeçerek, hayatın içyüzünü yakından incelemek maksadıyla, kocasının yalvarmasına, ısrarına rağmen, eskisi gibi birlikte yaşamanın ancak her ikisinin de karakter bakımından değişmeleri “mucizesi” ile mümkün olabileceğini söylemiş ve derhal yuvasını terk edip gitmiştir.

            Bu hadise karşısında inanılmayacak kadar acı duyan Helmer, sekiz senedir işlediği hatanın mahiyetini o anda anlamış, fakat çok sevdiği Nora’nın ayrılırken hatırlattığı “büyük mucize”nin ileride behemehal vuku bulacağı ümidiyle büsbütün yeise düşmemiştir. Nitekim günün birinde bu mucizenin olacağı kanaatiyledir ki, Helmer’in kederli yüzünde ümit belirmekte ve perde kapanmaktadır.

            “Nora”da işlenen sosyal davanın hemen dörtte üçü olmuş bir hadiseden alınmıştır. Çünkü İbsen’in, dramlarına temel olan mevzuları, çok kere etrafında olan vakalardan aldığı malumdur. Hattâ İbsen bazen eserlerinde kullandığı mevhum [hayalî] tiplerin gün geçtikçe gerçek şahsiyet olduklarına inanır ve onlarla hayalen dostluk tesis ederdi. Nitekim günün birinde, sanatkârın bu neviden ahbaplıklarını iyi bilen bir dostunun, “Nora yuvasını terk ettikten sonra acaba nereye gitti?” sualine, İbsen ciddi ve hiç düşünmeden, “Maalesef Nora’nın peşinden daha fazla gidemedim” diye cevap vermiştir ki, bu hal, İbsen dramlarındaki şahıslardan bir çoğunun hayalen ne derece yaşanmış olduklarını ispat etmektedir. Maamafih mühim bir kısmı hakikat olan Nora mevzuunda, vakanın asıl kahramanı Danimarkalı roman muharriri Laura Petersen olduğuna göre, İbsen’in sırf bu genç kadını düşünerek o mahut suale bu yolda bir cevap vermiş olması da mümkündür.

            İbsen, “Nora, yahut bir bebek evi” adlı dramını, Danimarkalı Petersen’in hayatını işlemek ve mevzua mevhum şahıslar da katmak suretiyle yaratmıştır.

            Sanatkâr 36 yaşında Roma’ya geldiği vakit (1864), “zamanın trajedisi” adlı bazı notlar hazırlamıştı. Bu notlardaki fikirlerin her şeyden evvel feminizm üzerine kurulmuş olduğu görülüyordu. Nitekim bu hazırlıkta, Nora ile kocasının karakterleri arasındaki tezadın ilk izleriyle karşılaşmak mümkündü. Hattâ sanatkâr, 1869 senesinde, yani Nora dramının yazıldığı tarihten tam 10 sene önce, Dresden’de eserin gerçek kahramanı olan Matmazel Laura ile evvela mektuplaşarak tanışmış ve daha sonraları ailesi muhitine giren bu kadının hayatı, İbsen’e ileride Nora’yı yazmak cesaretini vermişti.

            Nihayet Laura, 1896’da, henüz 20 yaşında iken, “Lili” müstear adıyla yazdığı “Les filles de Brand” adlı eserini, henüz şahsen tanımadığı halde, taparcasına saydığı İbsen’e ithaf etmiş ve günün birinde sanatkârdan cesaret verici bir cevap da almıştı. Bir müddet sonra İbsen, genç kızı Kopenhag’da şahsen de tanımak fırsatını elde etti. Laura’nın tabiiliği, neşesi, o sıralarda olgunluk çağına yaklaşmış bulunan İbsen’in çok hoşuna gitmiş ve hattâ sanatkâr genç kızı Dresden’e bile davet etmişti. Laura, yazın iki ay kadar Dresden’e geldi; hemen her gün İbsen’i ziyaret etti ve hattâ üstadın eşi ile samimi dostluk bie tesis etti. Laura’nın neşesi, İbsen’in çok hoşuna gidiyordu ve sonraları Nora dramında Helmer’in ağzından da sık sık işitildiği gibi, sanatkâr, Laura’ya “tarlakuşu” diye hitap etmeye başlamıştı.

            Tam bu sıralarda Laura’nın babası ölmüş ve genç kız tekrar Danimarka’ya dönmek mecburiyetinde kalmıştı. Nihayet Laura, bir müddet sonra, Danimarka’da Victor Kieler adlı bir edebiyatçı ile evlendi. Fakat aile derhal maddi sıkıntı ile karşılaşmıştı. Laura, kalemiyle de evine yardım etmeye mecbur kaldı. Nitekim genç kadın, ilk olarak “Croquis” adlı bir eser yazmış ve daha sonraları içinde kocasına ve kendisine ait birçok desenler bulunan “Everil” namındaki romanını neşretmişti. Velhasıl bu iki genç, birbirini çok seviyordu. Fakat ailenin para sıkıntısını azaltmak maksadıyla asıl işinden başka işler de görmek mecburiyetinde kalan Kieler, günün birinde çok çalışmak yüzünden verem oldu. Laura, ailesinden borç para alıp kocasını iyice tedavi ettirmek arzusunu gösterdikçe, kocası, bunu yapmaktansa ölmeyi tercih ettiğini söylüyordu. Bunun üzerine, çok güç bir duruma düşen fedakâr kadın, eşini ve annesini haberdar etmeden, bir dostunun yardımıyla Norveç Bankasından borç para aldı. Hattâ Laura, kendisine bu parayı bulan dostuna bile bu borcu fakir bir yeğeni için aldığını söylemişti.  Nihayet Laura kocasını İtalya’ya götürdü ve bu sayede onun hyaatını kurtardı. Hattâ bu hadiseden sonra kocası daha 40 sene yaşadı. İhtimal Kieler, bu paranın, eşinin yeni neşrolunan eserinden geldiğini tahmin ediyordu. Seyahatten dönüşte, bu mesut çift, Münih’te birkaç gün İbsen ailesine misafir oldu.

            Laura, Danimarka’ya döndükten sonra, Madam İbsen’le uzun müddet mektuplaştı. Günün birinde iki aile arasında samimi bir bağlılık göze çarpmaya başlamıştı. Hattâ Laura, kocasına söylemediği borç alma meselesini gizli olarak yalnız Madam İbsen’e açmıştı. Herhalde İbsen de Laura’nın borçlu olduğunu karısından öğrendi ve Laura Dresden’den ayrılırken, İbsen genç kadını bu hususta bir hayli teselli etmişti. Bu seyahatten sonra her ne kadar Kieler iyileşmiş ise de, Laura yorgun düşmüştü. Çünkü Laura, gazetelere yazdığı makalelerden alacağı paraya güvenerek, borçlarını ve faizlerini vaktinde ödeyeceğini sanmış, fakat netice hiç de tahmin ettiği gibi çıkmamıştı. Laura yazılarından para alamıyor, borçlarını muntazam ödeyemiyor, gün geçtikçe hayat büsbütün çekilmez bir hal alıyordu. Nitekim Laura, İbsen’e yazdığı mektupların bazılarında “tarlakuşunun ötmez olduğundan, o eski şen şarkıların artık kalmadığından” bahsetmektedir.

            Genç kadın, hakikaten güçlüklerle karşılaşıyordu. Hattâ Laura, eski borcu ödemek için yeniden borç almak mecburiyetinde kaldı ve bu borcu da –doğumdan gelen bir hastalık zamanına tesadüf ettiği için– ödeyemedi. Fakat kocasının hâlâ bir şeyden haberi yoktu. Laura, yaklaşan tehlikeyi hissetmekte ve eserlerine iyi para verecek bir tabi [basımcı] aramakta idi. Günün birinde İbsen’e bir mektup yazarak kendisini başka bir tabi ile tanıştırmasını rica etti (1878). İbsen, uzun zaman Laura’nın bu mektubuna cevap veremedi. Çünkü bir tavsiye mektubu ile genç kadına yardım etmek istiyor, fakat hazırlanan eserlerin üstünkörü yazılmış zayıf metinler olduğunu tahmin ettiği için, tabiin bunları kabul etmeyeceğinden korkuyordu. Bir müddet sonra, İbsen’in Laura’ya gönderdiği mektupta, aşağı yukarı şu satırlar bulunuyordu: “Paraya neden ihtiyacınız olduğunu mektubunuzda yazmamışsınız. Mademki bu kadar sıkıntılı, bu kadar fena günler geçiriyorsunuz, neden bunları kocanıza açmıyorsunuz? Bir kadının kocası hayatta oldukça, bu kadar sıkıntıyı yalnız başına çekmesi hiç de doğru değildir. Derdinizi ona da söyleyin. Bu sıkıntılara onun katlanması daha doğru olur. İstediğiniz tavsiye mektubunu Hegel’e gönderdim, fakat neticesi hakkında bir şey söyleyemem!...”. İbsen, ailenin geçirmekte olduğu buhranı adım adım takip ediyordu. İşte tam o sıralarda “Nora” adlı bir dram yazma fikri kafasında yavaş yavaş gelişmeye başladı. Bu dramın esası, bir aile kadınının her şeyi kocasıyla istişare etmesi prensibine dayanıyordu.

            Bir müddet sonra, İbsen’in korktuğu oldu; tabi Hegel’e tavsiye edilen eser kabul edilmemiş, Laura teessüründen [üzüntüsünden] eserin metnini yakmış ve hattâ bu yüzden genç kadının aklına fenalık bile gelmişti. İşler gün geçtikçe karıştı. Nihayet kocası vaziyeti öğrendi ve bu yüzden karı koca arasında korkunç çatışmalar oldu; kocası boşanma davası açtı, ayrıldılar ve Laura’nın elinden çocuklarını da aldılar. O sıralarda İbsen’e mektup yazan Kieler, Laura’nın akıl hastanesinde olduğundan bahsetmektedir. Bütün bu hadiseler, İbsen’in kafasında taşıdığı Nora dramını büsbütün olgunlaştırmıştı.

            Bir müddet akıl hastanesinde tedavi gören Laura, çalışmalarına gene başlamış ve bu suretle borçlarının bir kısmını ödemeye muvaffak olmuştu. Karı koca birbirlerini çok sevdikleri için, bu ayrılık her ikisine de ağır gelmişti. Nihayet iki sene sonra, kocasının isteği ile, Laura tekrar evine döndü ve çocuklarına kavuştu. Burada şaşılacak şey, Laura’nın hayatının en acı günlerinden sonra yazdığı eserlerde, okuyanları hayran bırakacak bir olgunluğa ulaşması idi (!). İşte bu gerçek aile romanı, bu suretle sona erdi ve Laura, İbsen’in hayatında büsbütün başka bir yüz ile yeniden görünmeye başladı.

            Gerçek vaka ile dram arasındaki münasebetlere gelince: Piyeste, Nora’nın eşi Helmer’in, etrafını göremeyecek kadar kendini işe vermesi, haberi olmadan karısı tarafından yapılan borç, İtalya seyahati, borçlarını ve faizlerini ödemek için karısının gizlice çalışması gerçekten olmuş şeylerdir. Fakat borcun nasıl yapıldığı ile borç veren zat (Krogstad) ve Dr. Rank, İbsen muhayyelesinin [hayal gücünün] bulduğu mevhum hadise ve şahıslardır. Hele dramın sonu, büsbütün başka bitmektedir. Nora, burada yuvasını ve çocuklarını bırakır gider. Halbuki hakikatte Laura, çocuklarını ve yuvasını terk etmemiştir; bilakis kocası kendisini terk etmiş ve çocukları elinden alınmıştır. Bununla beraber eser, Laura macerasının pek az değişmiş bir şeklidir. İbsen, dramı için yalnız mevzu değil, aynı zamanda karakterleri de bu aileden almıştır. Mesela Laura’nın tarlakuşu tabiatlı, şen ve şakrak bir kadın olması, kocasının vazifeye bağlılığı, para işlerindeki titizliği, sakin ve nazik tavırlarının altında gizlenen kaba ve mağrur hali, hep aynı ailede tesadüf edilen şeylerdir. Bununla beraber İbsen, Laura’nın eşi Kieler’in öz tipini dramında oldukça değiştirmiştir. Dr. Rank’a gelince: bu zat, eserin daha ilk sayfalarında göze çarpan mevhum bir şahıstır. İbsen bu zat ile, dramına “Darwinist” fikirleri sokmuştur. Dr. Rank aileden gelen irsi bir hastalığın zebunu, hattâ kurbanıdır. Bu zat, bütün fikirlerinde mütemadiyen veraset [kalıtım] meselelerine temas etmekte ve insanlar tarafından bilerek veya bilmeyerek işlenen günahların feci neticelerini telmih etmektedir [hatırlatmaktadır].

            İbsen’in “Nora” dramı için hazırladığı taslak, iki defterden ibarettir. Birinci defterde notlar, şahısların listesi ve birinci perde yazılı idi. İkinci defterde ise son iki perde bulunuyordu. Bu her iki taslakta, birçok düzeltmeler ve değişiklikler göze çarpmaktadır. Mesela ilk önce Helmer’e Stanborg, Madam Linde’ye Lind, Nora’nın dadısına da Christine adı verilmişti. Bu adlar sonra değişti. İlk notlarla ilk taslak arasında 6 ay süren bir aralık göze çarpmaktadır. Nora’nın –borç da olsa– para bulduğundan dolayı duyduğu gururla ve Helmer’in karakterini gösteren cümlelerle daha ilk notlarda karşılaşmak mümkündür. Murabahacı Korgstad, bir sayfanın kenarına ansızın düşülen not ile ortaya çıkan bir tiptir. İlk notlarda, hadisenin nereye varacağı henüz belli değildir. Nora’nın ya intihar etmesi, yahut delirmesi şıkları vardır. Fakat ilk taslaklara göre, bu son şık kuvvetli görünmektedir. İbsen’in bu yolda bir taslaktan daha önce, Nora için başka bir taslak hazırladığını ortaya atanlar da vardır. Fakat İbsen’in taslaklarının hiç birini yok etmemiş olduğuna bakılırsa, elde bulunanlardan daha önce hazırlandığı iddia edilen bir müsveddenin vücudundan şüphe edilebilir.

            Büyük sanatkâra “Nora”yı yazmak fikri, Laura’nın tabi tavsiyesi hususunda yaptığı müracaattan sonra gelmiş ise, mevzuu düşünüp kaleme alabilmesi için, İbsen tam bir yılını bu işe vermiştir. Nitekim eserin ilk taslağı, üç ayda meydana gelmiş, bu taslak üzerinde birçok değişiklikler yapılmış ve ikinci perde hemen hemen baştan yazılmıştır.

            Esas itibariyle İbsen’deki feminist telakkilerin neticesi olan bu eser, “Cemiyetin Destekleri” adlı dramın devamı mahiyetindedir. Bununla beraber İbsen, kadınların her hususta erkeklerle müsavi [eşit] oldukları tezini “Nora”da müdafaa etmemiş, bilakis kadınlığın inkişafına [gelişmesine] engel olan cihetleri açığa vurmaya çalışmıştır. Şair, kadınlık hakkındaki düşüncelerini bu suretle geliştirmekte idi ki, Laura’nın macerası, İbsen’deki kanaatlerin dram haline konmasına vesile oldu.

            Esere verilen “Nora” adı, sırf vakanın kahramanı olan Laura’dan mülhem değildir. Bu adın daha ziyade şairin kafasını, Grimmstad’daki eczacı çıraklığından beri işgal eden genç bir kızın adından alındığı muhakkaktır. Genç İbsen, eczacı çırağı olarak çalıştığı sıralarda, Eleonore Christine Bie adlı bir kızın parmağını tedavi etmiş ve günün birinde bu kıza –yakınları gibi– İbsen de “Nora” diye hitap etmiştiii. İbsen, Laura adına benzeyen bu ismi dramına sonradan ad olarak seçti. Bu takdirde eserin adı Eleonore’den, Nora’nın karakteri ise Laura’dan alınmış oldu.

            Dramın sonlarına doğru, hemen herkeste Nora’nın intihar edeceği kanaati hasıl olmaktadır. Fakat Nora, kendi tabirince, iki gün “büyük mucizeyi” bekledikten sonra, evini terk edip gitmiştir. Dramda, yalnız Madam Linde çok ketum davranan Nora’nın dertlerini kendisine açmasına vesile olmuştur. Aynı zamanda Krogstad’ın elinden sahte imzalı senedi almaya muvaffak olan da gene bu fedakâr kadındır. Velhasıl bu dram, gerçek sevgi üzerine kurulmayan bir yuvanın içyüzünü bütün fecaatiyle açığa vurmakta ve aile dertlerine ancak her türlü hodbinlikten uzak, karşılıklı bir sevgiyle katlanılabileceğini ileri sürmektedir.

            İbsen, ilk taslaklardaki tasavvurunun tamamiyle aksine olarak, daha sonraları Nora için şu iki finalden birini düşünmüştü: Birinci finale göre, Nora evini terk etmekte, ikinci finalde ise, çocuklarına olan aşkından dolayı gene evinde kalmaktadır. Fakat şair, birinci finali tercih etmiş ve eser ilk olarak 4 Aralık 1879 günü ve birinci şıkka göre basılmıştır. O tarihte bütün görüş ve kanaatiyle yarım asırlık bir hayatı arkaya atmış olan şairin bu eseri, halk arasında büyük bir merak uyandırmış ve 15 gün içinde 8.000 nüsha satılmış, bir müddet sonra aynı eseri iki defa daha yeniden basmak zarureti hasıl olmuştur. Hattâ İbsen’in doğumunun 100. yıl dönümünde (1928), Norveç’te yapılan anma töreni münasebetiyle şairin yeniden basılan eserleri arasında, yalnız Nora dramından 127.995 nüsha satılmıştır ki bu hal, klasik eserler arasında bir seferde bu eserden daha çok satılanının henüz mevcut olmadığını ispata delil teşkil etmektedir.

            “Nora”, başlangıçta bilhassa Almanya’da şiddetli tenkide maruz kalmasına rağmen, birdenbire her tarafta alâka uyandırdı. Daha neşredildiği sene İsveç, Alman, Fin, Leh dillerine ve İngilizceye çevrildi. Bir müddet sonra İtalyanca ile Hollanda dillerine çevrilmiş ve en sonra Fransızcaya tercüme edilmişti. “Nora”, az zamanda dünya sahnelerini teshir etti [büyüledi]. Nitekim eser basıldıktan sonra, Kopenhag, Kristiyanya, Stockholm, Helsingfors, Dresden, Hannover, Berlin, Varşova, Londra ve Paris tiyatrolarında uzun müddet üst üste oynanmıştı. Bazı eserlerin sahnede “Nora” kadar çabuk başarı elde edebildikleri görülüyordu; fakat hiçbir eserin muvaffakiyeti [başarısı] “Nora” kadar sürekli değildi. Bundan maada [başka], zamanın sahne hayatında açık bir yeniliği işaret eden “Nora”, o tarihlerdeki sanat dedikodularının ağırlık noktasını teşkil ediyordu. “Nora” her yer, her muhitte kritik ediliyor, muharririn lehinde ve aleyhinde bir sürü sözler işitiliyordu. Dünya feminizminin henüz canlanmak üzere olduğu o devirde bu münakaşaların [tartışmalarının] esasını, “Acaba Nora evine dönecek mi?” suali teşkil etmekte idi. Hattâ İsveç’te intişar eden [basılan] mecmualardan [dergilerden] biri, muhabiri tarafından İbsen’e bu hususta sorulan suale şairin “Tabii dönecek” diye verdiği cevabı, Nora dedikodusunu takip edenlere mühim bir havadis olarak ilan etmişti. Dostlarından biri, İbsen’e aynı suali sormuş ve şair bu suale: “Ben ne bileyim? Kocasına ve çocuklarına dönmesi mümkündür, fakat bir sirk artisti de olabilir” diye alaylı bir cevap vermiştir. Bununla beraber bu neviden cevaplarıyla sanatın realite olmadığını ima eden şair, uzun müddet anlaşılamadı.

            Dünya sahnelerinde inkılap yapan “Nora” hakkında en ziyade Almanlar, başlangıçta hoşnutsuzluk gösteriyorlar ve eserin dinleyenler üzerinde tam bir tesir hasıl etmediğini ileri sürüyorlardı. Halbuki Fransız sahneleri aynı eseri daha başlangıçta itirazsız kabul etmişler ve Fransız artistleri rollerde en ufak bir değişikliğe bile tahammül edemediklerini birçok vesilelerle sanat dünyasına anlatmışlardır. Diğer taraftan, eserde en ziyade itiraza uğrayan kısım final idi. Halbuki eserin bu kısmında, aile münasebetlerinde göze çarpan tehlikeli bir zaafın neticesi, bütün çıplaklığıyla kendini gösteriyordu. Hele Nora’nın yuvasını bırakıp gitmesi, bazı Alman sahnelerinde bir türlü hazmedilemiyordu. Hattâ Alman artistleri bir müddet Nora’yı temsil etmemekte ısrar ettiler. Bu hal, İbsen’i çok üzüyordu. Hem o tarihlerde tiyatro direktörlerinin piyeslerde değişiklik yapma yetkisine sahip olmaları İbsen’i çok düşündürmüş ve şair, eserinin başkaları tarafından tashih edileceği korkusuyladır ki, dramına bir dördüncü perde daha eklemeye ve bu kısımda Nora’yı yuvasına döndürmeye karar vermişti. Fakat muharririn istemeyerek yazdığı anlaşılan bu perde hiç sevilmemiş ve Nora’nın daha sonraki temsillerinde veya tabında göz önüne alınmamıştır.

            “Nora”da dördüncü perdenin vakası, üçüncü perdeden bir sene sonra geçer. Bu perdede Madam Linde, Krogstad ile evlenmiştir. Nora’nın kucağında bir çocuk uyumaktadır. Nora mesut olmuşa benzer, fakat düşüncelidir ve arada sırada yüzünde keder izleri belirir. Eşi, gene herkes tarafından sevilir ve gene aynı bankanın direktörüdür. Helmer, bu perdenin en sonunda kendisine kederli bir yüzle bakan eşine yaklaşır, bu esnada Nora, Helmer’e “Beni affettin mi?” diye mırıldanır. Helmer hemen cevap vermez, karısına önce sessizce bakar, sonra cebinden bir bisküvi paketi çıkarır ve her zaman karısına dişleri bozulur diye menettiği [yasakladığı] bisküviyi bu sefer kendi eliyle Nora’nın ağzına sokar. Bu durum karşısında Nora bir sevinç çığlığı koparır ve bisküviyi yerken “Mucize!” diye bağırır, perde yavaşça iner. Fakat yukarıda da söylendiği gibi eserin bu son kısmı pek az oynandığı için zamanla unutulmuş ve böylelikle gene İbsen’in arzusu yerine gelmiştir.

            “Nora”nın İskandinav memleketleriyle Paris’teki ve memleketimizdeki temsillerine gelince: “Nora”, Norveç’te ilk defa 20 Kasım 1880’de, yanı şairin ölümünden tam 26 sene önce, Kristiyanya Tiyatrosunda oynandı. Fakat asıl ilk temsil, eserin yazıldığı yıl Kopenhag’da Theatre Royal’da olmuş ve Nora rolü, Danimarkalı meşhur artist Betty Hennings tarafından oynanmıştır. İşte bu temsilden sonra “Nora” artık dünya sahnelerine yerleşmek üzere idi; Nora rolü, zamanın tanınmış artistleri tarafından ideal bir rol olarak benimsenmeye başlanmıştı. Nitekim devrin büyük artistlerinden biri olan Eleonor Duse, Nora rolünü St. Petersburg sahnelerinde eşsiz bir başarıyla canlandırmıştır. Tanınmış bir artist olan Rejane ise, Paris’te Vaudeville Tiyatrosunda Nora’yı parlak bir başarı ile oynamak suretiyle eseri Fransa’ya ilk defa olarak tanıtmış ve sevdirmiştir. Daha sonraları aynı rol, büyük Fransız artisti Suzanne Despres’yi de alâkalandırmış olmalı ki, bu büyük sanatkâr Nora’yı önce Paris’te Oeuvre Tiyatrosunda birçok defalar oynamış ve bir müddet sonra –memleketimizde oynamak suretiyle– Avrupa’nın tanınmış sahnelerinde Nora rolünü bütün inceliğiyle canlandırmıştır. Nora, 1889 senesinde, Brüksel’deki Park Tiyatrosunda da birçok defalar oynanmıştı. Fakat bu temsillerin mahiyetini pek o kadar anlayamamış olan halk arasında lüzumsuz tenkitlere yol açmamak için olacak ki, İbsen’in istemeyerek yazdığı dördüncü perde de bu temsillerde sahneye konmuştur.

            İbsen, “Nora”nın bütün dünya sahnelerinde temsile başlandığı tarihten tam 10 yıl sonra, artık dünya büyükleri arasında sayılıyordu. Hattâ 1890 yılında şairin “Hortlaklar” adlı eserinin R. Darzen tarafından Fransızcaya çevrilip Antoin tarafından sahneye konmasından sonra, zamanın tanınmış bir tenkitçisi olan Stoulling, İbsen hakkında “Bu sıralarda Henrik İbsen İskandinav âleminin en acayip ve en şahsiyetsahibi muharriridir. Daha doğrusu bir inkılapçıdır” diyordu.

            Son yılların en meşhur Nora oynayıcısı ise, aslen Rus olup devamlı olarak Paris’te çalışmış olan Madam Ludmilla Pitoëff’tir. Zamanında 6 çocuklu bir anne olan Pitoëff, sahne hayatını en çok büyük şairin eserlerine hasretmiş ve Nora rolünü, kendi çocuklarıyla oynamak suretiyle, büyük bir şöhret elde etmiştir. Madam Pitoëff’un birkaç sene evvelki ölümü sanat dünyasına mühim bir Ibsen temsilcisi kaybettirdi.

            Memleketimizdeki “Nora” temsillerine gelince: İstanbul’da Suzanne Despres tarafından umumi harpten evvel verilen “Nora” temsillerinin mahiyeti hakkında kesin bir sonuca varılamamakla beraber, bu temsillerden sonra eski Türk ailelerinin “Nora” hakkındaki görüş ve düşüncelerini, Madame Suzanne Despres’ye yazdıkları mektuplardaniii anlamak mümkündür. Ancak memleketimizin yakın bir mazisinde, bu esere karşı gösterilen ilginin içyüzünü açıklayacak olan bu mektuplar hakkında son günlerini Nice’de geçiren Madame Suzanne Despres nezdinde vefatından kısa bir zaman önce yaptığım yazılı teşebbüs de maalesef müspet netice vermediiv. İstanbul’da Suzanne Despres tarafından verilen “Nora” temsillerini kovalayan yıllar içinde, Türk fikir adamları arasında, İbsen dehasına karşı gösterilen ilgiyi, bazı edebî gazetelerde de bulmak mümkündür. Nitekim 28 Ağustos 1335 tarihliv Peyam “İlave-i Edebiyesi”nde üstat Süleyman Nazif “Bir edebiyat muallimine cevap” başlıklı yazısında, İbsen hakkındaki görüşlerini şöyle anlatmaktadır: “Tolstoy’a gelince, istiğrap [hayret] edersiniz, fakat ben size kalbimi ve hakikati söylemeye karar verdim. O bir kucak sakaldan ben yalnız bir menkıbe biliyorum: Devri mesudü istibdatta, Fransızca “Les Annales” mecmuai işbuiyyesini muntazaman takip ederdim. On beş seneden fazla bir zaman oldu. Norveç edibi eşheri (Henrik İbsen) henüz berhayat idi. Tolstoy’un bir muharrirle mülâkatını “Les Annales” nüshalarının birinde okumuştum. Koca Moskof edibi, İbsen’den hiçbir şey anlayamamış olduğunu, kemali saffetle ve hatırımda kaldığına göre biraz da temeddühkârane [böbürlenerek] söylüyordu. Her ikisi de öldüler. Fakat azizim, İbsen’i anlamamak bence alelıtlak [genel olarak] sanatı, güzelliği anlamamaktır. Son zamanın bu Shakespeare’ini, hem de daha rakik [duygulu] ve mütekâmil [gelişmiş] Shakrespeare’ini hem sevmeyen hem anlamayan ve hem sevmediğini ve anlamadığını maalifitihar [gururla] ilan eden bir Tolstoy, benden ilelebet uzak olsun… Bir Kazak alayının ayakları altında ezileyim razıyım. Fakat rica ederim Tolstoy’u benim cehlime taslit etmeyiniz [bulaştırmayınız]”.

            Diğer taraftan “Nora”, son senelerde İstanbul’da Şehir Tiyatrosu tarafından yalnız bir defa oynanmış ve eserin yakın bir mazideki ilk Türkçe temsili de bu olmuştur. Fakat 1956 yılında “Nora”yı esaslı surette ele alan Ankara Devlet tiyatrosu eseri muvaffakiyetle temsil etmiş ve Ankara tiyatro seyircilerinin büyük alâka ile seyrettiği “Nora”yı Almanya’dan davet edilen bir rejisör sahneye koymuştur.
            İbsen, “Nora” dramını yazdığı tarihlerde artık yarım asırlık bir hayatı idrak etmiş bulunuyordu. Şair, bu esere çalışırken, her gün Münih’teki “Maximilien” kahvesine gider, kendisine ayrılan yerde, arkası sokak kapısına dönük ve kahveye girenleri görmek için yüzü karşısındaki aynaya çevrilmiş olarak oturur, Nora ile eşi Helmer’in karşılıklı görüşmeleri üzerinde uzun uzun düşünürdü. Bu “kadınlık” davası, “Nora”nın yazılmasından 15 yıl önce şairin kafasını durmadan yormuştu. “Kadının, sosyal hayattaki yeri ve karşılaştığı güçlükler” onu devamlı olarak düşündürdü. Nihayet öyle bir zaman geldi ki, Faust’taki “Marguerite” ve Peer Gynt’teki “Solvejg” gibi, sırf erkek lehine fedakâr kadın tipine karşı şair menfi fikirler  beslemeye başlamıştı. Hattâ İbsen’in kadınlık hakkındaki düşüncelerinde birdenbire başlayan bu aksi tesir, ilk olarak “Gençlerin Birleşmesi” adlı eserinde, kendisinin daima bebek yerine konulduğundan şikâyet eden Selma tipinde görüldü. Diğer taraftan İbsen’in tam o tarihlerde dünya feministlerinin başı olan Camilla Collet ile âdeta işbirliği yaptığı da görülüyordu. İbsen, Collette ile yaptığı sıkı temaslardan sonra, günün birinde feminizmin candan koruyucusu olarak tanındı. Nihayet şair, 1870 senesinde, “Cemiyetin Destekleri” adlı ilk feminist eserinin ilk notlarını yazmaya başlamıştı ve bu neviden eserlerinin en başında gelen “Nora, yahut bir bebek evi” ise, 1879 senesinde, şairin 51 yaşına ulaştığı sıralarda ortaya çıktı. Bu itibarla İbsen’deki feminist telakkiler, 36 yaşına varmış olan şairin daha sonraki 15 senelik hayatı içinde gelişmiş ve günün birinde sarsılmaz bir inanç halini almıştır. O halde, sosyal dertlerin en mühimlerinden birine sahne olan “Nora” dramının 15 sene süren devamlı bir araştırmanın neticesi olduğuna şüphe edilemez.

 

Ankara, Hatay sokağı
8 Temmuz 1958

 

i Birinci yaratma devresi (1843-1856): Grimmstad’da eczacı çıraklığı ve üniversite imtihanlarına hazırlık; Kristiyanya Üniversitesinde Estetik ve Edebiyat tahsiline başlayış; Brnjolt Biarme müstear [takma] adıyla neşredilen ilk vatan şiirleri (1850); 23 yaşında Bergen’deki “Norveç Tiyatrosu” dramaturgluğuna tayini (1851); eşi Suzanna Thoresen ile ilk tanışma; Norveç inkılabına hizmet eden hürriyet âşığı bir şair olarak, yalnız üniversiteliler arasında tanınması; “Catilina” adlı ilk millî dramını yazması ve diğer tarihî dramlar.
            İkinci yaratma devresi (1857-1867); 29 yaşında, Kristiyanya’da Danimarka aleyhindeki “Norveç Tiyatrosu”nun başına geçiş (1857); tarihî dramlarla beraber, sosyal meselelerle ilk karşılaşma; “Aşk Komedyası” adlı eseriyle evlenme ve “aile problemi”nin ilk olarak ele alınması; bu eserden sonra, birdenbire başlayan İbsen aleyhtarlığı; mücadeleci İbsen ve her şeye rağmen mücadeleye devam; muhitin fazla aleyhte olmasının verdiği üzüntü ile, muvakkat bir zaman memleketini terk etme ve yabancı memleketlerde etüd yapma arzusu; Parlamento kararıyla memleket dışında yapacağı etüd seyahatlerine para yardımı (1863); 1864’te ilk olarak Roma yolculuğu; iki sene sonra devlet yardımının, yaşadığı müddetçe maaşa çevrilmesi (şair maaşı adıyla); Norveç hakkındaki sakat romantizmi inceleyen “Peer Gynt” dramatik şiirinin yazılması (1867).
            Üçüncü yaratma devresi (1868-1890): İtalya’dan Almanya’ya geçiş ve Dresden ile Münih’te 22 sene devam eden verimli bir hayat; Kant felsefesinin ve genel olarak Alman felsefesinin iyice incelenmesi; büyük sosyal dertlere el koyuş ve bu nevi dertler üzerinde müşahede, teşhis ve tenkitler [gözlem, tanı ve eleştiriler]; ilk sosyal dramlarından “Gençlern Birleşmesi” adlı eserin yazılması, bu eserle ilk olarak geniş muhitlerde tanınması; 1875’ten sonra Münih’e yerleşme; Münih’te hayatının en verimli yaratma senelerine giriş; “Cemiyetin Destekleri”, “Nora, yahut bir bebek evi” (1879), “Hortlaklar”, “Halk Düşmanı”, “Yaban Ördeği”, “Denizin Kadını”, “Hedda Gabler” (1890) adlı en mühim mücadele dramlarının yazılması ve İbsen üzerinde geniş ölçüde bir tenkidin başlaması; şöhret.
            Dördüncü yaratma devresi (1891-1906): Yurda dönüş ve hayatının sonuna kadar Kristiyanya’ya yerleşme; milletlerarası ölçüde bir edip olarak tanınma; 1890’da “Hedda Gabler” ile başlayan sembolizme giriş; “Yapı Ustası Solness” adlı eseri ile gençlik zaferinin incelenmesi; “Küçük Eyolf” adlı eseri işe aile probleminin ihtiyarlık köşesinden araştırılması; son olarak “John Gabriel Borkman” ve “Biz Ölüler Uyanınca” adlı eserlerin yazılması ve 1906’da ölümü.

ii Nora, Eleonore adının kısaltılmış şeklidir.

iii Madam Suzanne Despres’nin zevci [eşi]M. Lugné Poé’nin “İbsen” adlı eserinde bu hususa temas edilmekte, fakat mektuplarda neler yazılı olduğu bildirilmemektedir.

iv Kendisinden şu mektubu almış bulunuyoruz:
“Nice, Chateauneuf sokağı 12                                                         29 Mart 1946
Efendim,
Arkadaşınızı tatmin edemediğim için müteessirim. Kocama ait bütün dokümanlar 1940 yılındaki vefatı günlerinde kayboldu yahut yandı. Bu mektuplar artık elimde yok… Buna ne kadar üzgünüm… Hatıralarımı muhafaza etmenizden son derece mütehassis olarak size en iyi duygularımız arzederim.
Suzanne Despres L.P.”

v 1917.