Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

ESERLERİARAŞTIRMA YAZILARI

Bu belgeyi Word Dökümanı Olarak İndirebilirsiniz!

ATATÜRK’E ÖZGÜ EVRİM FELSEFESİNİN
GELENEK-KÜLTÜR DİNAMİZMİNE KATKISI
(Son elli yılın müzik reformlarına toplu bir bakış)

Cevad Memduh ALTAR

(T.C. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Kültür Merkezi, ERDEM, Cilt: I, Mayıs 1985, Sayı:2, Ayrıbasım – Offprint, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1985)

 

“Millî kültürün her çığırda açılarak yükselmesini,
Türk Cumhuriyetinin temel direği olarak temin edeceğiz!”
Gazi Mustafa Kemal (1932)

 

            Kişiye ve topluma çağdaşlaşma doğrultusunda yön veren Gelenek-Kültür Dinamizmi’ne tümüyle karşıt bir Gelenek-Kültür Statizmi’nin etkinliğini yer yer sürdürmekte olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Onun için böylesine bir gerçeğin sonucu olan Kültür-İkiliği’ni, yazımın en başında ele alarak, konuya doğrudan eğilmek istiyorum.

            Şunu kesinlikle bilmek gerekir ki, “akılsal” ve “ruhsal” evrimi karmaşık çıkmaza sürükleyen, iç dünyamıza yönelik tüm ikilikler, kişi ve toplum için olağanüstü önem taşıyan Gelenek-Kültür Yenilenmeleri’nin oluşumunu aksatmakta ve bu tür çabaların ne de olsa yavaşlamasına sebep olmaktadır. Gelenek ve Kültür’de statizm [durağanlık], insanoğlunun akıl ve ruh gücünde, ya da bu iki faktörün ortak bileşiminde, zamanla oluşan kanı ya da inanç türünden kurallaşmış faktörlerin, büyük düşünürümüz Ziya Gökalp’e (1875-1924) göre “oturdukları yerlerde oturdukları gibi kalabilmelerini” daha da pekleştirip denkleştirebilmenin gayretidir; ve bu tür davranışlarla kişiye ve topluma, geçmişten günümüze, hattâ geleceğe yönelik gelişim gerçeğini unutturmaya özen gösterilmiş, böylesine tehlikeli bir politikada oldukça başarı da elde edilmiştir

            Burada konumuzla ilgili “dinamizm” teriminin, yani Atatürk-Dinamizmi’ni eksiksiz kanıtlayabilecek güçteki yorumun, çok daha farklı bir anlama sahip olması gerekmektedir; şöyle ki: Atatürk-Dinamizmi, insanın ve insanlığın evrim çabasını, doğanın sürekli bir ilerleyiş sürecinde tutma prensibini, akıl ile ruhun ortak bileşiminde, durup dinlenmek bilmeyen atılımlara dönüştürebilmenin görüntüsü, hattâ bu tür atılımları -doğaya yardımcı olma yolunda- daha da güçlendirebilmenin pragmatik felsefesidir.

            Kişinin ve toplumun gelişim çabasına tümüyle ters düşen Statizm ise, yüzyıllar boyu değişmezlik niteliğiyle kurallaşıp kalmış olan gelenek ve kültürleri, “Ulusal-Çağdaş” planda yenileyip tazeleme ihtiyacından kesinlikle yoksun bir anlayışa tutsak düşmenin bağnazlığıdır.

            Yukarıdaki Atatürk-Dinamizmi ile ilgili araştırmanın pratikteki yankılarını izleyebilmek için, şimdi de Ata’ya özgü dinamik hamlelerin, Türkiye Cumhuriyeti kurulur kurulmaz (1923), Türk ulusunun kurallaşmış statizmden bir an önce sıyrılıp çıkabilmesi yolunda öngördüğü belli başlı ilkeleri gözden geçirelim: (1)

            Gazi Mustafa Kemal, daha 1923 yılında, bilimde ve kültürde bir an önce kalkınabilmenin temel ilkelerini şu sözleriyle Büyük Millet Meclisine, dolayısıyla Türk ulusuna duyurmuştu:

            “Pratik ve geniş kapsamlı bir eğitim için, vatan sınırları içindeki önemli merkezlerde, çağdaş kitaplıkların, bitki bahçeleri ile hayvanat bahçelerinin, konservatuvarların, enstitülerin, müzeler ile güzel sanat sergilerinin kurulması gerekli olduğu gibi, özellikle bugünkü mülki kuruluşu göz önüne alarak, ilçe merkezlerine kadar tüm memleketin basımevleriyle donatılması gerekmektedir.”

            Gazi Mustafa Kemal’in, ulusal gelenek ve kültürümüzün, özellikle müziğimiz ile edebiyatımızın ve güzel sanatlarımızın çağdaşlaşma yolunda yenilenip tazelenmesini de mümkün kılacak idealin, Kurtuluş Savaşının eşsiz menkıbeleriyle ortak bir senteze dönüşerek adeta müzikleşmesini özlemle bekleyişi de apayrı bir incelik ve zarafet örneğidir; ve Ulu Önder bu çok yüce görüşü şöylesine dile getirmiştir:

            “Her ânı vatan için, torunlarımız ve gelecek kuşaklar için şerefli olaylarla dolu, büyük kahramanlık menkıbesi olan Anadolu savaşlarının heyecan veren ayrıntılarını tarihin diline bırakıyorum.
“Fakat efendiler! Millet, milletin ruh sanatı, musikisi, edebiyatı ve bütün güzel sanatları, bu kutsî kavganın ilahî nağmelerini, sonsuz bir vatan aşkının coşkunluğu içinde daima güzel seslerle dile getirmelidir.”

            Ulu Önder Atatürk, ulusal kültürümüzün, günün gereklerine uygun olarak gelişimini sağlama yolunda, Cumhuriyetin kuruluşunun bir yıl öncesinde (1922) bile, bu olağanüstü önem taşıyan konuya tüm gücüyle değinmiş ve şöyle demişti:

            “Efendiler! Buraya kadar anlatmış olduğum şeyler, milletin maddi güçlerini geliştirip, yüceltme tedbirleridir. Halbuki insanlar yalnız maddi değil, özellikle bu maddi güçlerde yer alan manevi güçlerin etkisi altında çalışmalarını sürdürebilirler. Milletler de böyledir. Manevi güçler ise, özellikle bilim ve inançla yücelme yolunda gelişebilir. O halde, yönetimin en verimli, ve en önemli görevi, eğitim işleridir. Bu işte başarı elde edebilmek için, öyle bir program uygulamak zorundayız ki, o program, milletimizin  bugünkü haline, toplumsal ve hayati önem taşıyan ihtiyacına, çevre koşullarına ve yüzyılın gereklerine tamamen orantılı ve bu gereklere uygun olsun… Milletimizin dehada gelişimi ve böylesine bir çaba ile layık olduğu uygarlık düzeyine erişmesi, tabiatiyle yüksek meslek erbabını yetiştirmekle ve ulusal kültürümüzü yüceltmekle mümkündür.”

            1923 yılının Türkiye Büyük Millet Meclisini açış nutuklarında: “Millî kültürün, her alanda yükselmesini, Türkiye Cumhuriyetinin temel direği olarak temin edeceğiz” diyen Atatürk, 29 Ekim 1933 tarihindeki 10. yıl nutuklarında da gene millî kültürümüz için şu olağanüstü ideali dile getirmiştir:

            “Şunu da önemle belirtmeliyim ki, yüksek bir toplum olan Türk milletinin tarihî bir niteliği de güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, doğuştan zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, millî birlik duygusunu, sürekli olarak ve her türlü araç ve önlemlerle besleyerek geliştirmek millî ülkümüzdür. Türk milletine çok yaraşan bu ülkü onu, bütün insanlığa gerçek huzurun sağlanması yolunda kendine düşen medeni görevi yapmakta başarılı kılacaktır.”

            Ata, güzel sanatlarımız ve özellikle uluslararası nitelikteki çağdaş bilim ve tekniği değerlendirerek meydana getirilmesi zorunlu olan, çoksesli Türk sanat-müziği hakkındaki temel prensibi, Türkiye Büyük Millet Meclisini 1934 yılındaki açıl nutuklarında gereği gibi ortaya koymuş ve Ata’nın bu olağanüstü yorumu, kültür tarihimizde şu sözleriyle yerini almıştır:

            “Arkadaşlar, güzel sanatların hepsinde ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi bilirim. Bu yapılmaktadır. Ancak bunda en çabuk, en önce götürülmesi gerekli olan Türk musikisidir. Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Bu gün dinletmeğe yeltenilen musiki yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır; bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal, ince duyguları, düşünceleri anlatan, yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce, genel son musiki kurallarına göre işlemek gerekir. Ancak bu düzeyde Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir.”

            Ata’mızın bu isabetli görüşlerinde, ulusal kültürümüz ile güzel sanatlarımızın ve özellikle çoksesli müziğimizin, yaşanılan çağın bilimsel, teknik ve estetik gerçeklerine her bakımdan uyacak nitelikte yenilenip tazelenmesini mümkün kılacak atılımların neler olmasını belirten ilkeler yer almaktadır. Bu ilkelerden tümüyle yoksun, alelâde esinlenişlerin etkisiyle meydana getirilmiş müziklerin, uluslararası kültür karşılaşmalarında, layık olduğumuz yeri en azından eşit hak ve düzeyde alabilmemize imkân vermesi nasıl mümkün olur? Kaldı ki çoksesli çağdaş Türk sanat-müziğinin gerektirdiği evrensellik, ancak çağdaş bilimin uluslararası nitelikteki ortak tekniğinden elde edilecek esinlenişlerle oluşturulabilecek yeni bir tekniği ve böylesine bir tekniğin uygulanabilmesine yardımcı olacak uluslararası nitelikteki müzik aletlerini gereği gibi kullanabilmekle sağlanmaktadır. Nitekim sadece bu yoldan elde edilebilen çoksesli Türk sanat-müziğinin, yabancı ülkelerin sanatçıları tarafından da aynı zevk, anlayış ve icra gücü ile uygulanabilmeleri, bu tür eserlerin uluslararası planda da ulusal özellikleriyle anlaşılmalarını mümkün kılmaktadır; ve bu olağanüstü sonuç, ulusal müziğimizin geniş boyutlarla evrenselleşmesine de imkân sağlamaktadır. Ama iş bununla de bitmemektedir: ve ancak bu yoldan elde edilebilen üstün içerikli eserlerdeki simgesel anlatıma gereğince yaklaşabilecek aydın başların da var olması ve müziğin evrimsel çabasına yardımcı olması gerekmektedir. İşte bu noktada, İran’ın ünlü şairi Şirazlı Sadi’yi (1184-1291) hatırlamamak mümkün mü? Sadi’ye, musiki sanatı hakkında ne düşündüğünü sormuşlar, o da: “Bana musikinin ne olduğunu mu soruyorsunuz? Dinleyeni gösterin de size musikinin ne olduğunu söyleyeyim!” demişti!

            Hiç şüphe yok ki, Atatürk’ü Cumhuriyet rejimine girişimizin hemen başlarında tedirgin eden, yani kendi deyişleriyle “dinletilmeğe yeltenilen”  müzik, ne yazık ki, bugün de olduğu gibi, o tarihlerde de geniş halk kitlelerimizin güncel yaşamlarında sık sık karşılaştıkları yozlaşmış piyasa musikisi idi. Bu tür müziklerle yalnız bizde değil, şüphesiz dünyanın her yerinde karşılaşmak mümkündür. Ne var ki, o memleketlerin çoğunda, halka yayın yapmakla görevli resmî kurumlar -bizdeki uygulamanın tamamen aksine olarak- kötü müziklerin oluşturacağı moral çöküntüyü önleyici müzik programlarına yayınlarında yer vermekte, hele seviyesiz müziklerle icracılarını göklere çıkarak yersiz övgülerden gerçek sanat sevgisiyle uzak kalmaktadırlar!

            Ulu Önder Atatürk, hiçbir değeri olmayan müziklerin, doğuştan sanatsever halkımızın moralinde yapacağı çöküntüyü çok iyi biliyordu; ve Ata’nın yukarıda yer yer geçen deyişleri, Ulu Önder’imizin gerçek sanatla ilgili görüş ve anlayışını olduğu gibi ortaya koyacak niteliktedir.

            Ata, eski üstatların eserlerindeki üstün değeri çok iyi biliyordu; ve Abdülkadir Meragî (1360-1435), Hafız Post (1630-1694), Itrî (1640-1712), Tab’î Mustafa (1700-1786), İsmail Dede (1778-1846) ve Zekâi Dede (1825-1897) gibi, yaşadıkları çağın, uzak yakın hiçbir İslam diyarında eşlerine rastlanmayacak güçte eser vermiş olan bestecilerimize saygılı idi. Ama Ata’yı en yakından ilgilendiren müzik, Anadolu ve Rumeli halk türküleri idi. Ata, günün birinde doğacağına kesinlikle inandığı çoksesli çağdaş Türk sanat-müziğini yaratma yolundaki esinlenişlere, ön planda halk türkülerimiz ile monodik-modal [teksesli-makamsal] türde bestelenmiş klasik musikimizin kaynak olacağına kesinlikle inanıyordu. Özellikle 1927 yılında, Çankaya’daki köşk ile Marmara köşkündeki çaylarda ve yemeklerde, Ata’nın bu çok nazik konudaki görüşünü yakından izlemek mümkündü.

            Ata’mızın, Batının belli başlı müzik akademilerinden mezun olmuş ve çağdaş bilimin uluslararası nitelikteki ortak tekniğinden esinlenerek oluşturdukları tekniklerle çoksesli eserler yazmış olan öncü bestecilerimizin (Cemal Reşit Rey, Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin, Ahmet Adnan Saygun ve Nezil Kâzım Akses) bazı eserlerini dinleyerek, büyük bir inançla serptiği tohumların ürün vermeye başladıklarını kısmen olsun görebilmiş olması ne kadar sevinilecek bir olaydır.

            Buraya kadar, Ata’nın Gelenek-Kültür Dinamizmi’nin gelişimine katkısını kanıtlayan ve kendi nutuklarından alınmış olan metinler yer yer gözden geçirilmiş oldu. Aşağıda da Ulu Önder’in, ulusal-çağdaş Türk sanat-müziği ile ilgili olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi açış nutuklarında, ya da değişik vesilelerle açıklamış odluları ilkeler, tek özete dönüştürülerek verilmiştir ki bu özet, Ata’nın müzik sanatının yenilenip çağdaşlaşmasıyla ilgili olan kanılarının kilit taşı  olmasının önemini taşımaktadır. Ata kısaca şöyle demektedir:

            “Güzel sanatların hepsinde ulus gençliğinin ne türlü ilerlemesini istediğinizi biliyorum. Bu yapılmaktadır. Ancak bunda da en ileri götürülmesi gerekli olan Türk musikisidir. Musiki hayatın neş’esi, ruhu, sevinci ve her şeyidir. Yalnız musikinin türü göz önüne alınmağa değer niteliktedir. Hayat musikidir. Bizim gerçek musikimiz, Anadolu halkından işitilebilir. Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Ulusal, ince duyguları, düşünceleri anlatan, yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce genel son musiki kurallarına göre işlemek gerekir. Ancak bu güzeyde Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir. Bu bir inkılap hareketidir!”

            Yukarıdaki özetin dikkatle incelenmesinden de anlaşılacağı gibi, musikiyi hayatın neş’esi, ruhu, sevinci ve her şeyi olarak niteleyen Atatürk, musikimizdeki monodik-modal akışın yerini, ancak çoksesli tekniğin oluşturacağı anlatım kontrastlarıyla dolup taşan bir müziğin almasını zorunlu görmektedir; ve hayatın kendisi, yani müzikleşmesi demek olan akılsal ve ruhsal gel-gitlerin ortak bileşimiyle oluşması gereken çoksesli ulusal Türk sanat-müziğinin özlemini çekmektedir. Dünyanın her yerinde, özellikle komşularımız Balkan ülkelerinde, müzikte çağdaşlaşma hep bu yoldan elde edilmiştir. Ata’mızın da böylesine bir ilerlemede meydana gelen gecikmeyi önlemenin tedbirine, sağlam ve isabetli ilkelerle başvurmuş olması kadar tabii bir inisiyatif düşünülemez. Ata’nın, çoksesliliğe ulaşma yolunda bir an önce elde edilmesini zorunlu gördüğü böylesine bir yenilenme, özellikle senfoni, konçerto, oda müziği, her çeşit koro ve opera türünden büyük form ve çaptaki eserlere zengin ve çok yönlü bir güç kazandırmakta, anlatıma egemen olan gölge-ışık kontrastlarındaki simgesel espri ise, çoksesli dokunun alabildiğine etkin ve renkli bir yorum gücü elde edebilmesinde de ileri derecede başarılı olmaktadır. Halbuki bu tür uygulamalarda anlatıma egemen olan akılsal ve ruhsal iniş çıkışları müziğin dilinde de anlamlaştırabilme ilkesi, -her bakımdan ileri düzeye ulaşmış toplumların müziklerinde olduğu gibi- bizde de olağanüstü bir yaratış düzeninin oluşumuna imkân sağlamaktadır; ve bu tür yaratışlardaki simgesel anlatıma adeta gözle görünürcesine boyutlar kazandıran çokseslilik tekniğinin, teksesli sisteme özgü perdelerin tam olarak kullanılmamalarının sebep olacağı boşluğu, öncü bestecilerimiz ile onları izleyen genç kuşak besteciler, bir başka yoldan, yani çoksesliliğin getirdiği anlatım gücü ile doldurmuşlardır.

            Teksesli klasik musikimizin büyük bilgini rahmetli Rauf Yekta bey de (1871-1935), Fransa’da Encyclopédie de la Musique et Dictionnaire du Conservatoire’da yayınlamış olduğu (1922) Türk musikisi ile ilgili yazısında, musikimizin çoksesliliğe dönüşmesi konusuna da eğilmiş ve bu alanda yaptığı deneylerde, 12 perdeye böldüğü kendine özgü bir dizi sistemini kullanmış olduğunu açıklamıştır. Bundan da anlaşılmaktadır ki, Rauf Yekta bey gibi ünlü bir musiki bilginimiz de, ulusal müziğimizin çoksesliliğe dönüşmesinin artık zorunlu olduğu tezini, daha o tarihlerde ele almış görünmektedir.

            Türk müziğinin, çağdaş bilimin uluslararası nitelikteki ortak tekniğini ancak çok iyi bilmekle oluşturulabilecek, bize uygun bir çokseslilik sistemiyle geliştirilmesi zorunludur; ve bu yoldan elde edilecek büyük form ve boyuttaki eserlerin meydana getireceği çağdaş nitelikteki anlatım esprisi, teksesli müziğimizin, 24 eşit olmayan çeyrek-ses dizisinde yer alan bazı seslerin kullanılmamalarının meydana getireceği kaybı, kesinlikle karşılayabilecek bir müzik üstünlüğünün elde edilmesine imkân sağlamış olacaktır; ve bu işte, az değil çok, hem de pek çok gecikilmiş olduğu da apaçık ortadadır. Ne var ki Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana geçen 50 yıl içinde yüksek öğrenimlerini yurt içinde ve dışında tamamlayarak yetişmiş olan öncü bestecilerimiz ile genç kuşak bestecileri, Türk çoksesliliğini ulusal-çağdaş karakterde oluşturan eserler vermekle, Gelenek-Kültür Dinamizmi’ne yönelik görevi gereği gibi yerine getirmişler, ve Atatürk’ün açtığı yolda, yeni ve taze eserlerle her bakımdan ilerlemiş olduklarını, yurt içinde ve dışında başarıyla kanıtlamışlardır. Bu yolda yapılan uygulamaların, henüz bireysel düzeyde gelişmekte olmalarına karşılık, sıkı çalışmalarla elde edilen sonuçların, yakın gelecekte -Batıda olduğu gibi- bizde de bilimsel bir sistem ve metodun oluşumuna imkân sağlayacağı kesindir!

            Müzik sanatı ile meslek yönünden hiçbir ilişkisi olmayan dünya büyüklerinden bazıları, bu oldukça karmaşık konuda sağlam yorum ve yargı oluşturmada olağanüstü başarılı olmuşlardır. Örneğin, meslekten büyük bir asker ve eşsiz bir devlet adamı olan Atatürk de, karşılaştığı müziklerin gerçek değerini teşhiste hiç yanılmamış ve konuşmalarının birinde, yukarıdaki da değinilmiş olduğu gibi, şöyle demiştir: “Yalnız musikinin türü, göz önüne alınmağa değer niteliktedir!”.

            Millî musiki türlerimiz ile Batının müzik türlerini, estetik üstünlükleri bakımından çok iyi bildiğine tanık olduğumuz Ata, hele halk türkülerimizi dinlerken son derece duygulanır ve tenor bir tınıyı yansıtan sesiyle, okuyanlara uzaktan hafifçe katılmaktan zevk alırdı. Ata, yetişmekte olan genç kuşaklar için ne tür bir müziğin oluşturulması gerekeceği sorununa isabetle yön veren hareketlere, daha 1923/24 yıllarında el koymakta haklıydı; ve bir an önce gerçekleşmesi gereken yeni müziğin, çağdaş hayatı her yönüyle dile getirebilecek çoksesli bir müzik olmasına kesinlikle inanmıştı.

            Bu konuda ünlü Hint şairi Rabindranath Tagore’un (1861-1941) görüşü de büyük önem taşımaktadır. Ata’nın yukarıda açıklanan kanısına tümüyle paralel bir görüşe sahip olan bu ünlü şair de, yaşadığı ülkenin teksesli musikisini yakından tanıyor, çok seviyor, sadece lirik ve alabildiğine şiirsel bir duyguyu yansıtan Hint musikisini Batı müziği ile kıyaslarken, yorumlarına oldukça isabetli bir anlam kazandırmakta başarılı oluyordu.

            Atatürk’ün “yalnız, musikinin türü göz önüne alınmağa değer!” ilkesinden güç alan sanat anlayışı ile, Tagore’un, Uzak Doğunun ve Batının müzik türleri üzerindeki görüşünü yan yana gözden geçirmenin oluşturacağı gerçek, zamanla kurallaşmış sanatların uluslararası nitelikteki çağdaşlaşma düzeyine isabetle erişebilmelerini mümkün kılacak inisiyatiflerin zorunluluğunu tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır. Nitekim Ata, yukarıda da değindiğimiz ulusal-çağdaş bir müzik hakkındaki görüşünde şöyle demektedir:”Musiki hayatın neş’esi, ruhu, sevinci ve her şeyidir. Hayat musikidir. Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Ulusal ince duyguları, düşünceleri anlatan, yüksek deyişleri toplamak, onları bir gün önce genel son musiki kurallarına göre işlemek gerekir!”.

            Buna karşılık Tagore da Uzak Doğu ile Batı müziklerini kıyaslarken, Batı müziği için şöyle demektedir:

            “Böylece açıklamak istediğim etki, zengin bir görünüş, hayat denizinin sonsuz gölge ışık görüntüleri arasında bitmez tükenmez bir hareketle inip çıkan dalgaların görünüşü – Bütün bunların yanında, karşıt bir görünüş de var: dümdüz bir evrenin, sakin ve masmavi bir göğün görünüşü, uzak ufuklarda, tüm sessizliğiyle sonsuzluğu hatırlatan bir halin görünüşü… Başkaları ne derse desin, maksadımı tam olarak açıklayamasam bile, tekrar söyleyeceğim şey şudur: Ne zaman Batı müziğinin etkisi altında kalsam, kendi kendime hep şöyle derim: Bu, romantik bir müzik, bu sanatta ölümlü hayatın kendisi musiki olmuş.
“Hint musikisinde de bu özellikleri anlatma yolunda bazı deneyler yapılmış olup olmaması bir yana, bu müziğin yapısında söz konusu özelliklere daha az rastlanmakta ve aslında bu türlü unsurlar bulunmamaktadır. Bizim nağmelerimiz, yıldızlı gecelere ve seherin ilk ışığına bir ses katar, bulutların koyu gölgesine gizlenen, gökleri karartan bir acıdan, ormanlara sızan baharın tam bir mest oluş içinde geçen o sessiz neş’esinden söz eder.”

            Yukarıda Tagore’un her iki dünya arasındaki müzik farklılıkları açısından oluşturduğu yorum ile Atatürk’ün çoksesli çağdaş bir müziğin ne gibi anlatım unsurlarını içermesi gerekeceği hakkındaki düşünceleri arasında hemen hemen hiçbir ayrılık görülmemektedir. O halde böylesine bir yaklaşım içinde Ata’mız, ulusal sanatlarımızı ve özellikle müziğimizi uluslararası nitelikteki evrenselliğe bir an önce eriştirme çabasına yön veren olağanüstü bir devrimcidir; Rabindranath Tagore ise, gerçeği olduğu gibi anlatmaya içtenlikle özen gösteren, duygulu bir müzik dostudur.

            Atatürk’ün, Gelenek-Kültür Dinamizmi’ne katkısını, çağdaş bilim ve felsefenin ünlü kişilerinin görüş ve kanılarıyla kıyaslamaya geçmeden önce, biraz da Ata’ya özgü enerjik hamlelerin felsefesini dile getirmiş olan büyük düşünürümüz Ziya Gökalp’i incelemenin daha doğru olacağı bir gerçektir. Hiç şüphe yok ki, Ata’nın müzikte yenilenme ilkesi de, Ziya Gökalp’in klasik-pozitivist temel üstünde oluşturduğu “gelenekte yenilenme” ilkesini, ideal-pozitivist, hattâ bir bakıma pragmatist açıdan kanıtlar niteliktedir.

            Ziya Gökalp, Ata’nın -yukarıda değinildiği gibi- “müzikte değişimin, bir ulusun tümüyle yeni değişikliğine ölçü olacağı” prensibine paralel bir yorumu, kendine özgü yenilenme felsefesinde dile getirmiş ve Birinci Dünya Savaşındaki yenilgimizin acılı günlerinde ve Gazi Mustafa Kemal’in kurtuluş yolunda Samsun’a ayak basmasından bir yıl kadar önce (1918) şöyle demiştir:

            “Her biri bağımsız ve mutlak bir varlığa sahip olan kurallar (kaideler), oturdukları yerlerde oturdukları gibi kalırlar ve bir gelecek yaratamazlar. Gelenek (anane) ise, yaratma ve gelişme demektir. Çünkü gelenek, çeşitli anları birbirleriyle kaynaşmış bir geçmişi, hareket ettiren bir güç gibi, arkadan ileri doğru iten bir akıma sahiptir ki, sürekli olarak yeni gelişimler ve eğilimler doğurur. Gelenek, tek başına doğuran ve yaratan bir güç olmakla birlikte, kendisine aşılanan yabancı yeniliklerde, damarlarındaki hayat suyundan feyiz alarak canlanır ve bayağı taklitte olduğu gibi çürüyüp düşmez.”(2)

            Ziya Gökalp’in yukarıda verilen yorumundaki “yabancı yenilikler” kavramının özü, Ata’nın her şeyden önce önem verdiği eğitim öğretimin getireceği yeniliklerin kültüre ve sanata katkısı, sonra da uluslararası kültür ve sanat karşılaşmalarında, dıştan içe yansıyabilecek değişik türlerden yararlı etkenler anlamına gelmektedir; ve sanat dünyamızda bu yoldan meydana gelmiş iki olağanüstü yenilenmenin ilki, 19. yüzyıl başlarında, tek boyutlu minyatür sanatının yerini almaya başlayan perspektifli yeni Türk resim sanatı, ikincisi ise teksesli klasik Türk musikisi ile memleket folklor müziğinin doğrudan ya da dolaylı etkisi altında, ya da büsbütün serbest esinlenişlerle oluşan çoksesli ulusal Türk sanat-müziğidir.

            Şimdi de Atatürk’e özgü Gelenek-Kültür Dinamizmi ile Ziya Gökalp’in gelenek ve kültürde evrim felsefesi ve Batının bazı ünlü yazar ve düşünürlerinin dünya görüşleri arasındaki yaklaşım noktalarını saptamaya çalışalım ve önce ünlü tarihçi ve sanat bilgini Jacop Burckhardt’ı (1818-1897) ele alalım. Bu Alman kökenli İsviçreli bilgin, önce Alman Romantizminin, sonra da İtalyan Rönesansı’nın getirdiği klasik düşüncenin etkisi altında kalarak yorum ve yargılarına yön vermiş, olgunluk yıllarında ise, yaşadığı çağa göre yepyeni bir dünyanın oluşmak üzere olduğu tezini savunmuş ve bu dikkate değer görüşte haklı olduğu zamanla daha iyi anlaşılmıştır.

            Jacop Burckhardt, kültürde evrim konusuna değinirken eriştiği aşamada, yalnızca Ziya Gökalp’e oldukça paralel bir konuyu savunmakla kalmamış, aynı zamanda Atatürk’e özgü evrim felsefesinin çağdaş kültürdeki yerini, Atatürk’ün anlayışını tümüyle kanıtlar nitelikte bir görüşe bağlamakta da başarılı olmuştur. Örneğin Burckhardt, kültürün evrimsel çabasını engelleyen başlıca faktörleri daha 1905 yılında yayımlamış olduğu “Dünya Tarihi İle İlgili Yorumlar”(3) adlı kitabında tüm açıklığıyla ortaya koymuş, dolayısıyla kültürde ve sanatta laisizmin önemini kendine özgü yorumuyla dile getirerek, şöyle demiştir:

            “İnanç, zamanla geleneğe dönüşerek, evrimsel gelişim ve değişime bağlılığı ne kadar güçlü olursa olsun, kültüre yardımcı olma gücünü yitirir ve geleneğe tutsak düşer. İşte böylesine bir tehlike, özellikle din ve devlet işlerini birbirinden ayrı tutamayan yönetimlerde alabildiğine büyük boyutlara ulaşır; din ile devletin ortak güç oluşturdukları dönemler ise, kültürün zincire vurulduğu dönemlerdir.”

            Ziya Gökalp ile Burckhardt’ın yukarıdaki yorumları dikkatle incelenince, “gelenek” teriminin her ikisinde de karşıt anlamlarda kullanılmış gibi görünmesi, çelişkiye benzer bir durumun ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Oysa Ziya Gökalp’e göre, kaide (kural), Burckhardt yorumundaki “katılaşmış geleneğin” karşılığıdır. O halde Burckhardt’a göre ancak katılaşıp sertleşmemesi gereken geleneklerin, Gökalp’e özgü gelenek anlayışını karşılaması gerekeceği tabiidir. Bu böyle olunca da, çağımızın her iki düşünürünün “katılaşmış, oldukları yerlerde oldukları gibi kalan ve bir gelecek yaratamayan gelenekler”in, yani değişmezlik niteliğini elde etmiş kaidelerin (kuralların) yorumunda eksiksiz birleşmiş oldukları açıkça görülmektedir.

            Çoğunluğun genellikle “bilgi birikimi” olarak nitelediği “kültür”, Ata’ya göre, sonu olmayan bir gelişim çabası içinde etkinliğini uluslararası planda da en azından eşit hak ve düzeyde sürdürmeyi amaç bilen bir “düşün” (tefekkür) felsefesi ve ancak bu tür felsefeden güç alan düşünsel bir evrimin algılanışıdır. Burada kesin sonuç, statik değil, ancak dinamik bir eğitim ve öğretimden beslenen atılımlarla elde edilmektedir; ve böylesine bir çaba, bir ulusun, zincirleme oluşan kültür aşamalarına erişebilmesine de imkân sağlayan bir “düşün-uğraş” sistemidir; bu tür bir “düşün-uğraş” sistemi de , gelenek, kültür ve sanatta, çağdaş bilimin uluslararası nitelikteki ortak tekniğine uygun düşen pratik oluşumlara da ışık tutan bir “algılama felsefesi”dir.

            Atatürk’e özgü gelişim çabasının çağdaş kültürdeki yerini yorumlamada, aynı duyguyu biraz değişik açıdan ele alan ünlü psikolog Wilhelm Wund (1832-1920) ise, kültürü şöyle yorumlamaktadır:“Kültürde erişmişlik, insanoğlunun her şeyini olduğu gibi, kanı ve yargı güçlerini de gereğince işleyip geliştirme yolunda, önce kendini tanıması, kendine egemen olması, doğayı tanıması ve daha ileri aşamada, doğayı insanlığa yararlı olma yolunda etkilemesiyle mümkündür.”

            Pozitivist-hümanizma’ya dayalı natüralist-monist bir düşünü ve dolayısıyla akılcı bir anlayışı benimseyen filozof Friedrich Jodl (1849-1914) ise, kültürün olağanüstü etkinliğine olan inancını açıklarken şöyle demektedir: “Biz, insanları, bu güçlü harekete [kültüre] sevgi besleme yolunda eğitmeliyiz; işte böylesine bir uğraştır ki insanları duygulu bir toplum düzeyine, ilkel bir düşünden, sınırsız bir düşün gücüne ulaştırmıştır. Binlerce yıllık birikimin zenginliği, yalnız kültürle elde edilmiştir ve gene kültürle dünyamıza mal edilecektir. Biz o kültürün içinde yaşayıp kaynaşıyoruz, onun dışında kalınca da bir hiç oluveriyoruz.”

            Friedlich Jodl, bu yorumunda, dinamik bir kültürün, bizleri duygulu bir toplum düzeyine, ilkel bir düşünden sınırsız bir düşün gücüne ulaştırmakta olduğu gerçeğine işaret etmektedir; böylece Jodl, gene de Atatürk’ün yukarıda yer yer değinilmiş olan düşüncelerinin özünde yatan gelenek ve kültürde dinamizm ilkesini savunmakta ve dolayısıyla insanoğlunun kültürde yenilenme çabasını, aktif bir düşün gücü ile değerlendirmeye devamının zorunlu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

            Ata’ya göre, “bir ulusun yeni değişikliği”ne katkıda bulunacak temel ilke, yani ulusal müziğin, teknikte ve formda olduğu kadar, anlatım gücünde de gelişip olgunlaşmasını kesintisiz sağlayacak tek faktör, çağın gereklerine uygun olarak yenilenmedir; yani ulusal-çağdaş yapıya her şeyden önce anlatımda ışık tutacak olan çoksesliliktir. Nitekim Ata, bu yoldan elde edilen çoksesli ulusal Türk sanat-müziğine duyduğu özlemi dile getirirken, ünlü filozof Friedrich Hegel’in (1770-1831) önemini her zaman koruyacak olan sanat anlayışını, ideal-pozitivist düşün açısından yenilercesine arınmış bir yargıya dönüşmüştür. Buna göre Ata’nın müzik sanatına yöneltmiş olduğu bir yorumu, Hegel’in gene aynı konuda oluşturduğu bir yorumla birlikte incelemenin, konuya daha da görünür bir perspektif kazandıracağı muhakkaktır; ve Ata şöyle demektedir:

            “Bugünkü Türk kafası, musikiyi düşündüğü zaman, insanlara basit ve geçici heyecan verecek musikiyi aramıyor. Müzik dendiği zaman, yüksek duygularımızın, hayat ve hatıralarımızın ifadesini bulan bir musiki murad ediyoruz. Bugünkü Türkler, musikiden diğer yüksek ve hassas cemiyetlerin beklediği hizmetleri bekliyor!”

            Hegel de Ata’nın bu inancına oldukça paralel bir anlamda oluşturduğu sanat felsefesini açıklarken, şöylesine önemli bir anlayış üstünde durmuştur:

            “Sanat, hayatın yorumu olduğu kadar, tarihin açık felsefesidir de. Çünkü sanat, insan ruhunu en derinden titreten şeyin ne olduğunun habercisidir; ve gerçeğe erişme yolunda göze alınan savaşlardan başarı ile çıkan, temiz ve yüce bir sevgiyi, ya da Tanrısal varlığı, saf bir deyişle dile getiren de sanattır!”

            Kültür tarihinde yukarıda açıklanan uyarıcı yargılar yer alırken, üstün bir sanatın, bu tür gerçeklerin gereği gibi bilincine varmakla elde edilebileceğine ve çoksesli Türk sanat-müziğinin, ulusal ve uluslararası kültür karşılaşmalarında layık olduğu yere, ancak çağdaş bilimin ortak teknik ve estetiğinden esinlenerek oluşacak yeni bir teknik ve estetikle erişebileceğinden şüphe etmek mümkün mü?

            Ulu Önder Atatürk, güzel sanatların, yaşanılan çağın anlamına her bakımdan uyum sağlaması gerçeğine ne derece gönülden bağlanmış olacak ki, özellikle ulusal-çağdaş bir müzik sanatında yenilenmenin, bir ulusun yenilenme çabasına ölçü olacağı ilkesi üstünde önemle durmuş, uygarlık tarihine şu eşsiz yargıyı armağan etmiştir:

            “Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir!”

            Buraya kadar araştırılıp yorumlanmaya çalışılan Atatürk’e özgü Gelenek-Kültür Dinamizmi, gerek felsefesi, gerek bu felsefenin pratik uygulamalara yön vermede oluşturduğu aşamalar, ne yazık ki, kültürde yetersizliğin sonucu olan bazı yanlış teşhislerin meydana gelmesine sebep olmaktadır. Şöyle ki, aslında doğanın evrim yasasının ürünü olan ileriye yönelik hareketler, geçmişin inkârı ve özlü gelenek ve kültürümüzü hiçe saymaya yönelik tehlikeli uygulamalarmış gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Tümüyle yanlış olan bu tür görüşler, Atatürk’ün yön verdiği yenilenme hareketi içinde, çağdaşlaşmada öze dönüşün devrimi olan çabaları fark edememenin görüşüdür! Böylesine bir devrim, kültürde ileri düzeye ulaşmış ülkelerde olduğu gibi bizde de, geçmişi reddederek değil, ancak geçmi