Cevad Memduh Altar / Makaleler / DEVLET OPERASINDA MADAM BUTTERFLY
Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

ESERLERİMAKALELER

Bu belgeyi Word Dökümanı Olarak İndirebilirsiniz!

Devlet Operası
Aylık Sanat Dergisi
Yıl: 1, Sayı: 6 Nisan-Mayıs 1959

DEVLET OPERASINDA MADAM BUTTERFLY

Cevad Memduh Altar

 

            Giacomo Puccini’nin Madam Butterfly operası, memleketimizde ilk olarak 1941 senesinde, Prof. Carl Ebert’in idaresi altında, Devlet Konservatuvarı öğrencileri tarafından oynanmıştı. Türkçe olarak ve bütün perdeleriyle oynanan bu ilk hakiki opera, o zaman mühim bir sanat hadisesi olarak vasıflandırılmış ve geleceğe ait birçok şeyleri müjdelemişti. Bu büyük başarı, her şeyden önce, Türkiye’de operanın kurulup kurulamayacağına dair yıllardır içimizi kemiren şüphenin lüzumsuzluğuna bizleri inandırmıştı.

            Nitekim bu tarihten tam beş yıl önce (1936’da) memleketimize davet edilen Prof. Carl Ebert’in, zamanın Maarif Vekili [Millî Eğitim Bakanı] rahmetli Saffet Arıkan’ın merakla sorduğu bir suali, “Ankara’da ilk Türkçe opera, beş yıl sonra oynanacaktır” diye cevaplandırdığını, vakanın tek şahidi olarak bizzat ben işitmiştim; fakat o vakit kendimce fazla optimist bulduğum böyle bir görüşe bir türlü akıl erdirememiştim.

            Devlet Tiyatro ve Operasının kuruluşunda büyük hizmeti olan Carl Ebert’in yardımıyla, Devlet Konservatuvarı ve onun iki mühim kolu “Tiyatro” ve “Opera” bölümleri, günün birinde ele avuca gelmeye başlamış, aradan beş uzun yıl geçmiş, başlangıçta Mozart’ın bir perdelik sahne eseri olan “Bastien ve Bastienne” operası Türkçe olarak oynanmış; ikinci deneme, “Tosca” operasının yalnız ikinci perdesiyle yapılmış; nihayet Devlet Konservatuvarının kuruluşunun tam beşinci yılında Prof. Carl Ebert’in dediği olmuş ve “Madam Butterfly” operası ilk Türkçe opera olarak büyük bir başarı ile sahneye konmuştu.

            İşte o zaman, tam beş yıl önce Carl Ebert’in gaipten haber verircesine söylediği sözün kerametine inanmıştım ve ihtisas adamının ne demek olduğunu daha iyi anlamıştım. Şöyle bir geriye bakınca, son yirmi üç yılın baş döndürücü çalışmaları arasında kat edilen mesafenin asırları karşıladığı kolayca anlaşılıyor. Hattâ Devlet Konservatuvarını ve onun iki büyük meyvası olan “Devlet Tiyatrosu” ve “Devlet Operası”nın kuruluşu ile ilgili hâtıraları anarken, kulağımdan hiç gitmeyen Butterfly! Butterfly! nidaları, Devlet Operasının ilk Butterfly’ı Mesude Çağlayan’ı o masum yüzüyle ebedileştirdiği kadar Millî Operamızın kuruluşunu müjdeleyen ilk ses olma vasfını da taşıyor.

            Gelelim Butterfly operasına: 19. asrın sonlarına doğru, mevzuunu hakiki hayattan alan İtalyan opera sanatında “Verismo” [gerçekçilik] adıyla yepyeni bir üslûp meydana gelmişti. İşte Butterfly operası da Giacomo Puccini’nin Verismo üslûbunda yazdığı eserler arasında, en çok sevilen bir opera olarak milletlerarası repertuvarda yer almıştır. Bütün ibdalarında [eserlerinde] lirizmin şahikasına [zirvesine] ulaşan Puccini, bu eserinde birdenbire egzotizme yöneliyor, sanatın ana motifi olan sevgiyi “şark-garp” [doğu-batı] sentezi içinde değerlendiriyordu. Meşhur Butterfly livresini [librettosunu] hazırlayanlar, bütün opera metinlerinde görülen dar ve sıkışık ifade içinde sözü büyük bir huzurla Puccini’ye bırakmışlardı. Ancak Puccini sanatına has “lirik-dramatik” bir espri içinde livrenin edebî bir hüviyet elde edeceği muhakkaktı. Nitekim de öyle olmuş, gerek birbirini takip eden harikulâde şan partileri ile şan ansamblleri, gerek vakit vakit dinleyenleri heyecanlandıran orkestral bünyedeki ifade kudreti, esere baştan aşağı hakim olan lirizmi, dramatik bir sonuçla terviç etmiştir [taçlandırmıştır].

            Butterfly operasında mevzu, zamanında Avrupalı romancıların çoğunu harekete geçiren egzotik bir menşee [kökene] dayanmaktadır. Amerikalı bir deniz subayı, Nagazaki limanında bir Japon dansözü ile tanışıp evlenir. Japon âdetlerine göre bu evlilik muvakkat [geçici] bir akit de sayılabilir. Esasen Amerikalı deniz subayını bu yola sevk eden sebep, sırf kendi hayatında görmediği yabancı bir ananeye duyduğu merak ve tecessüstür. Halbuki genç subayda tecessüs psikolojisine dayanan bu geçici hevese karşılık, Japon kızı Cho-cho-san (Butterfly) işi ciddiye almış ve gerçekten hislenmiştir. İşte eserin şark-garp sentezi içinde beliren düğüm noktası böylesine bir tezada dayanmaktadır. Burada izdivaç müessesesini sonsuz bir bağlılık olarak kabul eden ve böyle bir anlayışı hukuki müeyyidelere de bağlamış olan bir cemiyetin çocuğu sıfatıyla Amerikalı deniz subayı Pinkerton, kendisini Japonya’da olsun, kanun ve hukuk baskısından sıyırıp, o âna kadar tanımadığı âdet ve ananeye istekle terk etmeye hazırlanırken, saf Japon kızı Butterfly da hemen hemen aynı ruhi tezat içindedir. O da, bir Japon dansözüne tamamen yabancı âdet ve ananeye kendini terk etmektedir. Bu âdet ve anane ise, garbın kadına tanıdığı eşitlik ve evlilik hakkıdır. Butterfly, kendince özlediği büsbütün başka bir sevgiye intikal ettiğine emindir. Görülüyor ki, her iki taraf da kendilerinde olmayanı elde etmenin tezadı içindedir. Burada Pinkerton, kanun baskısından kurtulmaya çalışırken, Butterfly da evliliği kanunların ve hukuki müeyyidelerin himayesine veren memleketlerdeki zihniyete çektiği hasreti açıklıyor. Hattâ kocasını çok seven ve onu nafile yere bekleyen Butterfly’ın, Pinkerton’un kendisini terk ettiği haberini veren Goro’ya, Amerika’nın Nagazaki konsolosunun huzurunda söylediği şu sözler mühimdir:

            “Japonya’da kadın
            merhametsizce sokağa atılınca,
            hemen “boşandı” denir.
            Fakat Amerika’da böyle şey olmaz,
            değil mi?
            Hakim hesap sorar kocadan mutlak.
            Ve sonra der ki: “Karınızı bırak mı,
            neden?”
            “Bu kadından bıktım usandım!”
            Hakim hiddetle:
            “Ya! Hapse çabuk serseri” der.”

            Görülüyor ki Butterfly’ın yalnız bu sözleri, genç kadının neyi özlediğini, Pinkerton’a olan bağlılığında ne türlü bir anlayışa dayandığını açıklamaktadır. Amerikan konsolosu Sharpless, genç kadını bu beyhude sevgiden vazgeçirmeye hayli gayret sarf etmiş, fakat muvaffak olamamıştır. Hattâ Butterfly üç yaşındaki oğlunu Pinkerton’a benzeterek avunmakta ve kocasının tek hatırası olan bu çocuğun sevgisinde teselli bulmaktadır.

            Nihayet her iki tarafın tamamen zıt sevgi ve bağlanma telâkkileri arasında geçen lirik-romantik sahnelerin en sonunda Pinkerton, yanında Amerikalı eşi Kate ile birlikte Nagazaki’de tekrar görülür. Butterfly bu acı hakikate ancak o zaman inanabilmiştir. Hattâ selâmeti kendini öldürmekte bulan genç kadın, bu feci akıbete de katlanmı, ve hatasını ancak bu hadise karşısında anlayabilen Pinkerton’a yalnız oğlunu hâtıra bırakmıştır.

            Sade olduğu kadar da kadının sevgisini, kadının feragatini değerlendiren Butterfly livresi, Puccini sanatındaki eşine az rastlanır ifade kudretiyle tekemmül etmiş [olgunlaşmış], böylelikle Butterfly operası, sesin ve sözün bölünmez sentezi halinde her yerde sevilmiş ve sayılmıştır.