Cevad Memduh Altar / Radyo / GEÇMİŞE DOĞRU YOLCULUK
Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

RADYO

Ankara Radyosu
“Yıllar boyunca müzik” adıyla
23 Nisan 1944 Pazar,
Saat: 9.30-10.30’da
yayınlandı.

Ankara Radyosu
28 Nisan 1946, Pazar
Saat: 9.45-10.45

İngiltere’deki “The Voice of the World”
dergisine gönderildi.
18.III.1947

GEÇMİŞE DOĞRU YOLCULUK

            Müzik, temsil ettiği dönemin sosyal yapısını, nesilden nesle vasıtasız ulaştırır. Sanat eserlerinin, insan topluluğunun iç durumunu açıklayan yaratmalar olmasına karşılık, aktüel değerini hiçbir zaman kaybetmeyen müzik, mensup olduğu dönemin bütün özelliklerini insan ruhunda devamlı olarak yaşatır. Onun içindir ki, hangi tarihin veya hangi milletin müziğini dinlersek dinleyelim, o tarihin veya o milletin iç durumunu, sosyal bünyesini, yaratma başarısını yakından duyarız; yakından incelemiş oluruz. O halde, diğer sanatların yanında, tıpkı bir insan ömrü gibi, ritmik değişiklikler içinde akıp giden müzik sanatı, dinleyiciyi, temsil ettiği dönemin ruhsal atmosferine her sanattan daha çok çeker götürür. Bu bakımdan, çeşitli eserleri içine alan bir konser programını ruhen takip etmek, maddi vasıtaların hiçbiriyle yapılması mümkün olmayan ve insanı hızla dilediği yere ulaştıran müzikal bir yolculuğu başarmak demektir. Hattâ maddi yolculukların en çok geleceği hedef bilmesi karşısında, müzikal yolculuklar, geçmiş ile yaşanılan ânı içine alan, gelecek hakkında da insana seziş veren bir fikir yolculuğudur.

            Büyük besteci Bach, bizi 18. yüzyılın ilk yarısına, “Barok” diye nitelendirilen bir sanat yolculuğuna çeker götürür; bu dönemin bütün sosyal gerekleri içimizde birdenbire canlanır. Hattâ Voltaire döneminin perüklü başlarıyla geniş etekli kadınları, kısa pantolonlu, ince meçli erkekleri, ölçülü biçili adımlarıyla önümüzden akıp giderler. Halbuki böyle bir dünyanın dış görünüşlerinden alabildiğine uzaklaşmaya çalışan, bizleri uçsuz bucaksız bir tasavvuf dünyasına çekip götüren Bach müziği, bizlere ancak nereden gelip nereye gitmekte olduğumuzu düşünme fırsatını verir.

            (Plak 1: Bach, Prelüd, mi-minör, Org: Alfred Sittard)

            Bach’tan sonra Beethoven’i dinlemek, 18. yüzyılın son yarısından 19. yüzyılın başlarına kadar ulaşan müzikal bir yolculuğu göze almak demektir. Hattâ bir önceki dönemin yaratma esprisi yanında, eserlerinde daha çok insanoğluna dönen Beethoven, bizleri Bach müziği ile başlayan mistik dalıştan uyandırarak, doğaya, insan sevgisine, kısaca dünyaya çeker götürür. Bu dönemde, başlarında taç taşıyan insanların bile ağzından düşmeyen “insanseverlik” (Philantrophie) kavramının Napolyon’ları harekete geçirdiğini, bu geniş kavramın, başta Beethoven olmak üzere, bütün sanatçılara ilham kaynağı olduğunu, -biraz önce Bach tasavvufuna örnek olarak dinlediğimiz Org Prelüdünü ve şimdi dinleyeceğimiz 9. Senfoniyi yan yana incelersek- ahiret endişesinden Beethoven’in insanlık felsefesine köprü olan 9. Senfoni ile sanatta ahlak konusuna temel atılmış olduğunu görürüz.

            (Plak 2: Beethoven, 9. Senfoni, I. Kısım, Philadelphia Senfoni Orkestrası, Şef: Leopold Stokowski)

            Onun için müzik, dolayısıyla ciddi bir konser, insana geçen ve geçmekte olan zamanın sosyal durum ve fikir muhtevası içinde dolaşma fırsatını veren içsel bir yolculuktur. Yeryüzünde yapılan bütün yolculukların sırf yaşanılan zamanla veya gelecekle sınırlı olmasına karşılık, fikir yolculukları, insanı geçmiş devirlerin sanat hazinelerine de ulaştırır. Bu arada, Beethoven dünyasından Mozart dünyasına dönmek, tarihin belki de zaman bakımından akışına aykırı harekette bulunmak olduğu kadar, kronolojik sınırlamaya tahammülü olmayan fikir yolculuğunu sağlama bakımından bir gerekliliktir de. Böyle bir yolculuk, bizleri bir anda 9. Senfoni dünyasından, daha başka bir dünyaya, meselâ Don Juan dünyasına da götürebilir. Acaba bu dünyada nelerle karşılaşırız? Bir kere, Don Juan operasını seyrederken, biraz önce bahsettiğimiz eserin, yani 9. Senfoninin yaratılmış olduğu zamandan (1824’ten) en az yarım yüzyıl geriye (1787’ye) gitmek zorunda kalırız. Bu dönem, her şeyden önce Viyana Klasiklerinin ileri bir olgunluğa ulaştıkları dönemdir. Rokoko üslubun bütün sanatlara hükmettiği bir dönemde, Mozart’ın Orta Avrupa’da İtalyan operasına son verdiğini görürüz. 1791 yılında 35 yaşında ölen Mozart, büyük Fransız devriminden tam iki yıl önce, yani 1787 yılında, Don Juan operasını bitirmiş, hattâ eserin o güzel uvertürünü, Prag civarındaki Bertramka villasında bir gece içinde yazıvermiştir.

            (Plak 3: Mozart, Don Juan operası uvertürü, Berlin Charlottenburg operası orkestrası, Şef: Alexander Zemlinsky)

            18. yüzyılın sonlarına doğru yaptığımız bu müzikal yolculuğu uzatacak olursak, acaba daha ne gibi olaylarla karşılaşırız? Mozart’a opera metni yazmakla tanınmış olan Lorenzo da Ponte tarafından hazırlanan üç perdelik Don Juan konusunun bestelendiği yıl, yani 1787, İtalyan operasının son ve büyük yenileyicisi Gluck’un Viyana’da ölmesi olayıyla karşılaşırız; klasik döneme en son üstatlığı yapacak olan genç Beethoven’in, gene aynı yıl Viyana’ya ilk olarak ayak bastığını görürüz.

            Kadın kalbini yakmakta eşi olmayan Don Juan’ın meraklı serüvenleri, gene bu döneme özgü ilginç bir opera konusudur; ve bu önemli konuyu, Mozart’ın klasik bir şekil içinde işleyip açıklaması da bu dönemin olayları arasında gözümüzden kaçmayan bir sanat başarısıdır.

            (Plak 4: Mozart, Don Juan operasından bir arya: Batti, batti o bel masetto; Soprano: Elisabeth Schumann)

            Bu müzik yolculuğunu, Mozart dünyasında ulaştığımız noktadan bir an için zamanımıza doğru çevirmek mümkün olabileceği gibi, Romantizm’in hülya dolu ufuklarına konmamız da pekâlâ mümkündür. Böylelikle ilk olarak büyük üstat Beethoven’in sanat dünyasına müjdelemiş olduğu “Romantizm”in, Mendelssohn gibi bir sanatçının elinde estetik prensibine kavuşma yolunda olduğunu görürüz. Nitekim Mendelssohn’un eserlerini dinlerken, biraz önce simetrik estetiğine hayran olduğumuz klasik bir dünyadan, ifadede kanuna boyun eğmeyen Romantizm’in heyecan taşan atmosferine geçtiğimizin farkına varırız. Gerçi bu dönemin başlarında Beethoven henüz Viyana’da hayattadır. Gene bu döneme girerken, klasik Viyana üslûbunun kurucusu Haydn’ın Viyana’da ölümü yılı olan 1809’da, filozof Mendelssohn’un yeğeni, besteci Felix Mendelssohn Bartholdy, Hamburg’da dünyaya gelmiştir. 1848 yılında 38 yaşında ölen Mendelssohn, çevrenin ilgisini daha küçük yaşlarda kendine çekebilmiştir. Batının teknik ve politik alanlarda, fikir gelişmelerinde esaslı hamleler yapmakta olduğu bu sıralarda, bütün sanat adımlarını, milliyetçiliğe yol açan Romantizm’in kaynağında, eserleriyle baş başa görürüz. Hattâ Mendelssohn da, sırf bu kaynaktan aldığı ilhamla, eskiye göre daha geniş bir yaratma prensibine bağlanmak üzeredir.

            Gene bu dönemde, Orta Avrupa’da şair Herder ile başlayan “Aydınlanma Edebiyatı”, terbiyecilerle sanatçılara olduğu kadar, okur-yazarlarla yurtseverleri de etkisi altına almış ve her şeyden önce serbest bir şekle bağlanan Romantizm, az zamanda insanlığa büyük çapta eserler vermiştir. Onun içindir ki, müzik yolculuğumuzu bu verimli dönemin fikir hayatı içinde derinleştirdikçe, daha önemli olaylarla da karşılaşırız. Hattâ 1830 Paris Temmuz İhtilalinin etkisiyle sarsılmış olan kamuoyunu, teknik alanda meydana gelen yenilikler ve bu arada ilk trenin hareketi haberi de bir hayli sarsmıştır. Hele Alexandre Dumas Père, ilk dramlarıyla romanlarını yayımlamaya başlarken, Faust’un ikinci kısmını bitiren Goethe, Weimar’da hayata gözlerini kaparken, Karl Maria von Weber’den aldığı ilhamla müzikte ilk olarak tasvire önem veren Mendelssohn, meydana getirdiği konser eserleriyle âdeta “senfonik şiir” üslûbunu müjdelemiş oluyordu. Büyük sanatçının 1843 yılını izleyen yıllarda Sophokles’in “Antigone” ve “Oedipus Kolonos’ta” adlı tragedyalarıyla, Racine’in “Athalia” ve Shakespeare’in “Bir Yaz Gecesi Rüyası” adlı sahne eserleri için meydana getirmiş olduğu besteler, bu tür literatürün ilk eserlerinden sayılırlar; ve gene bu eserler, bizlere, yaratıldıkları dönemin siyasi, sosyal ve edebî olaylarını daha yakından inceleme imkânlarını da verirler.

            (Plak 5: Mendelssohn, Bir Yaz Gecesi Rüyası, Scherzo, Berlin Filarmoni Orkestrası, Şef: Erich Kleiber)

            Müzik yolculuğumuzu, zamanımıza doğru biraz daha uzatmaktan, hattâ geçen yüzyıl sanatının ikinci sınıf ölmezleri arasında dolaşmaktan da birçok yararlar elde etmemiz mümkündür. Meselâ bu sefer de, tanınmış besteci Otto Niccolai’nin sanat çevresiyle yakından ilgilenelim. Bu tanınmış müzikçi de, biraz önce Mendelssohn’u incelerken karşılaştığımız kültürel yapı içinde yetişmiş ve olgunlaşmıştır. Şu farkla ki, romantik form ile estetik prensiplerin, Schubert, Schumann ve Mendelssohn sanatında Lied ve orkestra literatürü alanında tam ve kesin bir sonuca ulaşmasına karşılık, Orta Avrupa operası, ilk olarak Lortzing, Niccolai ve Flotow gibi üç popüler besteci elinde, romantik-komik-opera’ya dönüşmüştür. İşte bu üç tanınmış besteci arasında, 1810’da dünyaya gelmiş olan Otto Niccolai, Shakespeare’den ilham alarak hazırlanan “Windsor’un Şen Kadınları” adlı 3 perdelik librettoyu bestelerken, kurnaz kadınların saf âşıklara oynadıkları oyunu, kendine özgü üslûbu bakımından karakterize etmiş, hele bu güzel eserin parlak uvertürüyle uluslararası konser repertuvarında kendine devamlı bir yer edinmiştir. Shakespeare mizahının Niccolai eliyle hazırlanmış kısaltmasından başka bir şey olmayan bu zarif uvertür, Yeni Romantizm’in büyük üstadı Richard Wagner’in “Nürnbergli Usta Şarkıcılar” adlı eserine bile ilham kaynağı olmuştur.

             (Plak 6: Niccolai, Windsor’un Şen Kadınları operası uvertürü, Berlin Filarmoni Orkestrası, Şef: Erich Kleiber)

            Görülüyor ki, bütün sanat yolculukları gibi müzik yolculukları da, bedenen ulaşamayacağımız yerlere bizleri her zaman için ruhen ulaştırabilir ve bizler, ancak bu geniş ölçüdeki fikir yolculuğunda, birçok ülkeleri, milletleri, mahalli ve etnik özellikleri yakından tanıma ve bir arada inceleme fırsatını elde etmiş oluruz.