Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

ESERLERİMAKALELER

Bu belgeyi Word Dökümanı Olarak İndirebilirsiniz!

GAZİ MUSTAFA KEMEL ATATÜRK'ÜN DÜNYA GÖRÜŞÜNDE GERÇEK-SEVGİ'NİN YERİ

            “Her şeye rağmen
muhakkak bir nûra doğru yürümekteyiz.
Bende bu imanı yaşatan kuvvet,
yalnız aziz memleket ve milletim hakkındaki
pâyansız muhabbetim değil, bugünün karanlıkları,
ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde
sırf vatan ve hakikat aşkıyla ziya serpmeğe
ve aramağa çalışan bir gençlik gördüğümdür…”

Mustafa Kemal

            Atatürk’e özgü “insan sevgisi”, her şeyden önce Türk milletinin moral yapısından güç alarak evrensel boyutlara ulaşmıştır. Nitekim böylesine bir gerçeği, Ata’nın Büyük Nutku da (1927) olağanüstü örneklerle kanıtlamaktadır. Açıkça görülmektedir ki, bu nutuk, Birinci Dünya Savaşından hemen sonra, yerinden, yurdundan edilmek istenen Türk’ün yok olmaktan kurtarılması yolunda, Ata’mızın vatan, millet sevgisinden aldığı güçle Anadolu’ya koşup büyük işler başarmış olmasının öyküsüdür.

            İnsanlık tarihinde, hiçbir yarar beklemeden etkinliğini sürdüren Gerçek-Sevgi’yi tanımlama amacına yönelik ünlü yorumlar arasında, özellikle filozof Arthur Schopenhauer’in (1788-1868) sevgi üzerine olan yorumu önemlidir; ve Schopenhauer Gerçek-Sevgi’yi, bir tür “acı” ve “ıstırap” olarak,  yani duygunun şefkatle bileşiminden oluşan, kişiye dönük yarardan tümüyle uzak bir “sevgi” olarak yorumlamaktadır. Atatürk’ün İnsan-Sevgisi de, duygunun “merhamet” ve “şefkat” türünden üstün nitelikli faktörlerle bileşiminin oluşturduğu, vatana, millete, insana ve insanlığa yönelik bir sevgidir. Ve onun için, gene filozof Schopenhauer, “merhamet” ve “şefkat”ten pay almayan sevgi’yi “eros” (bencil-sevgi) olarak nitelemiştir.

            Aslında özveriden kaynaklanan, yani herhangi bir yarar karşılığı olmayan sevgi, öncelikle toplumların “akıl” ve “ruh” evriminde erişebildikleri üstünlükten feyiz alarak kişilere yansımaktadır; kişiler ise gene de “akıl” ve “ruh” evriminin dinamizmi içinde erişebildikleri moral aşamalarla orantılı olarak toplumların uygar yapılarına katkıda bulunmaktadırlar; ve bu karşılıklı denge, insanoğlunun moral gücünü, ileriye yönelik kesintisiz bir sevgi potansiyeli içinde yenileyip tazelemektedir ki, bu sürekli gelişimi, ancak şöylesine teorik bir formül ile açıklayabilmek mümkündür:

            Kişiye dönük yarar faktöründen tümüyle uzak bir iradeyle ruhsal enerjiyi kesintisiz oluşturmada olağanüstü örneklerle dolup taşan insan sevgisini, “sonsuz-hareket” gücünü kendiliğinden yaratan ruhsal bir “perpetuum mobile” gibi görmek hiç de hata sayılmaz. Çünkü ünlü fizikçilerden J.R. Mayer ile Herrn von Helmholtz’un haklı olarak reddettikleri (1847) mekanik “perpetuum mobile”den farklı bir kuruluşa sahip olan ruhsal “perpetuum mobile”yi, Ata’mız, aşağıdaki yorumunda, insan sevgisinden beslenen bir espriyle şöyle dile getirmektedir:

            “Devlet [Millet], belirli bir bölgede yerleşen ve kendine özgü bir güce sahip olan kişilerin tümünden oluşan bir varlıktır… Ulusun kurduğu devletin ve hükümetin, vatandaşlara karşı yükümlülükleri ve yetkileri vardır… Kişinin ekonomik uğraşı, ekonomik ilerleyişin ana kaynağı olarak kalmalıdır… Demokrasi, aslında bireyseldir; bu nitelik, vatandaşın egemenliğe insan sıfatıyla katılmasıdır… Enine sonunda demokrasi eşitliktir. Bu nitelik, demokrasinin bireysel olmasının zorunlu sonucudur. Şüphesiz bütün bireyler aynı siyasal haklara sahip olmalıdırlar. Bireyin özgürlüğünü düşünürken, her kişinin ve nihayet tüm milletin ortak yararını ve devlet varlığını göz önünde bulundurmak gerekir. O halde bireysel özgürlüğe sınır olarak, başkalarının özgürlük sınırını gösterirken, bireysel özgürlüğün, ulusun genel yararının gerektirdiği dereceden daha fazla sınırlandırılamayacağı kabul edilmiş oluyor… Vicdan özgürlüğü mutlaktır ve ona karşı çıkılamaz. Ve bireyin doğal haklarının en önemlilerinden biri olarak tanınmalıdır.”

            Ata’mızın bu yorumları, kişi ve toplum ilişkisinin, insan sevgisinden güç alan bir inançla toplumsal düzeni sağlamada başarılı olabileceğini açıkça ortaya koymuyor mu?

            Atatürk’ün tüm inisiyatiflerine, engin bir şefkat ve özveriden beslenen insan sevgisinin egemen olduğu, açık seçik ortadadır. Nitekim Ata’nın, Cumhuriyetin kuruluşuyla ilgili olarak Millet Meclisinde göze almış olduğu amansız mücadeleyi, dış düşmanlar kadar iç düşmanlar da başarısızlığa uğratma yolunda olağanüstü çaba harcamışlar ve Ata’nın milletvekilliğini önleme yolunda ortaya koydukları yasa tasarısıyla, cehaletten güç alan bencil davranışlarını açıkça ortaya koymuşlardı. Ata’nın karşıtlarınca yasal yollardan oluşturulmak istenen engeller arasında en dikkat çekeni, vatandaşın milletvekili olabilmesi için, doğum yerinin Türkiye sınırları dışında kalmamış olmasını ve seçim bölgesinde de en az aralıksız beş yıl oturmuş bulunmasını zorunlu kılan yasa maddeleriydi. Ne var ki Mustafa Kemal Paşa’nın, böyle bir tasarı karşısında yapmış olduğu konuşma, Türk Devletine yeniden can verme yolunda hayatı boyunca göze almış olduğu eşsiz özveri ile böylesine bir özverinin ana kaynağı olan insan sevgisini olduğu gibi ortaya koymaktadır. Nitekim Paşa’nın, kendisini meclisten uzaklaştırma amacıyla hazırlanmış olan bu yasa tasarısına karşı meclis kürsüsünden verdiği cevap şu olmuştu:

            “Ne yazık ki doğduğum kent, bugünkü sınırlar dışında kalmış bulunuyor. Sonra herhangi bir seçim bölgesinde de beş yıl oturmuş değilim. Doğum yerim bugünkü millî sınırlarımızın dışında kalmıştır. Ama bu böyle ise, bunda benim kesinlikle bir kasıt ve kabahatim yoktur. Bunun nedeni memleketimizi, milletimizi mahvetmek ve perişan etmek isteyen düşmanların, hareketlerinde başarılı olmaktan kısmen menedilememiş olmasıdır. Eğer düşmanlar, amaçları tümüyle başarılı olmuş olsalardı, Tanrı korusun, bu tasarıya imzalarını koymuş olan efendilerin de memleketleri sınırlarımız dışında kalabilirdi.

            “Bundan başka, bu maddenin aradığı şarta sahip bulunmuyorsam, yani beş yıl sürekli olarak herhangi bir seçim bölgesinde oturmamış isem, o da bu vatan için üzerime aldığım görevin gereğidir. Eğer ben, bu maddenin istediği şarta sahip olmaya çalışsa idim, İstanbul’u kazandırmayı sağlamış bulunan Arıburnu ve Anafartalar’daki savunmaları yapamamaklığım gerekirdi. Eğer ben, bir yerde beş yıl oturmaya mahkûm olsaydım, Bitlis’i ve Muş’u aldıktan sonra Diyarbakır doğrultusunda ilerleyen düşmanın karşısına çıkmamaklığım, Bitlis’in ve Muş’un kurtuluşunu sağlamış olan görevimi yerine getirmemekliğim gerekirdi. Bu efendilerin aradıkları şartlara sahip olmak isteseydim, Suriye’yi boşaltan orduların yıkıntılarından, Halep’te bir ordu kurarak düşmana karşı savunamamaklığım ve bugün millî sınır dediğimiz sınırı gerçekleştirme yolunu da saptayamamam gerekirdi. Sanıyorum ki ondan sonraki çalışmalarım herkesçe bilinmektedir. Hiçbir yerde beş yıl oturamayacak kadar mesai harcamış bulunuyorum. Ben, bu hizmetlerimden ötürü milletimin sevgisini, teveccühünü kazanmış olduğumu sanıyordum. Belki de bütün İslam dünyasının sevgisini ve teveccühünü kazandım. O halde, bu teveccühe karşılık, vatandaşlık haklarından uzaklaştırılacağımı asla düşünmezdim. Sanıyorum ve sanıyordum ki, yabancı düşmanlar, beni kasten memleketimdeki görevimden uzaklaştırmaya çalışacaklardır. Ama hiçbir zaman aklımdan geçirmezdim ki, bu yüce mecliste, velev iki üç kişi olsun aynı düşüncede bulunabilsin. O halde ben anlamak istiyorum, bu efendiler, seçim bölgeleri halkının düşünce ve duygularını ciddi olarak mı yansıtıyorlar?

            “Gene bu efendilere karşı söylüyorum, milletvekili olduklarına göre, doğal olarak etkin bir kişiliğe de sahip bulunacaklar. O halde millet bu efendilerle aynı düşüncede midir? Efendiler, beni vatandaşlık hakkından yoksun kılmak yetkisi bu efendilere nereden verilmiştir? Bu kürsüden resmen yüce meclisinize ve bu efendilerin seçim bölgeleri halkına ve bütün millete soruyorum ve cevap istiyorum!”

Ata’mızın vatan ve millet sevgisinden güç alan bu olağanüstü sorusuna karşı, meclis başkanlığına, gene Ata’ya duyulan olağanüstü sevgi ve saygının ifadesi olan protestolar yağmaya başlamıştı; bunların arasında yer alan iki maddelik bir telgraf aynen şu satırları içeriyordu ve telgraf Rize’den geliyordu:

            “1) Şahsınız, kıymetli ve sayın çalışma arkadaşlarınız aleyhinde Liva’mız namına söz söyleyen ve karşıt düşünce besleyen ve bizce hiçbir şahsiyet ve mevkii olmayan milletvekilini lanetliyoruz. O Liva’mızı temsil hakkına da sahip değildir.

            “2) Şu zamanda vatansızların bile katılmayacağı karşıt düşünce ve fesatlıkları bize öneren milletvekili efendinin düşüncelerine katılacak tek kişi bile olmadığını, şükran ve derin saygılarımızla arzederiz efendim.”

            Atatürk’ün dünya görüşü, akılcı felsefe kadar, insan sevgisini de olanca gücüyle üstün tutmaktaydı. Ata şöyle demişti: “Bu dünyada her şey insan kafasından çıkar. Bir insan başının anlatamayacağı hiçbir şey düşünemiyorum.” Ata’yı bu doğrultuda konuşturan sebep, Türk Devleti’nin arması nasıl olmalıdır? yollu tartışmalardı. Nitekim Ata, Türk Devleti’nin arması olarak hazırlanan eskizlerin incelendiği sırada açıkladığı görüşünü, yukarıdaki düşüncesine kattığı eşsiz kanısıyla tamamlamış ve şöyle demişti: “Bunların hiçbiri, bugünkü dünyamızın içinde kurulan bir devletin arması olamaz. Devlet armasını, sembolik bir insan başı olarak temsil etmeli.”

            Atatürk, dinamik aklın eseri olan sevgisini, demokrasiyi yorumlamada da değerlendirmiş ve şöyle demişti: “…Demokrasi, memleket aşkıdır, aynı zamanda analık ve babalıktır.” Ata, özellikle bu yorumunda, demokratik ilişkileri, aile içinde “ana” ve “baba”ın evlada beslediği sevgi ve ilgiyle özdeşleştiriyor, ve demokratik ilkelerin, ana baba sevgisi kadar saf, temiz ve içtenlikli olması gerektiğine işaret ediyor. Hattâ bu yoldaki görüşlerini, aşağıda olduğu gibi dile getiriyor:

            “Demokrasi esasta kişiseldir; bu nitelik vatandaşın egemenliğe insan sıfatıyla katılmasıdır… Eninde sonunda demokrasi eşitliktir… Vicdan özgürlüğü mutlaktır ve ona karşı çıkılamaz;  [ve] kişinin doğal haklarının en önemlilerinden biri olarak tanınmalıdır… Şüphesiz düşüncelerin, inanışların başka başka olmasından yakınmamak lazımdır. Çünkü bütün düşünce ve inanışlar bir noktada birleştiği takdirde, bu, hareketsizliğin görünümüdür… Gerçek özgürlükçüler, hoşgörünün genel bir huy olmasını isterler. Ama, hattâ iyi niyetle de olsa, bağnazlık hatalarına karşı dikkatli olmaktan vazgeçemezler, çünkü iyi niyetle, hiçbir zaman, hiçbir şey onarılmamıştır. İnsanların, ruhun kurtuluşu için yakıldıklarını biliyoruz…”.

            Atatürk’ün insan sevgisini bir başka açıdan da saptayabilmek için, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarından kısa bir süre önceki elem verici olaylara değinmekte yarar vardır; şöyle ki:

            Mustafa Kemal Paşa’nın, mensubu olduğu millete beslediği büyük sevgi, özellikle o karanlık günlerde ruhunda oluşan sarsılmaz güveni de tüm berraklığıyla ortaya koymaktadır. İmparatorluğun, Birin Dünya Savaşını kaybederek barış yollarını aramak zorunda kalması ve 30 Ekim 1918’de Mondros’ta imzalanan mütareke anlaşması, yurdu, önlenmesi imkânsız umutsuzluğa düşürmüştü. Memleketin hemen her yerinde halk, protesto mitingleri düzenlemişti. Dört yıl süren savaşta, yalnız Çanakkale’de şehit düşen iki yüz elli bini aşkın memleket evladının acısını, millet dayanılmaz bir sabırla göğüslemek zorunda kalmıştı. Esasen savaşın kaybedileceği ve yurdumuzun belki de daha büyük facialarla karşılaşacağı yollu düşünceler, daha 1918 yılının başlarında, milletin her ferdini şiddetle kaygılandırmaktan geri kalmamıştı. İşte bu kapkara günlerde bile, Mustafa Kemal Paşa’nın inancı herkesinkinden farklıydı. Hattâ Paşa’yı, İngilz, Fransız ve İtalyan birliklerinin silahları bırakma anlaşması hükümlerine uymaya lüzum bile görmeden İstanbul’u işgale başlamış olmaları da tedirgin etmemişti. Mustafa Kemal Paşa’nın, 20 Ekim 1918 tarihli Mondros Antlaşması’ndan da beş ay önce, olayların alabildiğine Türkiye aleyhine geliştiği günlerde, zamanın genç yazarlarından Ruşen Eşref beye hediye ettiği resminin altındaki ithaf satırlarında yer alan inancın içeriği, o günleri yaşamış hiç kimsede görülmeyen bir kanıyı açıkça ortaya koyuyordu ve Mustafa Kemal Paşa şöyle diyordu:

            “Her şeye rağmen muhakkak bir nûra doğru yürümekteyiz.Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkındaki pâyansız muhabbetim değil, bugünün  karanlıkları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ziya serpmeğe ve aramağa çalışan bir gençlik gördüğümdür. İşte, azizim Ruşen Eşref Bey, sizi ben, bu  mubarek hizbin tabiî âzâsından görüyorum. Gün geçtikçe daha mühim hizmetlerinize intizar ediyorum. Bugünden ziyade yarınların şükran ve şâbâşına namzed olan sizi bugünden tanıyabilmekle memnunum.
Mustafa Kemal”

            Atatürk’ün Ruşen Eşref beye resmini armağan ederken yazdığı satırlarda, milletimizin ıstırap içinde kıvrandığı günlerde bile, herkesin düşündüğünden bambaşka doğrultuda gelişen bir inancı gözler önüne sermekte olduğu açıkça görülmektedir. Büyük kurtarıcının bu inancı, sadece mensubu olduğu millete beslediği sarsılmaz güven ve sevgiden güç almaktaydı. Ama ne var ki yurdumuzda umutsuzluğun kol gezdiği o üzüntülü günlerde, zamanın aydın kişileri olarak ün yapmış yazarların ve yöneticilerin bazıları, batmak üzere olan İmparatorluğun yaşama imkânına sahip olmasını sağlayabilecek tek önlemin, Türkiye’mizin geçici bir süre yabancı bir devletin himayesi altına girebilmesiyle oluşturulabileceğine inanıyordu. Nitekim rahmetli yazarımız Halide Edip Adıvar (1884-1964), Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği 10 Ağustos 1919 tarihli mektupta şöyle diyordu: “…Biz İstanbul’da, kendimiz için, bütün eski ve yeni Türkiye sınırlarını kapsamak üzere, geçici bir Amerikan himayesini, kötünün en az zararlısı olarak görüyoruz…”. Adıvar’ın bu önerisi, Mustafa Kemal Paşa’nın hiçbir zaman kabul edemeyeceği bir çözümdü, çünkü Ata, o sıralarda konuyla ilgili tartışmalarda öne sürülen bu tür önerileri şiddetle reddediyordu. Hattâ Ata, Sivas Valisi Reşit Paşa’ya göndermiş olduğu 20 Ağustos 1917 tarihli mektupta da şöyle demekten kendini alamamıştı: “…Burada şunu da arzedeyim ki, bendeniz ne Fransızların ve ne de herhangi bir yabancı devletin himayesine boyun eğerek küçülecek kişilerden değilim. Benim için sığınacak en büyük yer ve cömertçe bağışlayıcılığını bizlerden esirgemeyen tek kaynak, sadece milletimizin göğsüdür…”. Bu eşine rastlanmayan inanç, sadece ve sadece vatan ve millet sevgisiyle yoğrulmuş bir ruhun, ıstırap ve şefkatten beslenen moral özelliğini, tüm parlaklığıyla ortaya koymaktadır. İşte böylesine bir sevgidir ki, Türkiye’mizi Birinci Dünya Savaşı felaketinin getirdiği onarılması güç acılara rağmen özgürlüğe ve bağımsızlığa kavuşturmuş, hattâ tarih boyunca emperyalizme tutsak düşen ulusların kurtuluş mücadelelerine de ışık tutmuştur.

            Atatürk’ü 1919’da Anadolu’ya koşturan tek sebep, her şeyden önce ondaki memleket sevgisiydi. Hattâ gizlice Samsun’a gitmek üzere bindiği geminin batırılacağının güvenilir bir kaynaktan işitildiğinin, yakın bir dostu tarafından kendisine uyarı kastiyle söylenmiş olmasına karşılık, Ata’nın verdiği cevap şu oldu: “…İstanbul’da kalıp tutuklanmaktansa, batıp boğulmayı tercih ederim…”.

            Mustafa Kemal Paşa Anadolu’ya geçtikten sonra, İstanbul hükümetince görevine son verilmiş olmasını (8-9 Temmuz 1919) doğal karşılamış, durumunu, şöylesine engin bir inançla dile getirmiştir: “…Bu tarihten sonra, resmî sıfat ve yetkiden ayrılmış olarak, yalnız ulusun şefkat ve yiğitliğine güvenerek ve onun bereket ve kuvvet kaynağının tükenmezliğinden ilham ve güç alarak vicdani görevimize devam ettik”.

            Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1935 yılında kendisini Çankaya’da ziyaret eden Amerikalı gazeteci Gladys Baker’ın, diktatör denilmesinden niçin hoşlanmadığı yollu sorusuna verdiği cevapla, insanoğluna duyduğu sevgi ve saygıyı, nice devlet adamının erişemediği bir anlayışla dile getirmiş ve şöyle demiştir: “Ben diktatör değilim. Benim kuvvetim olduğunu söylüyorlar. Evet, bu doğrudur. Benim isteyip de yapamayacağım hiçbir şey yoktur. Çünkü ben gücümü milletimden alırım. Bence diktatör, başkalarını kendi iradesine zorla tutsak edendir. Ben, kalpleri kırmak değil, kalpleri kazanarak hükmetmek isterim…”.

            Ata’ya özgü şefkat ve merhamet psikolojisi de çok önemlidir; ve insan sevgisinin eşine rastlanması imkânsız bir türünü yansıtmaktadır, şöyle ki: Büyük kurtarıcının, kendisini Çankaya’da ziyaret eden Fransız gazetecisi George Bennebe’e, savaş meydanlarında can veren yerli, yabancı, dost, düşman, tüm savaşanların birbirlerinden ayırt edilmelerine gönlü razı olmadığı için söylemiş olduğu sözler, Ata’ya özgü insanseverliğin en asil örneğini vermektedir; ve Ata, George Bennebe’e şöyle demiştir: “Görüyorsunuz ya, birçok zaferler kazandım. Ama bunların en büyüğünden sonra bile, her akşam, savaş meydanlarında ölen bütün erleri düşünerek derin bir keder duyuyorum”. Bennebe de, Ata’nın -benzeri görülmemiş- bu insanseverlik idealini hayranlıkla karşılayarak, şöyle demekten kendini alamamıştır: “…Cesaret ve zekâsından başka, bu derece engin yürekli olan bir şefin, yurdu için mucizeler yaratmış olmasına şaşılır mı?”.

            Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, Birinci Dünya Savaşının Çanakkale savunusunda canlarını topraklarımız üstünde tüketen ve oraya gömülen Avustralyalı, Yeni Zellandalı erler için söyledikleri, dünya tarihinde, savaşta ölenler için söylenmiş sözler arasında çok farklı bir içeriğe sahiptir. Ata’nın, her yıl tekrarlanmakta olan Çanakkale savaşını anma törenlerinin birinde kaleme aldığı ve zamanın İçişleri Bakanı rahmetli Şükrü Kaya’nın Çanakkale’deki törende, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü temsilen okuduğu hitabe aynen şöyledir:

            “Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar. Burada bir dost vatanın topraklarındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlâtlarını savaşa gönderen analar. Gözyaşlarınızı dindirin. Evlâtlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk”


            Ata’nın bu sözleri, Avustralya hükümeti tarafından, Ata’nın bu felsefesine bir şükran ifadesi olarak, Avustralya’da geleneksel üslûpta inşa edilmiş bir Türk çeşmesi üstünde, İngilizceye çevrilmiş halde yer almaktadır.


            Atatürk’ün, mezarları bizlere emanet edilmiş bulunan, bir zamanların düşman erlerine ve onların analarına yönelttiği yukarıdaki hitabe, antik dönemlerin ünlü devlet adamı Perikles’in (M.Ö. 500-429) Peloponez Savaşı’nın başında kahramanca ölenler için söylemiş olduğu ağıt-nutkundan, Greklerin ünlü trajedi yazarı Euripides’in (M.Ö. 481-406) “Hiketides” (Yalvaranlar) destanında, Thebai ile Argos devletleri arasında geçen kanlı savaşta ölen kahramanlar için kaleme almış olduğu acıklı öyküden de farklıdır ve eşi olmayan bir anlam taşımaktadır.
Perikles, Peloponez savaşında ölen kahramanlar için kısaca şöyle demektedir: “…Bu insanların böyle ölmeleri, kahramanlıklarının eseridir. Çünkü bunu kendileri dilemiş, sonra da yüce bir şekilde sona erdirmişlerdir… [Bunlar], kendilerini bedenleri ve ruhlarıyla bu işe adamışlar ve kaderin öngördüğü anda, korkudan sıyrılmışlar, şerefle şehit düşmüşlerdir… Onun için şehitlerin,… ana ve babalarını, acımadan çok, teselli etmek istiyorum… Çünkü seçkin insanların tüm dünya mezarıdır, ve onlar, yalnız vatanlarındaki mezar taşlarında ve kitabelerinde anılmakla kalmayacaklar, onların sayısız anıları, yabancı diyarlarda bile, insanların bırakacakları eserlerden çok daha fazla, kafalarda sonsuzlaşacaklardır”.


            Görülüyor ki ünlü Grek tarihçisi Thucydides’in (M.Ö. 470-394) yazmış ama tamamlayamamış olduğu “Peloponez Savaşı” (M.Ö. 431-404) adlı eserinden öğrendiğimiz bu ağıt-nutku da, savaşta canlarını veren kahramanlara hitap eden anlamlı bir ağıt ve övgüdür. Ne var ki Ata’nın, Çanakkale Savaşı’nda canlarını vermiş olan düşman erleri için söyledikleri, -hangi milletten olursa olsun- topraklarımız üstünde savaşırken ölenlerin anısına  yöneltilmiş bir şefkat örneğidir; ve onun için de eşine hiçbir yerde rastlanmayan bir anlam taşımaktadır. Kısacası Perikles, ağıt-nutkunda, savaşta canlarını kahramanca vermiş, kendi milletinden olanlara hitap ederken, Atatürk, Çanakkale’de savaşırken ölen, orada gömülen ve mezarları bizlere emanet edilmiş bulunan, bir zamanların düşman erlerine ve onların kederli analarına, merhametle hitap etmektedir.


            Antik Grek literatüründe önemle yer alan ünlü trajedi yazarı Euripides’in “Hiketides” destanına gelince: Euripides, “Yalvaranlar” başlığını taşıyan bu destanda, antik dönemin başta gelen Şehir-Devlet’lerinden Argoslular ile Thebaililer arasında geçen kanlı savaşta canlarını veren Argoslu kahramanların cesetlerinin, geleneğe aykırı olarak, memleketlerine gönderilmeyip, öldükleri yerlerde oldukları gibi bırakılmalarından yakınmaktadır; ve bunu yapanlar, aynı kana, aynı dile, aynı duyarlılığa sahip bulunan ve çoktanrı inancının oluşturduğu karmaşık bir mitolojiyi ortaklaşa paylaşan Grek şehirlerinin evlâtlarıdır.


            Euripides’in, “Thebaililere Karşı Yedilerin Savaşı” başlığını taşıyan bu büyük destanda, Argoslu kahramanlara reva görülen böylesine bir davranıştan yakınması, kısmen mitolojiye de yansımış bulunan bu tarihsel olayın gerçek yönünü zedelemektedir, çünkü Grek halkları arasında öteden beri “efsane” (mythos) olarak da benimsenmiş bulunan bu tür destanlar, bir bakıma gerçekleri yansıtmanın önemini de taşımaktadır. Yani mitolojiler, bir bakıma gene de insanoğlunun değişik doğrultulardaki duygusal yaşantılarını biçimlendiren öyküler olarak benimsenmektedir. Hattâ ünlü filozof ve psikolog Wilhelm Wundt (1832-1920), insanoğlunun hayal gücüyle mitolojiyi de oluşturmasını “perception”, yani hayalin bir bakıma gerçek olarak da benimsenebilmesini mümkün kılan “algı” (idrak) olarak nitelemektedir. Görülüyor ki Wundt, insandaki hayal gücünün ürünleri olan mitolojileri psikolojik yaşantılar olarak, yani gerçeklerden güç alan yaşantılarmış gibi yorumlamaktadır. Ve gene Wundt’a göre Euripides, “Hiketides” destanında, gerçek hayatla efsane arasında ayrım yapmadan, insanoğlunun olumsuz davranışlarından yakınmaktadır.


            Trajedi türünde yazılmış bulunan “Hiketides” destanının mitolojik yönüne göre, yarı tanrı Theseus’un Thebaililere karşı yönettiği amansız savaşın sonunda, Argoslu yedi kahraman ile öteki ölülerin cesetleri, gelenek gereği toprağa verilebilmiştir. Görülüyor ki Perikles’in ağıt-nutkunda olduğu gibi, Euripides’in destanında da, birbirleriyle savaşan, birbirleriyle dövüşenlerin hepsi de antik dönemlerdeki Şehir-Devlet’lerin aynı kanı taşıyan çocuklarıdır ve ağıtlarla destanlar onlar için yazılmıştır.


            Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, Çanakkale’de bizlerle savaşırken ölen düşman erlerine ve onların üzgün analarına yönelik kısa nutkun taşıdığı anlam ise, eşine rastlanmamış bir dünya görüşünü yansıtmaktadır; ve Ata, derin bir şefkat ve merhametle oluşan bu duyarlı davranışla, insanlık tarihine benzeri görülmemiş bir “belge” armağan etmiştir.


Atatürk’ün İnsan-Felsefesi’nin özünü oluşturan “sevgi”, ünlü filozof Schopenhauer’in de üzerinde önemle durduğu gibi, acıma, ıstırap ve şefkat felsefesinden güç             alan İdeal-Sevgi’dir. Nitekim Schopenhauer, böylesine bir sevgiyi Gerçek-Sevgi ve bunun aksini de Bencil-Sevgi olarak adlandırmıştır ve ilkini “agape”, ikincisini de “eros” terimleriyle nitelemesi, acıma, ıstırap, şefkat ve merhamet duyma türünden psikolojik faktörleri ideal uğraşlar doğrultusunda durmadan geliştiren kişileri bir araya getiren hayalî bir dost sofrasıyla kıyaslayıp simgeleştirmek içindir. Nitekim antik dönemlerin büyük filozofları da bu tür toplantıları, Sevgi-Sofrası anlamına gelen “agape” terimiyle nitelemişlerdir. İşte onun içindir ki, Büyük Kurtarıcı Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Gerçek-Sevgi’nin dünya görüşündeki eşsiz yeri bakımından, Sevgi-Sofrası’nı değerlendirmekte başarılı olabilen dünya büyüklerinin hiç şüphesiz en başında gelmektedir.

Cevad Memduh ALTAR
(Gayrettepe, 20 Ekim 1987)