Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español
İnsanın, hayatta kendine karşı olan en önemli görevi, 'öğrenmek',başkalarına ve topluma karşı olan en önemli görevi ise, 'öğretmek'tir. / Émile Littré (Fransız düşünür, 1801-1881)

ESERLERİARAŞTIRMA YAZILARI

Atatürk'ün özellikle müzik sanatına duyduğu olağanüstü ilginin nedenini araştırma yolunda yapılan incelemeler ilgi çekici sonuçlar vermektedir ve Ata'yı bu konuda tarihte gelip geçmiş devlet büyüklerinin herhangi biriyle kıyaslamak da imkânsızdır. Çünkü tarih boyunca, devlet başkanlığı sorumluluğunu üzerine almış olanların hemen hepsi, gelişim çabasında duraklama dönemine girmemiş olan bir müzik kültürünü daha da zenginleştirme yolunda katkıda bulunmuşlardır.
Kişiye ve topluma çağdaşlaşma doğrultusunda yön veren Gelenek-Kültür Dinamizmi'ne tümüyle karşıt bir Gelenek-Kültür Statizmi'nin etkinliğini yer yer sürdürmekte olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Onun için böylesine bir gerçeğin sonucu olan Kültür-İkiliği'ni, yazımın en başında ele alarak, konuya doğrudan eğilmek istiyorum.
Batıdan kültür alanında ne aldık ve Batıya ne verdik? İşte bu sorun, son zamanlara kadar gereğince ele alınmamış bir araştırma konusu olmanın niteliğini taşımaktadır. Kaldı ki, etnik farklılıklar arasında öteden beri sürüp giden kültür geçişlerinin, karşılıklı bir alışverişin sonucu olduğuna şüphe etmemek gerekir.
Fatih döneminin bilim ve sanat alanındaki üstünlüğünü göstermeye çalışan Osmanlı kaynaklarıyla bazı Bizans ve İtalyan kaynakları, bu üstünlüğün nedenini her şeyden önce Fatih'in nefsinde toplanan meziyetlere bağlamışlar, ancak bu yolca araştırmalar yapmış olan yazarlarından bazıları, Fatih reformundan önceki yıllarda yapılan hazırlayıcı hamlelere her nedense inanmak istememişlerdir.
İtalyan devletleriyle Osmanlı İmparatorluğu'nun 15. yüzyılda birbirlerine olan ilgisi, önemli nedenlere dayanıyordu. İtalyan sarayları, Büyük Türk'ü her ne pahasına olursa olsun kendi taraflarına kazanmak için rekabete girişmişlerdi. Fatih Sultan Mehmet'in isteği ise, tarih bilgisini arttırmak ve Rönesans'ın bilim ve sanat adamlarından yararlanmaktı.
1. Canlılarda olumlu ve olumsuz davranış; İnsan ve güzelliğe yöneliş; Estetik yargı. a) Eski Yunancada "duygu" anlamına gelen "estezi" (ästhesie) sözünden alınan "estetik", 18. yüzyıldan beri, "güzellik bilgisi"ni karşılayan teknik bir terim olarak kullanılmıştır.
"İnsanoğlu nedir, ne değildir?" sorununa yönelik araştırmalar, sayılamayacak kadar çoktur; ama bunlar gene de tatmin edici sonuçların elde edilmesine imkân sağlayamamıştır, çünkü insan hayatında Statik-Düşün'den Dinamik-Düşün'e geçmenin olağanüstü ürünlerini verme yolunda oldukça ileri aşamalara ulaşmış bulunan aklın, -psikolojik bir neden olmadan- herhangi bir noktada durup tükenmesi söz konusu olamaz.
Arşiv araştırmalarının çok değişik amaçlara ışık tuttuğu bir gerçektir. Bu tür incelemelerde, geçmişin en uzak, en kuytu köşelerine uzanabilme yolunda harcanan emek, hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar zahmetlidir.
"Klasik" teriminin, günümüzde bile, Antik kültürün, zamanında eriştiği doruk noktasını eksiksiz belirleyen teknik bir terim olarak kullanılmakta olduğu bilinen bir gerçektir.
Batı Avrupa tarihinde "laiklik", her türlü baskıdan uzak özgür düşünceye erişebilme yolunda harcanan çabaları belirlemeye yönelik teknik bir terim olarak kullanılmıştır. Ve böylesine bir "düşün" (tefekkür) türünü olgunlaştırma yolunda girişilmiş bulunan savaşımların temeli, 16. yüzyıldan önce İngiltere'de atılmış, gelişimini bu yolda sürdüren "aydınlanma" ve "laiklik" hareketlerine dönük düşünsel davranışlar ise, 1730-1780 yılları arasında gene İngiltere'de başlamıştır.
Güzel Sanatlar arasında "müzik", ancak oldukça yakın bir geçmişte bilimselleşme yolunda gelişmiş, üniversitelerin "bilim" kadroları arasında sesini gereğince duyurmada başarılı olmuştur.
Sanat hayatımın 60. Yılını da arkaya attığım son yıllarda, öteden beri sesini duyuran manevi bir uyarıya şevkle kapılmaktan kendimi alamadım. Bu uyarı bana: "Biz de verdik, onu da ara!" diyordu ve aranacak şey ise, hiç şüphesiz uluslararası planda sürüp giden kültür ve sanat hareketlerinin tabii sonucu olan karşılıklı alışverişlerdi.
Millî sanat millî varlığa anıttır
Türkler hem sanatsever, hem de sanatçıdırlar. Yalnız Anadolu toprakları üzerinde bin yıla yaklaşan Türk hükümranlığı, yurt sathını âdeta devamlı bir sanat sergisi haline getirmiştir.
Geçen asrın büyük Norveç şairi Henrik İbsen’in Shakespeareii facialarından sonra, sosyal meselelere yepyeni dünya görüşü ile el atan bir fikir adamı olduğuna şüphe edilemez.
Henrik İbsen’in hayatı, yarattığı eserlerin özü bakımından dört devreye ayrılabileceğine göre, en uzunu 22 sene devam eden bu devrelerden her biri, insanlığa yeni bir İbsen kazandırmıştı.
Norveçli edip Henrik İbseni, sosyal hadiseleri daima realist bir anlayışla ele almıştı. 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında, belirli problemlere yönelen şairin geniş ölçüde sahne eserleri meydana getirmesinde, bu anlayışın büyük rolü olmuştu.