Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

ANILAR

Bu belgeyi Word Dökümanı Olarak İndirebilirsiniz!

A.B.D. İZLENİMLERİ

Aşağıdaki bölüm,
Cevad Memduh Altar’ın,
5 Mart – 6 Haziran 1954 tarihleri arasında
A.B.D. Dışişleri Bakanlığı Kültür Dairesinin davetlisi olarak
ve bir Fellowship programı dahilinde
üç ay boyunca ziyaret ettiği A.B.D. ile ilgili olarak,
1 Kasım 1954 tarihinden 13 Aralık 1954 tarihine kadar Yeni İstanbul gazetesinde
“Amerikan Kızılderilileri ve Zenciler Arasında, Birleşik Devletler’de sanat hayatı”
ve 20 Kasım 1955 tarihinden 11 Şubat 1956 tarihine kadar Zafer gazetesinde
“Birleşik Amerika’da Kültür ve Sanat” üst başlıkları altında,
konularla ilgili fotoğraflarla birlikte
bir bölümü tefrika edilen izlenimlerinden derlenmiştir.

            Amerika’yı nasıl tanırdım

            Küçüklüğümden beri merak eder dururum: “Amerika nasıl bir yerdir? diye. Bu merakımı besleyen değişik izlenimlerin kaynağı belki de çok eskiden seyrettiğim filmlerdir. Bu filmlerde sürekli olarak bir mücadele göze çarpardı. Mesela, beyaz derili adam hayat sahası arardı. Kızılderililerin ani baskınları ise bütün planları altüst ederdi. Tabancalar, tüfekler patlar, baltalar parlardı. Ucu zehirli oklar havada vızıldardı. Düşen, kalkan, yaralanıp can çekişen insanlar arasından ölümü göze alan bir fedai, binbir zorluk içinde imdat haberini Sheriff’e ulaştırır, ama kendisi de helâk olurdu. Derken daradar yetişen savaşçılar, barikatların himayesinde son kurşunlarını da atmış olan bir avuç savunucuyu muhakkak ölümden kurtarırdı. Nihayet düşman kaçar, kırmızı-beyaz çizgili ve çok yıldızı olan bir bayrak, toz duman arasında anlı şanlı sallanırdı; böylelikle mazlumların âhı alınırdı.

            Çocukluğumda İstanbul’daki “Menba-il-İrfan” mektebinin bahçesinde gördüğüm ilk sinemadan beri kafama yerleşen bu vizyon, Birinci Dünya Savaşını izleyen mütareke yıllarında, daha çok Sirkeci’deki Ses sineması ile Ali Efendi sinemasında varlığını aynen korudu. Gene o günlerde, Amerika’daki “Altına Hücum” devrinin çeşitli hikâyesini haftalar boyunca devam eden bölümler halinde seyretme alışkanlığını da artık elde etmiştik. Nitekim film deyince aklıma yalnız Amerika, altın arayıcılar ve Kızılderililerle cowboy’lardan başka bir şey gelmezdi. İşte bu filmleri seyrede seyrede kafama yer eden ilk Amerikan izlenimleri, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasındaki Amerikan filmciliğinin etkisi altında daha çok romantik bir vizyona dönüştü. Hattâ film sanayiinde ilk olarak karşılaşılan böylesine bir gelişme, Amerika’ya karşı olan ilgimle beraber, bendeki tarih sevgisinin de artmasına neden olmuştu.

            Yukarıda dediğim gibi, biz Türkler Amerika deyince hemen daima “Amerika Birleşik Devletleri”ni kastederiz. Ne çare ki Amerikalı dostlarımız bu çok geniş kıta üzerinde mühim bir yer işgal eden memleketlerinin adını, muhataplarının ağzından “Amerika Birleşik Devletleri” şeklinde duymadan rahat etmezler. Orta mektep ve lise sınıfları boyunca, vakit vakit kafamı işgal eden Amerika vizyonu, “Cemahir-i Müttehide-i Amerika”, yani “Amerika Birleşik Devletleri” adından doğmuştu.

            Bu devletler ne idi? Niçin ayrılmışlar ve neden birleşmişlerdi? Mekteplerde sırf ezberciliğin hâkim olduğu bir devirde, mânâsını anlamadan bülbül gibi okuduğum bu upuzun devlet adının yanı başında, “Boston”, “Philadelphia”, “Washington”, “New York”, “Lincoln” gibi insan veya şehir adları da eksik olmazdı. Mississippi’ler, Hudson’lar, Arizona’larla California’lar, Sierra Nevada’lar ve nihayet San Francisco’lar da bu basit bilginin cabası mahiyetinde idi. Hele bu son adın bende bıraktığı izlenim çok mühimdi. Burada muazzam bir deprem olmuş, San Francisco şehrini yere sermişti. Bu derede basit bir tarih-coğrafya bilgisinin kafamda daha açık bir kavrama doğruı şekillenmesi, 1918’de hemen herkesin ağzından işittiğim, “Amerika harbe girmeseydi müttefikler kazanamazdı!” cümlesinden doğmuştu.

            Derken bir “Wilson prensipleri”dir etrafa yayıldı. Fakat o zamanki Amerika Başkanı Wilson’un ortaya koyduğu bu on dört prensip arasında en mühiminin, “Her milletin kendi mukadderatını kendi tâyin edeceği” prensibinin olduğu söyleniyordu. Nihayet bu prensip de, o zaman mahiyeti güç anlaşılan bir kimya formülü gibi senelerce kafamı işgal etti durdu. Cenevre’deki Cemiyeti Akvam [Birleşmiş Milletler] teşkilâtının da Wilson prensiplerinin ruhundan doğduğu söyleniyordu.

            O sıralarda Almanya’da öğrenime başlamıştım. Aramızda İngiliz ve Amerikalı öğrenciler de vardı. Bunların bir kısmı müzik, çok küçük bir kısmı da müzikoloji tahsiline gelmişti. Beş yıl birbirine karşı kurşun atmış olan bu Birinci Dünya Savaşı çocuklarının yalnız bir sahada eksiksiz uzlaşıp anlaştıklarına şahit olmuştum: o da sanat sahası idi. Yalnız bu konuda akar sular duruyordu. Hele müzik öğrenimi gören Amerikalı sınıf arkadaşlarımızla Alman hocaları arasındaki yakınlık insanı neredeyse Birinci Dünya Savaşının hiç yapılmamış olduğuna inandıracağı geliyordu. Bunun sebebini de anlamakta gecikmedim. Bütün milletleri olduğu gibi Almanlarla Amerikalıları da sanatta birbirine yaklaştıran şey, en çok Beethoven’in musikisi idi. Amerikalı öğrenciler bu müziğe içten ve çok samimi bir ilgi gösteriyorlar, repertuvarlarını en çok Beethoven’in müziği ile takviye ediyorlardı. Beethoven’in eserleriyle verilen konserlerde de bilhassa Amerikalı öğrenciler dikkati çekecek derecede göze çarpıyordu. Bu iki milleti birbirine yaklaştıran Beethoven probleminin, gelişigüzel bir sevginin fersahlarca üstünde bir realite olduğunu keşfetmekte de güçlük çekmedim. Çalışmalarım ilerledikçe, hürriyet ve demokrasi âşığı genç Beethoven’in, fikir ve sanat alanındaki gelişmesinde etkili olan sebeplerin en başında, kuzey Amerika’daki bağımsızık savaşlarının hayırlı neticelerini görüyordum (1775-1783).

            Fransa’da Cumhuriyetin ilanı tarihinde (1792’de) henüz 22 yaşında olan Beethoven’in bu devirden çok daha önce Washington ve Lafayette gibi hak ve hürriyet mücahitlerinin icraatiyle candan ilgilenmiş, hattâ birçok defalar Amerika’ya gitme arzusunu açıklamış olduğunu da gözlemlemiştim. Nitekim Amerika bağımsızlık savaşlarını içten bir sempati ile takip etmiş olan bu büyük sanatkârın 1791 yılında, gene bu savaşların olumlu sonucundan esinlenerek, “Hür adam!” adlı bir Lied de bestelemiş olduğunu gördüm. Nihayet Napoleon kâbusu içinde hürriyete susayan bütün Renliler gibi Amerika hürriyet mücadelesine gıpta ile yönelen genç Beethoven’in Amerika’ya olan sempatisi de yankısız kalmadı. 1827’de Beethoven ölmüş, aradan uzun yıllar geçmişti. 1866’da, Beethoven hakkında o zamana kadar yazılan biyografilerin en büyüğünü, Amerikalı meşhur bilgin ve Boston Kütüphanesi direktörü Alexander Wheelock Thayer yazıp halkoyuna sundu. Beethoven sanatının evrensel değeri, bu beş ciltlik büyük eserde büsbütün belli oldu. Nitekim Beethoven musikisinden doğan sevginin tek taraflı kalamayacağını, yalnız bu Amerikalı bilginin eseri az zamanda bütün dünyaya ispat etti.

            Çocukluk ve gençlik çağlarımda, altına hücum devrinin binbir macerasına sahne olan filmler ile büyük besteci Beethoven’in Kuzey Amerika Bağımsızlık Savaşlarına gösterdiği yakın ilginin meyvesi demek olan “Hür Adam!” şarkısı arasında sıralanmış bazı bulanık izlenimler beni vakit vakit Amerika’ya yöneltmişti. Ama bu belirsizlik gitgide bir anlam kazandı ve Birleşik Amerika Devletlerini daha yakından tanıma arzusu beni bazı incelemelere yönlendirdi Onun içindir ki, Amerika’yı –uzaktan da olsa- inceleme merakımı yenemedim.

            Yaşım ilerledikçe dikkatimi çeken en önemli nokta şu idi: 4 Temmuz 1776 tarihli Amerika Bağımsızlık Beyannamesi’nin bir yerinde: “Biz şu hakikatlerin aşikâr olduğunu kabul ediyoruz: Bütün insanlar eşit yaratılmış olup, Tanrı tarafından onlara devri kabil olmayan bazı haklar bahşedilmiştir. Hayat, hürriyet ve mutluluğa erişmek hakları bunlar arasındadır” denmekte idi. 160 sene içinde adedi 48’e çıkan Birleşik Amerika Devletlerinin yalnızca zamanla aynı gaye uğrunda birleşmiş olmalarını değil, o tarihten bu tarihe Amerika’ya göç eden çeşitli ırka ve millete mensup insanları da bir arada yaşatan, daha doğrusu Amerikalılaştıran etkiyi de bu beyannameye hâkim olan espride aramamaya imkân yoktu. İnsanlık tarihinde şahıs hürriyetini hedef tutan mücadele de bu beyanname ile garanti altına alınmış oluyordu.

            Kuzey Amerika kıtasına dünyanın her yerinden çeşitli sebeplerle göç eden çeşitli iman, ilke, din, mezhep ve düşünce sahibi insanları bir arada yaşayıp bir arada düşündürmeye yönelten nedenler arasında, Thomas Jefferson’ın önderliğiyle 1786’da Virginia’da ilan edilen din özgürlüğü beyannamesi şüphesiz en başta geliyordu. Cins ve mezhep tefrik ayırt etmeden sinesinde yaşayan bütün insanlara din özgürlüğünü her toplumdan önce hak tanımış ve tanımaya devam etmiş bir millete mensup olduğum için, hele bu beyanname kadar bana doğal gelen bir şey yoktu. Bir bakıma genç Amerika ile ihtiyar Avrupa’nın tolerans anlayışından doğan tezadı açıklaması bakımından da dikkate değer bir anlam taşıyan “Din Özgürlüğü Beyannamesi”, Birleşik Amerika’nın “Fikir” ve “İnanış” sahasındaki devamlı hamlelerinin esas kaynağı mahiyetinde idi.

            Amerika’ya davet ediliyorum

            Amerika’yı tanıma yolunda yıllar boyunca edindiğim izlenimleri geliştirmeye gayret ettiğim sırada idi ki, Amerika Birleşik Devletleri içinde üç aylık bir tetkik gezisine davet edilmek üzere olduğumu, evvelâ Amerikan Information Servisi şeflerinden Mr. Tole bana söyledi; bir müddet sonra da Kültür Ataşesi Mr. Latimer aynı haberi resmen teyit etti. Bu duruma göre, Birleşik Amerika Devletleri içinde üç ay devam edecek olan seyahatimin hangi incelemelere hasredileceğini ben kendim bir programla saptayacakmışım. Bu habere cidden memnun olmuştum. Senelerdir uzaktan uzağa yaptığım bir incelemeyi artık mahallinde geliştirecektim. Devlet Tiyatrosundaki işlerimin durumuna göre hareket tarihim Şubat 1954 başı olarak tespit edildi.

            Şimdi önemli olan şey yalnız programdı. Kafamı tırmalayan sayısız konular arasında iki önemli konu daha vardı ki, beni senelerden beri yakından ilgilendiriyordu. Bunlardan biri “Zenci”, öteki de “Kızılderili” konusuydu. Bunların incelenmesi tasavvurumu Washginton’daki temaslarıma bırakmayı kendimce daha doğru buldum ve bu hususa Ankara’da hiç değinmedim. Yani programımın tümünün Washginton’da saptanması konusunda tam bir anlaşmaya vardık.

            28 Şubat Pazar akşamı Ankara’dan trenle hareketim artık kesinleşmişti. 3 Martta İstanbul’dan Pan American uçağıyla Londra’ya, 4 Mart akşamı da Londra’dan gene Pan American uçağıyla New York’a hareket edecektim ve 5 Mart sabahı New York’a varacaktım.

            İstanbul’da nispeten sakin geçen üç gün içinde hazırladığım program, esas itibariyle şu yedi bölümü içeriyordu: 1) Radyo faaliyeti, 2) Sahne faaliyeti, 3) Müzik faaliyeti, 4) Plastik sanatlar faaliyeti,  5) Kütüphaneler ve müzeler, 6) Kızılderili ve zencilerle ilgili etnolojik ve folklorik araştırmalar, 7) Memleketimin kültür kalkınmasıyla ilgili konferanslar.
            Memleketimde senelerce idare ettiğim radyo faaliyeti bakımından Birleşik Amerika’da beni en çok ilgilendiren konu, şirketler veya özel teşebbüsler elinde idare edilen radyo ve televizyonların, resmî mercilerle olan ilişkilerini Federal Hükümet adına yürütmekle mükellef olan “Federal Komünikasyon Komisyonu” teşkilâtı ve fonksiyonu idi.
            Tetkik programımda, kültür faaliyeti adı altında da telhis özetlenmesi mümkün olan sahne, müzik ve plastik sanatlar faaliyetimin, Amerika Birleşik Devletleri dahilindeki üniversitelere inhisar edenlerini esaslı bir şekilde incelemek, beni bilhassa ilgilendiriyordu. Ayrıca müzik ve sahne faaliyetiyle ilgili resmî ve özel organizasyonlar ile müzik eğitim, öğretim ve icracılığında tanınmış şef, virtüoz ve şahsiyetlerle teması da programın bu üç maddesi içinde ele almak gerekiyordu.
            Kütüphane ve müzelere gelince: Bu kısımda üzerinde duracağım tanınmış müesseselerin en başında şüphesiz Washginton’daki Kongre Kütüphanesi ile Dumbarton Oaks müze ve kütüphanesi, Shakespeare Kütüphanesi, Millî Galeri [National Gallery], Boston ve New York’taki kütüphaneler geliyordu.
            Amerikalıların talebi üzerine oradaki sanat ve kültür çevresinde vereceğim konferansı da hazırlamıştım. Bu konferansın esas konusunu “Tanzimattan bugüne kadar Türkiye’deki kültür reformları” oluşturuyordu.
            Bir gece Londra’da kaldıktan sonra 5 Mart’ta New York’a ayak bastım. 8 Mart’ta vardığım Washington’da umduğumun üzerinde bir ilgiyle karşılaşmış ve misafiri olduğum Dışişleri Bakanlığının ilgili servisi, Amerika Birleşik Devletleri dahilinde seksen gün kadar devam edecek olan inceleme gezilerimin arzu ettiğim şekilde gerçekleştirilmesi imkânlarını sağlamıştı. Böylece yukarıda belirttiğim hususların hepsini, iki yerde verdiğim konferans da dahil olmak üzere, geniş ölçüde gerçekleştirerek 6 Haziran 1954’te yurda dönecektim.

            Birleşik Amerika yolunda

            Yeni Dünya’ya doğru havalanmak için bütün hazırlıklarım tamamlanmıştı. Ankara’dan ayrılmadan önce Amerika Büyükelçiliğinden verilen bir yazıda, New York’ta ve Washington’da kimler tarafından karşılanacağım, Dışişleri Bakanlığının hangi adresteki hangi servisine ve hangi memuruna, saat kaçta müracaat edeceğim yazılıydı. Ayrıca üç aylık bir kimlik kartı da verilmişti.

            3 Mart 1954 Çarşamba sabahı saat 8’de Yeşilköy’den Pan American hava yollarının dört motörlü Clipper uçağı ile hareket ettim. Belgrad ve Münih üzerinden geçip, gece vakti Frankfurt’ta 45 dakikalık bir duraklama da yaptıktan sonra, karanlıkta Londra’ya ayak bastık. Buradan ertesi akşam hareket edecektim.
            Gerçi çok uzak mesafeleri daima uçakla aşmak bende bir alışkanlık haline gelmişti ama başımdan geçen iki hava yolculuğumun pek de hoş olmayan izlenimlerini kafamdan söküp atmaya imkân yoktu. Bu iki yolculuğun biri, 1946’da Ankara, Kıbrıs, Kahire, El Adem, Malta, Marsilya, Paris yoluyla Brüksel yolculuğu idi. Milletlerarası bir radyo konferansına katılmak üzere dört kişilik bir delegasyon halinde Haziran ortalarına doğru bir İngiliz uçağıyla Ankara’dan hareket etmiştik. İkinci Dünya Savaşı biteli henüz bir yıl olmuştu. Balkanlar üzerinden yolculuk güvenli olmadığı için seyahatimizi büyük bir kavisle Afrika üzerinden Avrupa’ya intikal ettirmek zorundaydık.

            Kuzey Afrika’daki El Adem çölünden akşamüstü havalandıktan bir müddet sonra, Akdeniz üstünde öylesine bir fırtına içine düşmüştük ki, bu kıyametten sağlam kurtulacağımıza aklım kesmedi. O zamanki İngiliz savaş uçaklarının altında eşya koyacak depoları olmadığı için, uçağın içinde ve en ön kısımda iplerle bağlı olarak üst üste duran yolcu bavulları sallantıdan birdenbire ayaklarımın üstüne yıkıldı. Karanlıklar içinde iki saat kadar süren korkunç bir mücadeleden sonra makine dairesinden çıkan yorgun yüzlü bir İngiliz subayı, uçağın içinde tebligat yapacak benden başka muhatap bulamamıştı. Hemen herkes bir tarafa sinmiş veya serilmişti. Ben ise kafamı iki elimin arasında sımsıkı cama dayamış, tir tir titreyen kanadın karanlıklar içinde meydana getirdiği ışıklı konturu dikkatle gözlüyor, güya kanadın dağılmasını gözümle de görmeden vuku bulacak bir kazaya rıza göstermek istemiyordum.

            En önde yalnız beni uyanık gören İngiliz subayı kulağıma eğilerek, tekrar El Adem meydanına inmek için geri dönmeye çabaladığımızı söyledi. Çok sevinmiştim ama bu sevimli haberi devredecek kimse bulamamıştım. Bir müddet sonra korkunç yalpalar azalmıştı. Herkes biraz kendine gelir gibi olmuştu. Tekerlekler selâmetle meydana değdikten kısa bir müddet sonra uçağın kapısında bizi birkaç saat önce uğurlamış olan aynı İngiliz subayını gören yolcular hayret etmişler ve başımızdan geçen maceranın ehemmiyetini o anda daha iyi anlamışlardı. 1949 yılında da Roma’dan Atina’ya havalanan uçağımız, çizmenin topuğundan Adriyatik ağzına çıkar çıkmaz müthiş bir fırtına içinde bocalamaya başlamış ve iki saatlik bir mücadeleden sonra tekrar Roma yolunu gerisin geriye tutmuştuk. Fakat bu savaş, El Adem savaşı kadar çetin olmamıştı. İşte gece vakti Atlantiğe açılmadan önce kafamı mütemadiyen kurcalayan şeyler, hep bu türden hâtıralardı.

            4 Mart Perşembe günü sabahtan akşama kadar Londra’da kaldım. Evvelce kendisine bir mektupla Kensington oteline ineceğimi haber verdiğim rejisör Mahir Canova ile otel kapısının birkaç metre ilerisinde sokakta karşılaştık. Mahir Canova, bir seneye yakın bir zamandır etüd maksadıyla Londra’da bulunuyordu. Aynı amaçla Londra’da olan sanatkâr Saim Alpago’yu, civarda oturduğu ve evvelden haberdar edilmediği için göremedim. Mahir ile doğruca Talebe Müfettişliğine gitmek üzere yola koyulduk. Benim için çok sempatik bir şehir olan Londra’yı bir gün için de olsa tekrar gördüğüme memnundum. Çok şükür bu sefer sis yoktu. Nihayet Talebe Müfettişi arkadaşım Orhan Şaik Gökyay ile buluştuk. Mahir Canova, evvelden angajmanı olduğu için bizden ayrılmak zorunda kaldı. Öğle vakti, bir Kıbrıslı Türkün lokantasında Orhan Şaik ile yemek yedik ve rahat rahat hoşbeş ettik.

            Akşama doğru vedalaştık; karanlık bastığı zaman gene Londra hava meydanında idim. Bu seferki Pan American uçağı bir gün evvelkine benzemiyordu. Kıtalararası uçuş için inşa edilmiş bir uçak olduğu boyundan bosundan anlaşılıyordu. Uçak dört motörlü, iki katlı ve yataklı idi. Alt katında, dört bir etrafı rahat sedirlerle çevrili bir bar bulunuyordu. Uçaktaki çift sıra pencereler daha dışarıdan dikkatimi çekmiş, fakat alt katta rahat bir bar olacağı hiç aklıma gelmemişti. Uçakta ortaya doğru olan iki kişilik yerlerden kendi numarama isabet eden iç kısımdaki koltuğa yerleştim. Sağımda ve pencere yanında orta yaşlı, şişmanca ve esmer benizli bir madam oturuyordu. Bir müddet sonra, koyu bir karanlık içinde Atlantik semasına dalmıştık. Uyku hatırıma bile gelmiyordu. Her ne bahasına olsa da uyanık durmayı tercih ediyordum.

            O halde oyalanmak lazımdı. Herkes birbiriyle çabucak tanışıyor ve ahbaplık ediyordu. Hareket edeli henüz yarım saat bile olmamıştı ki yanımdaki şişman madamın yan yan bakışlarından, onun da benim gibi düşündüğünü anladım. Bir vesile bulup kendisine Fransızca hitap ettiğim madamın, bana Fransızca cevap vermek için saatlerce çektiği sıkıntı, şimdi bile aklıma geldikçe terliyorum. Meğer madam Alman Musevisi imiş; ana dili Almanca imiş. İkinci Dünya Savaşının daha başında akıllılık edip kapağı Amerika’ya atmış ve yerleşmeyi başarmış. Savaştan sonra Almanya’ya yaptığı ilk ziyaretten, ikinci vatanı olan Amerika’ya dönüyormuş. Kadıncağız benimle Almanca konuşmaya başlar başlamaz, biraz önce Fransızca yüzünden çektiği sıkıntıları derhal unuttu. Ben de artık geçmişteki uçak maceralarımı aklıma getirmeden kendisiyle konuşacak bir yol arkadaşı bulmuştum.

            Bir aralık salondaki büyük ışıklar söndürülerek, eski idare lambalarını hatırlatan veyyözler yakıldı. Madamın uykusu gelmiş olacak ki, başı vakit vakit önüne düşer gibi oluyordu. O anda aklıma tekrar kötü şeyler gelecek diye korktum. Bir de baktım uçağın içi boşalmaya başladı. Acaba yolculara ne oluyor da eksiliyorlar diye merak edip etrafıma bakınmaya başladım. Bir de ne göreyim, bunların çoğu küçük bir merdivenle alt kata süzülüyor ve uzun müddet orada kalıyordu. Bütün kerametin aşağıda olduğunu anlamıştım. Ben de hemen oraya indim. Baktım mükellef bir bar. Herkes sedirlere rahatça yaslanmış, elde viski keyif ediyor. Hiç yadırgamadım, hemen bana da bir yer ve bir viski verdiler. Hoparlörden hep neşeli parçalar, dans havaları işitiliyordu. Ancak içki ve müzik sayesinde, beş altı bin metre altımızda uzanan Atlantiği bizlere unutturmaya çalışıyorlardı.

            Herkes yanındaki veya karşısındakiyle sanki kırk yıllık ahbapmış gibi konuşuyor, gülüşüyor, şakalaşıyor, yarenlik ediyordu. Kadın ve erkek kahkahası salonu dolduruyordu. İster istemez ben de bu cemaate katılmış, ben de bu düzene uymuştum. Yukarı katın loş havası içinde pineklemektense, alt kattaki bu neşeli insanlara uymanın kerametini sonra daha iyi anladım. Saatler böylece daha çabuk geçiyordu. Nihayet burada da yoruldum; uykum gelmişti. Yukarıya çıktığım vakit yatağımı yapılmış ve perdeleri çekilmiş buldum.

            Sabaha karşı uyanmam gerekiyordu, çünkü Yeni Dünya’da ilk hedef Kanada olacaktı. Arzu eden yolcular sabah kahvaltılarını Kanada’da yapabileceklerdi. Çok kısa bir zaman için de olsa Kanada’ya ayak basmam gerekiyordu. Mesele kahvaltı etmek değil, Kanada’yı ve Kanadalıları biraz olsun görmekti. Arada bir saatlerimizi Yeni Dünya’ya göre ayarlıyorduk. Uyuyamadığım için saat dörtte kalkıp giyindim ve saat tam beşte, 14 saatlik bir uçuş bitmiş, ayaklarımız yere değmişti.

            Yeni İskoçya yarımadası

            İndiğimiz yer, Kanada’nın güneydoğu ucundaki 45inci enlem ve 60ıncı boylam dairesi üstünde bulunan Yeni İskoçya [Nova Scotia] yarımadası idi. Etraf henüz zifiri karanlıktı. Uçaktan çıkmamla tekrar içeri girmem bir oldu, çünkü hava tasavvur edilemeyecek kadar soğuktu. Paltomu giyerek uçaktan indim. Üniformalı bir memurun gösterdiği barakaya girdim. Burası çeşitli istikametlerin yolcularıyla dolu idi. Göz kamaştıran bir ışık altında öbek öbek yer alan yolcuların hangi uçağa mensup oldukları, ancak göğüslerine takılı etiketlerden anlaşılıyordu. Nitekim benim de göğsümde koskoca bir “PAA” etiketi sallanıyordu. Yolcuların sabahın bu vaktinde harıl harıl karın doyurmaları cidden görülecek bir şeydi. Büfelerin önü arı kovanı gibi işliyordu. Beyaz ve temiz gömlekler giyinmiş Kanadalı genç kızların yardımıyla başarılan bu kahvaltı faslı bir saat sonra nihayete ermiş, sürekli olarak yolcuları çağıran hoparlörler artık New York yolcularını da uçağa çağırmaya başlamıştı.

            Alacakaranlıkta Kanada toprağından tekrar havalandık. Bir müddet sonra uçağın uçuş yönüne göre sağ pencerelerinden kara, sol pencerelerinden ise deniz fark edilmeye başlamıştı. Sabahın sisli havası içinde de olsa Yeni Dünya ile Atlantiği hayatımda ilk olarak görmek beni heyecanlandırdı. Gittikçe kaybolan sisin altındaki Birleşik Amerika toprakları, yavaş yavaş belirmeye başlamıştı.

            Saat sekize doğru Long Island bölgesinde, New York’un uluslarrarası hava limanı olan Idlewild meydanına indik. Pasaport muayenesi büyük bir süratle bitmişti. Henüz barakalar halinde olan yolcu salonunun gümrük kısmına doğru yürümekte idim ki, Mister Altar diye adımı işittim. Başımı çevirdiğim vakit uzunca boylu, narin yapılı ve esmer benizli bir zatla karşılaştım. Kendisini tanımıyordum. Amerika Dışişleri Bakanlığının New York’taki bürosu olan “Reception Center” adına beni ve uçaktaki diğer bazı yolcuları karşılamak üzere geldiğini söyleyerek elimi sıktı ve hoş geldiniz dedi. İsmini maalesef şimdi hatırlayamadığım bu nazik zat, o anda etrafımızı saran beş on kişi ile de gayet fasih bir Almanca konuşuyordu. Bu grubun, bizim uçağın yolcuları olduğunu yüzlerinden teşhis ettim. Meğer bu yolcular da, Amerika tarafından davet edilmişler ve çeşitli endüstri bölgelerini gezecek olan Alman sanayicileriymişler.

            Gümrük muameleleri tamamlanırken Alman sanayicileriyle ayaküstü bir hayli ahbaplık ettik. İçlerinden Türkiye’yi çok iyi tanıyanlar veya Türkiye ile halen ticari ilişkide bulunan firmaları temsil edenler de vardı. New York hava meydanı gümrüğünde hiçbir eşyam muayene edilmedi. Memurların sorduğu bir iki suale verdiğim cevap onları tatmin etmiş olacak ki, elimdeki tek bavul ile küçük çanta üzerine “çıkabilir” işaretini hemen koydular. Alman sanayicileri ile birlikte büyük bir otobüse binmiştik. Mihmandarımız, yolda geçtiğimiz yerler hakkında izahat veriyordu. Nihayet 49uncu sokağın Broadway’e çok yakın olan kısmı üzerindeki Plymouth oteline indik. Beş dakika sonra da 18inci kattaki 1803 numaralı odaya yerleştim. Artık Amerika’da idim.

            New York’taki ilk üç günüm

            6 Mart 1954 Cuma sabahı New York’a ayak basmıştım. Hava o derece rüzgârlı idi ki, uçak meydanında toz dumana karışmış, bir yere sığınmadan ayakta durabilme imkânı kalmamıştı. Alman davetlilerle birlikte 49’uncu caddedeki Plymouth oteline yerleşirken, bize mihmandarlık eden zat, öğleden sonra Dışişleri Bakanlığının New York bürosunda beklendiğimi ve kendisinin yalnız Alman grubuyla meşgul olmaya memur edildiğini söyleyerek bana veda etti.

            Otelin 18inci katındaki 1803 numaralı odama kolayca yerleştikten sonra, New York’taki tanıdıklarıma yapacağım sürprizi tertiplemeye koyuldum. Bu şehirde çok tanıdığım vardı. Amerika’ya geleceğimi önceden kimseye bildirmemiştim. Ben bu planları kurarken telefon çaldı. Bir yanlışlık olacak diye elime telefonu alıp kulağıma götürür götürmez, yıllardır hasretini duyduğum bir dost sesi: “Hoş geldin Cevat bey, inşallah fazla yorgun değilsinizdir?” diye bana hitabetmesin mi?

            Bu ses, Basın-Yayın Genel Müdürlüğünde kendisiyle uzun zaman çalıştığım Naci Serez’in sesi idi. Öğleye doğru otelin altındaki barda Naci Serez ile buluştuk. Bu ilk karşılaşma, yılların hasretini biraz olsun giderdi. O gün yapacağım işlerin tatbik şekli hakkında arkadaşımdan bir hayli izahat aldım. Naci ile çok zevkli bir öğle yemeği yemiştim. Kendisinden ilk öğrendiğim şey, lokantada yemek ısmarlamak oldu. Hayret ettim, işi ne derece kolaylaştırmışlar diye. Çorbasından kompostosuna kadar, âdeta birer reçete şeklinde hazırlanmış olan münferit mönü tertipleri numaralanarak listeye geçirilmiş. Müşteriye ancak tercih edeceği mönünün numarasını tespit edip garsona söylemek kalıyor. İsterseniz beğendiğiniz başka bir şeyi à la carte olarak da yiyebiliyorsunuz. İçki yemekten önce içiliyor. Yemek esnasında alkol kullanmak pek âdet değil. Yemeğin, başından sonuna kadar çok miktarda buzlu su içmek, başta ve arada ufak parçalar halinde tuzlu tereyağı yemek usûlden.

            Amerika’da ilk temaslar

            New York’taki ilk öğle yemeğinden sonra otelde tekrar odama çekilmiş, Ankara’da iken Amerikan Büyükelçiliği Kültür Ataşeliğinden, New York’ta ve Washington’da müracaat edeceğim büro ve idarecilerin ad ve unvanları ile diğer dikkate değer hususları açıklamak üzere bana verilmiş olan yazıyı yeniden okumaya başlamıştım.

            Enformasyon metnindeki bilgiye göre, öğleden sonra müracaat edeceğim büronun bulunduğu bina, Otel Plymouth’dan uzak değildi. “Fish Building” adını taşıyan bu büyük binaya beş dakikada yayan da gidebileceğimi, elimde bulunan New York şehir planından öğrendim. Civar semtleriyle birlikte 20 milyon nüfusu olan bu şehrin oldukça kalabalık bir yerinde oturuyordum. Elimde şehir planıyla yola ilk olarak yaya çıktım.

            New York’tan ilk edindiğim intiba şu oldu: Kuzey-Batı ve Güney-Doğu istikametinde ince bir dil gibi uzayan ve her tarafı su ile çevrili bulunan New York adasında, gittikçe genişleyen nüfusu gökyüzüne doğru yerleştirme zorunluğu ortaya çıkmış. Bir gök merdivenini andıran 70-80 ve daha çok katlı binaları resimlerden seyretmekle yanı başından seyretmek arasında büyük fark var. Eski Dünya’nın şehircilik ve mimarî anlayışına uymayan bu dev binalarla ilk olarak karşılaşmak, benim için bir hayli enteresan oldu. Nitekim saat üçte olan randevuma erken çıkışımın sebebi, biraz olsun etrafı görmek içindi.

            “Fish Building”i –plan sayesinde– elimle koymuş gibi buldum. Miss Belt, Dışişleri Bakanlığının New York bürosu şefi idi. Bana New York’ta neleri görmek istediğimi sordu. Kendilerinin değil, benim isteklerimin programda yer alacağı kanısı bana dolaylı olarak telkin edilmek isteniyordu. Buna memnun oldum. Fakat daha o gün ayak bastığım New York’ta, Pazar akşamına kadar kalıp Pazartesi sabahı Washington’da olacağıma göre, hem de hafta sonuna isabet eden bu üç gün içinde herhangi bir program tatbikine imkân yoktu.

            New York’ta benim için görülecek çok şey vardı. Başta “ANTA”, yani Amerikan Millî Tiyatrosu ve Akademisi (The American National Theater and Academy) adı altında, tiyatro faaliyetini federatif bir düzen içinde geliştirme amacıyla kurulmuş olan çok önemli bir kurum geliyordu. Sonra New York Metropolitan Operası, Broadway tiyatroları, müzeler, New York kütüphanesi ve sair müesseselerin de ziyaret ve tetkik edilmesi lazımdı. Bütün bu işlere başlamak için, New York’ta on beş gün kalmak zaruri idi. Miss Belt de aynı fikirde olduğu için, New York tetkiklerimi kısmen bir iki hafta sonraki Washington dönüşüne, kısmen de New York’tan vatana hareketim tarihinden önceki son iki haftaya bıraktık.

            New York’taki ilk Cuma, Cumartesi ve Pazar günlerini nasıl geçirecektim? Arkadaşım Naci Serez, bu bir iki gün içinde yapılacak en enteresan şeyin otomobille Princeton’a gitmek olduğunu söyledi. Esasen Prof. Orhan Alisbah’ın da bir senedir Princeton Üniversitesi Matematik Enstitüsünde çalıştığını biliyordum. Böylelikle hem bir dostu ziyaret etmiş, hem de Amerika’nın en mühim üniversitelerinden birini görmüş olacaktım. Üstelik asrımızın en büyük ilim adamlarından biri olan Profesör Einstein’ın da orada olduğunu biliyordum. Bu vesile ile, program dışı da olsa Einstein’ı görüp tanımak fırsatı da belki kaçırılmamış olacaktı.

            New York’ta yapılması gereken başka işler vardı. Yani tanıdıklarımı telefonla olsun aramam, hattâ görmem lazımdı. Otele döner dönmez ilk işim, Amerika’daki New York Türk Enformasyon Servisi müdürü arkadaşım Nuri Eren ile Öğrenci Müfettişi arkadaşım Emin Hekimgil’e ve Devlet Tiyatromuz sanatkârı Muazzez Lutas’a telefon etmek oldu. Bu telefonuma hepsi şaşırmıştı. Arada Türk Enformasyon Servisinden arkadaşım Nezih Manyas ile de telefonla görüştüm. Nuri Eren ve Nezih Manyas’la Basın-Yayın Genel Müdürlüğünde senelerce bir arada çalışmış, kapı yoldaşı olmuştuk. Emin Hekimgil ile de iki sene sürmüş olan Unesco Türkiye Millî Komisyonu yönetim kurulunda çalışmalarımızda tanışmış ve arkadaş olmuştuk. Sanatkâr Muazzez Lutas’ı daha bir yıl önce, görgü, bilgi ve ihtisası arttırmak, tiyatro müesseselerini gezip incelemek üzere Amerika’ya göndermiştim. Bu arkadaşlarımın hiçbirine Amerika’ya geleceğimi yazmamıştım. Bu itibarla telefonum onlara büyük bir sürpriz oldu. Ertesi Cuma günü hepsiyle buluşup görüştüm. Hattâ Emin Hekimgil’in delâletiyle Cumartesi sabahı saat 10’da Basın-Yayın’daki eski Umum Müdürüm sayın Selim Sarper’i de ziyaret etmiştim.

            New York hakkındaki izlenimlerimi, oraya varışımın ikinci gününde içine girdiğim “Empire State” binası had bir safhaya ulaştırdı. Göğe baş veren bu muazzam binanın 66ncı katında Birleşmiş Milletler nezdindeki Büyükelçiliğimiz teşkilatı, 77nci katında ise New York Talebe Müfettişliğimiz ve Kültür Ataşeliğimiz yer almış bulunuyordu. Daha evvel Türkiye’de gördüğüm resimlerden çok kolay teşhis ettiğim bu 102 katlı Empire State binasını yanı başından ve içinden görmek ise büsbütün başka bir şeydi. Tabanından tepesine doğru çaptan düşerek yükselen bu binanın en üst katlarına, her katta duran normal servis asansörleriyle çıkmaya imkân olmadığı için ekspres asansörler, meselâ bir solukta 50nci kata kadar çıkıyor, sonra da 70inci kata kadar, her katta dura dura yükseliyordu. Diğer katların yükseklik seviyeleriyle ilgili olarak tanzim edilmiş başka başka çeşit asansör trafiği de binada mevcuttu. Tıpkı uçaklar yükselirken olduğu gibi, bu asansörlerin süratle yükseliş ve alçalışları da vücudumuzda ve kulak organımızda o acayip tesiri yapmaktan geri kalmıyordu. İkametgâh olarak kullanılmayan bu binanın 66ncı ve 77nci katlarında gördüm ki, buralardaki büroların ve çalışan insanların yeryüzü ile olan münasebetleri de hemen hemen kesilmiştir. Telefon da olmasa insan kendini âdeta gökyüzü sakinlerinden sanacak.

            Aşağı inip çıkmak kolay olmakla beraber birtakım kayıt ve şartlara tabi ve dolayısıyla imkân nispetinde azaltılması lazım gelen bir yolculuk. Yağmurlu ve hele bulutlu havalarda toprakla olan irtibat büsbütün kesiliyor. Bir de pencereniz hizasında fırtına kopup, şimşek çakıp, yıldırım düşmeye başladı mı tamam! Onun için de büyük ve çok kalın camlı, ağır yapılı pencereleri açmaya da imkân yok. Camlar, ancak alt tarafta ayrı olan bir kısımdan, ileriye doğru itilerek açılıyor ve bu suretle meydana gelen çapraz aralık vasıtasıyla odanın havası değiştirilebiliyor.

            Öte yandan New York semalarında dolaşan uçakların göğe yükselen bu binalara çarpmaması için yakılan kırmızı lambalarla hareketli projektörler Empire State binasına geceleri büsbütün başka bir manzara veriyor. Bütün bu teknik tedbirlere rağmen, geçen yılların birinde, Empire State’in sis ve bulutlar arasında kalan zirvesine bir uçak çarpmış, binaya pek bir şey olmamış ama uçak ile içindekilerden de hayır kalmamış. Hele Empire State binasının en tepesinden New York’un gece manzarasını seyretmekte de büsbütün başka bir anlam var. Empire State’in o muazzam gövdesini ayakta tutan bir de muazzam yer altı kısmı var. Esasen yukardan aşağı inip yere saplanan bu heybetli binalardaki ağırlık ile şehrin altını köstebek yuvası gibi her yönde kaplayan yeraltı trenlerinin meydana getirdiği muazzam boşlık arasındaki tezada hayret etmemeye imkân yok. Meğer New York’a mahsus olan bu inanılmaz direnç, bütün şehrin sert ve masif bir kayalık üzerine kurulmuş olmasından ileri gelmekteymiş. En tepesinde New York’un televizyon istasyonu da olan Empire State’in yeraltı kısmındaki tesisatı arasında bulunan o muazzam lokantaya da şaşmamak imkânsız.

            New York’a ayak basışımın ikinci gününde karşılaştığım bu muhteşem binanın tesiri henüz tazeliğini korumaktaydı ki öğleden sonra Otel Plymouth’a dönerken karşıma çıkan Rockefeller Merkezi’ndeki dev binalar da maksat, gaye ve estetiğindeki harikulâdelik bakımından beni bir hayli sarstı. Gerçi otelime çok yakın bir meydanı çevreleyen Rockefeller binaları, Empire State kadar yüksek değildi. Fakat buradaki harikulâdelik, ayrı ayrı kısımların bir bütün olarak meydana getirdikleri ahenkte saklıydı. Estetikte, sanatın her sahasına miyar ölçü olan “çeşitlilikte bütünlük” prensibi, burada yeni bir düzenin hacim ahengi içinde dile gelmişti. Hatlardaki inceliş, fasadlardaki sadelik, hacimler arasındaki âhenk, nihayet bütün bu unsurların göğe baş verişlerindeki zarafet, insanı modern mimarinin “amaç” prensibinden daha ileri bir prensibe götürmekte ve klasik telâkkilere de aykırı düşmeyen bir manzumeye ulaştırmaktaydı. Benim için yepyeni bir şey olan böylesine bir kompozisyonun neden olduğu dalgınlıktan henüz uyanmıştım ki, Rockefeller binalarının merkezindeki meydanı çeviren Birleşmiş Milletler bayrakları ve kalabalık bir insan kitlesine gözüme ilişti. Herkes başını o çukura doğru eğmiş, aşağıdan yukarı etrafa yayılan kuvvetli bir ışık, akşamın alacakaranlığı içinde çukuru çeviren insan kalabalığının siluetini çizmişti.

            Rockefeller Merkezi’ndeki muazzam binaların tam ortasında yer alan bu meydanın, etrafı saran caddelerin seviyesinden bir hayli aşağıda olduğu anlaşılıyordu. Çünkü herkes başını eğmiş aşağıyı seyrediyordu. Ben de o tarafa gittim ve kalabalığın arasından aşağıya baktım. Bir de ne göreyim: 10-15 metre aşağıdaki meydanın dondurulmuş zemini üstünde, kadın, erkek, genç, ihtiyar, büyük, küçük herkes neşe içinde sağa sola, ileri geri kayıyor. Düşen, kalkan, üniformalı öğretmenlerin gözetimi altında buz üstünde kaymayı henüz öğrenmeye çalışan veya profesyonel kayıcı oldukları etraflarını çeviren meraklı seyircilerden anlaşılan insanların sesleri, çığlıkları bütün meydanı tutuyordu. Bu rengârenk ve hareket halindeki topluluğun etrafa yayılan neşesine, canlı bir müzik de eşlik ediyordu. Bu ana-baba gününü ben de hayranlık içinde seyrettim. Eğer vaktim olsaydı, patinaj meydanını karşılıklı iki taraftan çeviren büyük kahvelere inip oturmak ve bu manzarayı saatlerce daha yakından seyretmek isterdim.

            Princeton Üniversitesi ve Einstein

            7 Mart 1954 Pazar sabahı, arkadaşım Naci Serez, eşi ve Muazzez Lutas’la birlikte Princeton’a hareket ettik. Seyahatimiz, -hatırımda kaldığına göre- üç saat kadar sürecekti. Hareketimizden birkaç dakika sonra Hudson nehrine ulaştık. Bu nehrin doğu tarafında New York eyaletinin New York şehri, Batı tarafında New Jersey eyaleti bulunuyordu. Bir endüstri bölgesi olan New Jersey ile New York’u nehrin altından birbirine bağlayan altı tünelin mevcut olduğunu turistik rehberde görmüştüm. Bu tünellerden dördü trenlere, ikisi de otomobil ve sair nakil vasıtalarına ayrılmıştı. Biz 42nci Avenue yoluyla Lincoln tüneline girmiş ve Hudson nehrinin altında üç dakika süren bir yolculuktan sonra New Jersey topraklarına ayak basmıştık. Havadan New York’a inişimin 3üncü günü, birkaç saat için olsun New York’tan tekrar ayrıldım ve öğleye doğru Princeton’a ayak bastım. O gün akşama kadar Princeton Üniversitesinin çeşitli bina ve tesislerini gezdikten sonra, gece tekrar geldiğimiz yere döndük. New York’taki ilk üç günüm böyle hareketli geçti.

            Washginton’a hareketimden bir gün önce gördüğüm Princeton Üniversitesi, Amerika’da ilk karşılaştığım üniversiteydi. Aynı zamanda bu küçücük seyahat tamamiyle program dışı bir seyahatti. Asıl resmî ziyaretlerim, Washington’daki ilgili servisle birlikte hazırlanacak programın yürürlüğe girmesine bağlı idi. Programsız Princeton yolculuğunun beni üzen tarafı, günün Pazar olması idi. Yoksa 15.000 nüfusu olan bu üniversite şehrinde görülecek şey çoktu. Her şeye rağmen Princeton’a gitmek, görülecek yerleri hattâ dışarıdan görmek de faydalıydı. Prof. Orhan Alisbah arkadaşım, geleceğimizden mektupla haberdar edildiği için, mutlaka bazı tedbirler almış olacaktı. Hele öğleye doğru havanın açılma emareleri göstermesi, güneşin bulut arkasında saklambaç oynamaktan vazgeçme kararında olduğunu hissettirmesi, fotoğraf makinemin de bu yolculuktan kendi payına düşeni almasını gerektiriyordu.

            İlk aklıma gelen şey, renkli resim oldu. Princeton’a ayak basar basmaz uğradığım büyükçe bir fotoğraf malzemesi dükkânının sahibi, bana renkli film vereceği yerde, eski Zeiss Ikonta marka makinemi eline alıp bakar bakmaz, Bunu bana satar mısınız? demez mi! Meğer eski Alman kameraları Amerika’da pek revaçta imiş. Adamcağızı bu fikrinden vazgeçirip renkli film bobinini alıncaya kadar bir hayli zahmet çektim.

            Alisbah ailesiyle Princeton Üniversitesinin Yüksek Matematik Enstitüsünde karşılaştık. Amerikan üniversitelerinin bariz vasfı, geniş bir arazi üstünde irili ufaklı binalar halinde meydana getirilmiş olmalarında idi. Bu prensiple de ilk olarak Princeton’da karşılaşıyordum. Binaların çoğu geniş ve arkadlı avluları, kırık kemerli, vitraylı pencereleriyle gotik üslûpta inşa edilmişti. Fakat bu gotik, tabiatıyla Ortaçağın hakiki gotiği değil, son kırk elli sene içinde yapılmış yeni gotikti. Prof. Alisbah’ın çalıştığı Yüksek Matematik Enstitüsü ise klasik-modern üslûpta yapılmış, ufak ve zarif bir bina idi. Zemin kattaki sıcak ve sempatik salonda dinlendikten sonra, binayı gezmeye başladık.

            Burada beni en çok sabırsızlanmaya sevk eden şey, bu üniversitede kürsüsü olan asrımızın büyük ilim adamı Einstein’ı bir an önce görmekti. Tabii bu arzumun hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğini pekâlâ biliyordum. Çünkü böyle bir ziyaret için evvelden randevu alınmamıştı ve vakitleri çok kıymetli olan bu büyükleri her istenilen zamanda bulmaya da imkân yoktu. Sonradan öğrendim ki, arkadaşım Alisbah’ın yakın dostu olan Einstein, yabancı ile temastan hoşlanmaz ve ziyaretleri reddedermiş. Maamafih Orhan Alisbah, bu husustaki haklı tecessüsümü biraz olsun giderme ve beni endirekt de olsa tatmin edebilme imkânını bulmuştu. Çünkü içinde bulunduğumuz bina, Einstein’ın fikrî mesaisine en çok mekân olan bir bina idi. Bu binanın içinde Prof. Einstein’a mahsus bir çalışma odası olduğunu öğrendim. Kendisinin daha dün bu odaya kapanıp saatlerce çalışmış olduğunu söylediler. O halde bu odaya girildiği takdirde onun fikrî mesaisinin atmosferiyle olsun karşılaşılacak ve odayı ziyaret bile beni az çok tatmin edebilecekti.

            Bir müddet sonra, Einstein’ın dün üzerinde titizlikle çalıştığı büyük siyah tahtanın önünde idik. Tahtanın üstü, baştan aşağı tebeşirle doldurulmuş, bir denklemin girift rümuzunu ihtiva diyordu. Bu dil bana hiçbir şey ifade etmemekle beraber, ince ve narin hamleler halinde kara tahtaya nakşedilen fikirlerin dış görünüşlerinde bile sahibinin ruh asaletini açıklayan bir zarafet vardı.

            Üniversitenin kütüphanesini gezerken

            Öğle yemeğine kadar üniversitenin çeşitli binalarını dışından olsun gördüm. Pazar olduğu için her taraf kapalıydı. Ancak üniversite kilisesini ve bir de üniversite kütüphanesini gezebilmemiz mümkün oldu. Kilise yeni olmakla beraber malûm olan İngiliz gotiği üslûbunda meydana getirilmişti. Binanın son cemaat mahfelinin sağ tarafındaki pencere tezyinatı, İranlı bir ressam tarafından yapılarak üniversiteye hediye edilmişti. Doğu ve Batı minyatürlerinin ortak özelliklerini bir araya toplamış olan bu yeni vitrayda, Arap harfleriyle yazılmış Farsça bir ibare de göze çarpıyordu. O andaki not alma imkânsızlığı yüzünden vitrayın üzerindeki resim ve ibareyi ne yazık ki yazamadım.

            Bir müddet sonra kütüphanenin önüne gelmiştik. İnşaatı henüz bittiği anlaşılan Princeton Üniversitesi kütüphanesi, büyük ve çok hoş bir bina idi. Bu kütüphane, mimarî üslûbu bakımından, üniversitenin bütün binalarına hâkim olan Ortaçağ stilini zedelememekle beraber, oldukça modern bir yapı idi. Binayı iyice gezdik. Hattâ üst kata çıkan otomatik asansörlerin birinden son olarak ben çıkayım derken, kapı kendi kendine kapandı ve asansör tekrar harekete geçti. Meğer modern asansörlerin kapısı, durunca kendiliğinden açılırmış ve kendiliğinden kapandıktan sonra da asansör çağrılan kata gidermiş. Onun için hemen çıkmak lazımmış. Hiç tanımadığım bir katta dışarı çıktığım vakit, arkadaşlarımı kaybetmiştim. Bu koskoca binada birbirimizi bir hayli aradıktan sonra, nihayet gene buluştuk. Artık bu sefer asansörden nasıl çıkılacağını öğrenmiştim.

            Öğle yemeğinin ardından görülecek öteki yerlere de şöyle bir göz attıktan sonra, akşama doğru tekrar New York’a hareket ettik. Hava kararmadan New York’a varmıştık. Dostlarımdan ayrılıp otelime geldiğim zaman, masanın üstünde bir zarf buldum. Dışişleri Bakanlığının New York misafir bürosundan gönderilen bu zarfın içindeki şahsıma ait mesajda, Washington’a nasıl gideceğim ve orada nerede kalacağım hakkında ayrıntılı bilgi vardı. Bu kâğıdı okurken bile aklım hâlâ Princeton’da ve Einstein’de idi. Kendi kendime hep şöyle düşünüyordum: New York’a bir daha dönüşümde, arkadaşım Orhan Alisbah vaadini tutup Prof. Einstein’den benim için bir randevu alacak; o zaman ben de kendisini şahsen tanıyıp, rahat rahat konuşmak fırsatını elde etmiş olacağım.

            Washington yolunda

            8 Mart 1954 Pazartesi sabahı erkenden uyandım. O gün, Amerika Birleşik Devletleri Federal Hükümetinin merkezi olan Washington’a gidecektim.             Orada Kongre Kütüphanesi’ni görecektim ve içinde bazı meslekî incelemeler yapacaktım. Orada, yüzünü görmeden, kendisiyle senelerdir mektuplaştığım Kongre Kütüphanesi Müzik Kısmı Müdürü Mr. Lichtenwanger’i görüp, şahsen de tanıyacaktım. Hem bu zat, Türkiye’yi görmediği halde, Amerika’da Türkçe öğrenmiş ve mektuplarını bana hep Türkçe yazmıştı. Orada, çeşitli üniversitelerin sanat faaliyetini, meşhur Shakespeare Kütüphanesi’ni ve daha birçok yerleri görecektim. Ve nihayet Amerika Birleşik Devletleri içinde yapacağım büyük inceleme seyahatimin programı da orada yapılacak, orada katileşecekti. Bütün bunları düşündükçe Washington’a bir an evvel ulaşmak istiyordum.

            Aynı gün arkadaşım Nazi Serez ile birlikte Amerikan Hava Yolları bürosuna giderek biletimi aldım. Arkadaşıma veda edip, bizi meydana götürecek otobüse yerleştim. Uzunca denebilecek bir yolculuktan sonra La Guardia hava meydanına vardık. Muazzam meydanı çeviren irili ufaklı binaların birinden diğerine gire çıka nihayet 519 uçuş numaralı Washington uçağını da buldum. Az bir müddet sonra havada idik.

            New York’u ilk defa havadan görüyordum. Dünyanın hiçbir şehriyle kıyaslanamayacak bir manzara ile karşılaştım. Yüzlerce metre yükseklikteki gökdelenlerin bazen hemen yanı başında yer almış olan iki üç katlı bodur binalar, tıpkı devlerle cüceleri andırıyordu. New York adasını dört yönde kesen muntazam ve paralel caddelerle avenüler, bütün şehre bir dama tahtası manzarası veriyordu. Burada New York’u Güney-Kuzey yönünde uzunluğuna ve kilometrelerce eğri olarak kateden bir tek geniş cadde vardı ki o da Broadway caddesi idi.

            Bu uçuş ilk olarak turistik plan üzerinde yaptığım New York incelemesinin sanki uçakla uyglaması gibiydi. Ben New York’u incelemeye çalışırken, şehir süratle altımızdan kayıp geçiverdi. Aradan bir saat bir çeyrek kadar geçmişti ki, sigara içmeyin ve kemerleri takın sinyali verildi. Artık Washington’a idik.

            Aldığım son yazılı mesaj uyarınca bindiğim Amerikan Hava Yollarına ait taksinin şoförüne Presidential Hotel dedim ve saat 17’ye doğru otele vardım ve odama yerleştim. Aldığım mesajda ertesi gün Pedagojik Mübadele Bürosunda Mrs. Jorsick tarafından beklendiğim bildiriliyordu. 9 Mart Salı sabahı saat 10’da Mrs. Jorsick tarafından karşılandım. En mühim iş, inceleme programımın bir an önce hazırlanıp süratle uygulamasına geçilmesiydi. Biraz sonra telefonla görüşen Mrs. Jorsick, seyahatte bana eşlik edecek bir tercümanın gelmek üzere olduğunu söyledi ve beş dakika geçmeden, genç, sarışın, şişmanca ve orta boylu bir zat içeri girdi. Mrs. Jorsick, bu güler yüzlü ve sempatik genci Mr. Lloyd Buhrman diye bana takdim etti. Mr. Buhrman, yolculuğun güçlüklerini gidermek için bana 10-15 gün kadar eşlik edecek, bu müddetin sonunda seyahate ister yalnız olarak, ister mihmandarımla devam edecektim.

            Mrs. Jorsick, inceleme konularım hakkındaki arzu ve kanaatlerimi de iyice dinledikten sonra, yandaki odada oturan Mr. Mausmaun adındaki bir diğer kişiyi çağırdı. Bı kişinin benim programımı hazırlamaya memur edildiği ve programın gerektirdiği bütün tedbirleri Amerika Birleşik Devletleri ölçüsünde almakla mükellef olduğu anlaşılıyordu.

            İnceleme gezisi programım

            Ankara’dan hareketimin 10uncu günü, ilk olarak Program Officer ile karşı karşıya, arzularımı enine boyuna açıklama imkânını buluyordum. İşte burada çok dikkatli olmam lazımdı. Vaktim az, isteklerim pek çoktu. Ankara’dan beri cebimde hazır olan inceleme projemi hemen büyük bir dikkatle dinleyip not alan Mr. Mausmann’a okurken, ondaki izlenimi de takibe çalışıyor, bazen büyük istekleri temin edebilme gayesiyle, küçük isteklerden sessiz sedasız vazgeçebiliyordum.

            Öğleye doğru programımın profili az çok meydana çıkmıştı. Fakat üzerinde gerekli incelemelerin yapılıp, hazırlanması ve yazılıp son ve kesin şekliyle bana verilebilmesi için, en az iki güne ihtiyaç vardı. Bu müddet zarfında, vaktimin boşa gitmemesi için Mr. Mausmann, Washington’daki “Federal Komünikasyon Komisyonu” ile temasa geçerek, bu iki boş günümde Amerika’daki radyo konusunda olsun bazı incelemeler yapabilme ve ayrıca Kongre Kütüphanesi Müzik Bölümü şefi, yazışma dostum Mr. Lichtenwanger’i tanıyıp, kütüphanedeki incelemelerime başlayabilme imkânlarını telefonla sağladı.
            Washington bürosunun, kıtanın dört bucağıyla ilgili olarak hazırladığı inceleme programım, ana hatlarıyla aşağıdaki bölge, tarih ve konuları içeriyordu:

            9-22 Mart 1954, Washington: Dışişlerinin önemli şahsiyetleriyle temas; Kongre Kütüphanesi, Shakespeare Kütüphanesi, Katolik Üniversitesi Tiyatro Fakültesi ve temsilleri, Millî Senfoni Orkestrası ve Jascha Heifetz provası, Freer Sanat Galerisi, Millî Katedral organisti Mr. Paul Calloway ile mülâkat, George Washington Üniversitesi modern bale çalışmaları, Howard zenci üniversitesi edebiyat ve tiyatro fakülteleri; Washington International Center’i ziyaret; yuvarlak tiyatroda Tennessee Williams’ın “Summer and Smoke” piyesinin temsili.

            22-28 Mart 1954, New York, N.Y.: Amerikan Millî Tiyatro ve Akademisi teşkilâtını ziyaret, Metropolitan Operası, New York Filarmoni orkestrası konserleri, Broadway tiyatroları, Columbia Üniversitesi Tiyatro Fakültesi, Rockefeller müessesesi.

            29 Mart-1 Nisan 1954, Atlanta, Georgia: Atlanta tiyatrosu, Atlanta Spelman zenci koleji, zenci müziği çalışmaları, Atlanta Üniversitesi, Penthouse Tiyatrosu, Agnes Scott Koleji, Yüksek Sanat Müzesi.

            2-6 Nisan 1954, New Orleans, Louisiana: Vieux Carren’deki Küçük Tiyatro, New Orleans opereti, senfonik konserler, Delgado müzesi, Tulane Üniversitesi Tiyatro ve Müzik Fakülteleri.

            7-10 Nisan 1954, Dallas, Texas: 54 Tiyatrosu ve Margo Jones ile tanışma, Güney Metodist Üniversitesinin Tiyatro ve Müzik Fakülteleri, Senfoni Orkestrası, Güzel Sanatlar Müzesi.

            11-16 Nisan 1954, Santa Fe, New Mexico: New Mexico Müzesi, Vali Sarayı, Uluslararası Folklor Müzesi, sanatkârlarla temas, Kızılderili bölgeleri, “Pueblo” Kızılderili aşireti.

            17-18 Nisan 1954, Grand Canyon, Arizona: Büyük gezi ve incelemeler.
            18-26 Nisan 1954, Los Angeles, California: Pasadena Tiyatrosu, televizyon merkezi, Columbia Film stüdyoları, Güney California Üniversitesi Tiyatro, Televizyon ve Müzik Fakülteleri, Los Angeles California Üniversitesi Tiyatro, Güzel Sanatlar ve Müzik Fakülteleri, Turnabout Tiyatrosu.

            26 Nisan-2 Mayıs 1954, San Francisco, California: California Üniversitesi Tiyatro Fakültesi, Stanford Üniversitesi ve Tiyatrosu ve Müzik Fakülteleri, San Francisco Operası ve Balesi, Güzel Sanatlar Okulu, Legion d’Honneur Sarayı.

            4 Mayıs 1954, Chicago, Illinois: Chicago Üniversitesi.

            5-6 Mayıs 1954, Cleveland, Ohio: Karamu Zenci Tiyatrosu ve mektebi, Cleveland Euclit Tiyatrosu ve mektebi.

            7-11 Mayıs 1954, Washington, D.C.: Dışişleri Bakanlığı Kültürel Mübadele Merkezi ile temas.

            11-22 Mayıs 1954, New York, N.Y.: Dışişleri  Misafir Bürosu ile temas, New York Halk Kütüphanesi, New York’tan Boston ve Philadelphia’ya inceleme seyahatleri.

            22 Mayıs 1954’te Ile de France transatlantiği ile Türkiye’ye hareket.

            Görülüyor ki programım cidden zengindi. Fakat bütün bunları ancak yüzde 90 nisbetinde gerçekleştirebilmem mümkün oldu. Buna karşılık, fırsattan faydalanarak programa ilave edilen yeni konular, incelemelerimi daha cazip bir şekle sokmuştu. Nitekim seyahat boyunca aldığım notlar, elde ettiğim kitap ve broşürler, üzerinde çalışacak zengin malzeme ve konu teminine de kâfi geldi.

            Washington’daki on dört günüm
            Federal Komünikasyon Komisyonu

            Amerika Birleşik Devletleri’ndeki incelemelerime 9 mart 1954 Salı günü öğleden sonra saat 2.45’te fiilen başlamıştım. İlk inceleme konusu, Federal Komünikasyon Komisyonu’nun (Federal Communications Commission) çalışmalarıydı. Memleketimde 10 seneye yakın bir müddet zarfında radyo işletmelerimizi sevk ve idare ile görevlendirilmiş olmam, başka memleketlerin radyo işletme sistemlerini de merakla incelememi geektirmişti. Bu arada Amerika’daki radyo faaliyetini çok enteresan bulmuş ve bu konuyu gereği gibi incelemek maksadıyla Amerika’dan kitap, mecmua, broşür ve sair malzeme ile birlikte radyo yayınıyla ilgili kanun, talimat ve nizamname türünden mevzuatı da getirtmiş ve hemen hepsini okumuştum.

            Bundan başka radyo-diffüzyon faaliyetinin gerektirdiği uluslararası temaslar bakımından da Amerika Federal Komünikasyon Komisyonu ve sair millî radyo idareleri ile temas ve yazışma halinde idim. Hele bu teşkilâtın en enteresan tarafı, dünyaca tanınmış uzmanlarının verdiği raporlar ile bizzat komisyonun yayımladığı raporlardı. Meselâ bunların 7 Mart 1946’da neşredilen “Radyo işletme imtiyazına sahip müesseselerin halk hizmeti bakımından olan mesuliyetleri” başlıklı bir raporun önemini hâlâ unutamam. İlk olarak 1934 yılında Kongre’nin onayıyla gene Kongre adına faaliyete geçen Komisyonun on iki yıllık bir tecrübeden sonra vermiş olduğu bu rapor, dünya radyo işletmeciliğinin temel dokümanı mahiyetinde idi.

            Bu nedenle Eski Dünya’nın radyo işletmeciliği ile Yeni Dünya’nın radyo işletmeciliği arasındaki farkı, bu tür dokümanları inceledikten sonra daha iyi anlamıştım. Bir kere Amerika Birleşik Devletleri dahilinde radyo, televizyon, telgraf ve kablo da dahil olmak üzere, bilumum nakil vasıtaları kontrolünün, mahallî devletler tarafından değil de Federal Devlet tarafından ele alınmış olması enteresandı. Halbuki bütün bu mevzuların Federal Devlet tarafından yürütülmesi keyfiyetinde, herhangi bir devlet işletmeciliği de bahis konusu değildi. İşin en mühim tarafı da bu idi. Kongre, Amerika Birleşik Devletleri dahilindeki her tür radyo ve televizyon yayını, telekomünikasyon ve kablo faaliyeti ile devletler ve uluslararası ulaştırmanın]sevk, idare ve kullanım hakkını tamamen şirketlere terk ediyor; fakat bunlara imtiyaz verme ve bunların halka ve memlekete faydalı olup olmadıklarını kontrol etme ve icabı hale göre imtiyaz verip vermeme ve mevcut bir imtiyazı, müddetinin hitamında yenileyip yenilememe hak ve salâhiyetini yalnız kendi tekelinde bulunduruyordu.

            Televizyon faaliyeti

            Amerika Birleşik Devletleri gibi, geniş bir kıta üzerinde 45 devletin katılımıyla meydana gelen federal bir bünyenin çeşitli radyo ve radyo-komünikasyon ihtiyacını, memleketin menfaatleri bakımından sevk ve idare etmek ne demektir? 160 milyon nüfusa sahip olan Birleşik Amerika Devletleri’nde iki kişiye ortalama bir radyo alıcı cihazı isabet ettiğine göre, bu âletin halk üzerindeki terbiyevi, sosyal, ekonomik ve sair bakımlardan olan etkisi de şüphesiz büyüktür. Hele bu türlü kuruluşların Amerika’da istisnasız özel kişiler ve şirketler elinde idare edilmesi de göz önüne alındığı takdirde, halkın ve memleketin çıkarları bakımından devlete düşen sorumluluğun esaslı yaptırımlara bağlanması lazım geleceği kendiliğinden anlaşılır. İşte Federal Komünikasyon Komisyonu, 1934 yılında Kongre tarafından sırf bu nedenle kurulmuştu. Kaldı ki bu Komisyonun oluşturulmasından bir müddet sonra, muazzam bir televizyon faaliyeti de hava yoluyla yapılan vizyon nakli meyanında yer almış ve az zamanda radyo yayınını gölgede bırakacak bir önem elde etmiş oluyordu.

            Diğer taraftan, komisyonun faaliyet sahası içinde, demiryolu, telgraf, telsiz ve kablo türünden konuların da millî ve milletlerarası mahiyet ve idaresi de ele alınmış bulunuyordu. 1952’de neşredilen bir istatistiğe göre, Birleşik Amerika Devletleri dahilinde, 60 kategoriye ayrılmış olarak 200 bine yakın radyo istasyonu çalışmakta idi. Bunlardan yaklaşık 4700 radyo istasyonu, halka günlük radyo programı neşretmekte, 192 binden fazla istasyon ise, radyo yayını dışındaki hizmetlere hazır bulunmaktaydı.

            Washington’daki Pennsylvania Avenue’de, klasik üslûpta yapılmış devlet binalarının en büyük ve en güzellerinden birini işgal eden Federal Komünikasyon Komisyonunun bütün binaları sade, fakat çok dayanıklı ofis mobilyasıyla döşenmişti. Komisyon reisi Mr. Hyde suallerime cevap vermeye, beni her bakımdan tatmin etmeye azami gayret sarf etmişti. Ondan çok şey öğrenmiş, senelerden beri devam eden bazı tereddütlerimi, fırsattan istifade edip Washington’da halletmiştim. Aynı zamanda başkan da memleketimin radyo işletmeciliği hakkında benden bilgi aldı ve büyük bir memnuniyetle bana: “Komisyonun faaliyetine bugün katılıp çalışmalarımızı pratik olarak da görmek istemez misiniz?” dedi. Komisyon çalışırken ben de ayı salona girip, seansı bilfiil takip edecektim. Konular hakkında bilgi edinecek, münakaşaları duyacak, kararları dinleyecektim. Tabii teklifi memnuniyetle, teşekkürle kabul ettim ve toplantıyı dinleme günü ve saati başkan tarafından 10 Mart 1954 Çarşamba günü saat 10-11 olarak tespit edildi. Teşekkürle veda edip ayrıldım.

            10 Mart 1954 Çarşamba sabahı, Pennsylvania Avenue’de 12 numaradaki Komisyon binasında toplantı salonunun kapısını açıp içeriye girdiğimiz vakit –tek başıma olsaydım– yanlış geldim diye gerisin geri tekrar dışarı çıkardım. Çünkü burası bir komisyon toplantı odası değil, sanki bir mahkeme salonu idi. Dikdörtgen planlı olan bu muazzam salonun bir ucundaki platform üzerinde, yedi üyenin oturacağı bir kürsü ile, ortadaki başkan koltuğunun yan tarafında büyük ve ipekli bir Amerika bayrağı vardı. Podyumun altında ve komisyon kürsüsünün geriye doğru tam karşısında, avukatların, iddia makamının, iş adamlarının, teknisyenlerin, uzmanların ve sair görevlilerin kürsüleri ile oturacakları yerler ve bunların tam arkasında ise salonu ikiye ayıran bir parmaklık ve parmaklığın arkasında, takriben 100-150 kişilik bir serbest dinleyici yeri bulunuyordu. Meğer Amerika Federal Komünikasyon Komisyonunun bireyler veya şirket temsilcileriyle olan karşılaşması, teknik bir mahkeme niteliğini taşırmış. Salonda her iki taraf arasında duruşma olurmuş. Davayı kaybedenler, elinden imtiyazı alınanlar, Komisyonu gayesine inandırıp eline yeni veya yeniden radyo imtiyazı verilenler ve sair idarî ve hukukî müracaat ve talepler, hep bu mahkemede dinlenir, burada muhakeme edilir ve Komisyon kararları Kongre tarafından tasdik edilirmiş. Adil kanunlar bakımından suç teşkil eden hususlar ise, ayrıca bölge federal mahkemelerince bakılıp bir karara bağlanırmış.

           Federal Komünikasyon Komisyonu salonuna biz herkesten evvel girmiş ve dinleyiciler tarafında yer almıştık. O esnada Komisyon üyeleri ile diğer görevliler de yerlerini aldılar. En sonra başkan salona girdi ve kürsüsüne ayak basar basmaz, uzaktan beni eliyle selamlayıp, parmaklığın önündeki görevliler arasında yer almaya davet etti. Yanımdaki memur ve mihmandar ile birlikte mahkeme tarafına geçip henüz yer almıştım ki, Komisyon başkanı sempatik bir yüzle salondakilere beni gösterdi ve: “Bugün aramızda dost ve müttefik Türkiye’den bir misafir var. Mr. Cevad Memduh Altar, senelerce Türkiye’deki devlet radyo postalarını, Basın-Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü Radyo Dairesi Müdürü olarak sevk ve idare etmiştir. Halen Devlet Tiyatrosu Genel Müdürüdür. Kendisi hükümetimizin misafiridir ve Komisyonumuzun mesaisini yakından tetkik etmek için bugün aramızda bulunuyor. Mr. Altar’ı Komisyonumuz adına selamlarım” dedi. Güler yüzlü ve sevimli bir zat olan başkanın bu nezaketine ayağa kalkarak teşekkür ettim.
            Arkasından\ sırasıyla çeşitli radyo ve televizyon şirketlerine ait işlerin tıpkı bir mahkeme tekniğinde incelenmesine başlandı. Gözümün önünde tamamen teknik bir mahkeme cereyan ediyordu. Arada bir, herhangi bir şirketin avukatı şiddetle itiraz ediyor, başkan Komisyonun ilgili uzmanlarına söz veriyor, fikirler çarpışıyor, üyeler teker teker söz alıyorlar, başkan çeşitli fikirleri topluca açıklıyor; derken dava oya]konup karara bağlanıyor ve hemen diğer bir konuya geçiliyor. Radyo konusundaki anlaşmazlıkların parlamento adına muhakeme salâhiyetine sahip teknik bir heyet tarafından yargılandığını, Eski Dünya’nın hiçbir yerinde görmemiştim. Bu tarz benin için yepyeni bir sistemdi ve cidden enteresandı.

           Komisyonun yedi üyesi arasında tek başına yer alan bir kadın üye vardı ki, adı Mrs. Frieda B. Hennock olan bu sarışın ve orta yaşlı kadının, Birleşik Amerika’daki bütün televizyon şirketlerinin yayın programlarına yüzde on nispetinde öğretici televizyon ve okul televizyonu programları katmayı büyük bir mücadele sonunda başarmış olan tanınmış bir pedagog olduğunu işitmiştim. Hattâ Mrs. Hennock’un komisyon mesaisinden sonra benimle şahsan tanışıp konuşmayı arzu ettiğini de bana söylemişlerdi ki, buna çok memnun olmuştum. Nitekim aradaki kısa teneffüs esnasında salondan hemen çıkan Mrs. Hennock ile dışarıda buluşup konuştuk. Program dışı olan bu tanışmamın gerektirdiği geniş zamanı temin imkânlarından maalesef mahrumdum. Saat tam 14.30’da Kongre Kütüphanesinde bulunmam ve Mr. Lichtenwanger’i artık şahsan da tanımam icap ediyordu. Federal Komünikasyon Komisyonundaki ilgililere teşekkür ve veda ederek mihmandarımla birlikte oradan ayrıldım.

           Kongre Kütüphanesi

            Öğleden sonra Kongre Kütüphanesi’nde Mr. Lichtenwanger’i nihayet şahsan tanımak fırsatını elde etmiştim. Kendisiyle senelerce evvel mektuplaştığım bu zat, yazılarında eski kitabet tarzımızı ve Osmanlıca kelimeleri fazla kullandığı için, bende yaşını başını almış bir insan etkisi yaratmıştı. Halbuki durum böyle değildi. Mr. Lichtenwanger, takriben 35 yaşlarında kadardı. Türkçesini zannedersem evvela kendi kendine eski metodlardan öğrenmiş, sonra da İkinci Dünya Savaşında Washginton’da bulunan Türk öğrencilerden öğrenmeye devam etmiş. Vakit çok geç olduğu için, muazzam Kongre Kütüphanesini büyük bir süratle gezdik. Birkaç gün sonra, daha geniş bir zamanda kütüphanenin müzik kısmında istediğim incelemeleri yapmama memnuniyetle müsaade edilecekti. Ve gene Mr. Lichtenwanger, bir daha sefere Kongre Kütüphanesine çok yakın bir mesafede bulunan Shakespeare Kütüphanesi’ne beni götürüp ilgililerle tanıştıracak ve bu kurumu bizzat gezdirecekti. Diğer taraftan 21 Mart 1954 Pazar günü, beni otomobiliyle Annapolis’e ve Baltimore’a götürüp gezdirmesi hususunda da kendisiyle anlaştık. Kongre’yi tekrar görmek hususundaki randevu günümüz ise 17 Mart 1954 Çarşamba saat 14 olarak tesbit edildi.

            Washington’a ayak basalı henüz iki gün olmasına rağmen, ne gariptir ki bu güzel şehirden daha hiçbir şey görmemiştim. Çünkü dinlenmeden incelemelerime başlamıştım. Halbuki başta Washington Büyükelçimiz olduğu halde, sefarette ve ataşeliklerde ziyaret edilecek birçok tanıdığım ve arkadaşım vardı. Bu arada Müsteşar Fehmi Nuza ile Basın Ataşesi Nüzhet Baba’ya ve Marshall Yardımı konusunu idare eden Nihat Ali Üçüncü’ye Amerika’ya geleceğimi yazmadığım için onlara da sürpriz yapmak istiyordum. Diğer taraftan Washington şehrini biraz olsun görmek hiç de fena olmayacaktı.

            11 Mart 1954 Perşembe günü Mr. Mausmann’dan seyahat programımı kesin şekliyle tape edilmiş olarak aldıktan sonra, öğleden evvel ve akşam vakti uygun saatlerde vatandaş ziyaretlerini de bitirdim. Böylelikle ertesi günden itibaren program gereğince başlayacak olan inceleme ziyaretlerimi tam bir huzur içinde yapabilme imkânını sağlamış oldum.

            Washington’dan ilk intibalar

            Amerika Birleşik Devletleri’nin başkenti Washington’dan başlayacak olan incelemelerimin en mühim kısmı, gene Washington şehrini kapsıyordu. Programım son ve kesin şekliyle elime geçinceye kadar, Washington’da 14 gün kalacağımı aklımdan bile geçirmemiştim. Onun içindir ki, New York’taki dostlarım nihayet birkaç gün içinde New York’a tekrar dönebileceğimi, hattâ Princeton’a ikinci bir seyahat daha yapabileceğimi tahmin etmişlerdi. Bu tahminde yanılmıştık, çünkü Washington programım yüklü idi

            11 Mart 1954 Perşembe günü Dışişlerinin bazı mühim şahsiyetlerini program gereğince ziyaret etmek üzere, saat 15.00’te “New State Building” denilen büyük binaya gittik. İlk olarak Dışişlerinde Türkiye işlerine bakan servisin şefi Mr. Edwin Wright’ı ziyaret ettim. Odasının duvarlarında Türkiye haritası ile Türkiye’ye ait turistik resimler ve Basın-Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğünün turistik afişleri asılı bulunan Mr. Wright ile karşılaşmak benim için çok mühim bir sürpriz oldu. Çünkü bu zatın İngilizce konuşacağını tahmin ederken, fasih bir Azeri Türkçesi konuştuğunu hayretle gördüm. Washington’u ilk olarak ziyaret eden her Türke aynı sürprizi yapacağına emin olduğum bu Azeri Türkçesinin taklit olan hiçbir tarafı yoktu. Mr. Wright, gerek lisana hakimiyet, gerek şive bakımından en ufak bir hata yapmıyordu. Esasen bu zatın siması da benim için bir sürpriz olmuştu. Esmer, uzun boylu, zayıf, kır saçlı, tenkitkâr ifadeli, fakat güler yüzlü bir insan olan Mr. Wright, sima itibariyle de Amerikalı olmaktan ziyade Azeriye benziyordu. Bütün bu sürprizlerin pek de yersiz olmadığı sonradan daha iyi anlaşıldı. Çünkü Mr. Wright Tebriz’de doğmuş, orada büyümüş, Tebriz Türkçesini ana dili gibi öğrenmişti. Babası senelerce İran’a yerleşip İngilizce hocalığı yapmıştı. Hem bu zatın bütün maniyerlerinde de Ortadoğu’nun hususiyetleri göze çarpıyordu.

            Mr. Wright Türkiye’yi de iyi tanıyordu. Kendisiyle konuştuğumuz sıralarda, bu zattan arada sırada işittiğim İngilizce bile bana âdeta Azeri şivesiyle konuşulan bir İngilizce tesiri yaptı. Bu belki de fasih bir Azeri Türkçesinin bende bıraktığı izlenim olacaktı.
            Ziyaretime ilgi gösteren Mr. Wright’a veda ettikten sonra, Türkiye, Yunanistan ve İran işlerine toplu olarak bakan Mr. Acher’i ve daha sonra da bütün bu servisleri sevk ve idare eden Genel Müdür Mr. W. Baxter’i ziyaret ettim. Mr. Baxter İkinci Dünya Savaşında Türkiye’de bulunduğu için memleketimizi çok iyi tanıyordu. Amerika’yı ziyaretimle ilgili izlenimlerimi benden büyük bir ilgiyle dinleyen bu zat, programımın içeriği hakkında da benimle uzun boylu görüştü; ve bana Türk dostlarına ve Türkiye’ye ait hâtıralarından bazılarını nakletti.

            Washington’u görme imkânları

            Ertesi Cuma günü öğleden önce saat 10’da Freer sanat galerisinde, öğleden sonra da National Gallery’de incelemelerde bulunmak üzere Mr. Buhrman’dan ayrıldıktan sonra yalnız kalmıştım. Washington’a ayak basalı üç gün olduğu halde sağa sola bakmaya, önünden geçtiğim binaların, anıtların yüzlerini veya şekillerini olsun gözden geçirmeye imkân bulamamıştım. Halbuki ayın 11inci günü kesinleşen programımın, Martın 15’inde yol itinereriyle birlikte tamamlanmış olması, bu müddet zarfında Washington şehrini de inceleme imkânından beni mahrum bırakmadı. Artık sağa sola bakabiliyor, etrafımı alıcı gözle seyredebiliyordum. Bu itibarla 11 Mart 1954 Perşembe günü saat 16’dan itibaren hava kararıncaya kadar geçecek zamandan faydalanmam lazımdı. Çünkü üç günden beri cebimde Washington’a ait bir şehir planı vardı ki, bu plana bir kere olsun açıp bakmak imkânını bulamamıştım. Şimdi artık fırsat gelmişti. Derhal bir kahvehaneye, pastaneye veya bir birahaneye oturur, hem dinlenir, hem belki bir mektup yazar veya elimdeki şehir planını rahat rahat inceleyebilirdim.

            Aradım, taradım, koskoca Washington’da bir tek kahvehane veya pastane bulamadım. Saat yedi olmuştu. Akşamın alacakaranlığında el ayak da çekilmeye başlamıştı. Sokaklar, kuvvetli lambaların ışığıyla parıl parıl parlıyor, tramvaylar, troleybüsler, otomobil ve otobüsler çeşitli yönlere akıyordu. Dükkânların harikulâde vitrinleri insanı ister istemez kendine çekiyordu. Fakat bütün bu güzellikler arasında oturup dinlenecek ve etrafı seyredecek tek bir gazino veya kahve göze çarpmıyordu. Washington’un geniş ve uzun caddelerinden biri olduğunu sonradan öğrendiğim Connecticut Avenue üzerinde hiç olmazsa karnımı doyuracak yeri arayıp dururken, nihayet lokantaya benzer açık bir dükkân bulabildim. İnce, uzun, aydınlık ve içerlek bir lokal olan bu dükkânın tül perdeli camından bakınca, bölmelerle ayrılmış masalarda, yalnız kafaları görünen insanların baş hareketlerinden ancak yiyip içtikleri tahmin edilebiliyordu. Karnım o derece acıkmış, ayaklarım o kadar mecalsiz kalmıştı ki, ne olursa olsun deyip hemen lokalden içeri daldım.

            Aldanmamıştım. Burada, hakikaten yeniliyor ve içiliyordu. Şöyle bir köşeye oturayım derken, sıra bekleyen bir kuyruğun en gerisinde kendimi buldum. Yer açıldıkça harekete geçen kuyruk, geriye yeniden ilave edilenlerle boyundan hiçbir şey kaybetmeden gene bir müddet hareketsiz kalıyordu. Nihayet ben de yürüye, yerimde saya, boğazın geçit yerini tuttum ve nazik bir bayanın işaret ettiği bir yere oturabildim. Biraz durup dinlenmek veya Amerika’daki lokantalarda âdet olduğu veçhile listedeki numaralı tip mönülerden birini seçmek hususunda biraz gecikmek kimin haddine! Elindeki defter kalemle yanınızda bekleyen garson hanım, dudaklarınızın arasından çıkacak sözleri değil, bir tek rakamı bekliyordu. Bu acelecilik içinde mönüleri incelemeden tombala çeker gibi bir numara çekmenin daha doğru olacağına aklım kesti. Garsonu hiç bekletmeden, ağzımdan dokuz rakamı çıkıvermişti.

            Nazik, fakat çok süratli bir hareketle servise koşan garsonun getirdiği yemeklerden talihimin çok açık olduğunu anladım. Çektiğim niyet, beni hiç pişman etmemişti. 9 numaralı liste bir balık mönüsü idi. Hem de esas yemek ve komposto da dahil olmak üzere bütün teferruatıyla kılıç balığı idi. Fakat bu balık başka balıktı. Yani Boğaziçinin değil, Atlantiğin kılıcı idi! Yemeğimi bitirince, artık Ankara’ya mektup yazmak, yahut Washington’un şehir planını gözden geçirmek veya hazım zamanını beklemek kimin aklına gelir? Amerika’da insanların neden kâfi derecede vakte sahip olmadıklarını, kendi kendime yediğim bu akşam yemeğinde çok  güzel anlamıştım. Bu mevzu üzerindeki tenkit ve spekülasyonu otelde yapmanın doğru olacağını düşündüm ve yerimi, uzaktan gözümün içine bakanlara derhal terk edip lokantadan çıktım, otelime döndüm.

            12 Mart 1954 Cuma günü Mr. Buhrmann’la saat 9.30’da otelin holünde buluşup, program gereğince saat 10’da Freer Sanat Galerisi’nde olacaktık. O zamana kadar üç saatim vardı. Bu müddet içinde, fırsattan istifade edip, Washington’un şehir planını gözden geçirmem mümkündü. Çünkü şehri gezebilmem, gideceğim yerlerin şehrin hangi tarafında olduğunu tayin edebilmem için, Washington’u tanımam lazım geliyordu. Şehrin planını açıp incelemeye başladım.

            48 eyaletin dışında “Columbia Bölgesi” olarak tanınan Washington şehrini, kıtanın kuzey-batı ucundaki Washington eyaletinden ayırt etmek için, adının yanına D.C. harflerinin de ilave edilmesi lazım geliyordu. 1950 istatistiğine göre 802.000 nüfusu olan başkentin nüfusunun halen bir milyonu aştığı söylenmekte idi.

            Birleşik Amerika’nın doğu bölgesindeki Maryland ile Virginia devletlerinin hudut bölgesinde yer alan Washington şehrinin doğu, batı ve güney tarafları sularla çevrili idi. Atlantiğe açılan bu suların batı ve güney-batı tarafındaki büyük ve geniş olanına Potomac, doğu tarafındakine ise Anacostia nehri deniyordu. Maryland ile Virginia’yı Potomac nehri üzerinde birbirine bağlayan altı muhtelif köprü, sırf Washington D.C.’yi güneye bağlayan geçit vazifesini görüyordu. Şehrin orta kısımları ile etrafı, geniş orman ve parklarla çevrilmişti. Doğu tarafındaki Anacostia nehrinin doğu sahiline de taşan şehrin bu kısmı, çeşitli beş köprü ile başkente bağlı idi. Sokaklar ve avenüler, dört coğrafi yönde birbirine paralel veya dik olarak gelişmişti. Bütün avenüler, daha çok Capitol meydanından itibaren çeşitli yönlere yıldızvari açılmakta idi. Şehri doğu-batı yönünde büyük ve şahane bir cadde halinde Massachussets Avenue kesmekte idi.

            Rahmetli Ahmet Hikmet beyin Washington büyükelçiliği zamanında satın alınan sefaret binamız ile Basın ve Maliye Ataşeliklerimiz ve henüz inşa edilmekte olan bir cami de bu avenü üzerinde yer alıyordu. İşte plan üzerinde edindiğim ilk bilgilerim bundan ibaretti.

            Amerikan müze ve galerileri

            Saat 9.30’da Mr. Buhrmann arabası ile geldi, saat tam 10’da Freer Sanat Galerisi’nde idik. Bu güzel ve klasik binanın müracaat bürosu geleceğimizden haberdardı. Amerika’daki hemen bütün müzeler ve galeriler özel şahıs veya dernekler tarafından kurulup, vakıf kendi geliri veya münferit bağışlarla varlığını muhafaza ettiğine göre, bu müze de vaktiyle Mr. Freer’ın şahsi koleksiyonu ile kurulmuş ve gene aynı şehrin vakfettiği para ile vakit vakit satın alınan kıymetli eserler galeriyi bir hayli zenginleştirmişti.

            Bu enteresan galeride daha çok Uzak Doğuya ait sanat eserleri ile eski eserler ve Amerikalı ressamların tabloları sergilenmekteydi. Fakat işin en mühimi dünyanın hiçbir yerinde karşılaşmadığım bir teşhir sanatını ilk olarak burada görmemdi. Diğer müze ve galerileri de gezdikten sonra anladım ki, Amerika’da teşhir sistemi bir teşhir sanatı haline gelmiş. Çok sınırlı sayıda eseri o kadar büyük, o kadar ince bir zevkle sergiliyorlar ki, salon, camekân, ışık vesaire türünden ayrıntıların harikulâdeliği karşısında insan, sergilenen malzemenin azlığını fark etmeden kendini kaptırıveriyor. Bakıyorsunuz koskoca bir salonda üç dört parçadan ibaret malzeme ile topu topu bir veya iki vitrin, fevkalâde bir zevkle düzenlenmiş.

            Bir kere seyirci, böyle bir sergileme karşısında yorulmadan, her parçayı rahat rahat ve zevkle seyredebiliyor. Camekânların estetik güzelliği, malzemeyi yüksek bir sanat anlayışıyla göstermeye imkân veriyor. Kanaatimce Amerika müze ve galerilerinde sergilenen malzemenin, Eski Dünyaya nazaran şimdilik sınırlı sayıda oluşu, bu derece zevkli bir teşhir sanatının meydana gelmesine neden olmuş. Avrupa’da bu kadar güzel ve cazip bir teşhir tarzıyla ender karşılaştım dersem yanılmamış olurum.

            Kafeteryalar

            Freer Sanat Galerisi’nden ayrıldıktan sonra kendimizi lokantaların en pratiği olan bir kafeteryaya dar attık, çünkü çok acıkmıştık. Washington’a ayak bastığım basalı arkadaşım Mr. Buhrmann’ın delâletiyle her gün başka bir kafeteryada yemek yemiştik. Bugün de devlet mahallesinin en güzel ve temiz kafeteryalarının birinde idik. Bu çeşit lokantalar, eskiden beri Avrupa memleketlerinin bazılarında gördüğüm otomatların yeni ve daha insanî bir şekli idi. İnsanî diyorum, çünkü eski otomat lokantalarında yemekler, insan yüzü hiç görmeden, parayı atınca açılan camlı dolapların içinden alınmakta idi. Kafeteryalarda ise, reyonların önünden kuyruk halinde geçit resmi yapan insanlara, gene insanlar hizmet ediyor.

            Berlin’in ve Viyana’nın otomatik lokantalarını çok iyi hatırlarım. Bunlar da fevkalâde temiz ve pratikti. Türlerine göre birtakım şubelere ayrılmış olan yemekler, sıcak olsun, soğuk olsun, arkaları görülen küçücük dönme dolapların içinde sahibini beklerdi. Parayı delikten attınız mı, bir an içinde otomatik olarak kapı açılır, yemek alınıverirdi. Kapak gene kapandı mı, reyonun arkasındaki mutfakta hizmet edenler tarafından o hücreye aynı cins yemekten bir tabak daha konurdu ve binlerce insanın bu şekilde yemek yediği otomatta, masalar üstündeki tabakları toplayan sınırlı sayıdaki garsonlardan başka ortada insan namına bir şey görünmezdi.

            Halbuki Amerika’daki kafeteryalarda esas rol gene sevimli, temiz ve güler yüzlü insanlara verilmiş. Yemek çeşitlerine göre yan yana yer alan reyonların aydınlık camekânları arkasında sergilenen yemekleri görüp intihap seçiyorsunuz. Bir hizada duran bu reyonlar boyunca parmaklıkla bölünmüş, bir kişinin veya birer kişilik uzunca bir kuyruğun rahatça geçebileceği bir koridor var. Bu koridora girerken sol tarafta yığılı duran tertemiz tepsilerle, çatal, bıçak, kaşık, bardak vesaireden birer tane alıyorsunuz. Tepsi ağırlaştıkça elleriniz yorulmasın diye reyonlar boyunca uzanıp giden metal ve kaygan bir ray üzerine tepsiyi koyup, sol elinizle itip kaydırmaktan gayrı size bir iş düşmüyor. Bu suretle, meyve suları, salatalar vesaire türünden iştah açıcı malzemenin bulunduğu yerden başlayıp, tepsinizi kaydıra kaydıra yürüdükçe, arzu ettiğiniz yemekleri işaretle gösteriyorsunuz; reyonların arkasında beyaz ve tertemiz gömlekleriyle emrinize âmade olan bayanlar, istediğiniz yemeğin tabağını, hareket halindeki tepsinize koyuveriyor.

            Böylece ilerleyen kuyruk, bu ince yolun en sonundaki kahve reyonuna daha yaklaşmadan, “sütlü mü, sütsüz mü?” diye size bir sual soruyorlar ki, bunun mânâsı kahvenin nasıl olacağını öğrenip, gene hareket halindeki tepsiye kahveyi bırakıvermektir. Bu da oldu mu, tepsiniz kasaya yaklaşmaya iki karış kala, içeriği kasada oturan bayan tarafından daha uzaktan hesaplanmış ve ödeme fişiniz çoktan hazırlanmıştır. Siz kasanın önüne gelir gelmez, verdiğiniz paranın üstü, otomatik makineden hemen önünüze dökülüyor ve size ancak elinizdeki tepsiyle, oradaki masalardan birine oturup hemen yemeğe başlamak zahmeti düşüyor. Binlerce insanın girip çıktığı bu müesseseler, sessiz sedasız arı kovanı gibi işleyip durmakta ve kullanılmış takımlar ise ilgili hizmetliler tarafından masalardan toplanmaktadır. Burada da fazla oturamazsınız, çünkü sizden sonra yer alacak koca bir kuyruk arkada hareket halindedir.

            Washington, Jefferson ve Lincoln anıtları

            12 Mart 1954 Cuma, başkent Washington’u tanıdığımın dördüncü günü idi. Mevsim, çok sert geçen bir kışın hâtıralarını unutturacak kadar yumuşamamıştı. Hava soğuktu. Hele New York’ta bir hayli üşümüştüm. Daha Ankara’da iken, Washington’da ılık bir bahar havasıyla karşılaşacağım söyleniyordu. Halbuki iş tamamen aksi oldu. Hava hep kapalı, yağmurlu idi. Arada sulu bir karın yağdığını görmek beni büsbütün hayrete düşürmüştü. Lincoln ve Jefferson anıtları arasından geçtikçe karşılaştığım Tidal gölünün etrafını çeviren Japon kirazlarının, Washington’un bahar müjdecileri olduğunu daha bana Ankara’da iken söylemişlerdi. Hele bu kirazlar bir açsın, bahara doyum olmaz demişlerdi. Gerçi kiraz çiçekleri tomurcuklanmıştı ama patlayıp açılmaları şöyle dursun, soğuğun çiçekleri yakmasından korkuluyordu. Washington’un bu meşhur kirazları, Birinci Dünya Savaşından sonra nerdeyse şehrin sembolü olmanın önemini kazanmıştı. Bilindiği gibi bu ağaçlar, Japon hükümeti tarafından Amerika başkentine hediye edilmişti. Meyve vermiyorlar, fakat kıpkırmızı çiçekleriyle Tidal gölünü çeviriyorlardı. Bu harikulâde manzarayı yalnız renkli resminden görmüştüm. Hele bu ağaçların meyveye değil çiçeğe aşılanmış olmalarının, bodur bünyelerine görülmemiş bir zarafet vereceği de tabii idi.

            Başkentin bu bölgesinde bulunan eski Başkanlar Washington, Jefferson ve Lincoln’a ait anıtların uzaktan görünüşleri ve gölün aynasına akisleri, o civarı yalnız süslemekle kalmıyor, aynı zamanda güzellikle resmiyetin sentezini de meydana getiriyordu. Burada beni en çok saran şey, President Washington anıtı oldu. Birleşik Amerika Devletleri’nin kurucusu olma şerefiyle tarihe mal olan bu büyük insanı, hangi taş, hangi anıt icabı gibi ifade edebilirdi? Büyük kurucumuz Atatürk’ün hâtırasına lâyık bir anıt kabrin inşası keyfiyeti, bütün Türk milletini de yıllarca candan ilgilendirmemiş miydi?

            O halde başkentteki Washington anıtı da zamanında hiç şüphesiz Birleşik Devletler ölçüsünde halli gereken millî bir problem olmuştu. Onun içindir ki, dünyanın en yüksek anıtı olarak yapılması kararlaştırılan bu muazzam eser, göğe baş uzatırcasına yükselen sade bir dikilitaştan başka bir şey olmadı. Dünyanın en pahalı sanat eseri diye tanınan Washington anıtı, saf beyaz mermer ile granitten inşa edilmişti. Bu piramidin harikulâde bir proporsiyon estetiğine dayanan zarif gövdesi 555 ayak boyu yüksekliğinde meydana getirildi. Anıta temel taşı koyma merasimi 4 Temmuz 1848’de yapılmış ve inşaat 1884’te bitmişti. Millerce mesafeden ve her yönden görülen anıtın açılış töreni ise 21 Şubat 1885’de yapıldı. Mısır obelisklerinden hiç farkı olmayan böyle bir dikilitaşı meydana getirme fikrinin, eserin mimarını bir hayli yormuş olduğu muhakkaktı. Fakat bence işin en mühim tarafı, Washington’un hâtırasına sadece bir Mısır obeliskinin dikilmesi fikrinin mimara nasıl ilham edilmiş olduğu idi. Evet, bu çeşit tasavvurlara taklit diyorlardı, neo-klasisizm veya yaratma zaafı diyorlardı. Fakat hiç kimse, eski Mısır’dan, eski Yunan’dan bu yana söylenmemiş veya gösterilmemiş hiçbir şeyin mevcut olmadığı hakikati üzerinde durmuyordu.

            Tarih boyunca birbirini kovalayan devirlerde hep aynı düşünce ile karşılaşmamış mıydık? Rönesans ne idi, Barok ne idi, Neo-klasisizm ne idi? İnsan ruhunun büyük işler karşısında duyduğu heyecanı açıklama yolunda kullandığı ölçü ve şeklin eskisi ve yenisi olur mu idi? Bu itibarla öteden beri kullanılmış ölçülerin, yaratılmış şekillerin tarih boyunca vakit vakit tekrarlanmasını, yeni bir şey bulma hususundaki yaratma zaafından ziyade, ifade edilecek konunun büyüklüğünde aramak doğru olurdu. Onun içindir ki, President Washington’un doğduğu, büyüdüğü, feyiz aldığı memleketi hürriyete ve istiklâle kavuşturma yolundaki büyük hizmetini temsil edecek anıtın, bir Mısır obeliski olarak tasavvur ve tatbik edilmesi kadar güzel bir şey olamazdı. Nitekim, başkentin aynı bölgesinde yer alan Jefferson ve Lincoln anıtları Yunan tapınaklarına benzer İyonya üslûbunda meydana getirilmişti. Büyüklük karşısında dile gelmemiş hangi ölçü, hangi form mevcut olabilirdi ki, insanlığın hürriyet ve istiklâl kahramanlarına, tarih boyunca eşi olmayan bambaşka bir anıt olabilsin?

            Washington anıtı, eski Mısır obelisklerinin hiyeroglifsiz olarak tekrarı olmakla beraber, Mısır’da ve yeryüzünde mevcut obelisklerin hiçbiriyle mukayese edilmeyecek kadar büyüktü. Çünkü bu obeliskin içeriden asansörle sivri ucuna kadar çıkmak ve en üstteki piramidin altında bulunan geniş aralıklardan bütün Washington şehrini doya doya seyretmek mümkündü.

            Washington anıtının güney-doğusunda ve Tidal gölünün hemen kıyısında bulunan Jefferson anıtı, merdivenlerle çıkılan yuvarlak bir platformun üzerinde, İyonya üslûbunda inşa edilmiş yuvarlak bir Roma tapınağına benziyordu. Kubbesinin altındaki President Jefferson heykeli, ayakta durmuş vaziyette idi.

            Washington anıtının doğusunda Potomac nehrine yakın ve Arlington köprüsü ekseninde inşa edilmiş olan Lincoln anıtı ise, dört taraftan merdivenlerle yükselen dikdörtgen bir platformun üstünde, yine İyonya üslûbunda yapılmış bir Yunan tapınağına benziyordu. Bu anıtın içindeki hücrede de President Lincoln’un bronz heykeli oturmuş vaziyette meydana getirilmişti. Bu heykelin arkasındaki duvara şu cümle hâkkedilmişti: “Bu mabette, Abraham Lincoln’ün hâtırası, birliğini kurtardığı milletinin kalbinde olduğu gibi ebediyyen kutsileşmiştir”. Geniş ve aydınlık bir parkın yemyeşil çayırları üstünde yer alan bu üç başkan anıtı arasında tam bir üçgen meydana gelmekte ve bu üçgen yüzeyinin yarısına yakın kısmında Tidal gölü bulunmakta idi.

            Beyaz Saray

            Beyaz Saray’a gelince: Amerikan cumhurbaşkanlarının ikametine tahsis edilen Beyaz Saray (White House), yemyeşil bir parkın içine yerleştirilmiş bembeyaz bir köşk manzarası arzetmekteydi. Uzunca bir ön kısım ile sağda ve solda kısa birer kanattan ibaret olan Beyaz Saray’ın esas girişinde klasik üslûpta sütunlar vardı. Ne kadar sade, ne derece mütevazi bir köşkle karşılaşmıştım. Beyaz Saray’ı, güney-doğu yönünde uzayan Pennsylvania caddesi Capitol’e bağlıyordu.

            Capitol

            Üç bölümden oluşan Capitol binasının orta kısmı, dışarıdan sütunlarla çevrili olan sivri kulesiyle, hele uzaktan muazzam bir anıt etkisi yapıyordu. Esas cephesi doğu-batı yönünde gelişen Capitol’ın içinde bulunduğu büyük ve zarif parkın arka kısmında Kongre Kütüphanesi ve onun biraz üstünde de Folger Library, yani Shakespeare Kütüphanesi yer almıştı. Washington’un güzel binalarından biri de, Capitol meydanının devamı şeklinde kuzeye doğru yayılan parkın en son ucundaki “Birlik İstasyonu” idi. Bütün bu saydığım anıtlar ve binalar, başkentin belli başlı nirengi noktalarını teşkil ediyordu.

            Washington’un güneybatı yönündeki Virginia eyaletine girmek maksadıyla Potomac nehrini geçince, üç mühim nirengi noktasıyla daha karşılaşılıyordu. Başkentin içindeymiş gibi yer alan bu üç yerin önemi büyüktü. Bunlardan biri, Arlington köprüsünü geçer geçmez ayak basılan meşhur “Arlington Millî Kabristanı”, ikincisi Birleşik Devletler’in savaş gücünün sevk ve idare mekanizması demek olan meşhur Pentagon binası, üçüncüsü ise Potomac nehri sahilinde yer alan Washington’ın millî hava meydanı idi.

            Arlington mezarlığı

            Arlington mezarlığı, oldukça dikine yükselen bir tepenin etrafını sarmış, tepede ise meçhul asker anıtı yer almıştı. Bu büyük ve millî mezarlığın en mühim tarafı, çok temiz ve çok sade olmasındaydı. Dünyanın hiçbir yerinde görmediğim sadeliği bu kabristanda görmüştüm. Yemyeşil çayırların üstünde, iri yarı ağaçların gölgesinde uzayıp giden mezarların her biri, küçücük, mütevazı, alâyişten uzak birer dikili taş parçasından ibaretti. Bu minimini taşların üstünde hemen daima isim ve tarihler okunuyordu. İşte bu sadelik, vakit vakit insan ruhunu saran ölüm korkusunu tamamen gidermiş; insanoğlunu tabiatın kucağına asil bir tevazu içinde terk edivermişti. Parlak ve şatafatlı mezarların, dünyada kalanlara ölümün dehşetini duyurmak için dikilmiş anıtlar olduğuna, bu mütevazı mezarları gördükten sonra büsbütün inandım.

            Dört günden beri otomobille gelip geçerken gördüğüm bu mühim yerleri sonradan daha esaslı bir surette gezmek fırsatını bulmuştum. Nitekim 12 Mart 1954 Cuma günü öğleden sonra yalnız Millî Galeri’yi gezecek ve ertesi Cumartesi günü, erkenden Virginia devletine geçip, Amerika tarihiyle ilgili bölgeleri inceleyecektim. 14 Mart Pazar günü ise tamamen serbesttim. Arkadaşım Mr. Buhrmann’ın da hafta sonu tatilini yapması tabii olduğu için, tamamiyle yalnız kalacağım Pazar günümde de tek başıma Washington’ın parklarını ve ormanlarını gezmeye karar verdim.

            National Gallery

            Başkentten dört günde edindiğim izlenimi elimdeki şehir planının da yardımıyla saptamaya çalışırken karşılaştığım mühim bir sanat anıtı da Ulusal Sanat Galerisi” [National Gallery] olmuştu. Mihmandarımla birlikte Millî Galeri’nin önüne geldiğim vakit, binanın neo-klasik üslûptaki ağırbaşlılığına hayran olmuştum. Capitol’a yakın bir mesafede, doğu-batı yönündeki Constitution Caddesi üzerinde yer alan Ulusal Sanat Galerisi, Amerika’daki bazı binalarda gördüğüm gibi üç büyük bölüm halinde meydana getirilmiş, yemyeşil dikdörtgen bir park içinde inşa edilmişti. Binanın tam ortasına isabet eden kısmın kuzeye ve güneye açılan ve İyonya üslûbundaki sekizer sütun ile çatı üçgenini de içeren iki esas girişi vardı. Tamamen klasik Yunan mabetlerini andıran bu iki esas girişi, binanın içinde büyük kubbesi çepeçevre sütunlu ve orta yeri havuzlu bir hol birbirine bağlıyordu. Ölçülü ve basık kubbesiyle binanın bütününe dışarıdan klasik bir güzellik veren yuvarlak hole, galerinin “Rotunda” kısmı deniyordu.

            Ulusal Galeri’nin Rotunda holünden geçerek, bizi müdürlük dairesine götürdüler. Orada Mr. James McGill ile tanıştık. İlk işim Ulusal Galeri’nin kuruluşu hakkında bilgi almak oldu. Birleşik Amerika’daki, dolayısıyla başkent Washington’daki sanat galerileri de, halk arasındaki sanat meraklılarının sırf kendilerini tatmin için topladıkları özel koleksiyonlardan meydana getirilmişti. Nitekim yalnız son kırk elli sene içinde, Birleşik Devletler’de bu çeşit koleksiyonlardan elde edilen sanat galerilerinin adedi 227’yi buluyordu.

            Amerika Birleşik Devletleri’nde ilk olarak 1829 yılında Washingtonlu bir sanat koleksiyonu meraklısı olan Mr. John Varden, tabiat tarihiyle ilgili bazı eşyaları, antika parçaları, eski paraları, çeşitli malzemeyi ve çok sınırlı sayıdaki sanat eserlerini bir araya toplamak suretiyle bir koleksiyon oluşturmuştu. Fakat Amerika’da ilk olarak 1846 yılında Kongre tarafından kabul edilen bir kanunla “Smithsonian Institution” adlı bir müze kuruldu. Sırf tabiat tarihiyle ilgili malzemeyi sergileyen bu müzenin faaliyeti arasına ulusal bir güzel sanatlar koleksiyonunun meydana getirilmesiyle ilgili çalışmalar da dahil edilmişti.

            Bu tarihi izleyen yıllarda, Avrupa’nın çeşitli galerilerindeki tanınmış sanat eserlerinin mulaj ve kopyalarını bir araya toplamak suretiyle de sanat galerileri meydana getirebileceklerine inananlar oldu. Nihayet ilk olarak 1865’te, tamamiyle Amerikan ressam ve heykeltıraşlarının eserlerini sergilemek gayesiyle “Corcoran Gallery”adlı bir müze kuruldu. 1904 yılında Mr. Charles R. Freer’ın, Amerikan ressamlarına ait tablolarla ve ayrıca yaptığı mühimce bir para bağışıyla Washington’da ulusalbir sanat galerisi kurulmasına doğru ilk adım atılmış oluyordu. Esasen 1903 yılında Mrs. Harriet Lane Johnston da ulusal bir galerinin kurulması arzu ve ümidiyle, şahsî resim ve heykel koleksiyonunu Corcoran Galeriye hediye etmişti. Nihayet 1906 yılında, Smithsonian’daki sanat koleksiyonun esasen bir ulusal sanat galerisi vazifesini görmekte olduğu kararına varıldı.

            1923 yılında, Devlet Arşivi önündeki sahada Ulusal Galeri’yi inşa etmek için yer ayrılmış ve buna paralel olarak “Ulusal Sanat Galerisi Komisyonu” adı altında bir teşekkül meydana getirilmişti. Bu komisyonun esas gayesi, artistlerle amatörleri güzel sanatlara teşvik edici bir faaliyette bulunmaktı. Nitekim bu komisyon az zamanda yalnız halktan Ulusal Galeri için 10.000 dolarlık bir bağış toplamayı başardı. Ne çare ki bu tarihte Kongre, inşaat için lüzumlu olan tahsisat noksanını temin edemedi. Aradan bir müddet daha geçti; ve ilk olarak devrin Hazine Bakanı Mr. Andrew W. Mellon’ın şahsî sanat koleksiyonunu da hediye etmek suretiyle giriştiği dahiyane bir teşebbüs sayesinde temin edilebilen beş milyon dolarlık bir tahsisatla, Washington’da Ulusal Sanat Galerisi kurulması konusunda ilk hakiki adım atılmış oldu. 1937 yılında, sırf bu amacın gerçekleştirilmesi için Kongreye müracaat eden Başkan Roosevelt’in heyecanlı konuşması sayesinde, 24 Mart 1937 tarihli Kongre kararıyla Mr. Mellon’un teklif ve teşebbüsü kabul edilmiş ve yasalaşmıştı. Daha önceden galeriye tahsis edilmiş olan saha üzerinde artık inşaat da başlamıştı. Nihayet Başkan Roosevelt, 17 Mart 1941 günü, 9.000 kişilik bir davetli kitlesi huzurunda yaptığı açılış konuşmasıyla bu muazzam bağışı Amerikan milleti namına kabul ettiğini kamuya ilan ederken, o tarihe kadar bağışlanan diğer şahsî koleksiyonların da yardımıyla Birleşik Amerika’nın “Ulusal Sanat Galerisi” artık resmen kurulmuş oluyordu.

            Ulusal Galeride incelemeler

            Avrupa’nın belli başlı sanat merkezlerindeki Ulusal Galerilerden çok sonra Washington’da bir ulusal sanat galerisinin meydana getirilmiş olmasının sebebi kendiliğinden anlaşılır. Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşu tarihinden, bu galerinin kurulduğu yıla kadar geçen zaman, bu derece kapsamlı bir kurumun gereği gibi kurulması bakımından yeterli bir süre değildir. Fakat her şeye rağmen Eski Dünyanın bu konudaki tecrübelerini örnek alan Amerika’da, Devletin kuruluş tarihinden sonra, sanat ve kültür konlarına ilgi göstermiş devlet adamlarıyla karşılaşılmaktadır.

            Meselâ bunların arasında önemle yer alan John Adams, 1780 yılında eşine gönderdiği bir mektupta aynen şöyle demektedir: “Nefsime yalnız siyaseti ve harbi inhisar ettirmiş olmamın sebebi, oğullarımın matematiği ve felsefeyi serbestçe öğrenebilmelerini temin içindir. Onlar matematiği, felsefeyi, coğrafyayı, tabiat tarihini, gemi yapmayı, gemi işletmeyi, ticareti ve ziraati öğrensinler ki, kendi oğullarına da resim, şiir, müzik, mimarî, heykel, halı ve çini mevzularını öğrenme hakkını tanısınlar”.

            John Adams’ın bu harikulâde sözlerinin, Amerika’da bilim ve sanatın gelişmesi yolunda alınması gereken önlemlere bundan tam 174 yıl evvel işaret etmesi bakımından büyük önemi vardı. Gerçi John Adams’ın fikirleri belki de uzun zaman gerçekleştirilememişti,  ama sanatın Amerikan halkı için olan önemini açıklaması bakımından bu ifadenin anlamı büyüktü.

            Birleşik Amerika’daki güzel sanatlar konusunun incelenmesi, burada çok uzun zamandan beri büyük çapta sanat eserinin mevcut olmadığını açıklamaya yeter. Bu nedenle halkın yararlanmasına sunulan]sanat galerilerinin kuruluş tarihleri de o nispette yenidir. Hattâ 19’uncu asrın sonlarına doğru, şahıslarda toplanan özel koleksiyonlar sayesindedir ki, Birleşik Amerika’da sanatın bütün kollarını içine alabilen galeri ve müzelerin kurulması imkânları ancak son 30-40 sene içinde sağlanabilmiştir. Bununla beraber, başlangıçta tabiat tarihiyle ilgili teşhir eşyası da dahil olmak üzere, çeşitli malzemeye âdeta depo vazifesi görmüş olan bu tür galerilerin, az zamanda gereği gibi tasfiye edilmeleri de süratle başarılmış oldu. Bir yandan Amerika’ya değerli sanat eserlerinin girmeye başladığını açıklayan bu hadise, diğer taraftan memlekette gerçek sanatseverlerin arttığına da tanıklık ediyordu. Şöyle ki, sanat galerileri bir taraftan tasfiye edilerek, yalnız gerçek sanat eserlerinin sergilenmesine ayrılırken, diğer taraftan her türlü malzemeye senelerce açık bulundurulan galerilere eser kabul edilmesi keyfiyeti sıkı kayıt ve şartlara tabi tutuldu.

            Mr. Mellon, evvelâ Ulusal Galeri’ye hediye ettiği şahsına ait koleksiyondaki eserlerin değerini esas tutmak suretiyle, bundan böyle galeriye hediye edilecek koleksiyonlara kalite seviyesi sağlamayı başarmıştı. Onun gayretiyle saptanan ve uygulanan nizamname, daimî olarak kabulü teklif edilecek koleksiyonlardaki sanat eserlerinin, galeriye ilk olarak bağışlanmış olan eserlerle kıyaslanabilecek değerde olmalarını şart koşuyordu. Aynı zamanda Ulusal Galeri’ye koleksiyon toplama faaliyetini halktaki kısa ömürlü ve geçici sanat zevkinin neden olabileceği zarardan korumak için, sanatkârın ölümünden ancak yirmi sene geçmeden eserinin Ulusal Galeri’ye kabul edilmemesi prensibini gene Mr. Mellon koydu; ve böylelikle koleksiyonların zamanla değerini yitirmesi tehlikesini de kesin olarak önlemiş oldu. Bu anlayış Mr. Mellon’un, yalnız gerçek bir sanat galerisi kurma bakımından koyduğu prensibi açıklaması bakımından değil, aynı zamanda ondaki dikkate değer seziş kabiliyetinin açıklanması bakımından da mühimdi. Çünkü onun bu hareketi, diğer girişimcileri de cesaretle bu amaç etrafına toplamaya yetiyordu. Bu nedenle, daha galerinin açılış töreni yapılmadan temin edilen bağışlar arasında, yalnız New Yorklu Mr. Samuel H. Kress’in yaptığı muazzam bağış sayesinde, Washington Ulusal Galerisi’ndeki İtalyan sanatı koleksiyonu, birkaç misli daha değerlenmiş oldu. Washington Ulusal Sanat Galerisi, bir buçuk yüzyıllık bir bekleyiş sonunda, sırf yukarda belirtilen bilinçli bir sanat sevgisiyle, 14 Mart 1941’de hayata gözlerini açtı.

            Muazzam sergi salonlarını içeren Ulusal Galeri’nin bir diğer özellii de, dışarıya hiçbir penceresi olmamasında idi. Avrupa’daki benzerlerinin çoğundan farklı olarak inşa edilmiş bulunan bu galerinin pencereden tamamen yoksun olması, içeride sergilemeye her bakımdan müsait geniş panoların meydana gelmesini sağlamıştı. Bu durum karşısında, tepeden verilen bol ışıkla, resim ve sair sanat eserlerinin her türlüsünü rahat rahat inceleyebilme imkânı da sağlanmış oluyordu.

            Washington Ulusal Sanat Galerisi, her katta, merkezî vaziyetteki hollerin etrafını çeviren 90 kadar çeşitli sergi salonuna sahiptir. Bu salonların hiçbiri, binanın mimarî planı bakımından kesin ve sabit daireler halinde inşa edilmemiştir. Bu takdirde hiçbir yük taşımamakta olan bölmelerin, binada mimarî tadilata gerek kalmadan kolayca değiştirilmesi ve böylelikle istenilen ölçü, şekil ve miktarda yeni sergi salonlarının elde edilmesi mümkündür.

            Ulusal Galerinin teknik özellikleri

            Millî Galeri’deki ışık tekniği de çok mühimdir. Pencereden tamamen yoksun olan bu binada, ışığı en normal şekilde verebilen teknik tesisat meydana getirilmiştir. Işık, sergi salonlarının üstünde özel olarak inşa edilmiş olan cam tavanlardan aşağı düşmekte ve alüminyumdan çatı çerçevelerine geçirilmiş özel takviyeli camlar vasıtasıyla doğal bir aydınlık verme imkânı azami nispette sağlanmaktadır.

            Şehirdeki diğer galerilerin ışık ve aydınlatma meseleleri üzerinde öteden beri yapılmış olan esaslı etüdlerden elde edilen neticeye göre, Ulusal Galeri’nin de özenle aydınlatılması gerekiyordu. Nitekim Washington’daki gün ışığının yoğunluk derecesi üzerinde seri halinde yapılan uzun deneyler sonunda, galerinin her gün halka açık olduğu sürenin ancak % 15’inin yapay araçlarla aydınlatılması gerektiği kanısına varılmıştı. Bunun üzerine, havanın yalnız kapalı olduğu zamanla sınırlı olmak şartıyla, kullanılacak yapay bir ışık sistemi meydana getirildi.

            Söz konusu sistem, her şeyden önce renk ve yön bakımından bütün ihtiyaçlara cevap veren teknik bir kolaylığı hedef almaktaydı. Bazı sergi malzemesinin, parlak bir fon önünde siluet olarak görünmesi veya çeşitli heykellerin bir merkezden sevk edilen ışıkla bir arada aydınlatılmaları yerine, her birinin belli yere yönelen projektörlerle tek tek aydınlatılması veya camlı tabloların meydana getirdiği yansımanın önlenmesi türünden hususları sağlayacak bir ışık sistemi uygulandı. Nitekim bütün bu ihtiyaçların karşılanması için, 700’den fazla projektör ile reflektörün kullanılması gerekiyordu.

            Ulusal Galeri’nin akustik meselesi de çok mühimdi. Binanın mimar ve mühendisleri, bu hususta da çözümlenmesi gereken sayısız problemlerle karşılaşmıştı. Taş duvarların sesi aksettirmeleri karşısında, gürültüyü önleyici teknik tedbirlerin alınması icap ediyordu. Diğer taraftan sesi kesen malzemenin kullanılması imkânı da geniş ölçüde sınırlandırılmıştı, çünkü sergilenecek sanat eserlerinin devir ve karakterlerine uyacak çeşitli fon tarzının duvarlara uygulanması, ses yansımasını önleyici malzemenin duvarlara konması imkânını büyük nispette önlemekteydi. Bu nedenle binanın bazı aksamında gerekli akustik önlemlerin alınması gerekti. Meselâ orta kısımdaki “Rotunda” holünü örten kubbenin alt tarafı, tıpkı Roma’daki Panteon’da olduğu gibi, dört köşe çukur çerçeveler (kasetler) halinde dekore edilmiş, fakat her kasetin içine hususi bir ses kesme cihazı gizlice yerleştirilmişti. Gene aynı kubbenin altında çepeçevre bir balkon bulunmaktaydı; bu balkonun altındaki satıhlara yüzeylere göze görünmeyecek şekilde giydirilmiş bir madde sayesinde, gürültü önlenmekteydi. Binanın çeşitli yerlerinde buna benzer daha birçok teknik tertibat alınmıştı. Mimarî gerekler bakımından üst kata göre daha sade bir tarzda meydana getirilen zemin katında ise geniş ölçüde akustik tertibat alma imkânı yaratılmıştı.

            Bodrum katına yerleştirilmiş olan makinelerin işgal ettiği hücreler, kurşun, sünger veya kauçuk türünden maddelerle asıl binadan sıkıca tecrit edilmiş, titreşim yapan mahallerin her biri için özel bir gürültü kesme tekniği uygulanmıştı. İşte bütün bu tedbirler sayesinde Washington Ulusal Sanat Galerisi’nde gürültü ve yankı türünden sakıncalar harikulâde bir şekilde önlenmiş oldu.

            Ulusal Galeri binasının bütünü, eşine ender rastlanır güzellikte bir park içine yerleştirilmişti. 22,480 metrekareden oluşan galeri arazisinin, binanın mimarisiyle uyumlu bir park haline getirilebilmesi için uzun etüdler yapmak gerekmişti. Parkın planları, önce ünlü bir bahçe mimarına peyzaj halinde hazırlattırılmış ve bu peyzajda hayalen tespit edilmiş olan ağaçlar ve bitkiler, binanın açılış tarihinden bir yıl öncesine, yani 1940 yılına kadar özel olarak yetiştirilmişti. Bu arada yalnız sık ve yemyeşil olan çimenler 15,235 metrekarelik, ağaç ve saire bitkiler ise 7,245 metre karelik bir alanı işgal etmekteydi.

            Binanın esas katının her iki kanadında, etrafı sergi salonlarıyla çevrilmiş, üstleri camla örtülü birer kış bahçesi de bulunmaktaydı. Galerinin dışındaki büyük parkta 97 adet büyük ağaç, 2,735 adet bodur ağaç, 40,272 adet de asma mevcuttu. Binanın gerek park kısmında, gerek çeşitli holleriyle kış bahçelerinde bütün sene sayısız çiçek ve çeşitli bitkiler bulunduruluyordu.

            İçindeki zengin sanat koleksiyonlarına ayrıca temas edeceğim Washington Ulusal Sanat Galerisi, ünlü mimar John Roussell Pope’un hazırladığı projelere göre inşa edildi ve mimarın 1937 yılında vefatı üzerine, arkadaşı Otto R. Eggers ile Daniel P. Higgins tarafından inşaat tamamlandı.

            Ulusal Sanat Galerisi inşaat masraflarının tutarı ise 15 milyon doları geçmişti. Sırf devrin Hazine Bakanı A.W.Mellon’un bulduğu ideal bir tedbirle meydana gelen bu güzel binanın, İkinci Dünya Savaşı boyunca hiç durmadan inşasına devam edilmiş ve başarıyla tamamlanmış olduğuna bakılırsa, bu işe kendini veren insanların esaslı bağış kaynakları temin etmiş oldukları da kendiliğinden anlaşılmaktadır. Fakat burada göz önüne alınması lazım gelen en mühim nokta, galeri girişimcilerinin, her şeyden önce Amerikan halkına telkin etmiş oldukları güven sayesinde bu millî vazifeyi başarmış olmalarıdır.

            Ulusal Galerideki koleksiyonlar

            Washington’daki Ulusal Sanat Galerisi’nin bina olarak değeri, benzerleriyle kıyaslanamayacak kadar büyüktü çünkü galeriyi kuranlar, Eski Dünyanın bu alanda yaptığı uzun tecrübelerden faydalanmış, bu işe en geç başlamakla, günün modern tekniğinden her hususta yararlanma fırsatını elde etmişlerdi. Diğer taraftan bu gecikmenin, galerinin esas kimliğini kesin olarak saptama bakımından da önemi büyüktü.

            Zaman geçtikçe, memlekette galeri adedi çoğaldıkça, amacın daha belirli konulara doğru kesinleştiği de muhakkaktı. Vaktiyle, birbirinden uzak konularla ilgili malzemeyi âdeta depo gibi bir arada saklayıp sergileyen galerilerin, zamanla belirli bir hedefe yönelip, tektürel konuları sergilemeye eğilim gösterdiği açıkça görülüyordu.Washington Ulusal Sanat Galerisi de bu yolda bir gecikmenin teşhir konusuna sağladığı amaç ve teknikten faydalanmış, kendi alanını da tam ve kesin olarak saptayabilmişti. Bu alan ise, sadece Batı sanatının eski üstatlarına ait eserlerin sergilenmesinden ibaretti. Nitekim bu amaç, günün birinde eksiksiz olarak gerçekleşti.

            Amerikan Birliğinin ilerlemesi, sosyal şartların gelişmesi, hayat standardının yükselmesi türünden faktörler, esaslı bir Batı kültürünün önemini daha ziyade belirtmişti. Eski Dünyanın geleneksel düşünce sistemi ile bilim ve sanat anlayışına Amerikan topluluğunu da intibak ettirecek terbiye ve öğretim müesseselerinin kurulması yolunda sarf edilen büyük çaba, bu arada son elli yılın belli başlı işlerinden biri olan üniversite kurulması ve ıslahı hususunda girişilen teşebbüsler, Yeni Dünyanın bu bölgesini ister istemez Eski Dünyanın bir seleksiyon istasyonu haline getiriyordu.

            Birliğin yeni katılan devletlerle kuvvetlenmesi, doğuda bazı bölgelerin, Avrupa kültürünü her bakımdan temsile yetkili birer bilim ve sanat yuvası olma yolunda gelişmeye devam etmesi, az zamanda Birleşik Devletler arasında yükseliş rekabetine de yol açmıştı. Sırf bu amaçla meydana gelen bilim ve sanat müesseselerinin adedi çoğalırken, Eski Dünyada yüzyıllar boyunca birbirinin yerini almış olan geleneksel mimarî stilleri de burada sırasıyla yeniden uygulama alanı buluyordu. Bu arada Avrupa’nın malûm bölgelerindeki 2550 yıllık bir tarihin akışı içinde meydana gelen Antik-Klasik, Roman, Gotik, Rönesans, Barok türünden stiller, son 150 yıllık tarihi içinde Amerika’da tekrarlandı.

            Hele bunların arasında Yunan ve Roma stilleri daha çok galeri, müze, kütüphane, resmî daire, Gotik ve Roman üslûpları ise en ziyade üniversite inşaatında önemle uygulandı. Böylelikle antik tefekkürün düşünsel gelişime her şeyden evvel temel olması lazım geldiğine inanan Amerika, bu hususu gözle görülür gerçeklerle de doğrulamak istiyordu.

            Yapay da olsa samimi bir arzu ile bu bölgede de Ege’nin ve Akdeniz’in mimarî stilleri aynen tekrarlanmakla, Antik bir atmosferin dekor bakımından tamamlanması imkânı sağlanmış oldu. Halbuki bu hareket, 19’uncu asrın başında, Avrupa’nın Antikiteden uzak bölgelerinde de “Neo-Klasisizm” adı altında, tereddüt etmeden uygulanmıştı. Gene aynı yüzyılın başında Avrupa’da Gotik-Roman ve Rönesans stilleri de tekrar mahiyetinde yeniden hayata geçirilmişti. O halde Amerika’ya da bir Ortaçağ atmosferinin kazandırılması lazım gelecekti ve sırf bu idealin gerçekleştirilmesi için üniversite inşaatında en çok Roman ve Gotik üslûplarından yararlanıldı. Fakat bu her iki üslûp da doğal olarak Anglosakson Gotiğinden veya Anglosakson Roman üslûbundan başka bir şey değildi. O halde Washington’daki Ulusal Sanat Galerisi’nde de bütün zarafetiyle uygulanmış olan Yunan ve Roma mimarî üslûplarının hangi amaa dayandığı kendiliğinden anlaşılıyordu.

            Washington Ulusal Sanat Galerisi’nde yaptığım tetkikler, beni harikulâde zengin bir Eski Dünya sanatıyla karşılaştırmıştı. Bütün gerekleriyle tam, mükemmel ve modern bir galeri niteliğini taşıyan bu büyük eser, yalnız muazzam bir istek ve imkânın zaferi olduğunu açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda Amerikan vatandaşlarının, yeni kurdukları bir dünyada bile, Avrupalı atalarının değer bildiği anlam ve kavramlara aynı sadakatle bağlanmaktan geri kalmamış olduklarını de açıklıyordu.

            İşte Washington Ulusal Sanat Galerisi’ni böylesine bir fikir spekülasyonu içinde incelerken, kendimi vakit vakit Batı dünyasının çeşitli devir ve üslûbu içinde buluyordum. İşin asıl bu tarafı yapay değil, doğaldı. Amerikalılar bu Ulusal Sanat Galerisinde ne üstün bir koleksiyon meydana getirmeyi başarmışlardı; Amerikalılar, “Sanatın en millî olanı, en milletlerarası değerde olanıdır!” realitesini, yalnız bu galeride, hiçbir topluluğa nasip olmayan bir açıklıkla ispat etmişlerdi. Çünkü bütün bu eserler, İtalyan, İspanyol, Hollanda, Flaman veya Fransız ekollerine ait eserlerdi; halen bulundukları memleket ise Amerika idi; bunları sergileme imkânı veren binanın adı da “Ulusal Sanat Galerisi” idi!

            Hiç şüphe yok ki, Amerikalılar da Washington Ulusal Sanat Galerisi’nde sergilenen eserleri mulusal eserler olarak tanımışlar ve bu sanat koleksiyonunun bütününe ulusal bir değer atfetmişlerdi. Çünkü onların da, her topluluk için bölünmez bir bütün olan Batı kültürüne şiddetle ihtiyacı vardı. Antikite ve Rönesans onlar için de “millî” idi.

            Washington Ulusal Sanat Galerisi’nde eserlerin sergilenme şeklinde de şimdiye kadar görülmeyen bir yenilik göze çarpıyordu. Evvelâ eserlerin, bütün ayrıntılarıyla döşenmiş mobilyalı salonlar içinde mi, yoksa her sanat eserinin, tarafsız bir fon önünde, ait olduğu devrin kültür tarihini de ifade ederek, estetik bir haz yaratması suretiyle mi sergilenmesi gerektiği prensibi üzerinde bir hayli durulmuştu. Nihayet mevcut koleksiyonların tabi olduğu kronolojik sıra göz önüne alınarak, teşhire hasredilmesi düşünülen salonlarla ilgili mimarî süslemelerin, çeşitli dönemlere göre uygulanması konusunda kesin bir fikir birliğine varılmıştı.

            Meselâ İtalyan primitiflerine ayrılacak salonların duvarları yalnız alçı levhalar halinde bırakılmıştı. Buna karşılık İtalyan Rönesans üstatlarına ait eserlerin sergileneceği salonların duvarlarına kumaş kaplanmış, bu salonların kapı çerçeveleri ile lambrileri traverten mermerinden yapılmıştı. Hollanda ve Flaman üstatlarına ait tabloların sergileneceği bölmeli salonların duvarları, doğal meşe kaplama; İngiliz, Fransız ve Amerikan ressamlarına ait tabloların sergileneceği salonlardaki duvarlar ise renkli ağaç kaplama olarak meydana getirilmişti. İşte bu prensiplere göre tezyin edilen salonlarda, sanat eserleriyle mekân arasında belirli bir âhenk kurulmasına çalışılmakla beraber, seyircinin eser üzerindeki dikkatini dağıtacak etkilerden de kaçınılmış ve böylelikle her eserin tarafsız bir anlayış içinde sergilenmesi imkânları sağlanmıştı.

            Washington Ulusal Sanat Galerisi’ne temel olan eserler arasında her şeyden önce Mr. A.W.Mellon’un hibe ettiği büyük koleksiyon göze çarpmakta idi. Mr. Mellon bu eşsiz koleksiyondaki eserleri toplamaya, evvelâ 1882 yılında ve 27 yaşında başlamıştı. Aynı yıl içinde Avrupa’ya yaptığı bir seyahatte çeşitli galerileri ziyaret etmiş ve birkaç tablo satın almıştı. O tarihten itibaren resim sevgisi sürekli olarak artmış ve elindeki koleksiyon yıldan yıla zenginleşmişti. Kendisiyle beraber Avrupa seyahatlerine katılan, Pittsburg sanayicilerinden Mr. Henry Clay Frick adlı diğer bir sanat dostu da zamanla güzel bir koleksiyon edinerek, bir kısmını sonradan New York müzesine vasiyetname ile hibe etmiş, elinde kalan diğer bir kısım da, vefatının ardından müze haline getirilen evinde muhafaza edilmişti.

            Mr. Mellon’ın koleksiyonu, zamanla bütün ekollere mensup eserlerle büyük bir değer kazanmıştı. Elindeki eserlerin zenginleşmesi oranında sanat anlayışı bakımından da gelişen bu dikkate değer koleksiyoncu, eser edinirken şu üç noktaya bilhassa dikkat etmekte idi:

  1. Koleksiyona girecek bir tablo, harikulâde bir güzelliğin eseri olmalı idi,
  2. Böyle bir eser, sanatkârının en önemli ve en karakteristik eseri olmalıydı,
  3. Eserin, aynı zamanda çok iyi vaziyette muhafaza edilmiş olması lazımdı.

            Netice itibariyle Mr. Mellon, Avrupa’da mevcut koleksiyonların içinden en değerlilerini seçme konusunda büyük bir liyakat göstermiş ve zamanla geniş ölçüde bir koleksiyonun oluşturulmasını mümkün kılacak servete de sahip olmuştu. Nihayet Mr. Mellon, bu eşsiz koleksiyonunu, vasiyetname ile Washington Ulusal Sanat Galerisi’ne hibe etti. Bu şahsın diğer bir özelliği de, Amerikan ressamlarının tablolarıyla meydana getirilmiş olan “Clarke” koleksiyonunu da olduğu gibi satın almış olmasıydı. 175 parça portreden ibaret olan bu koleksiyonu da Mr. Mellon Ulusal Sanat Galerisi’ne hediye etmiş ve günün birinde tıpkı Londra’da olduğu gibi Washington’da da “Millî Portre Galerisi” kurulduktan sonra, bu koleksiyon adı geçen galeriye nakledilmişti.

            Mr. Mellon’un Washington Ulusal Sanat Galerisi!ne hibe ettiği koleksiyonda, Batı resim sanatının her ekolüne mensup eserler bulunduktan başka, aynı koleksiyonda eserleri bulunan belli başlı üstatlar da şunlardır: Fra Angelico, Antonello Da Messina, Gentile Bellini, Botticelli, Dürer, El Greco, Giotto ekolü mensupları, Goya, Frans Hals, Hans Holbein’ın oğlu, Filippino Lippi, Mantegna, Masaccio, Memling, Perugino, Raphael, Rembrandt, Rubens, Titien, Turner, R. Van der Weyden, Van Dyck, Van Eyck, Velazquez, Vermeer, Veronese. Heykel olarak da G. Bologna, Donatello, Verrocchio.

            Galerilere hediye verenler

            Washington Ulusal Sanat Galerisi’ne bilhassa İtalyan eserlerinden oluşan büyük bir koleksiyon hibe eden diğer bir sanat dostu da Samuel H. Kress’di. Bu kişi, Avrupa seyahatlerinde satın aldığı eserlerle büyük bir koleksiyon meydana getirmişti. Aynı zamanda Avrupa’nın Antik sanata ve Rönesans’a sahne olan bölgelerindeki bina ve anıtlardan bazılarını kendi parasıyla tamir ettirmiş, bu suretle Batı kültürünün korunması konusuna şahsen de emeği geçmişti. Washington Ulusal Galerisi’nin doğuş ve oluşunda büyük hizmeti geçen A.W.Mellon’un 1937 yılında ve Galeri’nin açılışından çok önce hayata gözlerini yumup kendi eserini görememiş olması karşısında Kress, daha 1939 yılında, yani galerinin açılışından birkaç yıl önce, 375 tablo ile 18 heykelden oluşan koleksiyonunun zenginleşmesine büyük bir enerjiyle devam ediyordu. Bu koleksiyonda eserleri bulunan belli başlı üstatlar ise şunlardı: Andrea del Sarto, Fra Angelico, G. Bellini, Botticelli, F. Boucher, V. Carpaccio, Claude Lorrain, Corregio, Jean Honore Fragonard, Domenico Ghirlandaio, Giorgione, Giotto, Filippino Lippi, Andrea Mantegna, Perugino, Pintoricchio, Nicola Poussin, Raphael, Luca Signorelli, Sodoma, J. Tintoretto, Titien, Verrocchio, A. Watteau. Heykel olarak da Lorenzo Bernini, J.B.Carpeaux, Donatello, çeşitli İngiliz ekolleri, Floransa ekolü, Lorenzo Chiberti, J. della Quercia.

            Samuel H. Kress, yıllar boyunca satın aldığı eserlerle Ulusal Galeri’deki koleksiyonunu sürekli olarak zenginleştiriyordu. Nihayet 1946 yılı da gelmiş, Kress’in galeriye hibe ettiği tablo ve heykellerin sayısı 600’ü bulmuştu. Bu eserlerin tamiri, çerçevelenmesi ve doküman olarak tasnif edilmeleri çalışmalarına da katılan Kress, 1939 yılında kişisel koleksiyonunun millete hibe edilmesi arzusuyla ilgili olarak resmî bir yetkiliye göndermiş olduğu mektupta aynen şöyle diyordu: “Washington Millî Sanat Galerisi’nin meydan gelişini olduğu kadar, milletin malı olan sanat eserlerinin muhafazası için bu şehirde yapılan büyük bir binanın inşasını da alâka ile takip ettim. Aynı zamanda şu gözlemimi de memnuniyetle söyleyebilirim ki, Andrew W. Mellon’ın gayretiyle, güzel sanatları teşvik ve bu sahada yapılacak etüdleri geliştirmek için meydana gelmekte olan bu galeri, bütün memlekette ilgi uyandırmıştır”.

            Washington’daki Ulusal Sanat Galerisi’ne kişisel koleksiyonlarını hibe eden diğer sanat dostları arasında iki mühim kahraman daha vardı ki, bunlardan biri Wiedner, diğeri de Chester Dale idi. 1915’te vefat eden Wiedner’ın koleksiyonu, 1942 yılında oğlu tarafından, babasının hatırasına hürmeten Ulusal Galeri’ye hediye edildi. Wiedner’ın koleksiyonundaki belli başlı üstatlar ise şunlardı: G. Bellini, John Constable, Rudolfo Ghirlandaio, El Greco, Frans Hals, Andrea Mantegna, Murillo, Raphael, Rembrandt, Titien, Turner, Van Dyck, Jan Vermeer; heykel olarak da Donatello, J.A.Houdon, Lucca della Robbia.

            Ulusal Galeri’nin Chester Dale koleksiyonu, bu kişi tarafından 1926 yılından itibaren toplanmaya başlanan eserlerden ibaretti. On sene zarfında 700 parçayı bulan bu koleksiyon esas itibariyle Fransız ekolüne ait eserleri içeriyordu. Chester koleksiyonunda son 150 yılın Fransız resmiyle ilgili eserler bulunmakla beraber, bunların arasında bilhassa Fransız empresyonizmi kuvvetle temsil edilmekte idi. Chester Dale, bu zengin koleksiyonundan ilk önce 26 adet seçilmiş eseri Ulusal Galeri’ya hediye etmişti. 1941 yılında da Ulusal Galeri’ye 19’uncu yüzyıl Fransız ekolüne ait 25 tablo hediye etti ve bu miktara 1942 yılında 46 tablo daha ilave edildi. Bu sayede Washington Ulusal Sanat Galerisi, halen modern sanatın en büyük dönemini kapsayan zengin bir koleksiyona da malik olmuştu. Galerinin bu modern koleksiyonundaki eserler arasında, senelerce Fransa’da bulunup Fransız ekolüne bütün kalbiyle bağlanmış olan Amerikalı meşhur kadın ressam Mary Cassatt’ın eserleri de vardı. Chester  Dale koleksiyonunda eserleri bulunan belli başlı eski ve yeni Fransız üstatları ise şunlardı: F. Boucher, Paul Cezanne, Corot, Courbet, Ch. F. Dobingny, H. Daumier, J.L.David, E. Degas, E. Delacroix, Fantin-Latour, Gauguin, Van Gogh, Manet, Monet, Pisarro, Puvis de Chavannes, Renoir, Rousseau, Alfred Sisley, Toulouse-Lautrec.

            Ulusal Sanat Galerisi’nin gravür koleksiyonunun mühim bir kısmını, Philadelphialı Lessing J. Rosenwald hediye etmişti. 1920 yılında gravür toplamaya başlamış olan Rosenwald, 1943 yılında galeriye 7,000 parça gravür hediye etti.

            Ulusal Sanat Galerisi’ne, son yıllar boyunca, daha birçok Amerikalı sanatsever koleksiyoncular tarafından geniş ölçüde tablo, gravür, fotoğraf, desen ve sair sanat eserleri hediye edilmişti. Fakat bunların arasında A.W.Mellon’un hatırası, Amerikan milletinin kalbinde ebediyen yer almıştı. Nitekim 26 Ağustos 1937’de vefat eden Mellon’un cömertliğinin ve âlicenaplığının milletçe anılması için meydana getirilen mermer bir heykel, Washington Ulusal Galerisi’nin giriş holüne törenle konmuş ve heykelin altındaki kitabeye, vaktiyle Perikles için yazılan mersiyenin şu cümlesi aynen hakkedilmişti: “Harikulâde insanların mezarı evrendir. Onların menkıbeleri, yalnız doğdukları diyarın taşına oyulmakla kalmaz, bilakis bunlar en uzak diyarlara kadar ulaşır, başka insanların hayatında da gözle görünür bir sembol gibi etkili olur”.

            Washington’daki ilk hafta sonum: Mount Vernon yolculuğu

            Washington’daki bu ilk hafta sonum benim için bir tatildi ama 13 Mart 1954 Cumartesi günüm gene incelemeyle geçti. Aynı tarihte, saat dokuzda “International Center”a davetliydim. Washington’a gelen yabancıların birbirleriyle tanışmaları, yabancı memleketlere ait konferanslar düzenlenmesi ve sair kültür temasları için luşturulan bu kurumda, Cumartesi sabahı tam vaktinde bulunmuştum. Esasen arada geçen kısa bir zamandan faydalanarak mihmandarım Mr. Buhrmann ile bu kurumu yarım saat kadar ziyaret etmiş, çok nazik bir zat olan direktör ile de şahsen tanışmıştım. Bize binayı gezdirten direktör, ertesi gün Virginia’ya otobüsle yapılacak bir geziye katılmamızı da gene kendisi tavsiye etmişti. Bu fırsat bir daha ele geçmezdi; çünkü bu gezide George Washington’un anavatanı olan Virginia’ya gidip onun hayatıyla ilgili binaları, tarihî yerleri görecektik.

            Virginia’daki Washington ailesine ait binalar ile George Washington’ın mezarının da bulunduğu Mount Vernon’a yapılacak bu geziye kalabalık bir yabancı grubu da katılacaktı. Geziyi International Center tertip ediyordu. Bu küçük fakat enteresan seyahatte çok şükür ki arkadaşsız değildim. İyi bir tesadüf eseri olarak otobüs yolcularından çoğunun Atlantiği uçakla beraber aştığımız Alman misafirler olduğunu görünce memnun oldum. Çünkü bunların bir kısmıyla tanışmıştım. Aslında geziden iki gün önceki International Center ziyaretimde ilginç bir kişiyle de tanışmıştım ki, Mount Vernon yolcuları arasında o da vardı. Bu kişi, International Center’da uzun müddet uzaktan uzağa birbirimize bakıştıktan sonra, kendini bana bizzat takdim etmişti. Kısa boylu, esmer, canlı ve hareketli olan bu yabancı, hem sempatikti, hem de bir türlü yerinde duramıyordu.

            Güler yüzüyle karşıdan hep benimle tanışmak arzusunda olduğunu ima eder hareketlerde bulunuyordu. Halinden ve tavrından bizim diyarlara yakın ülkelerden birine mensup olduğunu tahmin etmiştim. Aslında siması da bana yabancı gelmemişti. Nihayet kalabalıkta hiç kimse bizi tanıştırmayınca, kendiliğinden bana gelen bu kişi, anlaşma hususunda hemen her dile müracaat ettikten sonra, kendisini Fransızca olarak bana takdim etti ve İran’ın Nişabur Valisi Ahmet Han olduğunu söyledi.

            Problem çözülmüştü. Komşuluk bizi birbirimize çekmişti. Ahmet Han, kendisine Türkçe olarak söylediğim şeyleri anlamış ve Azeri şivesiyle bana birkaç Türkçe kelime de söylemişti. Fakat iki üç günlük temasımızda hep Fransızca konuştuk. Ahmet Han da Amerika hükümetinin davetlisi imiş. Kendisi idare adamı olduğu için, Amerika’da idare mekanizmasını inceleyecekmiş ve hatırımda kaldığına göre de önce Buffalo’ya gidecekmiş.

            Mount Vernon yolculuğu çok neşeli ve şakacı bir zat olan Ahmet Han ile beraber geçecekti. Arada bir Alman dostlarımızla da ahbaplık edebilecektim. 13 Mart 1954 Cumartesi sabahı tam dokuzda, International Center’ın davetlisi olarak, koskoca bir otokarı doldurup, Virginia devletinin Mount Vernon bölgesine hareket ettik. Hava kapalı, sisli ve yağmurlu idi. Yalnız ben ve Ahmet Han değil, elinde fotoğraf makinesi olan diğer misafirler de dahil olmak üzere hiçbirimiz o gün resim çekemedik. Fakat her şeye rağmen bu küçük seyahat hepimiz için faydalı geçti.

            Mount Vernon’a kadar olan yolculuk çok enteresandı. Otobüsün şoförü, Washington’dan hareketimizden itibaren Mount Vernon’a varıncaya kadar geçtiğimiz yerlerin özelliklerini hoparlörle bizlere anlatmış ve yolcuları gerektiği kadar aydınlatmıştı. Bu arada yolda çok katlı muazzam bir bina ile de karşılaşmıştık. Alexandria denilen bir bölgede inşa edilen bu bina, daha çok bir anıt manzarası gösteriyordu. Meğer bu anıt, Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı George Washington’ın hatırasını anma vesilesiyle inşa edilmiş olan, en eski ve en büyük Millî Masonluk anıtıymış.

            Bir süre sonra Mount Vernon bölgesine ayak basmıştık. Burası çok ağaçlı, büyük bahçeli, çok hoş ve iç açan bir yerdi. Washington ailesinin bugün müze halinde herkese gezdirilen bu geniş arazi ve tesislerinin etrafı duvarla sınırlandırılmıştı. Kırk kişiye yakın bir grup halinde köşkün büyük bahçesine girer girmez, rehberlerin yönetimi altında bina ve tesisleri gezmeye başladık.

            Uzaktan çiftlik manzarası gösteren bu büyük arazi, olabildiğince simetrik olarak serpiştirilmiş irili ufaklı 15 kadar binayı içeriyordu. George Washington ile eşinin mezarları da, vasiyeti gereğince gene aynı bahçenin içinde yer alıyordu. Rehberlerin verdiği ufak tefek açıklamalar tatminkâr olmadığı için, sonradan bazı broşürleri okumak zorunluğu ortaya çıktı.

            Mount Vernon’un hikâyesi

            Bu bölgede Washington adı ilk olarak 1674’te işitilmiş; 5.000 dönüm büyüklüğündeki arazi, o zaman George Washington’un dedesi olan John Washington ile Nicholas Spencer adlı diğer bir kişiye aitmiş. 1690’da her ikisi de hisselerini ayırmışlar. Washington ailesi mirasının yarısı da George Washington’un halası ve vaftiz annesi olan Mildred Washington’a aitmiş. George Washington’un babası Augustine Washington, kız kardeşi Mildred ile kocası Roger Gregory’nin tasarrufunda bulunan ve Hunting Creek tarlaları adıyla tanınan bu araziyi satın almış. George Washington 3 yaşındayken, babası bütün aile efradı ile birlikte bu araziye yerleşmiş ve senelerden sonra da Rapphannock nehri sahilinde, Fredericksburg’a civar olan Ferry çiftliğinde ikamet etmiş. Augustine Washington, 1740 senesinde, Creek tarlalarını en büyük oğlu ve George’un üvey ağabeyi Lawrence’a tapu ile temlik etmiş. 1743 yılında evlenen Lawrence, bu araziye yerleşmiş ve bu bölgeye, vaktiyle maiyetinde çalıştığı Amiral Vernon’un hatırasına hürmeten Vernon Dağı, yani “Mount Vernon” adını vermiş.

            Augustine Washington, 1743 senesinde vefat ettikten sonra, oğlu George, gençlik çağının mühim bir kısmını Mount Vernon’da üvey ağabeyinin yanında geçirmiş. Burada halen ikametgâh olarak gösterilen kısmın, Augustine Washington tarafından vaktiyle evlendikten sonra genç eşi için mi, yoksa 1743 senesinde oğlu Lawrence tarafından mı yaptırılmış olduğu bilinmemekteymiş. Henüz kâfi derecede aydınlanmamış olan bu mesele bugün de ihtilâf halindeymiş.

            Lawrence Washington, 1752 yılında ölmüş. İki sene sonra da Mount Vernon’daki evler ve arazi George Washington’a intikal etmiş. Bu tarihi izleyen beş yıl içinde, Fransızlara ve Kızılderililere karşı girişilen savaşlara katılmak üzere George Washington Mount Vernon’u terk etmiş.

            George Washington, 1759 yılında, Daniel Parke Curtis’in dul eşi Mrs. Curtis ile evlenip, tekrar Mount Vernon’daki arazisine yerleşmiş ve bu tarihten itibaren 15 sene müddetle bu arazide çiftçilikle meşgul olmuş. 1775 yılında Philadelphia’da ikinci toplantısını yapan kıta kongresine temsilci olarak katılmış; bir müddet sonra da kıta ordusuna başkomutan tayin edilmiş. Bu tarihten ancak altı yıl sonra Mount Vernon’u tekrar ziyaret ederken, 1781’deki Yorktown muharebesine katılmaya davet edilmiş ve 1783 yılında hizmetten affedilmesi hususunda Annapolis’teki kongrenin onayını aldıktan sonra tekrar Mount Vernon’a dönmüş.

            Bugün Mount Vernon’da mevcut olan bina, bahçe ve saire, Washington tarafından ihtilâlden önce verilen direktiflere göre inşa ve tesis edilmiş. Kendisi hizmete çağrıldıkça da, bütün bu işler uzaktan akrabası olan vekilharcı Lund Washington tarafından tamamlanırmış. Nitekim çiftliğin asıl ikametgâh kısmı bu meyanda meydana getirilmiş, binaya ufak bir kısım ilave edilmiş ve bahçe de düzenlenmiş. Bütün bu işler Washington’un 1783 yılında Mount Vernon’a geri dönmesinden sonra tamamlanmış.

            1789 yılında, devletin ilk Cumhurbaşkanı olan George Washington, kısa sürelerle uzaklaşmalar dışında, 8 yıldan fazla Mount Vernon’dan uzak kalmamış. 1797 yılında hizmetten tamamen ayrılan Washington, tekrar Mount Vernon’a dönmüş. 1799 senesi Aralık ayının 14’üncü günü Mount Vernon’da vefat eden George Washington orada defnedilmiş. 1802’de vefat eden eşi Martha Washington ise, aynı yere gömülmüş.

            Mount Vernon’un bu kısa hikâyesini öğrendikten sonra, sıra binaları ve bahçeyi gezmeye gelmişti. Nişabur Valisi Ahmet Han ile beraber önce elimizdeki krokide gösterilen asıl ikametgâhtan işe başladık. Burası ailenin orijinal mobilyasıyla birlikte teşhir ediliyordu. Birleşik Amerika’daki koloniyal mimarî üslûbunun zarif bir örneği olan bu beyaz boyalı ahşap köşk, George Washington’un 1759’da evlenmesinin ardından esaslı bir tamir görmüş ve bir buçuk kattan iki buçuk kata çıkarılmış.

            Bu sevimli ve mütevazı binada en hoşuma giden yer, alttaki misafir salonu olmuştu. Devrin stil mobilyasıyla döşenmiş olan bu salonda, ceviz renkli klavsenin kapağı, henüz çalınmış gibi açık duruyordu. O devrin baskısı olan notalar bile, klavsenin ayakta duran sehpası üzerinde, sanki çalınmaya âmade bir haldeydi. Hatırımda kaldığına göre bu eserler ya Haydn’a yahut da Mozart’a aitti. İnce, zarif koridorlarda o zamana ait duvar saati ve saire türünden eşyalar vardı. Washington’un bu aşiyanındaki  kütüphane de enteresandı. Yerküre, dürbün, usturlap âleti ve sair âletler de kütüphane aksesuvarını tamamlıyordu.

            George Washington’ın mütevazı evini, yol arkadaşım Ahmet Han ile birlikte ziyaret ettikten sonra, görülecek diğer yerleri de gezdik. Önce güneye doğru, oldukça meyilli inen yolu takiben, nehir yönünde ilerledik. Maksadımız bu yolun sağında sıralanmış çeşitli servis binalarını da inceleyerek aile kabristanına varmak ve orayı da  gördükten sonra, Potomac nehri sahiline kadar inmekti. Dönüşte de bahçenin kuzey-doğu tarafındaki diğer binaları görecektik.

            Köşkten çıkar çıkmaz ilk karşılaştığımız bina mutfak oldu. O devre ait bir mutfakla ilgili kap kacak ve saire arasında köşkün eski ve gerçek mutfak alet edevatından ancak birkaç parça kalmıştı. Bu binadan sonra, et ve sucuk kurutup işlemeye mahsus olan küçük ve tek hücreli bir bina ile karşılaştık. Daha sonra da büyükçe bir çamaşırhane karşımıza çıktı. Bu çamaşırhane, vaktiyle Washington’ın vekilharcı tarafından tespit edilen demirbaş kayıtlarına göre yeniden eski stilde imal ettirilen alet edevatı içermekteydi. Daha sonra gelen bina, köşkün arabalığı, ondan sonraki de köşkün ahırları idi. Evvelce tamamen yanmış olan bu kısım 1782’de yeniden inşa edilmişti.

            Bütün binaları dikkatle gezdikten sonra, sık bir ağaçlık içine düşen yolumuz oldukça sert bir meyille sanki orman içinde kaybolacağa benziyordu. Ağaçlar arasında daralan yolumuzun Washington kabristanına doğru uzadığını, arada sırada karşılaştığımız işaret ve yazılardan anlıyorduk. Nihayet ulu ve sık ağaçların meydana getirdiği loş bir alana varmıştık. Burası tabiatın ta kendisi olduğu halde, bir mabedi andırıyordu. Ağaçların, görüş ufkunu kesen gövdeleri, sanki etrafımızı duvarla çeviriyor, sık yapraklı dallar, sanki başımıza kubbe örüyordu. Bu sessizlik içinde gözüm, boydan boya demir parmaklıklarla örtülü loş bir eyvana ilişti. Yarı daire kemerli olarak inşa edilen bu tek hücreli eyvanın koyu kırmızı tuğlaları, etrafı kucaklayan yosunlu rutubet rengine tam bir tezat teşkil ediyordu. Bu ölüm sessizliği içinde kendi kendime düşündüm: bu kadar canlı, bu derece hareketli geçen bir hayattan sonra bu sükûnetin anlamı nedir? diye. İrade dışı bir itaatkârlıkla kabrin demir parmaklıkları önüne sokulduğum zaman, içerde iki lahit ve eyvanı saran koyu yeşil sarmaşıklar arasında da mermer bir kitabe gözüme ilişti. Bu kitabede şu cümle okunuyordu: “Bu kapalı yerin içinde General George Washington’un naşı vardır”. Mezarlardan sağdaki George Washington’a, soldaki eşine aitti.

            Ormanın sessiz havası içinde bu ebedî istirahatgâhı uzun uzun seyrettim. Meğer General Washington’ın bizzat kendisi, mezarının sadece kırmızı tuğladan yapılmasını istemiş ve vasiyetnamesinde de: “Kesin arzum şudur ki, vücudum, hiçbir merasim yapılmadan, hiçbir matem konuşması yapılmadan, hususi bir surette gömülecektir” cümlesi bulunduğu için, arzusu tamamen yerine getirilmiş ve naşı merasimsiz defnedilmiş.

            O gün Mount Vernon’u ziyaret, beni memnun ettiği nisbette, ruhî bir sessizliğe de gömmüştü. Vaktiyle Washington ailesine, bugün de millete ait olan bu bina ve bahçeleri gezerken, kafam hep hürriyet kahramanlarıyla meşgûldü. Hele aynı bahçenin içindeki aile müzesinde gördüğüm resimler, giyim eşyası, mektuplar ve sair hâtıralar da hülyamı derinleştiriyor, beni tarihî vesikalarla büsbütün baş başa bırakıyordu. Bu uzun hülyadan uyandığım zaman kendimi Mount Vernon ziyaretgâhının kapısı önünde, güler yüzlü Ahmet Han’ın yanı başında buldum. Bindiğimiz otokbüs, saat tam 13’te bizi Virginia’dan Washington’a sağ salim getirdi.

            Washington’daki ilk pazarım

            13 Mart 1954 Cumartesi günü sabahtan öğleye kadar devam eden Mount Vernon yolculuğu, Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluş tarihine olan merakımı tazelemişti. Aynı gün akşama kadar zihnimi hep Mount Vernon’da gördüğüm hâtıralar işgal etti durdu. General Washington’ın evi, mezarı, hattâ sonradan yapılan müze, Birleşik Devletler’in kuruluş ve oluşu ile ilgili bazı hâtıralar, ne sade, ne mütevazı bir ifade ile değerlendiriliyordu.

            14 Mart 1954 Pazar sabahı erkenden uyanmıştım. Amacımü tam beş gündür kaçmaktan kovalamaya vaktim olmayan Washington’da, hiçbir şeyle kayıtlı olmadan, yalnız başıma gezmek ve şehrin dillere destan olan parklarını, ormanlarını iyice görmekti. Otelden erken çıkmıştım. Hava serin olmakla beraber açacağa benziyordu. Elimdeki şehir planına göre tasarladığım yönde bir hayli ilerledikten sonra, şehrin iş merkezlerinden haylice uzaklaşmış olduğumu fark ettim. Binalar güzelleşmiş, caddeler tenhalaşıp sessizleşmişti.

            Washington’da New York ile hiç kıyaslanamayacak bir hal var. New York alabildiğine kozmopolit bir şehir. Washington bu bakımdan çok farklı. New York’ta sırf maksada elverişli olarak yapılan modern ve sipsivri binalarla eski binalar arasında, daha ilk bakışta büyük bir tezat göze çarpıyor. Washington binalarında ise, her şeyden önce çeşitlilik içinde bütünlükle karşılaşılıyor. Şehrin iş merkezindeki binalar müstesna olmak üzere, diğer semtlerindeki binalar arasında boy bos bakımından tam bir ahenk var. New York’ta, şehrin ortasındaki merkez parkı [Central Park] dışında yeşillik görmeye pek imkân yok. Washington’da ise tamamen aksine olarak her taraf yemyeşil. Hem öylesine bir yeşillik ki, şehrin devlet daireleri bölgesi, hattâ iş merkezi bile bu yeşilden kâfi derecede nasibini almış. Bu manzara karşısında insanın gözü gönlü dinleniyor. Washington’da doğayla insan tam anlamıyla el ele vermiş. Aslında bu şehir doğal bir ormanın içine kurulmuş. Hattâ bundan yüz elli sene kadar önce Washington’u kurmak için ormanda yer açmak mecburiyeti hasıl olmuş. Belki o zaman insan eli doğaya kıymış, fakat sonra onunla el ele vererek bu zarif şehri işlemiş, bugünkü haliyle meydana getirmiş. Washington şehrinin kısa tarihi içinde süratle geliştiğini açıklayan deliller de hâlâ mevcut. Bugünkü zarif binalar arasında göze çarpan eski, küçük ve ahşap binalar, âdeta şehrin geçmişine yönelen birer nirengi olma özelliğini taşıyor.

            Şehrin devlet mahallesi ile sair bölgelerindeki park, orman ve ağaçlıklarda o derece fazla sincap var ki, bu zarif hayvancıklarla insanlar arasında da çok samimi bir ahbaplık kurulmuş. Bir sincabın, haberiniz olmadan atlaya zıplaya peşinizden koşması, bir sıçrayışta omzunuzda yer alması işten bile değil. Bunların hele çocuklarla olan ahbaplıkları da görülecek şey. Halkın yalnız bu hayvanlara değil, güvercin, kumru ve serçelere karşı da hudutsuz bir sevgi göstermesi, çocuklara çok küçük yaşlarda hayvan sevgisinin aşılanması, insanla hayvan arasındaki anlaşmazlığı ortadan kaldırmış. Avuçtan yem yiyen güvercinlerle, çocukların omzuna atlayıp türlü şaklabanlılar yapan sincaplarla, hattâ insanlardan ürkmeyen serçelerle burada çok karşılaştım. Bir parka veya ormana girseniz, iyi niyetinizden emin olan bu hayvanlar hiç çekinmeden peşinizi bırakmıyorlar; hele bir kanepeye oturdunuz mu, hemen etrafınızı sarıp, melûl melûl gözünüzün içine bakıyorlar. Bunların arasında en cesaretlisi sincap. Bu hayvanın iki ayağı üstüne oturup, kuyruğunu sırtına dikip, iki eli arasına aldığı yemişi kemirmesini seyretmek ne hoş şey. O üzüm gibi gözlerle sincap, ne canlı, ne şakacı, ne hareketli bir hayvan.

            Burada kedi ve köpeklerin de kredisi yüksek. Hele bu hayvanlar o derece munisleşmiş ki, şaşarsınız. Bütün bu mahlûkların olgunlaşmasında, çevreden gördükleri alâka ve muamelenin en büyük rolü oynadığına büsbütün inandım. İnsanların ve hattâ hayvanların şekil ve görünüşlerini, çok kere günlük hayatlarından aldıkları muhakkaktır. Aşçıbaşının fırlattığı takunyeden zor kurtulan, ardı sıra atılan taştan kendini zor koruyan, evrene karşı daima kuşkulu bir tavır takınmış olan, herkesten şüphelenen, her adımını ihtiyatla atan, köşe başını yan gözle süzmeden sokağı aşmayan, kavgacı, serdengeçti mahalle kedilerini burada görmeğe imkân yok.

            Ayakta ilahi

            İşte yukarda sayıp döktüklerimi düşüne düşüne, hangi yönde yürüdüğümü elimdeki plandan saptamak ihtiyacını bile hissetmeden bir hayli ilerlemiştim. Saat onu geçmişti. Bir de baktım, köşe başındaki kapıları açık bir binaya herkes serbestçe giriyor. Dikkat ettim, bina büyük olmakla beraber, mahiyetini dışarıdan anlamaya imkân yok. Ben de içeriye girdim; büyük, güzel ve temiz bir salonda herkes gibi ben de yer aldım. Meğer burası, Amerika’da adedi 250’yi geçen çeşitli mezheplerden birinin kilisesiymiş. Etrafta dinî konularla ilgili hiçbir şey yoktu. Buraya bir konferans salonu da denebilirdi. İlgililer benim bir yabancı olduğumu hissetmiş olacaklar ki, doğruca bana yaklaşan biri, önümdeki bankın arkasına asılı duran bir âleti işaret etti. Meğer bu âlet, uzak mesafeden söylenecek sözleri rahat takip için, bütün oturma yerlerine tatbik edilen kulaklık tertibatı imiş. Ben ise “Yanlış geldiniz, buraya girmemeniz lazımdı! Lütfen gider misiniz!” diye bir hitap beklerken böyle bir kulaklık ikram edilmesine memnun oldum. Teşekkür ederek kulaklığı kulpundan kulağıma yaklaştırdım. Arkasından da vaaz başladı.

            Siyah elbisesi, beyaz ve yusyuvarlak yakasıyla rahip olduğu anlaşılan 60 yaşlarında bir kişi, yarım saat kadar konuştu. Sadece insan, Allah ve tekâmül [gelişim] konularına değindi. Bu kişideb sonra, çok genç denecek yaşta diğer bir rahip de çeyrek saat kadar vaaz verdi. Hatipleri tam bir sükûnet içinde dinliyorlardı. Fakat bunlardan, son derece zarif ve spritüel konuşan genç hatibin sözleri, cemaati arada sırada güldürüyordu.

            Derken ayağa kalkan halk, binanın gerisinde, birinci kat galeride bulunan orgun eşliğinde birkaç ilâhî okudu. İane de toplandıktan sonra saat tam 12’de tören bitmişti. Herkes gibi ben de dışarı çıkarken, yabancı oluşumun ilgililerin dikkatini çekip çekmediği hakkındaki tereddüdüm henüz silinmemişti ki, kulaklığı gösteren kişinin, yanında bir başkasıyla bana doğru geldiğini gördüm. Her ikisi de bana, hoş geldiniz, rahatsız olmadınız inşallah demezler mi? Belki bana değildir diye etrafıma hem bakındım, hem de teşekkür ettim. Yabancı olduğumu, sırf meraktan içeriye girip, dinî âyin olduğunu gördükten sonra da töreni seyretmek üzere içerde kaldığımı söyledim ve kulaklığa tekrar teşekkür ettim.

            Girdiğim kapıdan çıkıp gideyim derken, bazı kimselerin, binanın son cemaat mahfelinin sağ tarafındaki kapıdan diğer bir binaya geçtiğini gördüm. Tam sokağa çıkacağım anda, kibar tavırlı, yaşlıca bir hanım: “Bir çay içmez misiniz?” diye, yandaki diğer binaya açılan kapıyı bana gösterdi. Çok teşekkür ettim ve vaktimin olmadığını söyledim. Kapıdan çıkmak üzere birkaç adım daha atmıştım ki, az önce vaaz veren genç rahibin kapıda herkesi ayrı ayrı uğurladığını gördüm. Bu rahip, hiçbir merak belirtisi göstermeden kapının önünde: “Güle güle gidin, gene gelin!” sözleriyle beni de uğurladı. Sonra öğrendim ki, Amerika’da çeşitli mezheplere ait olan ve cemaat tarafından inşa ettirilen bu tür kiliselere, tıpkı bir derneğe kaydolunur gibi üye olmak ve aidat vermek âdetmiş.

            Hayvanat bahçesi

Washington’ın kuzey-batısında bulunan “Rock Creek Park”ın şehre yakın kısmındaki çukur, yemyeşil ve ormanlık vadiye yerleştirilmiş olan hayvanat bahçesine gelince: İşte buraya da aynı gün öğleden sonra gittim ve akşama kadar pavyonlardaki bütün hayvanları, tıpkı bir çocuk gibi doya doya seyrettim.

            Washington hayvanat bahçesine Connecticut Avenue’den açılan geniş, büyük kapıdan girip, yemyeşil vadiye inen yoldan pavyonlara doğru ilerlemeye başlamıştım. Bu hayvanat bahçesi, gördüklerimin hiçbirine benzememekteydi. Bir kere buraya girerken bilet alınmıyordu. Yalnız burada değil, Amerika’da gördüğüm diğer hayvanat bahçeleri de halka tahsis edilmiş ve ücretten muaf tutulmuştu. Bu tür bahçelerde olduğu gibi burada da hayvanlar kendilerine mahsus pavyonlara yerleştirilmişti. Bu pavyonların önlerinde, ayrıca parmaklıklı veya etrafı hendekle çevrili açık alanlar da bulunuyordu. Washington hayvanat bahçesindeki pavyonlar da içindeki hayvanların yaşadıkları bölge ve iklimlerle ilgili bir stilde inşa edilmiş ve süslenmişti. Bahçenin hemen kapısında başlayan her iki tarafı ağaçlı ve çok geniş bir yol, vadiye doğru oldukça meyilli iniyordu. Buraya otomobille de girmek mümkündü.

            Ne yalan söyleyeyim, hangi memlekete gitsem evvelâ orada bir hayvanat bahçesi olup olmadığını sorarım. Eğer yoksa âdeta mahzun olurum. Her gittiğim memlekette, hayvanat bahçelerini birkaç kere dikkatle gezmek âdetimdir. Hem her gezişimde başka bir zevk duyarım. Öteden beri Birleşik Amerika’nın güneyine, ta Mississippi deltasına kadar gidip, orada yalnız zenci kültürünü değil, timsah ve yılanları da görmeyi çok isterim. Bir bakıma onun için programıma Louisiana devletini de gezmeyi ve bu arada New Orleans’a gitmeyi koydurmuştum. Nitekim Mısır’da iken de Firavunların piramitleri kadar, Nil’in timsahlarını da görmek istemiş ve koşa koşa hayvanat bahçesine gitmiştim.

            Washington hayvanat bahçesine girer girmez, ortadaki büyük yokuşun sol tarafında hayvanlar için bölünmüş bahçelerin hemen en başında, o âna kadar yalnız resimlerini gördüğüm yaban öküzü cinsinden bir hayvanla karşılaşmıştım. “Buffalo” denilen bu hayvan, yalnız Amerika kıtasında yaşayan, tüylü, çok büyük başlı, sakallı, hörgüçlü ve boynuzlu bir yaban öküzü idi. Bu hayvanlara ayrılmış geniş bir bahçenin ötesinde berisinde yatan veya ayakta duran bu iri cüsseli hayvanlarda en ufak bir hareket bile görülmüyordu. Buffalo’ların benzerlerini, bundan 40-50 bin sene evvel Pireneler’de yaşamış olan en eski insanların mağara duvarlarına yaptıkları resimlerdeki hayvanlar arasında da görür gibi olmuştum. Fakat onlar Avrupa’nın tarihten önceki devrinde yaşamış olan yaban öküzleri idi.

            Buffalo’ların özelliği, boynuzlu, sakallı ve yukarıdan aşağı oval biçimde incelen korkunç ve heybetli bir başın, vücudun bütününe göre oransız denilecek derecede iri olmasındaydı. Vaktiyle Amerika’nın çeşitli bölgelerini dolduran bu hayvanlar, insanların hayat alanlarını sınırlandırdığı için asırlar boyunca kitle halinde imha edilmişlerdi. Şimdi de Amerika’nın yalnız bir bölgesinde, çok sınırlı miktarda bulunduğu söylenen bu hayvanların nesli tükenmek üzere olduğundan, öldürülmeleri kanunla yasaklanmış. Simsiyah, tüylü ve iri parlak gözlü olan hayvanlar, bugün âdeta Amerika kıtasının sembolü olarak görülüyorlar.

            Washington hayvanat bahçesinin en enteresan kısımlarından biri de akvaryumu ile sürünen hayvanlara mahsus olan Terariyum pavyonuydu. Burada tatlı ve tuzlu su balıklarının en enteresan örneklerini, geniş ve ışıklı cam bölmeler arkasından rahat rahat seyretmek mümkündü. Hele o yılanlar! Bunların boyları, bosları, incelik veya kalınlıkları, nihayet renkleri ne kadar çeşitliydi. Çıngıraklı veya çıngıraksız türleriyle camların arkasında sereserpe uyuyan bu hayvanlarda da en ufak bir kıpırdama emaresi yoktu. İçlerinde, derileri harikulâde güzel ve şanjanlı olanları da vardı. Timsahlara gelince: Bunlar da hareketsizdi. Aralarında, altı üstü testereye benzeyen upuzun ağızlarını iyice açıp, gözleri kapalı, saatlerce ve belki de günlerce hiç kıpırdamadan duranlar da vardı. Fakat bu hayvanların Amerika’da yaşadıkları bölge, Mississippi nehrinin Mexico körfezine açılan deltası olduğu için, bunların özelliklerini asıl orada inceleyeceğim muhakkaktı.

            Washington hayvanat bahçesinin esas yolu vadiye doğru indikçe arazi genişliyor, sağ taraf kademeler halinde çukurlaştıkça, sol taraf da gene aynı şekilde yükseliyordu. Sağdaki en mühim pavyonlardan biri de zürafa, fil ve suaygırlarına ayrılmış olan pavyondu. Buraya girer girmez, sağ taraftaki parmaklıklı ve yüksek tavanlı geniş hücrenin içinde karşılaştığım manzara, cidden zarifti. Burası çok büyük ve upuzun bir zürafa ile minimini yavrusuna ayrılan hücreydi. Yavrunun iki gün evvel doğduğu söyleniyordu. Boylu boslu anne ayakta duruyordu. Miniminicik yavru ise otların üzerine oturmuştu. Her ikisi de düşünüyordu. Tabii bu yavrunun miniminicik diye tarif ettiğim boyu gene uzunca bir adam boyu kadardı. Anne, o tavana ulaşan boyu, mahzun ifadeli yüzü ile, kendisine aşağıdan yukarı bakanları, yukarıdan aşağı seyrediyordu. Meğer bu hayvanın hiç sesi çıkmazmış. Tanrı onun boğaz organında ses çıkaracak bir cihaz yaratmamış. İşte bu hal garibime gitti ve bu boyun bosun, bu cüssenin, bu tepeden bakışın bir de seslenmesi olsaymış, hayvancağız bize herhalde daha munis gelecekmiş diye kendi kendime düşündüm. Bu zürafanın yavrusu, etrafı büyük bir hayranlıkla seyrediyordu. Her mahlûkun yavrusu gibi, bu da sevimli ve sempatikti.

            Zürafaların biraz ilerisinde fillerin hücresi vardı. Bu hücrenin parmaklıkları, filin ağırlığına dayanacak kalınlıkta yapılmıştı. Hücrede yalnız üç fil yavrusu bulunuyordu. Hayran olduğum bir hayvan türü de fildi. O koskoca gövdeyi körlerin el yordamıyla da teşhis edememiş olmalarına şaşmamak lazımdı. Bu hayvanın hiçbir uzvunu, elimizin altında bulunan, alıştığımız herhangi bir şeye benzetmeye de imkân yoktu. Filler hücresinde aynı büyüklükte olan bu üç sevimli yavru, vakit vakit aralarında şakalaşıyordu.

            Aynı pavyondaki suaygırları da hallerinden memnun görünüyorlardı. Bu hayvanlarla karşılaştıktan sonra, beterin beteri var dedim. Çünkü çok çeşitli olan hayvanlar âleminde, bir hipopotam olarak dünyaya gelmeyi hiçbir hayvanın istemeyeceği muhakkaktı. Maksadım bu hayvanı küçümsemek değil, onun zürafa ile filin sevimliliği yanında maruz kaldığı mağduriyeti açıklamaktır. Bu iri cüsseli hayvanda ne zürafanın ince, düşünceli hali, ne de filin o nükteli edası vardı. Suaygırı, tam anlamıyla adının hayvanı idi: yani suyun aygırı idi. Yeşil, kirli suyun içinde uzun zaman hava almadan durabiliyor, sonra da yan gelip yatıyordu.

            Diğer pavyonlarda gördüğüm hayvanlar arasındaki ayılar da mühimdi. Washington hayvanat bahçesinin, ayı neslinin çeşitli örneklerini bir araya toplayabilmiş olması bakımından da dünyanın en zengin hayvanat bahçelerinden biri olduğu muhakkaktı. Bu hayvana verilen çeşitli ad ve unvan arasında en güzeli ve en uygun olanı, şüphesiz bizim memleketimizde verileni idi. Anadolu’muzda köylünün bu kibar tavırlı hayvanı “kocaoğlan” diye nitelemekte hakkı vardı. Demir kafes arkasına alışamadığı, hayranı olduğu doğayı büsbütün özlemiş olduğu halinden tavrından anlaşılan bu zeki hayvanın, bazen iki ard ayağı üstünde oturup seyircilerden yiyecek beklemesinde, bazen hücresinde dört dönmesinde, karnı tok olduğu zaman da yan yatıp hiç kimseye iltifat etmemesinde, hakikaten bir kocaoğlanın edası vardı.

            Çok çeşitli olan maymun soyunun ormanı bırakıp hayvanat bahçelerine kapılanabilmiş olmasında, ben daima neşe ve memnunluk ifadesi sezdim. Washington hayvanat bahçesinin maymun koleksiyonu da çok zengindi. Koskoca şempanzeden tutun da bir avuç içine sığabilen aynı cinsten minnacık hayvanlara varıncaya kadar kademelenen çeşitli maymun türlerinin hemen hepsini burada zevkle seyretmek mümkündü. Halk, bahçede hususi ambalajlar içinde satılan hayvan yemlerine büyük rağbet gösteriyordu. Fakat bundan en çok maymunlar faydalanıyordu.

            Arslanlara, kaplanlara gelince: Washington hayvanat bahçesinin arslan, kaplan, leopar türünden hayvanlara verdiği önem de büyüktü. Arslan türlerinin mühim bir kısmını bir araya toplamış olan bahçede, bu çeşit hayvanlara ayrılmış dairenin büyüklüğü, güzelliği hâlâ hatırımdan çıkmıyor. Buraya girdiğim sırada, bu şahane hayvanların hepsi de hırçın, hepsi de sinirliydi. Çoğu ayakta duran arslanların bazıları, gözlerini uzakta bir noktaya dikip sabırsızlanıyor, sanki hasretle bir şeyin beklendiğini ima ediyordu. Biraz sonra mesele anlaşıldı. Meğer yiyecek dağıtma zamanıymış. Nitekim elindeki çift çatallı demirle bunlara iri et parçalarını fırlatan memur görünür görünmez, bütün hayvanlar parmaklıkların ardında süratle ileri geri dolaşmaya ve arada hiddetli bir kükreme ile pavyonu titretmeye başlamışlardı.

            Washington’da ilk altı günümün yorgunluğu, 14 Mart 1954 Pazar günü yalnız başıma uyguladığım programla tamamen geçmişti. Washington’daki ikinci  haftama yeni bir şeyler görmek, yeni şeyler öğrenmek ümidiyle başlıyordum. Arkadaşım Mr. Buhrmann ile sabah saat onda otelimin altındaki holde buluşacak, oradan doğruca Dışişleri Bakanlığının kültürel ilişkilerler servisine gidip Mr. Mausmann’i görecektik. Bu görüşme çoktan kesinlik kazanmış olan gezi programımla ilgili tren biletlerini önceden almak için gerekliydi.Yolculuğun yalnız trenle geçmesini bilhassa ben istemiştim. Bu takdirde memleketi daha yakından tanıyacağım muhakkaktı.

            Mr. Mausmann, her işi olduğu gibi, bu işi de tam vaktinde ayarlamış ve programımın gerektirdiği biletleri sağlayacak dokümanı gereği gibi hazırlamıştı. Bu doküman, devlet adına seyahate çıkacak memur veya yabancı misafirler tarafından tren ve sair nakliye şirketlerine ibraz edildiği takdirde, karşılığında bilet teminine yarayan resmî ve isme yazılı fişler ile beyaz etiketlerden ibaretti. Bu açık yeşil renkli ve fişlerin her birinde seyahatin başlangıç ve bitiş bölgeleri de kesin olarak gösterilmişti.

           Dumbarton Oaks kütüphanesi ve koleksiyonu

            15 Mart 1954 Pazartesi günü seyahatimizle ilgili bilet fişlerimizi aldıktan sonra, aynı gün saat 15.00’te Washington’ın dış mahallelerinden biri olan Georgetown’daki “Dumberton Oaks” kütüphanesine gitmemiz gerekiyordu. Bulunduğu bölgenin adını taşıyan bu kurumun direktörü Mr. John Thacher ile önceden randevu temin edilmişti. Öteden beri merak ettiğim Dumbarton Oaks kütüphanesindeki incelemelerimi bitirdikten sonra, bunun kadar mühim olan daha başka bir konuya da –program gereğince– angaje olmuştuk. Bu ikinci konu, Washington’daki Katolik Üniversitesi Tiyatro Bölümünün aynı akşam saat 19.30’da başlayacak olan temsil provasına davet edilmiş olmamızdı.

            Dumbarton Oaks kütüphanesini senelerden beri gıyaben tanıyordum. Burası Harvard Üniversitesine bağlı olduktan başka, sırf Bizans konusuyla ilgili bir araştırma kütüphanesini ve bir koleksiyonu içeriyordu. Bu kütüphane, memleketimizde de senelerden beri Bizans konusu ile ilgili faaliyette bulunmuştu.

            Georgetown yemyeşil, yüksekçe ve ağaçlı bir bölge idi. Sırf ikametgâha ayrılmış olan bu mahalle, büyük bir sessizlik içindeydi. Ortada kütüphaneye veya müzeye benzer hiçbir şey görünmüyordu. Biraz arandıktan sonra eski ve tek katlı bir binanın iki kanatlı geniş kapısı önünde durduk. Bulunduğumuz yer kurumun antresi olmakla beraber, binanın mahiyeti hakkında fikir vermekten çok uzaktı. Nitekim geniş bir arazi üzerine serpiştirilmiş olan Dumbarton Oaks müesseselerinin büyüklüğü hakkında ancak binaları gezerken kesin bir fikir edinebildim.

            İşte Dumbarton Oaks araştırma kütüphanesi ve koleksiyonunun kısa tarihçesi: Bizans ve Ortaçağ tarihleriyle ilgili araştırma ve incelemeler yapmaya müsait olan bir bilim merkezinin kurulması hususu, Dumbarton Oaks adını taşıyan bu kurumdan çok daha önce, gene bu kütüphanenin kurucuları olan Mr. ve Mrs. Robert Woods Bliss tarafından düşünülmüş ve bu fikir evvelâ Harvard Üniversitesi içinde gerçekleştirilmişti. Dumbarton Oaks kütüphanesi ve koleksiyonunun kurulması hakkındaki tasavvurlar ise, 1920 yılından beri kurucuların zihnini işgal etmiş ve zamanla kesinleşen bu tasavvur, günün birinde başarıyla tamamlanabilmişti. Nitekim bu hususta lüzumlu olan malzeme ile kitaplar da azar azar temin edilmişti.

            Kurumun 1933 yılında üniversite dışında bir binaya kavuşmasıyla birlikte, bugünkü kütüphane ve koleksiyona çekirdek oluşturan malzeme ise tam anlamıyla genişlemeye]müsait bir hale gelmişti. 1933 yılından birkaç sene sonra, şimdiki araştırma merkezine ait binalar meydana getirilmiş ve bunlar da zamanla gelişmişti.

            1936 yılının sonlarına doğru sırf Bizans konusunda inceleme yapma imkânını sağlayacak bir araştırma kütüphanesinin kurulması için lüzumlu kitapların sağlanmasına sistemli bir surette teşebbüs edilmiş ve bir müddet sonra da kütüphane ile koleksiyonun birbirinden ayrı memur ve müstahdemlerle idare edilmesine başlanmıştı. İşte bu son durum, sırf kurucularının girişimiyle kurumun bilimsel ve uygulama bakımdan iki ayrı branş halinde geliştirilmesi imkânlarını da sağlamış oldu. Bu arada kurucular tarafından davet edilen tanınmış bilim adamlarının katılımıyla, önceden kararlaştırılan programlara göre, Bizans ve Ortaçağ tarihiyle ilgili konferansların verilmesine de başlanmıştı.

            Dumbarton Oaks kurumunun bu yolda tanınması, buraya devam eden bilim adamlarıyla öğrencilerin sayısını zamanla büsbütün arttırmıştı ki, bu hal, kurucuların isteğiyle kurumun –daha çok bir araştırma merkezi halinde– tekrar Harvard Üniversitesine bağlanmasına neden oldu. Böylelikle Harvard Üniversitesi bünyesine yeniden katılan Dumbarton Oaks kütüphane ve koleksiyonunun, kendi alanında yüksek bir araştırma merkezi haline gelmesi de gereği gibi sağlandı. Artık inisiyatif tamamen üniversitenin elinde idi.

            Katolik Üniversitesi Tiyatro Fakültesi

            O gün öğleden sonra saat Dumbarton Oaks Bizans kütüphane ve kolleksiyonunu gezmiş ve enteresan şeyler görmüştüm. Akşama da Washington Katolik Üniversitesinin Tiyatro Fakültesini inceleyecektik.  

            Amerika’da tiyatro konusuyla ilk olarak o akşam karşılaşacaktım. Eski Dünyanın geleneksel tiyatrosu karşısında, Yeni Dünyadaki tiyatro faaliyetinin mühim bir kısmını üniversiteler çevresinde incelemek beni çok sabırsızlandırıyordu. 48 Birleşik Devleti üzerinde yaşatan o koskoca kıtanın sakinleri için tiyatro konusu, başlangıçta gene bir ithal maddesi idi. Nihayet bir buçuk yüzyıllık bir tarih içinde cereyan eden siyasi bütünlük mücadelesinin bitiminde güzel sanatların hangi kolu Eski Dünyadan Yeni Dünyaya intikal edecek bir ithal konusu değildi? İşin asıl önemli tarafı, bu türden ithal maddelerine her şeyden önce milletçe verilen önemdi. Bu yolda sarf edilen gayretin muhtaç olduğu maddi manevi destek, devlet yardımına değil, sırf vatandaş inisiyatifine dayanıyordu. Esasen Amerika’da bütün inisiyatiflerin böylesine bir anlayış içinde alınmış ve memleket ölçüsünde değerlendirilmiş olduğu gerçeğine yönelmeden, buradaki kültürel faaliyetin mahiyetine nüfuz etmeğe de imkân yoktu.

            Galeriler, müzeler, kütüphaneler, üniversiteler ve millet hizmetine âmade daha nice müesseseler yanında gösteri sanatlarının da şüphesiz aynı inisiyatiften besleneceği muhakkaktı. O halde üniversiteyi kurup, mahalli eğilim ve yeteneklerin gelişmesini sağlayan espri hangi espriyse, günün birinde gene aynı espri, üniversitenin içinde bir gösteri fakültesinin kurulması zorunluğunu da ortaya koymuş ve bu zorunluğun gereklerini tereddütsüz gerçekleştirmişti. Birleşik Amerika Devletleri’ndeki kültür faaliyetiyle ilgili her girişim, daha çok bireylerden gelmiş, Kongre de bu girişimlerin en faydalısını yasalarla millete mal etmişti.

            İşte 15 Mart 1954 Pazartesi akşamı saat 17.30’dan itibaren çalışmalarını yakından göreceğimiz Washington Katolik Üniversitesinin Temsil Fakültesini de, Rahip Hartke adlı bir din adamı kurmuştu. Tiyatro Fakültesinin faaliyetini, memleket, hattâ dünya ölçüsünde değerlendirmiş olan Rahip Hartke’nin Amerika’nın belli başlı bilim ve kültür adamları arasında önemle yer alacağı muhakkaktı. Çünkü başkentteki çeşitli üniversiteler arasında daha çok onun çalıştığı üniversite, Washington şehrindeki tiyatro sanatının ilerlemesine esaslı surette önderlik etmişti. Nitekim gene aynı üniversitenin Tiyatro Fakültesi mezunları, yurdun çeşitli bölgelerine dağılıp, tiyatro zevkinin yükselmesinde başlıca etken olmuşlardı. Rahip Hartke’nin Amerika içinde ve dışında tertip ettiği temsil turneleri, üniversitenin memleket ölçüsünde üzerine aldığı terbiyevi sorumluluğun önemini açıklayacak mühim gösterilere de vesile olmuştu.

            Amerika üniversitelerinden çok azının 30 yılı geçmeyen tiyatro öğretimi ve eğitimi yanında, Rahip Hartke’nin üniversitedeki faaliyeti, ancak 18 yıl gibi nisbeten kısa bir zamanı kapsıyordu. Fakat bu kadar az zaman içinde Washington Katolik Üniversitesi Tiyatro Fakültesinin ulaştığı aşama çok mühimdi.

            Akşam saat tam yedi buçukta üniversitenin geniş meydanında otomobilden inmiştik. Hava iyice karanlıktı. Üniversiteye ait irili ufaklı binalardan hangisinin tiyatro olduğunu kestirmeye imkân yoktu. Koyu karanlık içinde sana sola baş vururken, hangi eserin prova edileceğini iyi biliyorduk. Bu eser, T.S.Eliot’ın “Katedralde Cinayet” adlı piyesiydi.

            Nihayet geniş ve karanlık avlunun köşesinde bir hayalet belirir gibi oldu. O da bize doğru geliyordu. Bu meçhul hayaletten sorumuza olumlu cevap almış ve muhatabımızın provaya katılmak üzere tiyatro binasına giden bir kız öğrenci olduğunu anlamıştık. Kızcağız, önümüze düştü ve Rahip Hartke’ye götürmek üzere tiyatro sahnesine kadar bizi ulaştırdı. Burası büyük ve meyilli bir salondu. Salonun sonundaki sahne üzerinde, Gotik üslûpta bir katedral dekoru göze çarpıyordu. Ortaçağ kıyafetli kadın ve erkek artistlerin bir kısmı, sahne üzerinde gruplar halinde gelişigüzel oturmuşlar, provanın başlamasını bekliyorlardı.

            Salonun içinde ve sahneye yakınca bir yerdeki koltuklara oturmuş, 10-15 kişilik diğer bir gruba, yaşlıca bir madam konuşma korosu talimi yaptırıyordu. Salonun sağ ucundaki daha başka bir gruba da, orta yaşlı, siyah elbiseli, ceketsiz, sarışın ve tıknazca bir kişi bir şeyler öğretmeye çalışıyordu. Tiyatronun loş ışığı ve sakin atmosferi içinde yer alan bu gruplar, dışarıdan gelen bir yabancı için cidden enteresandı. Bir kere, salonda toplu bir sahne provası yapılmıyordu, ama gürültü de yoktu. Daha bu ilk karşılaşmada ahenkli ve disiplinli bir çalışma göze çarpıyordu. Bize rehberlik eden genç kız, arkadaşımı ve beni salonun tam orta yerine oturttuktan sonra, doğruca uzaktaki grupla çalışan sarışın ve tıknazca kişiye giderek ona bazı şeyler söyledi ve gene bize dönüp: “Lütfen oturunuz, daha provanın başlamasına vakit var, şimdi kendisi gelecek!” dedi.

            Biraz sonra, Rahip Hartke yanımızda idi. Çok sakin olduğu kadar da çok enerjik bir insan olduğu anlaşılan Rahip Hartke, üniversite tiyatrosunun faaliyeti hakkında bana bazı şeyler anlattı ve bizim tiyatromuz hakkında da benden bilgi aldı. Derken prova başladı.

            Karşılaştığımız esere uzun zamandır çalışılmakta olduğu anlaşılıyordu. Roller bir hayli hazmedilmişti. İcracılığa hakim olan ruhta, Reinhardt ekolünün bütün doğallığı seziliyordu. T.S.Eliot’ın “Katedralde Cinayet” adını taşıyan bu büyük eserinde, tarihe mal olmuş dinî bir vaka işlenmiş, hakikat uğrunda ölümü göze alan bir insanın fedakârlığı, yazara özgü orijinal bir üslûp içinde ifade edilmişti. Üniversitenin temsil katalogunda, aynı eserin 14 yıl önce de oynanmış olduğunu görmüştüm. Fakat o zaman eseri Rahip Hartke değil, diğer rejisörler sahneye koymuştu. Rahip Hartke ise, tam 14 sene sonra aynı konuyu, fakültenin deneme mahiyetindeki temsil çalışmaları arasında yeniden ele almış oluyordu. T.S.Eliot, bu tarihî mahiyetteki konuyu, Başpiskopos Thomas Becket’in manzum biyografisi halinde meydana getirmişti.

            Sonuna kadar dikkatle takip ettiğim provadan, Rahip Hartke’ye teşekkür ederek ayrılırken, bu Tiyatro Fakültesinin olumlu faaliyeti bakımından yazılması gereken daha pek çok şeyin mevcut olduğuna kanaat getirdim.

            “Dram” ve “Hitabet” Fakültesinin öğrencileri tarafından Washington sanat çevresine sunulan bu temsil, üniversitenin mensup olduğu mezhep bakımından da dikkate değer bir mahiyet gösteriyordu. Oynanan eser, Hıristiyan ve Katolik olan T.S.Eliot’ın “Katedralde Cinayet” adlı eseriydi. Yazar, dinde feragat idealine örnek olan bu eserle, Ortaçağ literatürünün âdeta Rönesansını müjdelemekteydi. Bununla beraber T.S.Eliot’ın tek mezhep açısından savunduğu feragat idealinin bence en mühim tarafı, yazarın teatral yaratıcılığı bakımından olan işlenişiydi.  Yazar konuyu harikulâde bir teknikle işlemişti.

            Öte yandan Washington Katolik Üniversitesinin 18 yıllık repertuvarında yer alan eserler arasında, sahne literatürüne mal olmuş her çeşit eserin bulunduğu da memnuniyetle görülüyordu. Rahip Hartke’nin ince zevki ve sahne sanatına olan derin bilgisi burada bütün açıklığıyla hissediliyordu.

            Fakültenin 17 yıllık geçmişi içinde her yıla isabet eden temsil programı, nicelik ve nitelik bakımından daima harikulâdelik gösteriyordu. Esas itibariyle tiyatro öğretimi yapan fakülte, her yıl takriben Mayıs ortalarından Haziran sonuna kadar öğretim ve temsil faaliyetini tatil etmekte, Eylül ve Ekim aylarındaysa sahne faaliyetini tatil edip, mesaisini yalnız öğretimle sınırlandırıyordu. Her yılın Aralık ayı sömestr tatiline isabet ediyordu. Bu nedenle fakültenin yaklaşık sekiz aylık temsil faaliyeti, Temmuz, Ağustos, Ekim, Kasım, Şubat, Mart, Nisan ve Mayıs aylarına isabet etmekteydi. İşte böyle sekiz aylık bir faaliyet devresi içinde temsil edilen yaklaşık 8 eserin 2-3’ünü bizzat Rahip Hartke sahneye koymuştu. Her yılın temsil programına alınan eserler arasında, her şeyden önce klasik sahne sanatının şaheserlerine bilhassa önem verilmişti. 17 yıllık repertuvar içinde Yunan klasiklerine daima hayranlık gösterilmişti. Bundan başka, başta Shakespeare olmak üzere, Racine, Molière, E.Rostand, İbsen, Goldoni, B. Shaw, Beaumarchais, Giraudoux ve Chekkov gibi şahsiyetler programda önemle yer almıştı. Nitekim bu 17 yıl içinde on defa Shakespeare temsili yapılmıştı.

            Washington Katolik Üniversitesinin Tiyatro Fakültesi, başlangıçta, üniversiteye bağlı olan Güzel Sanatlar okulunun bir şubesi halinde açılmıştı. Fakat üçüncü yıl faaliyetinin sonuncda, müstakil bir fakülte halinde çalışması zorunluğunu kabul ettiren şube, bağımsızlığını resmen elde etti. Bu nedenle fakültenin müfredat programı genişlemiş, iş kapasitesi de o nisbette artmıştı. Nitekim öğrenciye güzel sanatlar bakaloryası imkânını veren diğer mesleki kursların ilavesi de gerekmişti. Bu fakültenin tiyatro adamı yetiştirme bakımından olan faaliyeti, esas itibariyle, piyes yazarı, öğretmen, rejisör, dekoratör ve mesleğinde pratik bilgi ve maharete de sahip aktör yetiştirmek; ihtisas kollarının hepsini, estetik bir temel ve yapıcı bir eleştiri üzerine bina etmek, realize edilmesi gereken işlerde, hür bir sanat terbiyesinin bütün feyzinden faydalanmak gayesini hedef tutmaktaydı. Fakülte, tiyatro bilgisini uygulama bakımdan da değerlendirmek için, her yıl sekiz eser sahneye koyuyor ve bu faaliyete yalnız piyes yazarlığı tahsil eden öğrencilerle, aktörlük ve tiyatro teknisyenliği tahsil eden öğrenciler katılıyordu. Temsiller, profesyonel rejisörlerle eleştirmenleri yakından ilgilendiriyor, bu alanda yazılan çeşitli makale ve eleştiriler, mahallî ve millî mahiyetteki dergi ve gazetelerde yayımlanıyordu. Mezunların bir kısmı, doğrudan doğruya aktörlüğe katılıyor, diğer bir kısmı ise üniversite ve kolejlerin tiyatro tedrisatında öğretmen olarak görev alıyordu.

            Washington Katolik Üniversitesi Tiyatro Fakültesi, aynı zamanda reji ve eser yazma konularında en yeni metodlari bulma bakımından lüzumlu tecrübeleri yapan bir araştırma enstitüsü olma niteliğini de taşıyordu. Onun içindir ki, burada tiyatro edebiyatının en bâkir konuları ele alınmış, bu arada T.S.Eliot’ın “Katedralde Cinayet” adlı eseriyle buna benzer diğer eserler de oynanmıştı.

            Diğer taraftan Shakespeare’in “Yanlışlıklar Komedyası” ile “Fırtına”, “Romeo ve Jülyet”, “Kral Lear”, “Otello”, “Macbeth”, “Julius Caesar; Marlowe’un “Doktor Faustus”; Sophokles’in “Electra”, “Kral Oedipus”; Racine’in “Athaliah”; Molière’in “Kibarlık Budalası” ve Aristophanes’in “Kuşlar” adlı eserleriyle sair klasik eserler burada büyük bir titizlikle sahneye konmuştu.

            1947 yılında “Film Akademisi” ve “Amerikan Millî Tiyatro Akademisi” ile işbirliği yapan üniversite, halka ilk komple temsil sezonunu sunmuş ve bu yolda bir faaliyet için ilk olarak girişimde bulunan bir üniversite tiyatrosu olarak, sırf orijinal eserlerden oluşan bir programı uygulamıştı.

            Kurumun çok önemli olan diğer bir çalışma tarzı da, bir tür laboratuar mesaisi şeklinde olan tek perdeli öğrenci piyeslerinin tecrübe edilmesiydi. Böylelikle mezuniyete hazırlanan aktör adayı öğrenciler ile rejisör adayı öğrencilere, yeteneklerini deneme fırsatı da verilmiş oluyordu. Tiyatro laboratuarı adı altında yapılan bu çeşit mesainin verdiği cesaretle bütün öğrenciler Washington şehrinin kamu hizmetlerinde de yer alarak, hastanelerde temsiller veriyorlar, Kızılhaç çıkarına düzenlenen gösterilerekatılıyorlar, bu suretle aktörlük ve rejisörlük yeteneklerini deneme ve geliştirme imkânını da elde etmiş oluyorlardı.

            Amerika’nın tanınmış sahne yazarlarından olup, Connecticut devletini temsilen kadın milletvekili olarak Kongreye de girmiş olan,  şimdiki Roma Büyükelçisi Clare Boothe Luce, kendi kütüphanesinin dram ve tiyatro kolleksiyonunu, 1948 yılında Katolik Üniversitesi Tiyatro Fakültesine hediye etmişti. Mevcudu kalmayan çok kıymetli eserler de dahil olmak üzere sayıları beş bini aşan bu kitaplar, tiyatronun içinde bu işe ayrılan özel bir salonda muhafaza edilmekte ve her zaman için öğrencilerin yararlanmasına sunulmaktaydı.

            Rahip Hartke’nin günün birinde fakülte mezunlarıyla oluşturduğu profesyonel bir repertuvar kumpanyası, Amerikan tiyatrosunun merkezi değerinde olan New York’u bile düşündürmeye başlamıştı. Bu şirket, 1949 yılında orta-batı bölgesindeki devletlerde büyük bir turne yaptıktan başka, kuzey Atlantik sahillerindeki şehirlerde de temsiller verdi. Ertesi yıl repertuvarını iki büyük eserle takviye eden şirket, Amerika dahilinde 30 devleti ziyaret etmiş ve ayrıca Kanada’da faaliyet göstermişti.

            Günün birinde Rahip Hartke’nin Beyaz Saray’da Başkan Truman ile yaptığı mülâkatından sonra, aynı trup, Japonya’da ve Kore’de bulunan Amerikan askerî birlikleri için altı haftalık bir turne yapmış ve bu arada yalnız klasik mahiyetteki komediler temsil edilmişti. Bu ilk denizaşırı turnenin sağladığı büyük başarı, günün birinde Uzakdoğu turnelerinin dördüncüsüne de yol açmış ve 1953 yılında Kore’ye hareket etmek üzere olan heyeti Başkan Eisenhower Beyaz Saray’da kabul etmişti.

            Washington’da ilk İslam Enstitüsü ve camii

            16 Mart 1954 Salı günü, bir haftadır zihnimi işgal eden mühim bir ziyareti yerine getirecektim. Bu ziyaret, Washington’da ilk olarak inşasına teşebbüs edilmiş olan camiin gezilmesi ve bu hususta gerekli incelemelerin yapılmasıydı.

            Washington’da inşa edilmekte olduğunu öteden beri işittiğim cami hakkında daha Türkiye’deyken birçok şeyler öğrenmiştim. Günün birinde Ankara’da bir dostu ziyaret etmiştim. Evi kalabalıktı. Ben içeriye girdiğim zaman, hararetle konuşulan şey, gene Washington’daki cami meselesiydi. Bu camiin masraflarına biz de katılacakmışız. Döviz güçlükleri dolayısıyla dışarıya para çıkarılamayacağı için, biz de camiin çini tezyinatını üzerimize almışız. Kütahya’da imal edilecek olan çiniler, Washington’a gönderilip yerlerine koydurulacakmış. Seramik mütehassısımız Hakkı İzet de bu iş için Washington’a gönderilmiş, yerinde incelemeler yapıyormuş.

            Bir süre sonra Hakkı İzet Washington’dan döndü. Kendisinden bu hususta bir hayli bilgi almıştım. Cami, daha doğrusu bir İslam Enstitüsü, Washington’daki Müslüman devletleri sefaretlerinin girişii ve Amerika Hükümetinin izniyle inşa ediliyormuş. Biz, camiin çini tezyinatını üzerimize almışız ve teklifimiz büyük bir memnunluk uyandırmış. Nihayet bu işin tarafımızdan gerçekleştirilmesiyle ilgili hususları düşünüp uygulamaya geçmek için, Ankara’da üç kişilik uzman bir heyet oluşturulmuş. Bu heyette, seramik uzmanımız Hakkı İzet ile yüksek mimar Saim Ülgen ve Türk süsleme sanatları uzmanı Mahmut Akok varmış.

            Yukarıda isimlerini saydığım uzmanlarımız arasında yapılan görüşmelerden sonra, çinilerin mahiyeti, desen özellikleri, üretilmeleri gibi esaslar üzerinde tam bir fikir birliğine varılmış. Bu duruma göre çiniler, Kütahya’daki “Metin Çini” ve “Azim Çini” firmalarına ihale edilmiş. İmalat bir yılda tamamlanıp çiniler teslim edilecekmiş. Gene aynı uzman heyetin ittifakla verdiği karar gereğince, camiin mihrap nişinden başlayıp, duvarlar boyunca bütün binayı çevirecek olan çinilerin desenleri, tamamen 16’ncı ve 17’nci yüzyıllardaki klasik Türk çini motiflerinin aynen, fakat yepyeni bir anlayışla tekrarı olacakmış. 20 santimetrelik karolar halinde meydana getirilecek olan çinilerde tarihî, klasik Türk çiniciliğinin bütün renkleriyle birlikte, lale, karanfil, gül, narçiçeği vesaire türüden olan motifler de bulunacakmış. Alınan karar gereğince uygulanacak desenleri, tanınmış sanatçımız Mahmut Akok bizzat gerçekleştirecekmiş.

            16 Mart 1954 Salı günü öğleden önce Washington’daki İslam Enstitüsünün ve camiin inşaatını gezecektim. Washington’a ayak bastığımın ertesi günü, Massachusetts Avenue üzerinde inşa edilmekte olan camii esasen dışarıdan görmüştüm. Massachusetts Avenue, Washington’un en kibar, en zarif bir caddesi idi. Bütün güzel binalar bu cadde üzerinde toplanmıştı. Bizim sefaret ve ataşeliklerimiz de dahil olmak üzere, diğer sefaret binalarının hemen hepsi aynı cadde üzerinde bulunuyordu. Hatta Maliye ve Basın ataşeliklerimiz için satın alınan bir binanın 100-150 metre kadar ilerisinde, söz konusu camiin inşaatı ile karşılaşılıyordu.

            Nihayet çok merak ettiğim İslam Enstitüsü binası ile camii, yalnız başıma iyice gezdim. Krokiden de anlaşılacağı üzere Massachusetts caddesine kıble istikameti bakımından tam paralel düşmeyen cami kısmını geri almak, İslam Enstitüsü kısmını teşkil eden iki binayı da caddeye paralel olarak ön kısma inşa etmek suretiyle büyük bir sakınca ortadan kalkmış, böylelikle camiin caddeye göre çarpık bir vaziyette inşa edilmesi mecburiyeti önlenmişti.

            Gri renkte olan ve dörtköşe bir minaresi de bulunan binanın gerek Enstitü, gerek cami kısmı ile öteki ayrıntılarının inşa projesi, icra komitesi kararıyla Amerikalı bir mimara sipariş edilmişti. Bu kere ön planda dikkatimi çeken şey bu oldu. Böyle bir camiin, İslam mimarisinin çeşitli üslûbunu yakından bilen bir mimar tarafından yapılması hususu bence tercih edilmeliydi. Gerçi mimara herhangi bir yaratıcılık fırsatı verilmemiş ve Mısır Vakfiyesinden gönderilen bir örneğe göre, Arap stilinde yapılmış eski bir camiin aynen kopyası meydana getirilmişti. Kanaatimce böyle bir taklide hiç de gerek yoktu. Türk veya Ortadoğu mimarisinden esinlenmiş yepyeni bir İslam Enstitüsü ve cami mimarisi pekâlâ yaratılabilirdi.

            İki milyon Türk lirasına mal olan bu camiin Massachusetts Avenue üstünde bulunan cümle kapısının sağındaki ve solundaki binalar, İslam Enstitüsüne ayrılmıştı. Bu her iki enstitü binası arasındaki sütunlu kapıdan bir avluya giriliyor, oradan da kısa bir merdivenle gerideki camiin methaline çıkılıyordu. Camiin içi, tam bir dörtgendi. Dışardan bir kubbe görülmemekle beraber, içerde tavan kısmının ortasında bir kubbe boşluğu meydana getirilmişti. Tavan, duvarlara da bağlanan, dört müstakil pilpaye üzerine oturtulmuştu. Arap mimarisi tarzlarının hepsinde olduğu gibi planda metrik bir düzenin gereklerine uyularak, kısmen simetriden yoksun bir şekilde inşa edilmekte olan bu üç blok binadan camie isabet eden kısımda ve tamamen yerin altında olmak üzere büyük bir konferans salonu meydana getirilmişti. Camiin sağ ve sol duvarlarındaki büyük ve uzun pencerelerden süzülen bol ışığın binayı yeterince aydınlatacağı anlaşılıyordu.

            Henüz inşa halinde bulunan bu binada, yukarda işaret ettiğim şeylerin hepsini görüp inceledikten sonra, inşaatın iç kısmını her bakımdan yükseltecek en güzel süsleme tarzının, bizim Kütahya çinileri olduğuna katiyetle inanmıştım. Çünkü Ankara’ya dönüşümden bir süre sonra gerçekleştirilmiş olarak gördüğün çini desenleri o kadar harikulâde bir şekilde işlenmişti ki, mihraptan başlamak üzere binayı içeriden saracak olan bu nefis çiniler kadar hiçbir tezyinatın binayı estetik bir zarafetle dolduramayacağı muhakkaktı. Bu duruma göre, tavana ve yere daha az bakması lazım gelen cemaatin, camide tam göz hizasında karşılaşacağı biricik süsleme unsuru, ancak bizim Kütahya çinilerimiz olacaktı. Onun için Ankara’da çalışmış olan uzman heyetin her bir üyesini, Washington camiinin tezyini konusundaki isabetli fikir ve kararından dolayı candan tebrik ederken, bu kararları uygulamakta büyük başarı gösteren Kütahya’daki “Metin Çini” ve “Azim Çini” müesseselerini candan tebrik etmek de bir görevdir. Washington camiini, inşaatı tamamlandıktan ve çinilerini seramik uzmanı Hakkı İzet’in nezareti altında yerlerine konduktan sonra tekrar görmeyi ne kadar isterdim.

            Washington Katedrali

            16 Mart 1954 Salı günü tam öğle vakti Washington’un ünlü katedralini gezecektim. Burada önemli konu vardı. Bunlardan biri, hemen yarım yüzyıldır inşa edilmekte olan Gotik üslûptaki bu büyük kilisenin inşasına nasıl devam edildiğini yakından görmekti. İkincisi de Amerika’nın en ünlü organisti olan Mr. Paul Calloway’i şahsen de görüp tanımaktı.

            Katedralin Ortaçağ Gotik üslûbunda inşa edilmesi beni çok ilgilendiriyordu. Çünkü hem 14. yüzyıla ait bir üslûbun nasıl tekrarlandığını bana canlı olarak gösterecek bir inşaatla her zaman karşılaşmama imkân yoktu; hem de Fransız, Alman veya İngiliz Gotiğinde gördüğüm yöresel özellikler bakımından, Washington katedrali inşaatında da bu türlü bir özelliğin mevcut olup olmadığını yerinde incelemem mümkündü.

            Bu katedralin organisti olan Mr. Paul Calloway’i şahsen tanımak benim için çok ilginçti. Organist Calloway’in adını ve şöhretini çoktan işitmiş, orgdaki virtüozluğunu RCA Victor plaklarından dinlemiştim. Zaten hangi memlekete gitsem oranın orgunu ve organistini aramak âdetimdi. Müzik literatürünün en ileri bir enstrümanı olan orgun tarih boyunca geçirdiği gelişim çok özenli aşamalar gösteriyordu. Batıda bugünkü müzik sanatına temel olan tonal bünyeyi 18. yüzyılın ilk yarısında meydana getiren büyük organist ve kompozitör Johann Sebastian Bach’ın sanat ve estetiğiyle yakından meşgul olmam, bana zamanımızın belli başlı büyük organistlerini şahsen de tanımak fırsatını vermişti. Vaktiyle Leipzig’de tahsil ederken, zamanın en büyük organisti Prof. Carl Straube’yi okulumuzda hemen her gün görüyordum. Onun Thomaskirche’deki Thomaner çocuk korosuna okuttuğu “a capella” üslûptaki Bach Motette’lerini idare ettikten sonra, bizzat verdiği org konserlerini hemen her Pazar zevkle dinlerdim. Daha sonraları Prof. Carl Straube’yi ve onun en ileri bir öğrencisi olan organist Günther Ramin’i şahsen tanıdım. 1936 yılında Almanya’dayken, Berlin Dom’unun organisti olan Prof. Fritz Heitmann’ı da şehsen tanımıştım. Devrinin büyük organistlerinden biri olan Heitmann, o zaman nispeten gençti. Kendisini ilk olarak Berlin sarayının yanındaki Dom’un muazzam orgunda, Bach’ın eserlerini icra ederken görmüş ve üstatlığına hayran olmuştum.

            Gene aynı günlerde, modern sanatın kurucularından olan kompozitör Prof. Paul Hindemith, beni Fritz Heitmann ile şahsen de tanıştırmıştı. O esnada orgun tarihî gelişimi inceliyordum. Bu yolda çalıştığımı işiten Prof. Heitmann, Berlin’in en eski ve tarihî bir orgunu göstermek üzere beni Charlottenburg sarayının bahçesindeki meşhur Eosander şapeline davet etmişti. 17. yüzyılda inşa edilen bu Barok üslûptaki saray kilisesinin galerisinde, küçük olduğu kadar da zarif bir org görüme ilişmişti. Gene aynı yüzyılda imal edilmiş olan bu orgun boruları, şapelin iç kısmına bakan bir çıkıntı şeklinde, klavyelerin ve pedalın bulunduğu konsol kısmı ise galerinin içinde ve org borularının arkasında yer almak üzere monte edilmişti. O gün Prof. Fritz Heitmann’ın bu tarihî org üzerinde Buxtehude’den ve J.S.Bach’tan çaldığı eserleri unutamam.

            1951 senesinde de vazife ile Strasburg’a gönderilmiştim. Çok iyi bir tesadüf eseri olarak büyük organist Prof. Dr. Albert Schweitzer de orada bulunuyordu. Devrimizin tanınmış bir operatörü de olan Albert Schweitzer, otuz kırk senedir Afrika’da Lambarene’de sırf şahsî servetiyle zencileri tedavi etmek için vahşi ormanlar içinde kurduğu hastaneden bir müddet ayrılmış ve anavatanı olan Strasburg’a gelmişti. İşte 1953 yılı Nobel ödülünü kazanmış olan bu bilim ve sanat adamını da Strasburg’daki Uluslararası Radyodifüzyon Konferansına katılmam vesilesiyle tanıdım. Radyo konferansı delegeleri şerefine düzenlenen bir konsere Albert Schweitzer de davetliydi. Konserden sonra kendisini şahsen de tanıyıp, uzun uzadıya konuştum. Böylelikle otuz yıldır manen takip ettiğim büyük bir sanat adamını yakından tanımak fırsatını da elde etmiştim.

            Hiç unutmam, davetli bulunduğumuz salonda doğruca ona gitmiş ve “Prof. Albert Schweitzer ile mi tanışmak şerefine nail oluyorum?” diyerek elimi uzatmış ve kendisinden güler bir yüzle “Hiçbir şerefe nail olmuyorsunuz ama o aradığınız benim!” cevabını almıştım. Sonra Türk olduğumu, kendisini ilk olarak 1922’de neşrettiği 800 sahifelik meşhur Bach biyografisini okumak suretiyle tanıdığımı söyledim. Hele buna çok memnun olmuştu. Kendisiyle uzun uzun konuşup, yıllanmış bir arzuyu giderdikten sonra, koskoca elini sıkıp teşekkürle veda ettim. Schweitzer tekrar dönüp yanıma geldi ve bana aynen şu sözleri söyledi; “Şimdiye kadar tanıdığım ilk Türksünüz. Maalesef bugüne kadar elime böyle bir fırsat geçmedi. Yalnız çocukluğumdan beri baba yurdunda edindiğim intibalar arasındaki: İnsan bir Türk gibi sözünün eri olmalıdır! kanaatini hâlâ unutamam. Hattâ birisiyle herhangi bir iş üzerinde mutabık kalsak da sıra mukavele imzalamaya gelse: Ben bir Türk gibi sözümün eriyim, imzaya ne hacet? der ve mukavele imzalamam; hattâ benimle çalışacak olanlara da aynı kanıyıı açıklayarak, onlarla da mukavele imzalamam!” İşte yüzyılımızın feragatli bir bilim ve sanat adamı olan büyük organist Albert Schweitzer ile de böyle enteresan bir hatıram vardı. Hem onu yalnız Bach biyografisinden değil, sahibinin sesi veya RCA Victor plaklarına alınmış org yorumlarıyla da tanıyordum.

            O gün öğle vakti Washington Millî Katedralinde’ydik. İlk gördüğüm manzara bana hiç yabancı gelmemişti. Bu bina da haç plan üzerine inşa edilmekte olan İngiliz Gotiğinin tipik bir örneğiydi. Yarım yüzyıldan beri meydana getirilmekte olan katedralin inşasına bir yandan devam edilirken, binanın vaktiyle tamamlanmış olan kısımlarına 47 yıllık bir ömrün ağırbaşlılığı çökmüştü. Katedralin halen mevcut olan kısmı, proje üzerinde tamamını incelediğim binanın, kanaatimce henüz dörtte bir buçuğunu oluşturuyordu.

            Binanın ne zaman tamamlanacağını öğrenmek abes olmakla beraber, dayanamayıp sordum. Güldüler ve bana, “Kim bilir gelecek yüzyılların hangisinde biter!” diye cevap verdiler. Buna şaşmamak lazımdı. Çünkü Kolonya katedrali inşaatının, yanılmıyorsam on birinci yüzyılda başlayıp 19’uncu yüzyılda bitilmiş olduğunu işitmiştim. Bir kere bu türlü binaların devlet tarafından değil, cemaat tarafından yapılmasında, inşasının asırlar boyunca devam etmesinde dinî bir zaruret de vardı.

            Washington katedraline girer girmez ilk işimiz, organist Mr. Paul Calloway’i sormak olmuştu. Kendisinin, yandaki okul binasında çocuk korosunu çalıştırmakta olduğunu ve bizi orada beklediğini söylediler. Derhal o kısma gittik. Burası binanın müştemilatından olan “Kantorluk” dairesiydi. Leipzig’daki St. Thomas kilisesinde olduğu gibi, buranın da bir organisti ve bir kantoru vardı. Bu kişinin görevi, katedralin müzik işlerini yürütmek, yalnız erkek çocuklardan oluşan koroyu yetiştirmek, dinî törenlere baş organist olarak katılmaktı.

            Binanın okul kısmına girdiğimiz vakit, Calloway piyanonun başına geçmiş küçüklü büyüklü 40-50 kadar çocuğa koro çalışması yaptırıyordu. Mr. Calloway, bizi görür görmez yanımıza geldi ve ders bitinceye kadar, sıkılmazsak, sınıfın içinde oturup beklememizi bizden rica etti. Hiç böyle bir teklife olmaz denir miydi! Derhal oturduk ve koroyu dinlemeye başladık. Hatırımda kaldığına göre Bach Motette’lerinden birine çalışılıyordu. Bu çocuk korosunun seviyesi çok iyiydi. Çalışma 20 dakika kadar devam ettikten sonra bitti. Sonra Mr. Paul Calloway, bizi kendi odasına götürdü. Orada bir saat kadar oturup konuştuk. Konumuzun esasını, Amerika’daki orglar ve organistler oluşturuyordu. Söz, dünyaca tanınmış Avrupalı organistlere gelmişti. Calloway, bunların hepsini tanıyordu. Büyük Alman organisti ve zannedersem Bach’ın 16. halefi olan Prof. Carl Straube’nin öldüğünü ve onun yerine Günther Ramin’in geçtiğini biliyordu. Ne gariptir ki, ben de Berlinli büyük organist Fritz Heitmann’ın birkaç ay evvel ölmüş olduğunu Calloway’den öğrendim. Kafamda derhal 1936’daki Berlin canlandı. Hakikaten üzüldüm.

            Vakit bir hayli ilerlemişti. Organist Calloway, “Size katedrali ve orgu göstereyim” dedi. Kendisinin rehberliği altında, önce katedralin tamamlanmış olan kısımlarını gezdim. Bu arada Mr. Calloway’den bir hayli bilgi aldım. Katedralin temel atma merasimi, Theodore Roosevelt’in başkanlığı zamanında ve 1907 yılında yapılmış; o tarihten bu yana geçen 47 yıl içinde binanın inşasına parça parça devam edilmiş. Eğer işe aynı süratle devam edilecek olursa, inşaatın 70-100 senede bitirilebileceği muhakkakmış! Devrinin tanınmış mimarı Philip H. Frochmann’ın eseri olan bu Gotik katedral, geleneksel Gotik sanatın bugünün anlayışına nasıl uygulanması gerektiğini açıklayan bir etüdün neticesi mahiyetindeymiş. Nitekim Amerika’da mimarlık tahsil eden gençler, bu katedralde Gotik sanatın bütün özelliklerini uygulama imkânını veren canlı bir örnekle karşılaşmaktaymışlar. Washington katedrali, Gotik sanatın yarım yüzyıldır yakından incelenmesini mümkün kılan bir laboratuar olma niteliğini de kazanmış.

            Mr. Calloway’in yaptığı açıklamalarla binayı gezmiş, enteresan şeyler görmüş ve öğrenmiştim. Bu arada binanın içindeki ve dışındaki Gotik detaylar ile kemerler, pencereler, cam resimleri vesaire de dikkate değer bir manzara gösteriyordu. Hele bunların arasında en mühimi, katedralin orguydu. Nihayet sıra ona da gelmişti. Rehberimiz Mr. Calloway, bizi doğruca katedralin orta ve yan tarafındaki org konsoluna götürdü. Bu geniş konsol üzerinde gördüğüm dört klavye ile sağlı sollu “stop” mekanizması, dikkatimizi çekecek kadar önemliydi. Orgun bu kısmı, karışık ve komplike bir makineye benziyordu. İrili ufaklı boruların en mühimleri, özel ve gizli bir hava tertibatıyla birlikte, binanın içindeki sağ ve sol galeriden dışarıya doğru monte edilmişti.

            Organist Calloway, büyük bir nezaket göstererek, bize J.S.Bach’tan iki eser çaldı. O esnada katedralin içi bomboştu. Bach sanatının muazzam kemerler altında meydana getirdiği yankılar, bütün katedrali dolduruyordu. Böylece Calloway gibi ünlü bir organisti de yakından tanımak, orgda bizzat kendisinden Bach’ın sanatını tam bir sükûnet içinde dinlemek, benim için son derece yararlı oldu.

            Mr. Calloway, üzerinde çaldığı orgun özellikleri hakkında da bana bir hayli bilgi vermişti. Washington katedralinin orgu, gerek ton güzelliği, gerek büyüklük bakımından dikkate değer bir enstrümandı. Bu org, Boston’daki en büyük org fabrikalarından birinde yapılmıştı. Meşhur org imali ustası Ernest M. Skinner tarafından meydana getirilen bu enstrümanda, birçok sesi veya birçok oktavı, çeşitli renk ve tertiplerde bir arada çalabilme imkânları sağlanmış ve bu suretle muazzam bir org mimarisi meydan gelmişti. Uzun süren bir fabrikasyondan sonra, ancak 1938 yılında binanın içine monte edilebilen bu muhteşem enstrümanda, o tarihten bugüne kadar birçok misafir organist çalmış ve büyük org konserleri verilmişti. 126 çeşit renk ve ses kombinezonuna imkân veren bu orgun 8,354 adet irili ufaklı borusu mevcuttu. Binanın bodrumuna yerleştirilmiş olup, orgun borularına otomatik olarak hava sevk eden iki geniş elektrik körüğü de vardı ki, bunlardan biri 20, diğeri 15 beygir kuvvetindeydi. Gerçi “El elden üstündür tâ arşa kadar!” denildiğine göre, Hamburg’da Michaelis katedralinde bulunan orgun 12,173, Breslau’da bulunan bir orgun ise 15,133 borusu olduğunu biliyordum.

            Nihayet meşhur organist Calloway’den teşekkür ederek ayrıldım. Mr. Buhrmann’ın otomobiliyle şehrin merkezine doğru ilerlerken, yolumuz gene Massachusetts Avenue’ye düşmüştü. Bu yol Washington’a geldiğim günden beri en çok geçtiğim bir yoldu. Çünkü bizim sefaretimiz ile ataşeliğimiz ve inşa edilmekte olan cami de aynı cadde üzerinde idi. Bu güzel avenüde ilerlerken, arkadaşım, aynı cadde üzerinde inşa edilmekte olan binalar hakkında da bana bilgi veriyordu. Bunların arasında oldukça büyük binalar da vardı. Washington camiine yaklaştığımız bir sırada, büyük, kubbeli ve inşa halinde bulunan diğer bir bina dikkatimi çekti. Bunun Washington’daki Rum Ortodoks cemaati tarafından yaptırılan bir kilise olduğunu öğrendim. Bina, Massachusetts Avenue’de, camiin bulunduğu kolda inşa edilmeye başlanmış; adı Aya Sofya kilisesiymiş.

            Washington Senfoni Orkestrası
            ve Jascha Heifetz provası

            Onu ilk olarak 27 sene önce Leipzig’de görmüştüm. O zaman çok gençti. Heifetz gelecek diye bütün Leipzig birbirine girmişti. O tarihte Leipzig’de tahsil ediyordum. Heifetz gibi bir virtüozun konserine gidebilmek bir ayrıcalıktı. Büyük sanatçının “Stradtisches Kaufhaus” salonunda vereceği konserin biletleri çok pahalıydı. Miniminicik bütçemden her şeye rağmen ayırdığım para ile Heifetz’i ayakta dinleyebildim. Bu ilk izlenime diyecek yoktu. Virtüozun başarısına hayran olmuştum. O zamandan bu zamana dosyamda sakladığımı zannettiğim programı maalesef bulamadım. Onun için 27 yıl önce Almanya’daki bu ilk karşılaşmada dinlediğim eserleri şimdi maalesef hatırlayamıyorum. Ne garip bir tecellidir ki, o tarihten bu yana Heifetz ile bir daha karşılaşamadım. Washington’da tetkik programımı hazırlayan Mr. Mausmann’dan Heifetz’in provasını dinleyebileceğimi işittiğim anda son derece sevinmiştim.

            Nihayet Jascha Heifetz ile 27 yıl sonra ikinci defa olarak karşılaşacağım 17 Mart 1954 Çarşamba günü de gelmişti. Aynı gün saat tam 10.30’da Washington senfoni orkestrası binasında olacaktım. Arkadaşım Mr. Buhrmann’ın anlattığına göre, gideceğimiz bina Amerika ihtilâlinden önceki yıllarda inşa edilmiş. Şehrin müze, galeri, kütüphane ve sair anıtsal türden kültür müesseselerini içine alan bir bölgeyi süslemekteymiş. Mimarisi bakımından klasik Yunan üslûbundaymış.

            Bir parkın içinde, dikdörtgen bir plan üzerine kurulmuş olan bina, dışarıdan hakikaten muhteşem bir etki yapmaktaydı. Neo-klasik üslûpta inşa edilmiş olan bu büyük taş binanın esas antresiyle cephelerinde, yanılmıyorsam İyonya üslûbunda sütunlar vardı. Dışarıdan daha ilk bakışta, binanın bir toplantı binası olduğu anlaşılıyordu.

            Konser salonunun sahne gerisine ayak bastığımız andan itibaren de içeride Beethoven’in Op.61 re-majör keman konçertosunun prova edildiği anlaşıldı. Büyük bestecinin bu biricik konçertosu, içinde dinleyici kitlesi olmayan büyük ve bomboş bir salonda çalınıyordu. Yol gösteren memur yan kapılardan birini sessizce açıp bizi içeri soktu ve biz de daha girdiğimiz yerde nefesimizi bile kısarak mıhlanıp kaldık. Ne garip bir tesadüftür ki, tam o sırada orkestra susmuş, solist ise eserin birinci kısmının kadansına başamıştı. Hiç böyle bir anda kapı açılır da içeri girilir miydi? Hattâ orkestra müzisyenlerinden bazıları, başlarını çevirip bu vakitsiz ziyareti protesto edercesine bize bakmıştı. Her ne halse olan olmuştu.

            Podyumun sağındaki küçük mermer merdivenin basamaklarına oturup provayı dinlemeye başlamıştım. İki bin kişi aldığını tahmin ettiğim bu muazzam salon içinde, Heifetz’den Beethoven’in keman konçertosunu yalnız başıma dinlemek, benim için ne enteresan bir maceraydı. İşte o anda, hayranı olduğum bu biricik konçertonun beni vakit vakit etkisi alına alan hatıraları da kafamda canlanmaya başladı. Bu eşsiz eseri birçok sanatkârdan dinlemiştim. Fakat ben en ziyade Fritz Kreisler’in bu muazzam eseri anlayış ve ifade ediş tarzına hayran olmuştum. Nitekim Heifetz’in çaldığı kadans, hatırımda kaldığına göre Kreisler’in kadansı değildi. Joachim’in olduğunu tahmin ettiğim bu kadans, bana hayli yabancı geliyordu. Çünkü ben bu eseri Kreisler’in kadansıyla dinlemeye alışmıştım. Yine de virtüozun kadansı bitirip asıl müziğe girmesi, beni eserin sıcak atmosferine gene çekip almıştı.

            Beethoven’in 1806 yılında, çocukluk arkadaşı Stephan von Breuning’e ithaf ederek meydana getirdiği bu konçerto, müzik literatürünün diğer konçertolarından çok farklıydı. Nitekim büyük üstadın biricik operası Fidelio da, müzik literatüründe yer alan diğer operaların hiçbirine benzemiyordu. Beethoven, hemen her eseriyle olduğu gibi, bu iki eseriyle de gerçek sanatın form, kaide, düzen, usûl ve saire türünden didaktik prensiplerin üstünde olması lazım geldiğini fiilen ispat etmişti. Ne yazıktır ki, halk önünde çalmayan Jascha Heifetz, boş yere kuvvetini israf etmemek kararıyla olacak ki, bu büyük eseri orkestra ile birlikte hafif bir tonla çalıyor ve bu arada yalnız marke etmekle yetiniyordu. Bu usûlü tecrübeli sanatkârların hemen hepsinde görmüştüm.

            Ne çare ki bu şekilde bir icra tarzı, dinleyeni tatmin etmekten çok uzaktı. Bununla beraber Beethoven konçertosunun Heifetz gibi bir virtüoz tarafından böyle marke edilerek çalınmasını dinlemeye çoktan razıydım. Ne yazık ki, bu büyük virtüozun ertesi Perşembe akşamı aynı salonda halkın önünde vereceği konserde bulunup, Beethoen konçertosunu dinlememe imkân yoktu. Çünkü aynı saatte verilecek bir tiyatro temsiline evvelden angaje olmuştum. Bu imkânsızlık karşısında, kulağımı dört açıp, Heifetz’in Beethoven’i marke ederek çalmasından dahi bir şeyler öğrenmeye, bu çalışı diğer virtüozların icra tarzlarıyla karşılaştırmaya azami gayret sarf etmiştim.

            Orkestra şefi Howard Mitchell’in güçlü bir şef olduğu anlaşılıyordu. Nitekim konçertonun birinci kısmı bitmişti. İnce, zayıf ve çelimsiz bir insan olan virtüozu 27 yıl önceki Heifetz ile kıyaslama imkânını bulamamıştım. Çünkü aramızdaki mesafe uzak, salon ise oldukça loştu. Kendisiyle önceden randevu almadığımız için ani bir mülâkat talebiyle virtüozu rahatsız etmek istemedim. Zaten bazı virtüozların bu bakımdan çok hassas olduklarını da biliyordum. Belki de onu biraz sonra tanışıp görüşeceğim orkestra şefi Mr. Mitchell’in odasında görebilmem mümkün olacaktı.

            Ben böyle düşünürken, Heifetz ile şef salondan çıktılar. Mr. Buhrmann ile birlikte ben de salondan çıkıp şefin odasına gittim. Jascha Heifetz, başka bir odada istirahate çekilmişti. Çok güler yüzlü ve sempatik bir zat olan şef Howard Mitchell ise bizi büyük bir nezaketle karşılamıştı. 15 dakika kadar konuştuk. Mr. Mitchell memleketimiz hakkında birçok şeyler biliyordu. Nitekim şef, ertesi akşam bizi Heifetz’in konserine davet etmek nezaketinde bulundu. Fakat bu davete maalesef icabet edemeyişimizi sebebini anlayınca, bize hem hayret etmiş, hem de hak vermişti. Çünkü bir akşam sonra “Arena Lobby” tiyatrounda oynanacak olan Tennesee Williams’ın “Summer and Smoke” adlı eserinin temsiline davet edilmiştik.

            Beethoven keman konçertosu ve Jascha Heifetz

            17 Mart 1954 Çarşamba günü öğleden önce Washington senfoni orkestrasının provasında geçirdiğim saatleri unutamayacağım. Beethoven’in Op.61 re-majör keman konçertosunun birinci kısmının provasını bitiren viyolonist Jascha Heifetz beş on dakika için dinlenirken, biz de orkestranın şefi Howard Mitchell’in odasında bir hayli ahbaplık etmiştik.

            Nihayet provaya devam edilmesi için şefle birlikte tekrar salona girdik. Orkestra üyeleri de yavaş yavaş yerlerini almışlar, şefi ve virtüozu bekliyorlardı. Mr. Buhrmann ile beraber ben de mermer merdiven basamağında eski yerimi aldım. O esnada Heifetz de gelip yerini aldı ve konçertonun ikinci kısmının provasına başlandı. Heifetz, gene hafif bir tonla, ancak marke ederek provaya devam ediyor ve tecrübeli sanat icracılarının hepsinde olduğu gibi, provada olsun kendisini yormaya niyeti olmadığını gösteriyordu. Fakat büyük bir ilgiyle takip ettiğim bu provada dikkatimi çeken hususlar az değildi. Maharetli ve enerjik bir şef olduğu anlaşılan Howard Mitchell, sevk ve idareyi tamamen Heifetz’e terk ederek, orkestrayı virtüozdan naklen idare ediyordu. Heifetz ise, eseri hem icra ediyor, hem de şefi ve orkestrayı kendi iradesine tabi kılıyordu. Solistin bütün hali, harekâtı, başının bilhassa antrelerdeki kesin ifadesi, inisiyatifin yalnız kendinde olduğuna daha ilk bakışta herkesi inandırıyordu. Bana gelince, ben, virtüozun hafif tonla marke ederek çaldığı halde şefe ve orkestraya hakim olması ile Beethovenvari bir mimarinin telkin ettiği azamet ve ihtişam karşısında ancak kendi yolumu tayine çalışıyordum.

            Eser ne harikulâde bir eserdi. Bu büyük virtüozun kendine mahsus anlayışı ve icra tarzı ile Fritz Kreisler’in icracılığından elde ettiğim izlenim arasında bir hayli fark olmasına rağmen, ansızın karşılaştığım bu yeni icra şekli, benim için tasavvuru imkânsız bir sürpriz olmuştu. Bugün artık icracılığı tamamen bırakmış olan büyük viyolonist Fritz Kreisler, hele Beethoven konçertosunda, tam bir filozoftu. Jascha Heifetz ise bu muazzam eseri icrada, daha çok parlak bir tekniğe, virtüoziteye, zarif ve ince bir ifadeye yer veriyordu. Şüphesiz böyle teknik ve virtüozca bir anlayışın da enteresan tarafları vardı ama Beethoven’in kendi sanatını daha çok ifade ve beyan estetiği üzerine kurduğu da muhakkaktı. Hattâ büyük besteci, bu biricik konçertosunu ilk olarak devrinin tanınmış bir viyolonisti olan Franz Clement’e icra ettirmişti. Bu viyolonist ise, zamanının zarif, ince ve daha çok dış ifade ve nüanslara önem veren bir virtüozuydu. Hattâ eserin 1807 yılında Viyana’da Franz Clement tarafından ilk olarak icrasının ardından Umumi Musiki gazetesinde çıkan bir eleştiri: “Beethoven’in bir keman konçertosu yazmış ve bu eserin şehrimizin tanınmış viyolonisti Clement tarafından kendine mahsus bir zarafet ve incelikle çalınmış olması, Beethoven dehasına hayran olanlar için şüphesiz enteresan bir haberdir” cümlesini de içermekteydi.

            Bu konuda sözü geçen bazı eleştirmenlerin birleştikleri gibi, viyolonist Clement’in icracılığı, yalnız “zarafet” ve “incelik” ile nitelendirildiği takdirde, eserin ilk çalınışının Beethoven’i hiç de memnun etmemiş olduğu kendiliğinden anlaşılıyordu. Çünkü Beethoven’in eserleri, bu yolda bir icracılığa kesinlikle müsait değildi. Devrimizin en büyük bir viyolonisti olduğuna şüphe edilmeyen Jascha Heifetz’in Beethoven konçertosunu çalışında da kendine mahsus ileri bir zarafet ve incelikle karşılaştığım muhakkaktı. İşte Fritz Kreisler ile Jascha Heifetz arasındaki fark kendini bilhassa bu noktada gösteriyordu. Hele provanın ilk yarısında dinlediğimiz birinci kısma hakim olan beş ayrı temayı, Heifetz ne zarif, ne ince bir anlayışla ifade etmişti. Fritz Kriesler ise, gerek konçertonun birinci kısmına girişte ve gerek bu kısmın temalarını her türlü hassasiyetten uzak bir sadelik ve ağırbaşlılık içinde ifade edişte, Beethoven’e özgü ifade estetiğinin gereklerini tam olarak yerine getiriyordu. Meşhur viyolonist Florizel von Reuter’in dediği gibi, konçertonun bu kısmında ulvi bir ilhama dayanan esas temanın sırf o ruha hitap eden sadeliği, eserde kastedilen anlamı her dinleyene kolayca ulaştırmaktadır.

            Jasha Heifetz, konçertonun ikinci kısmını gerçekten kendisinden beklenen bir kudretle ifade etmişti. Şef Mitchell ile orkestra üyelerinin sevinç ve hayranlıkları yüzlerinden anlaşılıyordu. Konçertonun her türlü iddiadan uzak olan bu kısmı ne kadar sade, ne derece samimiydi. Orkestranın yaylı sazları, bu kısma hakim olan esas temayı, sakin ve örtülü bir atmosfer içinde, ne kadar güzel ifade etmişti. Çok kısa ömürlü olan bu kısım, virtüozla orkestra arasında cereyan eden senfonik bir karşılaşmanın sonunda, ne hülyalı bir ifade içinde nihayete ermişti. Sanatında kolay kolay lirizme yaklaşmayan Beethoven’in, bazen elinde olmadan kapıldığı her poetik ifadenin arkasından mutlaka reel bir tefekküre yönelivermesinin en kuvvetli örneği, eserin üçüncü ve son kısmına geçişte ne güzel görülüyordu. Nitekim bu geçiş, hülya dolu bir dalıştan realiteye intikalin açık bir örneğiydi. Burada hayal ile hakikat arasındaki tezada geçişi hazırlayan kısa bir kadanstan sonra solist, eserin son kısmı olan rondonun esas temasını ne canlı, ne enerjik bir hamleyle ifade etmiş ve beni hayal âleminden hakikat âlemine hızla çekip götürüvermişti. Bir önceki poetik ifadenin yerine, şimdi canlı ve hareketli bir cümle geçmişti. Burada orkestra, ne ileri bir harikulâdelik gösteriyordu. Parlak keman pasajlarına eşlik eden klarinet ve korno türünden ağız sazları, Florizel von Reuter’in de dediği gibi, eserde ne romantik bir fon meydana getirmekteydi. Nihayet bu gerçek ve neşe dolu havayı bir an için bulandıran sol minör temasının da işitilmesinin ardından icra edilen kısa bir kadanstan sonraki tema varyasyonu, eserin bu kısmına büsbütün başka bir ruh haletini etkili kılmakta ve konçertonun üç kısmına birden hakim olan estetik bir bütünlük içinde eser sona ermekteydi. Netice itibariyle Heifetz’in yorumu, marke ederek icra etmesine rağmen, harikulâde enteresandı.

            Alman ekolüne mensup keman literatürünün, Beethoven sayesinde ileri bir mertebeye ulaştığı muhakkaktı. Hattâ Viyana klasiklerinde ve daha önce preklasiklerde olduğu gibi, keman icracılığının teknik tarafına Beethoven’in de önem vermiş olması söz konusu olamazdı. Beethoven’in keman musikisine, Bach’ta olduğu gibi, muazzam bir tekniği etkili kılmadığı muhakkaktı. Onun için, büyük sanatçının keman musikisindeki ruh derinliğine, hiçbir bestecinin keman literatüründe tesadüf etmeye imkân yoktu.

            Beethoven’in bu biricik keman konçertosunun diğer bir özelliği de, âdeta solo kemanı da içeren bir senfoni olarak meydana getirilmiş olmasındaydı. Çünkü senfoni üstadı Beethoven, değil bu konçertosunu, hattâ biricik operası Fidelio’yu bile senfonik müziğin mutlak atmosferi içinde meydana getirmekten kendini alamamıştı. Bu itibarla Beethoven keman konçertosunun, bir bakıma sanatkârın 10. Senfoni’si telâkki edilmesi, pek yabana atılacak bir fikir değildi. Çünkü Beethoven’in bu konçertoda gerçek konçertonun gerektirdiği geleneksel form ve tekniğe uymadığı bir gerçekti. Meselâ Beethoven bu esere 45 dakika süren icra müddetiyle tam bir senfoni uzunluğu vermişti. Aynı zamanda Beethoven, bu eserindeki tematik oluşumların önemli bir kısmını tamamen orkestraya yüklemek suretiyle de ideal keman konçertosu formunu oldukça zedelemişti.

            Fakat şurası da muhakkaktı ki, eserinin form mecburiyeti içinde değil, yalnız ve yalnız müzikal bir ifade içinde şekillenmesi esası üzerinde durmuş olan Beethoven, bu keman konçertosunu da ancak senfonik düzen bakımından istenilen merhaleye ulaştırmıştı. Nitekim virtüoz konçertolarının gerektirdiği parlak mesajları içermeyen bu eserde karşılaşılan fikirler, konçertonun bütününe hakim olan anlamın en ufak parçaları şeklinde ortaya çıkmaktaydı. Bu nedenle bahis konusu fikirlerin Beethoven’in kastettiği anlamda ifade edilebilmesi, viztüozdan mekanik bir mükemmeliyet yerine müzikal bir ifade kudreti bekliyordu. Onun içindir ki, baştan aşağı senfonik bir ruh taşıyan bu eserde, orkestranın da solo enstrüman kadar önemi vardı. Hattâ bu konçertonun icrası esnasında, ifadenin ağırlık merkezi, virtüozla orkestra arasında dönüşümlü olarak seyretmekte ve her ikisi de vakit vakit ön planı işgal etmekteydi.

            Beethoven keman konçertosunun geniş çevrelerde tanınıp sevilmesi, ancak uzun yıllardan sonra mümkün olabildi. Eserin Paris’te ilk olarak dinlenmesiyse 1837 yılına isabet etmekteydi ki, bu tarihten itibaren Beethoven konçertosu, Paris konservatuvarı konser repertuvarında sık sık yer aldı. Bir müddet sonra da devrinin büyük keman üstadı Joachim’in harikulâde icra dehası, bu muazzam eseri dünya ölçüsünde bir şöhrete ulaştırdı. Bugün Beethoven’in keman konçertosu, belli başlı virtüozların repertuvarında en mühim yeri işgal etmektedir.

            Kongre Kütüphanesinin Türkiye bölümü
            ve Shakespeare Kütüphanesi

            17 Mart 1954’te Washington’a geleli dokuz gün olmuştu. Bu süre zarfında incelediğim konular bana hayli malzeme sağlamıştı. Fakat daha görülecek çok şey vardı. Washington’da geçecek daha dört günüm vardı. Bunun da son iki günü Cumartesi ve Pazara isabet ediyordu. O halde bu sürenin ancak iki buçuk gününden faydalanabilmem mümkündü. Bu derece dar bir zamana sıkıştırılacak konular arasında, Kongre Kütüphanesi’nin Türkçe yayın] bölümü ile Shakespeare Kütüphanesi’nin ve gene Kongre Kütüphanesi’ndeki Beethoven mektupları koleksiyonunun incelenmesi de bulunuyordu. Öte yandan meşhur Budapeşte yaylı sazlar kuvartetinin Kongre Kütüphanesi müzik salonundaki konseri ile iki ayrı tiyatro faaliyetine de davetliydim.

            17 Mart Çarşamba günü otele dönüp dinlenmeye vaktimiz olmadığı için, yemekten sonra biraz dolaşıp, saat tam 14.00’te Kongre Kütüphanesi’nin müzik bölümünde Mr. Lichtenwanger’la buluştuk. Önce bu muazzam kütüphanenin arka tarafındaki caddenin öbür tarafında bulunan “Doğu” neşriyatı kütüphanesini gezmemiz gerekiyordu. Buraya gitmek için sokağa çıkacağımızı zannederken, iş tamamen aksine oldu. Bindiğimiz asansörle aynı binanın bodrum katına inmiş, yer altındaki geniş, rahat, aydınlık bir tünelden uzun uzun yürüdükten sonra, “Doğu” neşriyatı kütüphanesinin bodrum katına girmiş, oradan da gene asansörle üst kattaki büyük okuma salonuna çıkmıştık.

            İşte bu salon baştan aşağı Ortadoğu memleketlerinin yayımladığı kitap, broşür, dergi, gazete ve saire ile dolu idi. Mr. Lichtenwanger beni bu kütüphanenin şefi olan Dr. Ogden ile tanıştırdı. Dr. Ogden, uzun müddet Ortadoğu memleketlerinde bulunduğu için, bu bölgeye ait bazı dilleri konuşuyordu. Kendisinin rehberliği altonda kütüphanenin yer altındaki depolarına indik. Buraları hakikaten görülecek yerlerdi. Bir kere yangından tamamen korunacak tertibata sahip olan bu depolarda, ısıyı ve rutubeti sabit tutan havalandırma tertibatı da vardı.

            Kitapların konmasına mahsus çelik etajerler, her türlü ve her boyda eseri muhafaza edecek surette imal edilmişti. Burada ilk iş olarak kendi memleketime ait kısmı gezdim. Daha ziyade eski harflerle basılmış Türkçe kitap, dergi ve saire arasında çok enteresan şeylerle karşılaşmıştım. Bunların içinde Takvim-i Vakayi, Ceride-i Havadis gibi resmî gazetelerle salnameler, tarihî kıymete sahip dergi koleksiyonları ve daha birçok enteresan yayın vardı. Fakat burada dikkatimi çeken şey, çok zengin olan bu malzemenin sistematik bir tasniften yoksun oluşuydu. Zaten Mr. Ogden ile diğer ilgili memurlar da metodlu bir tasnife yakında başlanacağını söylüyorlardı. Nitekim benden iki ay önce Washington’a gidip, aynı konuyu incelemiş olan Millî Kütüphane müdürü arkadaşım Adnan Ötüken de bu cihetin dikkatini çekmiş olduğunu Ankara’ya dönüşünde bana söylemişti. Hattâ Adnan Ötüken’in Kongre Kütüphanesi’ne yaptığı teklif gereğince, bu iş için iki genç kütüphanecinin mübadelesine karar verilmiş. Bizim Millî Kütüphane’den İngilizce bilen bir bayan kütüphaneci Washington’a giderek, Kongre Kütüphanesi’nde staj yaparken, bir yandan da Türkçe eserleri tasnif edecek; Amerikalı bir bayan kütüphaneci de Ankara’ya gelerek Millî Kütüphane’de staj görüp,Türkçe öğrenecek ve Washington’a dönüşünde Kongre Kütüphanesi’nin Türkçe eserler kısmında çalışacakmış. Bu girişime cidden memnun olmuştum. Çünkü bu anlaşma her iki taraf için de yararlı olacaktı. Nitekim Ankara’ya dönüşümden bir müddet sonra, anlaşma hükümlerinin aynen yerine getirildiğine ve genç kütüphanecilerin, mübadele esaslarına göre, Washington’a ve Ankara’ya gönderildiklerine memnuniyetle şahit oldum.

            Kongre Kütüphanesi’nin Türkçe eserler kısmını gözden geçirirken, bu bölüme ait muazzam depoda Yunanca, Arapça, Farsça, Ermenice v.s. dillerle ilgili tasniflerle de karşılaşmıştım. Bu inceleme benim için çok enteresan olmuştu. Dünyanın en büyük kütüphanelerinden biri olduğunu öteden beri bildiğim Kongre Kütüphanesi’nde benim için çok enteresan bir inceleme konusu daha vardı ki, bunu da 19 Mart 1954 Cuma gününe bırakmıştım. Kongre Kütüphanesi’nin müzik kısmında, Beethoven’in el yazılarından ve mektuplarından oluşan çok zengin bir koleksiyonun bulunduğunu biliyordum. Bu belgeleri iyice inceleyecektim. Beethoven’in Türkiye ile olan ilişkisini saptamak için, öteden beri orijinal dokümanlar üzerinde yaptığım incleme ve yayınlara acaba bir şeyler daha ilave edebilir miyim diye hiçbir fırsatı kaçırmıyordum.

            Kongre Kütüphanesi’nden ayrılmış ve aynı cadde üzerinde bulunan Shakespeare Kütüphanesi’ne gitmek üzere caddeye çıkmıştık. Temiz ve ağaçlı bir yol üzerinde birkaç yüz metre kadar ilerlemiştik ki, Shakespeare Kütüphanesi’nin ferah, güzel, iç açan cephesiyle karşılaştık. Hafif kreme kaçan beyaz renkli taştan inşa edilmiş olan bu binadaki proporsiyona daha ilk bakışta hayran olmuştum. Nihayet binaya girmiş ve bizi bekleyen direktörle tanışmıştık. Modern bir anlayışa göre inşa edilmiş olmakla beraber, içeriğindeki ağırbaşlılığı klasik bir ruh içinde açıklayan bu kütüphanenin cephelerindeki sadelik, bilhassa dikkatimi çekmişti. Daha binaya girerken gözüme ilişen düz ve pürüzsüz fasadlardaki rölyefler, binaya hakim olan sessizliğe plastik bir hareket de veriyordu.

            Shakespeare Kütüphanesi’nin asıl adı “The Folger Shakespeare Library” idi. Çünkü bina ve içindekiler sırf Folger ailesinin servetiyle meydana getirilmiş, Washington şehrinin bilim ve sanat kurumları arasına zengin bir vatandaşın girisel girişimiyle bir yer daha katılmıştı. Bu suretle Folger Kütüphanesi, Henry Clay Folger ile eşi Emily Jordan Folger’ın, evlenmeleri tarihi olan 1885 yılından, vefatları tarihi olan 1930 yılına kadar geçen yarım yüzyıllık bir zaman içinde, memleketlerine büyük bir kütüphane hediye etmek gayesiyle topladıkları kitap ve dokümanlarla meydana gelmişti. Henry Folger’ın, edebiyata ve bilhassa Shakespeare sanatına karşı büyük sevgi ve ilgisi olduğunu öğrenmiştim.

            Bir zaman gelmiş ki, Folger ailesi kütüphanesi, Shakespeare edebiyatı ve uygarlık tarihi alanında bir araştırma kütüphanesi olma niteliğini de elde etmiş. Artık ailenin biricik gayesi, ölmeden önce Washington şehrine kazandıracakları kütüphane için bir de bina inşa ettirmek olmuş. Nihayet Folger kendi servetiyle inşa ettireceği kütüphanenin, Kongre Kütüphanesi’nin yanı başında olmasını tercih ederek, arsayı aynı bölge içinde temin etmiş ve Paul Philippe Cret’i bu idealinin gerçekleştirilmesi yolunda kendine mimar olarak seçmiş. Cret, Elisabeth devri mimarisinin aynı bölgede bulunan Capitol, Kongre Kütüphanesi ve Temyiz Mahkemesiyle tam bir âhenk içinde bağdaşabileceğine Folger’ı inandırmış. Oysa Folger öteden beri Shakespeare devri mimarisini tercih edermiş. Ne çare ki mimarın proje hazırlığı büsbütün başka bir netice vermiş. Çünkü Cret’in binaya tam bir sadelik içinde vermeyi başardığı klasik ruh ile cephenin yatay ve dikey hatları arasında meydana gelen âhenk, her şeyden önce modern bir ifade estetiğine dayanmaktaymış ve uzun çalışmalardan sonra ortaya çıkan projeyi herhangi bir devrin mimarî üslûbuna mal etme imkânı bulunamamış. Böylelikle ne Folger’ın, ne de Cret’in dediği olmuş ve sanki bilinmeyen bir kuvvet gayenin muhtaç olduğu asıl mimariyi kendiliğinden bulup meydana koymuş. Nitekim bu şekliyle kabul edilen projedeki esas cephe, heykeltıraş John Gregory’nin Shakespeare karakterinde vücuda getirdiği dokuz muhtelif kabartma ile büsbütün güzelleşmiş. Nihayet Folger, 1950 senesinin Mayıs ayında temel atma törenini yapmış, fakat iki hafta sonra da vefat etmiş. Bu suretle ölüm, eserini ona maalesef tamamlanmış olarak göstermemiş.

            İnşaatı on, on beş yıl kadar önce tamamlanan Folger Shakespeare Library’nin, içinde çok miktarda kitap, yazma, manüel vesaire bulunan okuma salonu, Tudor ve Shakespeare devrindeki İngiliz evi veya College’ı stilinde meydana getirilmişti. Bu salonun doğu tarafındaki duvarında, Folger çiftinin portreleri asılıydı. Okuma salonundan çelik kapı ile geçiren ayrı bir dairede, yangına, sıcağa ve soğuğa karşı korunacak teknik tertibatı da içeren dört adet çelik kitap deposu da vardı ki, bu depolarda en kıymetli kitap, yazma ve el yazıları saklanıyordu. Binanın içinde ayrıca bir galeri de mevcuttu. Burada da kütüphaneye ait kıymetli eşyalar sergileniyordu. Bu galerinin içi, Elisabeth devri mimarisinden esinlenmiş olarak meydana getirilmişti. Binanın doğu kanadındaki kısmınd küçük bir tiyatro da vardı. Burası, sırf Shakespeare devrinin tiyatroları gibi inşa edilmişti.

            Folger Shakespeare araştırma kütüphanesinde bulunan 16ncı ve 17nci yüzyıllara ait zengin koleksiyonda, hemen her konuyla ilgili kitap bulunmaktaydı. Fakat kurumun asıl amacı demek olan Shakespeare literatürü ile Shakespeare hakkında yazılmış eserler bu kütüphanenin ağırlık merkezini oluşturuyordu. Diğer taraftan bu kütüphanenin halka açılmasının ardından idare heyeti tarafından alınan bir karar, Shakespeare ile ilgisi olmayan tarihî eserlerin de bu kütüphanede yer almasını mümkün kılmıştı. Nitekim burada 16 ve 17nci yüzyıllarda yazılmış Türkiye seyahatnameleri de bulunmaktaydı.

            Henry C. Folger’ın muazzam para sarfıyla meydana getirdiği bu koleksiyonda, 1632 tarihli Shakespeare eserlerinin, 76 adet ilk, 58 adet de ikinci basımları bulunuyordu. Bu koleksiyonda, daha sonraki yılların basımlarına ait çok kıymetli Shakespeare nüshaları da yer almıştı. Hattâ 1933 yılında, Londra’daki bir kitap müzayedesinden sağlam vaziyette satın alınan bir Shakespere basımına 70.000 dolar ödenmişti.

            Folger Shakespeare Library’de işittiklerimden ve gördüklerimden çok şey öğrenmiştim. Vaktin hayli geçtiğinin, havanın kararmaya başladığının farkına bile varmamıştım. Akşam saat yedide Washingtonlu bir aileye yemeğe davetliydim. Gece de aynı aile ile birlikte “Theater Lobby” adlı bir amatör trupunun temsil provasında bulunacaktık. Kütüphane müdürüne teşekkür ederek ayrıldım ve otelime döndüm.

            Washington’da bir amatör tiyatrosu

            Washington’un belli başlı kültür kurumlarından biri olan Shakespeare Kütüphanesi’ni inceledikten sonra, Birleşik Amerika’daki bu tür kurumların bilimsel araştırmalar bakımından olan önemini daha yakından anlamıştım. Amerika’da karşılaştığım kütüphanelerin her biri klasik ve akademik konuların incelenmesi için yeterli miktarda malzemeye sahipti. İş bununla da kalmıyordu. Başta Kongre Kütüphanesi, müze ve galeriler, aynı zamanda birer konser kurumuydu. Buralarda bilhassa muntazam ve periyodik oda müziği konserleri vermek yıllardan beri teamül halini almıştı. Meselâ Washington’un en mühim kültür kurumları arasında sayıldıklarına evvelce temas etmiş olduğum “Millî Sanat Galerisi” ile “Corcoran Galeri” veya “Freer Galeri”deki akşam konserleri çok rağbet görüyordu. Hele Kongre Kütüphanesi’nin uzun zamandır bilinen “Budapeşte yaylı sazlar kuvarteti” seansları, dünyanın her yerinde dikkatle takip edilen mühim bir sanat hadisesiydi.

            Budapeşte Yaylı Sazlar Kuvartetini senelerce evvel birkaç kere Almanya’da dinlemiştim. Çok mühim bir tradisyonu olan bu kuvartet, vaktiyle konser sezonu boyunca dünyanın her tarafına turneler tertiplerdi. Herhalde İkinci Dünya Savaşı içinde büsbütün Amerika’ya intikal ettiğini sandığım bu meşhur kuvartet, artık Washington’a yerleşmişti. Nitekim bu oda müziği birliği, Gertrude Clarke Whittal adlı sanat dostu zengin bir vatandaş tarafından Kongre Kütüphanesi’nde kendi adına kurulan müzik âletleri müzesindeki gerçek Stradivari enstrümanlarını kullanmak suretiyle konserler tertip ediyordu. Yeni Dünyanın klasik Eski Dünya kültürünü kolayca yayma bakımından geniş ölçüde faydalandığı bu usûl cidden enteresandı. Böylelikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki müze, galeri ve kütüphaneler, aynı zamanda birer musiki müzesi olma niteliğini taşıyordu. İşte 19 Mart 1954 Cuma akşamı da Kongre Kütüphanesi’ne Budapeşte Yaylı Sazlar Kuvartetinin konserini dinlemeye davet edilmiştim.

            17 Mart 1954 Çarşamba akşamı Amerikalı bir meslektaşa yemeğe davetli idim. Washington eğitim çevresinde tanınmış bir kimse olan Mr. Franck’ın Irwing caddesindeki 1843 numaralı evinde tam saat 19.00’da olacaktım. Yemekten sonra da gene Franck ailesiyle birlikte “Theater Lobby” adıyla kurulmuş olan bir amatör tiyatro ve dans teşekkülünün çalışmalarını görmeye gidecektim.

            Taksi ile katettiğim uzunca bir mesafeden sonra Irwing caddesindeki evin önünde durmuştuk. Burası Washington’un merkezinden uzakça bir bölgede, oldukça loş ve karanlık bir caddeydi. Bahçe içinde yer alan küçücük köşklerin kapılarındaki numaraları da bu saatte okumaya imkân yoktu. Evi zorlukla bulup zili çalmıştım. Gıyaben prezante edildiğim Mr. ve Mrs. Franck tarafından hiç bekletilmeden büyük bir nezaketle karşılandım. Evin minimini kızı da akşamın bu geç vaktinde gelen Türk ziyaretçiyi merak etmiş olacak ki, anne ve babasının yanında o da ilgiyle yer almış ve beni incelemeye koyulmuştu. Ayrıca Mr. Franck’ın kız kardeşi de o akşam benimle tanışmak için oraya gelmişti. Zaten bizi amatör tiyatro ve dans teşekkülüne götürecek olan da oydu. Çünkü kendisi biraz sonra göreceğimiz amatör tiyatro teşekkülünün kurucuları arasında bulunuyordu. Aynı zamanda piyes yazarı olduğunu, “Theatre Lobby”nin çalışmalarına bir hayli emeği geçtiğini, sonraki konuşmalarımızda öğrendim.

            Ailenin özenle hazırlamış olduğunu tahmin etiğim yemekleri süratle yedikten sonra kahve bile içmeye vakit bulamadan harekete hazırlandık. Mr. Franck, her şeyden önce küçücük, sevimli kızını yatırmaya götürmüştü. Sonra da arka kapıdan evin bahçesindeki otomobilin yanına gittik. Burası oldukça karanlık bir bahçeydi. Bahçeden dışarı çıkılır çıkılmaz karşılaşılan ağaçların derin bir vadiye doğru gömülüp kaybolduğu, gecenin alacakaranlığında hissediliyordu. Çünkü ta uzaklarda parlayan ışıklar, sık ağaçlar arasından süzülerek bulunduğumuz yere kadar ulaşıyor, derinlikler içinde uzanan araziyi şeffat bir vadi haline getiriyordu. Nitekim bahçede duran otomobil de önümüzde ansızın derinleşip uzanan bu nurlu vadide yüksekçe bir platform üstünde yer almıştı. Otomobilin direksiyonuna oturan Mr. Franck: “Bu aşağıdaki karanlık vadide ne var, biliyor musunuz?” diye bana sormuş, sonra da cevap beklemeden: “Orada vahşi hayvanlar var; Washington’un hayvanat bahçesi işte orada!” demişti. Sonra anlamıştım ki Irving caddesi, Washington hayvanat bahçesinin bulunduğu vadiyi çeviren bir tepe üstünde bulunuyormuş. Hayatımda gece vakti bu derece transparan bir vadiyi hemen yanı başından seyretmediğim için, manzara cidden enteresandı.

            Otomobille şehrin merkezine doğru ilerlemiş, loş sokak ve caddelerden geçtikten sonra, garaja benzeyen, kapısı ve kepenkleri kapalı, büyükçe bir dükkânın önünde durmuştuk. Otomobilden indikten sonra, bu garaj kılıklı, tek katlı binanın yan tarafındaki kapının önünde durduk. Bize rehberlik eden hanım, bir müddet tereddüt edip içeriye kulak verdikten sonra, kapıyı sessizce açtı ve bize de oraya gelmemiz için işaret etti.

            Hepimiz o kapıdan içeri girmiştik. Karanlıkta henüz etrafı göremeden bir kapı daha açıp öbür tarafa geçtik. Bir de ne görelim: garajdan bozma dört köşe bir hücrenin etrafı ikişer veya üçer sıra tahta banklarla çevrilmiş, ortada kalan, takriben 30-40 metrekarelik küçük bir meydanın etrafını ise kadın, erkek, çoluk çocuk, genç ve ihtiyardan oluşan amatör grupları çevirmiş; hepsi de hocaları tarafından yapılan eleştirileri dikkatle dinliyor. Bu arada genç kız ve erkeklerin çoğu, siyah bale trikosu taşımaktaydı. Çeşitli yaş seviyelerine mensup olan bu kalabalığın içinde, 70 yaşlarında kadar kadın bir amatör de yer almıştı. Biz buraya girdiğimiz zaman, dans grubu henüz işini bitirmişti. Tiyatrocular ise, diksiyon ve mimik provalarına başlamışlardı. Meğer o gece, birkaç gün sonra verilecek gösterinin provası yapılıyormuş.

            Başlangıçta bir türlü anlam veremediğim bu yerin ve bu topluluğun ne olduğunu sonradan daha iyi öğrendim. Amerika’da Federal Devletin veya Birleşik Devletlerin hemen hiçbirinin resmî mahiyette birer tiyatro teşekkülü olmadığı için, bu türlü faaliyetler, bir yandan üniversitelerin sanat çalışmaları arasında yer alıyor, diğer yandan sırf özel girişimlerle meydana getirilen bu çeşit teşekküllerde, amatörler ile yarı amatörler veya profesyonel sahne sanatkârları çalışma fırsatı bulabiliyorlardı. Hattâ amatörler, sırf sanat arzularını tatmin amacıyla katıldıkları bu türlü çalışmaların gerektirdiği masrafları da göze alarak, hocalara ödenecek ücrete seyyanen iştirak ediyorlardı. Yarı amatörlerle profesyoneller ise, böylelikle kendilerine mütevazı bir kazanç imkânı da temin etmiş oluyorlardı. Fakat türlü çalışmalara hakim olan esas gaye, halkın çok sevdiği tiyatroyu ve dansı, en primitif imkânlarla da olsa, yurdun her yerine, şehirlerin ücra köşelerine kadar külfetsizce sokabilmekti.

            Nitekim bu amatör teşekkülün temin edebildiği çalışma yeri, vaktiyle şehrin iç sokaklarından birinde yapılmış olan metruk bir garajdı. Mahallenin gençleri, bu loş garajı sahibinden ucuz bir ücretle kiraladıktan sonra toplanan üye aidatiyle mümkün olduğu nisbette düzenlemişlerdi. Meselâ makyaj odaları, basit tahta perdelerle bölünmüştü. Salonun etrafı tahta banklarla çevrilmişti. Tavana çeşitli kuvvetteki ampuller konmuştu. Garajın çatı kısmından ayırdıkları bir yere de elektrik âletleri monte edilmişti. Işık ustası, salona bu hücreden açılan küçük bir pencereden, aşağıda oynanan temsili seyredip, plan gereğince ışığı idare ediyordu. Elektrik makine ve tesisatının sadeliği de görülecek şeydi! Meselâ ışığı yükseltip alçaltmaya mahsus rezistanslar, ambalaj sandıkları üzerinde sarılmış bobin ve şalterlerle, son derece primitif olarak meydana getirilmişti. Fakat bütün bunlar, sanat âşığı gençlerin işini görmeye yetiyordu.

            Gençlerin “Theater Lobby” adını verdikleri bu küçücük salaş tiyatroda, yüksek sanat ihtiraslarının çarpıştığına şahit oldum. Burada dikkatimi çeken en mühim şey disiplindi. Salona girdikten bir müddet sonra beni heyete alenen takdim etmişlerdi. Bu nezakete teşekkürle mukabele ettikten sonra, sessizce bir yere oturmuş, faaliyeti seyre dalmıştım. Önce hocaları tarafından davet edilen bazı gençler, klasik tiyatro edebiyatından seçilmiş mühim tiratları, mimik ve jestlerle okudular. Bundan sonra da bale hocası, gerçek hayattan alınmış bazı hareket ve jestleri, mübalağalı stilizasyon figürleri halinde, kalabalık gruplara icra ettirmeye başladı. Bu faaliyet hakikaten enteresandı. Neredeyse klasik balenin yerine geçmek üzere bütün hızıyla gelişmekte olan bu çeşit modern dansı, Amerika’da ilk olarak görüyordum. Maamafih ertesi gün saat 14.30’da George Washington Üniversitesinin dans grubunun çalışmalarını görmek üzere, hocaları Mrs. Elisabeth Burtner tarafından davet edilmiştim. Bu çeşit çalışmaların en mühimini asıl o üniversitede görecektim.

            George Washington Üniversitesi
            modern dans grupları

            18 Mart 1954 Perşembe günü başkentteki George Washington Üniversitesi’nin “Modern Dans Prodüksiyonu Grupları”nı ve “Arena Lobby” tiyatrosundaki temsili incelemiştim. George Washington Üniversitesi’nin dans prodüksiyonu gruplarını Mrs. Elizabeth Burtner idare ediyordu. Bu enteresan kadın, üniversitede yalnız dans branşının kurucusu olarak değil, aynı zamanda kendi alanında bir otorite olarak da tanınmıştı. Öteden beri adını işittiğim bu hanımı şahsen de tanıyıp çalışmalarını yakından göreceğime memnundum. Ne yazık ki kendisiyle ayın 13’ü için tesbit edilen randevuya –ansızın meydana gelen bir arıza yüzünden– gidememiştik. Aynı üniversitenin “Lisner Auditorium” adını taşıyan toplantı salonunda, o gün saat 20.30’da başlayacak olan “Dans Konseri” için tesbit edilen randevuya gidememek bana hayli pahalıya mal olmuştu. Çünkü oldukça zengin bir programı seyretmek imkânından mahrum kalmıştım. Birkaç gün önceki bu büyük dans gösterisinde bulunamadıktan sonra, bugün görülecek mühim bir şey yoktu. Ancak kendisinden dans bölümünün faaliyeti hakkında bilgi alabilmemiz, bu arada stüdyoları gezebilmemiz mümkündü.

            Nitekim de öyle oldu. Mrs. Burtner üniversite dans bölümünün bütün faaliyetini gözümüzün önüne tüm ayrıntılarıyla seriverdi. Bir hayli not aldım. Mrs. Burtner, klasik balenin hayranıydı. Hattâ onun ölmezliğine inanmıştı. Fakat günlük hayatın uçsuz bucaksız gerçeklerine dayanan konularla yepyeni bir dans sanatının meydana geleceğine inanmış ve realist bir sanat faaliyetini üniversitenin eğitim ve öğretim programına mal etmişti.

            Mesleği icabı, bedenen olduğu kadar ruhi ve fikrî melekeleri bakımından da üstün bir zarafete ulaşmış olan bu dikkate değer kadın, klasik baleyi geleneksel bir sanat türü olarak takdir ederken, modern dansı, tıpkı beden eğitimi gibi, toplumun her ferdine aşılamaya çalışıyordu. Bu suretle iki iş birden görülmüş oluyordu. Yani hem sağlık korunuyor, hem de estetik telkin yoluyla sanat terbiyesi sağlanmış oluyordu.

            George Washington Üniversitesi’nin modern dans konserlerine ait son üç yılın programını inceledikten sonra, konunun önemini daha yakından anlamıştım. Nitekim bir senelik faaliyetin sonucu demek olan bu konserler, her yılın Mart ayında Üniversitenin toplantı salonunda icra ediliyordu. Üniversitenin dans prodüksiyonu grubu, yalnız üniversite içinde faaliyet göstermekle kalmıyor, aynı zamanda Washington’daki kız ve erkek liselerinde uyguladığı seri halindeki gösteri programlarıyla terbiyevi bir hizmeti de üzerine almış oluyordu.

            Amerikalı sanat eleştirmeni John Martin, Mrs. E. Burtner’in faaliyeti hakkında New York Times Magazine’in 28 Eylül 1941 tarihli nüshasında şöyle diyordu: “Modern dans… esas itibariyle bilince dayanan heyecan faktörlerinin kişisel ilhama bağlı hareketlerle ifade edilmesinden başka bir şey değildir”. Gene aynı eleştirmenin New York Times gazetesinin 9 Mart 1947 tarihli nüshasında yayınlanan şu sözleri de dikkat çekiyordu: “Tıpkı ressamın, fikirlerini, duygularını ve reaksiyonlarını çizgiler ve renklerle ifade etmesi gibi, tıpkı müzisyenin seslerden ve akorlardan, yazarın kelimelerden faydalanması gibi, dansöz de duygularını ve günlük hayattan edindiği izlenimleri anlatmak, yahut geçmişin nasıl olduğu veya geleceğinin nasıl olabileceği hakkındaki fikirlerini açıklayabilmek için hareketlerden faydalanıyor”. John Martin, bütün bu düşüncelerinin özü mahiyetini taşıyan diğer bir prensibe de ulaşmakta ve New York Times Magazine’in 28 Eylül 1941 tarihli nüshasındaki bir yazısında şu sözleri söylemekteydi: “Amerikan dansının gayesi, heyecanı hareket şeklinde dramatize edebilmekten ibarettir”.

            Şimdi de George Washington Üniversitesi’nin Middleburg ve Virginia’daki Loudon ve Fauguier bölgeleri kız ve erkek liseleri için 25 Mart 1953’te tertip ettiği dans gösterilerine ait programı gözden geçirelim. Mrs. Elizabeth Burtner’in büyük bir özenle uyguladığı bu programı, üniversitenin kızlara mahsus olan “Kültür Fizik Fakültesi”ne bağlı “Dans prodüksiyonları Grubu”nu oluşturan öğrencilerden 12 kız ve 9 erkek gerçekleştirmişti. Bu gösterinin esas gayesini sırf “hareket” kavramı oluşturuyordu. İki kısma ayrılan programın birinci kısmı, pratik gayeleri yahut da eğlenmeyi hedef tutan hareketlere, ikinci kısmı ise yalnız vücut yoluyla ifadeye ayrılmıştı.

            Birinci kısmın “Spor” başlığı altındaki programında, gösteri grubu tarafından “basketbol” oyunu ile “güreş” maçı, yolculuğu ifade eden programda oraya buraya gidiş ve dönüş hareketleriyle “seyahat” izlenimleri, “iş” hayatını karakterize eden programda bir demirci dükkânı, “dans” adlı programın sosyal kısmında Çarliston dansı, Amerika ve Avrupa folkloru kısımlarında ise Texas, Polonya ve Yunan dansları toplu bir halde temsil edilmişti.

            Programın ikinci kısmına gelince: Bu kısım, sırf hareket yoluyla ifade prensibine yönelen modern dans koreografisini içermekteydi. Bu kısımdaki toplu dansın teknik bakımdan esas amacını, insanın hareketli, uyanık ve hassas olabilmesi için vücudunu ne yolda kullanması lazım geldiği problemi oluşturuyordu. Bu maksatla meydana getirilen kısa kompozisyonlar, fikir, duygu ve reaksiyonların hareketlerle nasıl ifade edilebileceği prensibine dayanıyordu. Mesela beş ayrı programı içeren bu kısımda, vücut hareketleriyle ifade ve karakterize edilmesi istenen hususlar, tamamiyle günlük hayatın konularından alınmıştı. Programın “otobüs beklerken” adlı kısmı için yapılan orijinal bir müziğin eşliğinde dans eden topluluğun her hareketi, otobüs beklemenin halkın psikolojisi üzerindeki tepkisini karakterize etmekteydi. “Geçit resmi” adlı programda ise genç bir çift ile diğer çiftlere, çocuklar ile anne ve baba gruplarına ayrılan birlik, halkın bir geçit resmi önündeki heyecanını açıklıyordu. “Festival” adlı kompozisyonda, iki genç kızın bir delikanlıyı nasıl oynattığı temsil edilmekteydi. “Tavuk dansı” adını taşıyan bir diğer kompozisyonda da, iki genç kıza ilgi duyan iki delikanlının psikolojisi açıklanmaktaydı. Nihayet “Askerî balo” adı verilen ve Johann Strauss’ın müziği ile oynanan en son program, iki kızla iki erkeğin, Viyana’nın neşeli günlerini hatırlatan sosyal dans anlayışını ifade etmek üzere düzenlenmiş, genç ve güzel kadınlarla yakışıklı subayların, Viyana valsinin coşturucu havası içindeki süzülüşleri ancak bu dans ile ifade edilebilmişti.

            Mrs. Elisabeth Burtner, yalnız Washington’da lise çağına gelmiş gençlerin sanat zevkini terbiye etmekle kalmıyor, aynı zamanda çalışmalarını mini mini hayranları için de değerlendirme fırsatını elde ediyordu. Hattâ Washington şehri “Eğlence İşleri İdaresi”ne bağlı çocuk tiyatrosunun Roosevelt salonunda düzenlediği temsillere, Mrs. Burtner’in Üniversite dans grubu da katılıyordu. Nitekim bu tür programlardan biri, 18 Nisan 1953’te Roosevelt salonunda uygulanmıştı. Küçük çocukların da katıldığı bu zengin programda yer alan modern dans konuları arasında, “Geçmişe Götüren Saat” ve “Bir Merkebin Hikâyesi” adlı enteresan masallar da yer alıyordu. Meselâ bunlardan, Üniversitenin 3’üncü dans grubunu oluşturan  kız ve erkek öğrenciler tarafından icra edilen “Geçmişe Götüren Saat” dansında, ihtiyar büyükbabadan kalma dolaplı saatin sarkacı geriye doğru sallanınca, saatin yelkovanı da geri dönmeye başlıyor. Bu arada küçük bir kız ile bir erkek çocuk, geçmişin zarif günleri arasından süzüle süzüle, Kristof Kolomb’un zamanına, oradan da Ortaçağın başlarına, hattâ tarihten önceki devirlere kadar uzanıyor, sonra da kademe kademe geri dönüyor ve gene zamanımıza ulaşıyor.

            Mrs. Burtner’in her yılın Mart ayına isabet eden George Washington Üniversitesinin “Dans Prodüksiyonu Grupları” gösterisi, bilhassa geçen yıl büyük bir olgunluğa ulaşmıştı. Hattâ 1954 Mart ayının 12’sinde ve 13’ünde, Üniversitenin “Lisner Auditorium” sahnesinde düzenlenen dans konserlerine ait programın incelenmesiyle, geçen yıllara göre, güzel sanatlar ile kamu hizmetleri arasında işbirliği şeklinde ortaya çıkan kollektif bir başarının meydana gelmiş olduğuna tanık olunmaktadır. Çok zengin bir şekilde düzenlenen bu programın gerçekleştirilmesine münferit veya karışık olarak üç ayrı grup katılmaktaydı. Mrs. Burtner’ın idaresi altında uygulanmasına geçilen bu büyük programa hazırlanırken, dans, müzik, resim, mimarlık, edebiyat sanatçılarının birlikte çalışmalarına, ışık mühendisleri, dekor uzmanları, terziler ve makyaj ustaları ile dekor atölyeleri teknisyenleri ve ustaları da katılıyordu. Diğer taraftan bütün bu çalışmaları basına en doğru şekilde aksettirecek dört kişilik bir “Basın Bürosu” kurulmuş ve bu kollektif mesaiyi  halka sırf sanat bakımından tanıtacak artistik yazıları yazmak ve yazdırmak için ayrıca iki kişilik bir “Sanat Yayını] Heyeti” de oluşturulmuştu.

            Programın birinci kısmını oluşturan dans türleri arasında, hikâye, masal ve poetik konulardan esinlenilmiş izlenimleri ritimle şekillendiren enteresan koreografiler yer alıyordu. İkinci kısımda ise oda müziği türünden saf sanat eserlerinin dans formuna dönüştürülmüş şekilleri bulunuyordu. Bu arada Rachmaninoff’un dörtlüsü de 4 dansöz tarafından dans halinde ifade edilmekteydi.

            Bu büyük programın ilk kısmını, Anne Soule tarafından bestelenen “Perdenin Açılmasına 10 Dakika Kala” adlı müziğin dans kompozisyonu oluşturuyordu. I., II. ve III. grup dans öğrencilerinden beş kişinin katılmasıyla yapılması gereken bu modern dansın esas personeli: bir genç kız ile bir rejisör ve üç baleciden meydana geliyordu. Konunun işlenişi: Bale gösterisine hazırlanan birkaç sanatçının, perdenin açılmasına 10 dakika kaldığı halde, hiçbir şeyin farkında olmadan, münferit çalışmalarına canla başla devam edişlerinin dans şeklindeki temsilinden ibaretti. Bu arada dansör ve dansözlerin, vücudun ritim esprisinden doğan bir ahenk içinde her zamanki alıştırma ve etüdlerine ayrı ayrı dalıp, etrafı unutmaları lazım geliyordu. Nihayet en son ışık, perde ve başlama sinyalleri verilip, perdenin açılacağı an da gelecek ve baleciler ancak o zaman işin farkına varacaklar, sahneye hakim olan karmakarışık durum ancak son dakikada nihayete erecektir.

            İşte Washington şehrindeki George Washington Üniversitesinin Kültür Fizik Fakültesi, modern dans konusuna böylece el koymuş ve Mrs. Elisabeth Burtner gibi bir sanat eğitmeninin sistemli çalışmaları, günlük hadiselere bile dans formu içinde estetik ifadesini vermiştir.

            Arena Lobby tiyatrosu
            Gördüğüm ilk temsil

            Washington’a geleli bir hafta olmuştu. 18 Mart Perşembeyi büyük bir sabırsızlıkla beklemiştim. Aynı gün saat 14.30’dan itibaren Mrs. Elisabeth Burtner’ın George Washington Üniversitesi dans grupları çalışmalarını takip etmiştim ve akşam saat 19.45’te “Arena Lobby” adını taşıyan küçük bir tiyatroya gidecek, Tennessee Williams’ın “Yaz ve Duman” (Summer and Smoke) adlı piyesini seyredecektim.

            İşin en enteresan tarafı, bu profesyonel tiyatronun o zamana kadar gördüğüm tiyatrolara benzememesindeydi. Aslında bir gece önce, Washington’lu amatör ve yarı profesyonel gençlerin, eski ve metruk bir garajdan faydalanmak suretiyle kurdukları “Theater Lobby” adlı grubun çalışmalarını görmüştüm. Amerika’da, sanat bakımından olduğu kadar, maddi imkânsızlık yüzünden de fazla ilgi toplayan bu tür temsil teşekkülleri, “Yuvarlak Tiyatro” diye de adlandırılıyordu. Çünkü aktörler, çok kere, 150-200 kişiyi alabilecek tek hücreden oluşan bir salonun ortasında oynuyor, halk da aktörlerin etrafını çeviriyordu. Onun için sahnesi olmayan bu çeşit salonlara “Yuvarlak Tiyatro” adı verilmişti.

            18 Mart 1954 Perşembe akşamı mihmandarım Mr. Buhrmann ile otelde buluşup, “Arena Lobby” tiyatrosuna hareket ettik. Şehrin merkezinden uzakça olduğunu tahmin ettiğim bir mahalleye gelmiştik. Hiç de tiyatroya benzemeyen eskice bir apartmanın altındaki geniş, camlı kapıdan acele ile girip çıkanları ve kapının önünde sessiz sedasız sigaralarını tüttürenleri görünce, burasının “Arena Lobby” tiyatrosu olduğunu fark ettim. Vakit gecikmiş olacak ki, daha biz kapıya yaklaşırken ortalık tenhalaştı. Dışarıda kalan tek tük seyirci de telaşla salona koşmaya başlamıştı.

            Nihayet biz de içeri girdik. Loş bir atmosfer içinde incelemeye koyulduğum salon cidden enteresandı. Duvarların vişne çürüğü rengi, dikdörtgen hücreyi üçer sıra halinde çeviren maun renkli oturma yerleri, salona büsbütün koyu bir atmosfer veriyordu. En çok 250 kişi aldığını tahmin ettiğim bu yuvarlak tiyatroda herkes yerine oturmuş, bütün yerler dolmuş, hattâ salon yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Bize ayrılan iki yeri güçlükle bulmuştuk, çünkü salona en son biz girmiştik. Yerlerimize henüz oturmuştuk ki, etrafı koyu bir karanlık kaplayıverdi. Ancak salon yavaş yavaş aydınlanırken, ortaya konmuş olan hafif, marke dekorları fark edebildim.

            Tennessee Williams’ın “Yaz ve Duman” adlı piyesine gelince: Bu eserin yuvarlak tiyatroya uygulanması, yan yana yer alan üç basit dekorla sağlanmıştı. Bunlardan biri havuzlu bir meydan, ikincisi ve üçüncüsü ise meydanı çeviren karşılıklı iki evin içiydi. Bu üç yeri birbirinden ayıran kapı, pencere, duvar v.s. türünden marke dekorlar, seyircinin görüşüne engel olmayan ince ve hafif malzemeden yapıldığı için, meydan ile evlerin içlerinin yalnız sınırını belli ediyordu. Perde yerine geçen karanlık yavaşça dağılıp ortalığı loş bir hava aydınlattığı zaman, salonun tam merkezini işgal eden meydanın ortasındaki çeşme ile bu çeşmenin üstünde duran melek heykeli, herkesin dikkatini çekecek kadar mühimdi. Eserin sonlarına doğru bu heykelli çeşme sembolünü çözmek hiç de güç olmadı.

            Vaka, Mississippi’de Glorious Hill’de 1916 yılında geçmekteydi. İki perdeden ibaret olan eserin birinci perdesi “Yaz”, ikinci perdesi ise “Kış” mevsiminde geçiyordu. Eserde kadın, erkek ve çocuk olarak yaklaşık 16 rol vardı.

            “Yaz ve Duman”, ilk olarak 1948 yılında Texas’ta, Dallas şehrinde, Amerika’nın ünlü kadın rejisörü Margo Jones tarafından sahneye konmuş ve gene aynı yılın Ekim ayında ilk olarak New York’ta da oynanmıştı. Dallas’ı ziyaretimde, şahsen de tanımak fırsatını elde ettiğim  Margo Jones’un, Tennessee Williams’ın sanatına ne kadar önem verdiğini daha iyi anladım.

            Arena Lobby’de oyun başlamıştı. Margo Jones’un büyük bir gayretle Amerika’da yayılmasını başardığı bu “Yuvarlak Tiyatro” temsili, daha ilk bakışta beni sarmıştı. Salonu çeviren seyirciler, tam bir sessizlik içinde cereyan eden vakaya bağlanıvermişlerdi. Aktör ve seyirci iç içe, nefes nefese kendinden geçmişti. Meydandaki çeşmeden su içen ve çeşmenin üstündeki melek heykeli önünde vakit vakit duran on sekiz yaşlarındaki sarışın Alma’nın yoluna John adlı bir genç çıkıvermiş ve her ikisi arasında enteresan bir prolog başlamıştı.

            Alma bir rahibin kızı idi. Çok mahcup olan tavırlarında olgun bir kadının hali vardı. John ise henüz çocuk denilecek yaşta, bir doktorun oğluydu. Hareketlerinde ölçüsüzdü. Uçarı bir erkeğe dönüşmek üzere olduğunu daha o yaşlarda açıklıyordu. Alma, zamanla John’a bütün kalbiyle bağlanmıştı. Fakat John’u zaptırapt altına almak imkânsızdı. İki perdenin devamı boyunca ruhlar arasındaki tezat, vakit vakit o derece had bir safhaya ulaşmaktaydı ki, seyirci dramın nasıl sonuçlanacağını bir türlü kestiremiyordu. Eserin akışı içinde, Tennessee Williams’ın dram sanatında ne derece cüretli bir tecrübeye yönelmiş olduğuna hayret etmemeye de imkân yoktu. Bu eserle, sahne sanatında geleneğe bağlantı arayan yollar tahrip edilmiş, bütün köprüler atılmıştı.

            “Yaz ve Duman” piyesinin temsili, dramatik üslûpta hakikaten büyük bir yeniliğe işaret etmekteydi. Hele eserin, normal sahneden, etrafı seyirciyle çevrili yuvarlak sahneye nakli, temsile büsbütün başka bir ruh vermişti. Tennessee Williams, daha önceki eserlerinde tradisyona, hikâye üslûbuna bağlanmakta, poetik düşüncelere bilhassa önem vermekteydi. Halbuki Williams “Yaz ve Duman”da korkunç bir sürrealizme atılıyordu. Sanatçı bu eserinde, birbirine karışan iki hayat arasındaki tezadı, acı bir mizahın ışığı altında tasvir etmekteydi ki, gerçekte her zaman için aktüel görünen bu hadise ile, birbirlerine ruhen en yakın olduklarını zannettikleri anda bile, aralarında fersahlarca mesafe olduğunu fark edemeyen iki insanın dramı meydana gelmişti. Williams bu eserinde, hayatı anlamamış, hayatın acı realitesine icabı gibi hazırlanmamış olan ruhların, kuru bir fazilet vaziyle kazanılmayacağına işaret etmekteydi. Çünkü piyesin kahramanı olan Alma Winemiller de, meydandaki çeşmenin ortasında duran melek heykeli önünde vakit vakit irkilmiş, ondan ilham alarak maneviyatını düzeltmeye gayret etmiş, fakat kimseye derdini anlatamamıştı.

            Williams’ın hemen bütün eserlerinde olduğu gibi, bu eserindeki genç kadının da savunduğu sorun yeterince aydınlatılmamıştı. Bu nedenle sonucu tam bir açıklıkla karşılamaya da imkân yoktu. Nitekim Williams’ın eserlerini 1952 yılında açıklamalarla yayımlayan John Gassuer de şöyle diyordu: “Bu hal, Williams’ın bizzat seçtiği konuların doğasında yatar; eserlerinin kahramanı olan genç kadının mizacı, sonuçta belirsiz kalmaya mahkûmdur. Bu kadının maksat ve isteği, hem kendisi, hem de kendine mal etmeye çalıştığı erkek için belirsizdir. Nihayet idrak, yavaş yavaş rtaya çıkmaya başlar. “Yaz ve Duman” piyesi de aşk uğrunda ortaya çıkan belirsiz bir tutkunun, semeresiz kalmış bir teşebbüsün, nedametle dolu meşum bir talihin dramıdır. Esas itibariyle Williams’ın dünyasında yazın parlaklığı çabuk geçmekte, duman ise bütün ağırlığıyla devam edip gitmektedir. “Yaz ve Duman” tamamen realize edilemeyen aşırı bir hassasiyetin dramıdır”.

            “Arena Lobby” tiyatrosu, Washington sanat çevresinde büyük başarı elde etmiş bir sanat yuvasıydı. Zamanımız tiyatro anlayışına uymayan suflörlük, yuvarlak sahnede büsbütün tarihe karışmıştı. Çünkü aktörle seyircinin yan yana, omuz omza ve âdeta el birliğiyle realize ettiği bu tür temsillerde “suflör” denilen bir görevliye artık yer kalmamıştı. Sanatçılar rollerini tamamen ezberleyip hazmetmişler, vakayı bütün ayrıntılarıyla bilinç altına geçirmişlerdi. Onun içindir ki, “Yaz ve Duman” temsili, başından sonuna kadar rahat bir hava içinde akıp gitmekte, aktörün olduğu kadar seyircinin konsantrasyonunu da bozacak en ufak bir pürüzle karşılaşmamaktaydı.

            İşte Washington’daki “Arena Lobby” tiyatrosunda Tennessee Williams’ın yukarıda tahliline çalıştığım “Yaz ve Duman” adlı dramını zevkle seyretmiş, eserden, oyundan ve yuvarlak sahneye özgü atmosfer ve teknikten çok şey öğrenmiştim.

            19 Mart 1954 Cuma gününün inceleme konuları da oldukça geniş tutulmuştu. Program gereği öğleye kadar serbesttim. Saat 12.30’da  Washington’daki zencilere mahsus Howard Üniversitesi’nin İngiliz Edebiyatı Fakültesinde randevum vardı. Nitekim ilk olarak bu randevu –öteden beri merak ettiğim– zenci dünyasıyla temasa geçebilme imkânını bana sağlayacaktı.  Önce bu üniversitedeki İngiliz Edebiyatı bölümünün dram kolu şefi olan Mrs. Anne Cooke ile Cuma günü saat 12.30’da tanışacak, sonra da saat 13.00’te Edebiyat Fakültesini yöneten Prof. Sterling Brown ile görüşecektim. 19 Mart programının diğer enteresan bir tarafı da öğleden sonra Kongre Kütüphanesinin müzik ve folklor arşivlerinde yapacağım incelemelerdi. Bu arada günlerden beri beklediğim orijinal Beethoven mektuplarını da görecek ve bunların üzerinde incelemeler yapabilecektim. Aynı günün akşamı saat 20.30’da gene Kongre Kütüphanesinin Coolidze salonunda, Budapeşte Yaylı Sazlar Dörtlüsü tarafından verilecek geleneksel oda müziği konserini de dinleyecektim.

            Kongre Kütüphanesi

            Washington Kongre Kütüphanesi’ndeki müzik şubesi, başlı başına dikkate değer bir inceleme konusuydu. Aslında 17 Mart 1954 Çarşamba günü bu büyük kütüphaneye ilk ziyaretimi yapmış, müzik şubesinin şeflerinden Mr. Lichtenwanger ile şahsen de tanışmıştım. Kendisiyle senelerce önce yazıştığım Mr. Lichtenwanger kurumun faaliyetini bana yakından tanıtma yolunda gerekli tedbirleri almış olacaktı. Çünkü bu kişi benim için esaslı bir program hazırlamıştı. Mr.Lichtenwanger, kendisiyle mektuplaşırken tahmin ettiğim gibi yaşlı değildi. Onun Türkçe mektuplaşma merakı, bende bu izlenimi uyandırmıştı. Bütün Türkçe öğrenen yabancılar gibi Mr. Lichtenwanger de mektuplarında kitabi ifade kullanıyordu. İşte bu tarz yazışma yaş tahminimde beni aldatmıştı. Lichtenwanger’in mektuplarında hep yaşını başını almış bir Batılı bilim adamı edası vardı. İlk tanıştığımız gün, 60-70 yaşlarında birini göreceğimi tahmin ederken, en çok 35’lik bir gençle karşılaşmam, beni bir hayli şaşırttı.

            Mr. Lichtenwanger, Kongre Kütüphanesi’nin en zengin kolu olan müzik bölümü ile folklor müziği bölümünün kuruluşları hakkında bana esaslı bilgi verdi. İşin dikkate değer tarafı, A.B.D.’nin federal parlamentosuna bağlı bir kütüphanedeki müzik bölümü ve arşivinin, dünyanın en büyük bir araştırma enstitüsü haline gelmiş olmasıydı. Ne gariptir ki, bu kültür kurumu da, Amerika’daki bütün benzerleri gibi, özel yardım ve bağışlarla kurulmuştu. Nitekim Kongre Kütüphanesi’nde müzik bölümü ilk olarak kurulduktan sonra, Elisabeth Sprague Coolidge adlı zengin bir kadın, 1925 yılında, el yazmalarından oluşan müzik koleksiyonunu olduğu gibi bu kuruma bağışlamıştı.

            Nihayet 1928 yılında aynı kütüphanede bir de Amerikan halk müziği arşivi kurulmuş oldu. 1935-1936 yılında, Gertrude Clarke Whittall adlı diğer bir kadın, orijinal müzik yazmalarını içeren çok zengin koleksiyonunu kütüphanenin müzik bölümüne bağışladıktan sonra, elinde bulunan 5 adet Stradivarius enstrümanı ile “Tourte” marka yayları ve şahsına ait kıymetli tablolarını da Kongre Kütüphanesi’nin müzik bölümüne hibe etmiş, böylelikle kurum büsbütün zenginleşmişti.

            En sonunda Boston Senfoni Orkestrası şefi iken 1951 yılında ölen Serge Koussevitzky’nin 1942 yılında kurduğu “Koussevitzky Music Foundation” da, 1950 yılında Kongre Kütüphanesi’nin müzik bölümü tesisleri arasına katıldı. Bütün bu faaliyete paralel olarak, Kongre Kütüphanesi müzik bölümü tarafından senelerden beri Coolidge Salonunda, düzenli ve periyodik oda müziği konserleri verilmeye başlanmıştı.

            Mrs. Coolidge tarafından kütüphaneye hibe edilen el yazması müzik eserlerinden oluşan  tesis, bu sene 30. yıldönümünü kutlamıştı. Bu tesisin özelliği, modern müzik hareketlerinin gelişmesinde etkili olacak bir faaliyeti sağlamış ve genç iyetenekleri bu yolda bir çalışma etrafında toplamış olmasındaydı. Gene bu tesis sayesinde, genç kompozitörlerin yazdıkları eserlerle yepyeni bir müzik kütüphanesinin meydana gelmesine yol açılmıştı. Coolidge Foundation’ın bir diğer başarısı da, Kongre Kütüphanesi müzik bölümünü dünyanın belli başlı oda müziği çalışmaları merkezi haline getirmiş olmasıydı. Halen 150’ye yakın modern kompozitörün çeşitli el yazmasını içeren Coolidge Kütüphanesindeki kompozisyonlar arasında, son yüzyılın sanat büyüklerinden Bela Bartok, Benjamin Britten, Adolph Busch, Alfredo Casella, Paul Hindemith, Arthur Honneger, Francesco Malipiero, Darius Milhaud, Maurice Ravel, Ottorino Respighi, Albert Houssel, Arnold Schönberg, İgor Stravinsky, Egon Wellesz gibi üstatların da eserleri bulunmaktadır.

            Kongre Kütüphanesi’nin müzik bölümünde 1928 yılında kurulan “Amerikan Halk Müziği Arşivi”, 10.000 plak üzerine kaydedilmiş 40.000’den fazla çeşitli Kuzey Amerika halk müziği ve baladları, folklorla ilgili enstrümantal parçaları ve kıtanın diğer yerli halk müziği türleri ile Latin Amerika memleketlerine ve Avrupa ile dünyanın diğer bölgelerine ait halk müziği türlerini içermektedir. Koleksiyonda yer alan bütün plaklar, gezici tesisler vasıtasıyla mahallinde doldurulmuştur. Kongre Kütüphanesi’nin müzik ve folklor bölümleri Birleşik Devletler’de mevcut üniversite, kolej, öğretim kurumları vesair organizasyonlarla da işbirliği yaparak onlara kendi arşivinden plak vermekte, teknik öğrencilerle folklorcuları ödünç tesisat vererek donatmaktadır.

            Üniversiteler ve ilgili kurumlarla anlaşmalara varan Kongre Kütüphanesi, öğrencilere ücretsiz derleme gezileri düzenleme bakımından lüzumlu masrafları da ödemektedir. Kongre Kütüphanesi’nde, Birleşik Amerika Devletleri’nden hemen hepsinin müzik folklorunu temsil edecek malzeme mevcut olduğu gibi, öğrencilerin kendi öğrenim bölgelerine ait müzik folklorundan gereği gibi faydalanabilmeleri şartıyla, arşiv kurmak isteyen devletlere de kütüphanece yardım edilmektedir. Bu maksatla kurulan mahallî arşivler, çok kere ilgili devletin herhangi bir üniversitesinin kütüphanesinde yer almaktadır. Kongre Kütüphanesi müzik folkloru bölümü tarafından mahallinde doldurulan plakların büyük bir kısmı, Amerikan halkının kültür mirasını içermekte ve bu malzemeden elde edilen koleksiyonlar, öğrencilerle folklorculara ve bütün vatandaşlara yurdun folklor müziğini öğrenme fırsatını vermektedir. Bu nedenle folklor bölümü, Birleşik Amerika Devletleri’ndeki halk müziği geleneklerinin yurdun her tarafında yayılmasına vesile olmaktadır.

            Kongre Kütüphanesi’nin müzik bölümünü esaslı surette takviye eden bağışlardan biri de 1935-1936 yıllarında Mrs. Gertrude Clarke Whittall tarafından hibe edilen ve müzik tarihinin en büyük üstatlarına ait el yazması kompozisyonlarla mektuplardan oluşan diğer bir kurumdur. Geniş ölçüde manüskriyi [elyazmasını] içeren Whittall Foundation’da, ön-klasik, klasik ve romantik müzik edebiyatının devir yaratmış üstatlarına ait kompozisyonlar bulunmaktadır. Nitekim bu tesiste: Johann Sebastian Bach’ın, Joseph Haydn’ın, Wolfgang Amadeus Mozart’ın, Ludwig van Beethoven’in, Franz Schubert’in, Felix Mendelssohn-Bartholdy’nin, Niccolo Paganini’nin, Carl Maria von Weber’in ve Richard Wagner’in el yazısı halinde çeşitli eserleri yer almaktadır. Mesela: Beethoven’in 1805’te yayımlanan ünlü keman Romansının elyazması ve birkaç piyano sonatı, koleksiyonun en kıymetli malzemesini oluşturmaktadır. Bu koleksiyonda Mozart’ın bir keman ve bir piyano konçertosu ile Haydn’ın 90 ve 94 numaralı senfonileri, Schubert’in bazı mühim “Lied”leri, Mendelssohn’un meşhur keman konçertosunun (Op.64) orkestra eşliği, Brahms’ın 3. Senfonisi, Weber’in meşhur klarnet konçertosu (Op.73) ve nihayet Wagner’in “İlahların Sonu” adlı operasının el yazmalarıyla da karşılaşılmaktadır. Mrs. Whittall tarafından hediye edilen bu değerli sanat eşyaları arasında, üç keman ile bir viyola, bir viyolonsel ve beş adet de “Tourte” marka orijinal Fransız yayı bulunmaktadır. Bu enstrümanların beşi de meşhur İtalyan lütiyesinin elinden çıkmış, paha biçilmez aletlerdir. Kütüphanenin Coolidge salonunda her yıl düzenli olarak oda müziği programları uygulayan ünlü Budapeşte Yaylı Sazlar kuvarteti, Mrs. Whittall’ın hediye ettiği enstrümanları kullanmakta ve söz konusu aletler,  fonksiyonları iade edilmek suretiyle de değerlendirilmektedir.

            İşte yukarıda anlattığım noktaları saptadıktan sonra Whittall Foundation’a ait arşivi iyice inceleme imkânını da elde etmiştim. Bu arşivin en enteresan dokümanları, şüphesiz Beethoven’in orijinal mektuplarıydı. Öteden beri bu alanda yaptığım yayınlara bazı önemli şeyler daha ilave edebilmek ümidiyle, söz konusu belgeleri teker teker gözden geçirdim.

            Muazzam kütüphane binasının zemin katının ön ve yan kısımlarında yerleşen müzik bölümü, irili ufaklı salon ve odaları işgal etmekte, bu arada değerli otografiler ile sanat eserlerinin bir kısmı, boş ve geniş koridorlardaki camekânlar içinde, yapay ışık tertibatı altında sergilenmekteydi. Adedi büyük bir yekûna varan müzik yazmaları ve nadide kitaplar, uzun ve dikdörtgen bir salonun devamı boyunca yalıtılmış metal hücreler içindeki raflarda muhafaza ediliyordu. Kasa vazifesini gören bu hücrelere, hem emniyet tertibatı olan kapılardan girilmekte, hem de kıymetli koleksiyonların yangından korunması imkânı sağlanmaktaydı.

            Mr. Lichtenwanger, Beethoven’in bütün mektuplarını özel anahtarla açılan böyle bir hücreden çıkarıp önüme serivermişti. Ne muazzam bir servetle karşı karşıyaydım! Grup grup tasnif edilmiş olan mektuplar ayrıca özel olarak hazırlanmış ciltbentler içinde saklanıyordu. Bu belgelerin önemli bir kısmını doya doya okuyup inceledim. Hemen hepsinin yanı başında nereden alındığını, kaç el değiştirdiğini, şimdiye kadar neşredilip edilmediğini bildiren bilgiler olduktan başka, her mektubun kolay okunması için ayrıca basılı metni de bulunmaktaydı.

            Büyük sanatçının kendi eserlerinin yayımcısına, yakın veya uzak dostlarına yazılmış olan bu mektuplar arasında en enteresanı, 21 Nisan 1812’de meşhur şair Theodor Körner’e yazılmış olan mektuptu. Tek bir sayfayı işgal eden, fakat Beethoven’e mahsus bir yazının okunması imkânsız akışı içinde cazip bir manzara gösteren bu mektup, sanatkârın uygun bir opera metni bulabilmek için ne derece gayret sarfetmiş olduğunu ispat ediyordu. Çünkü Beethoven bu mektubunun bir yerinde aynen şöyle diyordu: “…uzun zamandır rahatsızlığı üzerimden atamadığım için, operanızla devamlı surette meşgul olup mahiyetine nüfuz edemedim…”. Burada söz konusu olan opera, Beethoven’in yıllardır bir konu aradığını bilen Theodor Körner’in sırf sanatçıyı tatmin için manzum olarak yazdığı “Ulysses’in Vatana Dönüşü” adlı opera metni idi. Şairin bu konuyu seçmesinde de bir anlam vardı. Çünkü Körner Beethoven’in Homeros’un Odissea adlı eserine olan bağlılığını çok iyi biliyordu. Onun için şair, büyük sanatçıya, İthaka kralı Odise’nin, yani Latince adıyla Ulysses’in uzun felaket yıllarından sonra vatanına nasıl döndüğünü anlatan epik bir opera metni hazırlamıştı.

            Bilindiği gibi Beethoven, Leonore adlı yalnız bir opera yazmış ve bütün gayretine rağmen ikinci bir opera yazma imkânını elde edememişti. Bu nedenle 1805-1806 yıllarında tamamlanan ve opera repertuarında Fidelio adıyla anılan bu eserin sahneye konmasından altı yıl sonra (1812’de), şair Theodor Körner Beethoven’e yeni bir opera metni sunuyoryor; her nedense eser bestelenmiyor; fakat bu olayi belgeleyen mektup, aynı tarihten 143 yıl sonra Washington’daki Kongre Kütüphanesi arşivinde yer alıyor! İş bununla da bitmiyor. Beethoven’in 21 Nisan 1812’de yazdığı bu mektubun daha enteresan bir hikâyesi var. 1813’te Napoleon için acı bir felaketle neticelenen “Milletler Harbi”, Leipzig civarında kesin bir sonuca ulaşmak üzeredir. Birleşmiş Avrupa orduları tarafından sarılan talihsiz diktatörün son kozunu oynadığı bu savaşa Alman şairi Theodor Körner de gönüllü olarak katılmış ve 26 Ağustos 1813’te kahramanca ölmüştür. Ne gariptir ki, cephede hürriyet uğruna can veren Körner’in cebinden bir tek mektup çıkmıştı; o da Beethoven’in yukarıda adı geçen mektubuydu. Demek sanatkâra büyük sevgi ve saygı besleyen şair, bu mektubu cepheye kadar yanında taşımış, belki de 1 sene 3 ay 26 gün cebinde saklamıştı! Nitekim Theodor Körner’in öldüğü gün kişisel eşyasını tespite memur edilen Dr. Friedrich Förster, bu mektubu, şairin cebinde bulduğu kırmızı renkli bir cüzdandan çıkarmıştı. Mektup bu tarihten tam 111 yıl sonra (1923’te) Floransa’daki bir müzayedede ele geçerek 9.100.000 Mark karşılığında kitapçı Weidel’in arşivine girmiş, oradan da Yeni Dünyaya göç edip Birleşik Amerika parlamentosu kütüphanesine intikal etmişti. İşte bu mektubun romanı! Bütün bu bilgi, belgenin arkasındaki Almanca metinde yazılıydı.

            Beethoven’in aynı arşivde bulunan bir diğer mektubu da içerdiği hüküm dolayısıyla çok enteresandı. Büyük sanatçı, arkadaşı Kont Von Brunswick’e 1801 yılında yazdığı bu mektupta şöyle diyordu: “Emellerimiz ebedidir, ancak adilikler onları fanileştirir!...”

            Gelelim Kongre Kütüphanesi’ndeki Whittall Foundation’da tertiplenen periyodik oda müziği konserlerine: Bu faaliyet, hakikaten eşsiz ve çok enteresan bir buluş mahiyetindeydi. Esasen Birleşik Amerika’daki sanat galerileri ile müze ve kütüphaneler, aynı zamanda müzik sanatı için birer gösteri mekânı olma görevini de üzerine almış bulunuyordu. Bu türden kurumların çoğunda, enteresan konser ve konferanslarla karşılaşmıştık. Nitekim 19 Mart 1954 Cuma akşamı saat 20.30’da, Kongre Kütüphanesinin Coolidge salonunda, dünyaca tanınmış “Budapeşte Yaylı Sazlar Kuarteti”ni dinlemeye davet edilmiştim.

            Vaktiyle de aynı ad altında Avrupa’nın belli başlı merkezlerini müzik sanatının bu en asil şekliyle fethetmiş olan Budapeşte Yaylı Sazlar Kuarteti, İkinci Dünya Savaşından sonra Washington’a yerleşmiş ve Kongre Kütüphanesinin sanat arşivinde daimi bir icra organı olarak yer almıştı. Nihayet bu müzik birliğinin Josef Roisman (Viyolon), Jac Grodetzky (Viyolon), Boris Kroyt (Viyola), Milton Kotims (Viyola) ve Mischa Schneider (Viyolonsel)den ibaret olan üyeleri, ellerinde Mrs. Whittall’ın kütüphaneye hibe ettiği Stradivarius enstrümanlarıyla sahnede görünüp yerlerini aldılar. Budapeşte Kuarteti bizlere oda müziği edebiyatından şu eserleri dinletecekti: Mozart’ın do minör K.V.406 beşlisi, Beethoven’in do majör Op.59 No.3 dörtlüsü, Mozart’ın sol minör K.V.516 beşlisi.

            Oldukça dik inşa edilmiş amfiyi baştan aşağı dolduran sanatsever bir dinleyici kitlesi, o anda susmuş, bütün bakışlar sahneye yönelmişti. Senfonik formun en ağır bir türünü icra edecek olan oda müziği grubunda görev alan her müzisyen, genel ahengi olduğu kadar, tematik işlenişten meydana gelecek mimariyi de elbirliğiyle yaratma yolunda ne harikulade bir gayret sarf ediyordu, sanki hiçbir nefes iradî değildi. Böylelikle bir buçuk saat içinde her üç eser de icra edilmiş ve konser, dinleyenlerin şiddetli alkış tezahürü arasında sona ermişti. Programı otelde yeniden incelerken, bu konserin, Washington şehrinin WGMS radyo postasından ve bu postaya bağlı klasik müzik şebeke istasyonlarından aynen yayınlanmış olduğunu öğrendim.

            Modern zenci kültürü

            Washington’daki dokuz günüm çok enteresan geçmişti. Birbiri ardına gelen incelemelerimden edindiğim izlenimi not defterime günü gününe geçirmediğim takdirde unutulanları sonradan derleyip toplamam mümkün olmayacaktı. Onun için notların çoğunu gezi esnasında tespit ediyor, akşamları defterimi tekrar gözden geçirip noksanları tamamlıyordum. Washington’da daha üç günüm kalmıştı. Bunlar da Cuma, Cumartesi ve Pazara isabet ediyordu. 10 Mart 1954 Cuma günü Howard Üniversitesindeki temaslarımı yaparak, Birleşik Amerika zenci kültürünü araştırma yolunda ilk adımı atacaktım. Cumartesi günü dinlenecektim. Pazar günü, Mr. Lichtenwanger’in davetlisi olarak Annapolis ve Baltimore şehirlerine gidecektim; 22 Mart 1954 Pazartesi günü ise –büyük geziye başlamak üzere– New York’a dönecektim.

            Nihayet sabırsızlıkla beklediğim Cuma günü de geldi. Mihmandarım Mr. Buhrman’la birlikte saat 12.30’da Howard Zenci Üniversitesine varmıştık. Bu üniversite de diğerleri gibi “Campus” şeklinde, yani geniş bir meydanı çeviren dağınık binalardan oluşuyordu. Howard Üniversitesindeki geniş parkı çeviren tertemiz binalara yaklaşırken karşılaştığım insanlar, siyah rengin çeşitli nüanslarına göre kademelenmiş insanlardı. Çoğunu gençlerin oluşturduğu bu kadın ve erkek kalabalığında dikkatimi çeken en mühim şey, hemen her insanın yüzünde gördüğüm samimi bir neşeydi. Hele beyaza yakın açık kahverengi ile kuzguni siyah arasında kademelenen bu insanların çoğunda göze çarpan bembeyaz dişler, bu sevimli yüzlerde tam bir tezat ahengi meydana getiriyordu. Herkes Üniversiteyi ziyaret eden biz iki yabancıyla candan ilgiliydi.

            Elimizde adresi yazılı binanın önüne gelmiştik. Burası, Üniversitenin dram bölümü çalışmalarına ayrılmış iki katlı bir binaydı. Bizi önce alt kattaki temsil salonuna almışlardı. Büyükçe bir sahnesi olan bu salonda, öğrenciler bir temsile hazırlanıyorlardı. Fakat öğle vakti olduğu için istirahate çekilen gençler, gruplar halinde dinlenmekte veya konuşup şakalaşmaktaydılar. Bizi görünce onlarda da bir merak başladı. Kimdik, neydik, nereden ve ne için geliyorduk? Fakat merak, bu güler yüzlü insanları büsbütün sempatik yapmış ve az zamanda etrafımız kahverengi bir halka ile çevrilivermişti. Kendisiyle randevumuz olan Mrs. Anne Cooke’a geldiğimizi haber vermeye giden nazik bir genç henüz dönmemişti ki, kız ve erkek öğrencilerle ahbaplığımız bir hayli ilerlemiş, kim olduğumuz, ne maksatla geldiğimiz herkesçe anlaşıldıktan sonra aramızdaki çekingelik samimi bir ahbaplık halini almıştı.

            Zenci etüdyanlarla yaptığımız sanat konuşmaları henüz musikiye gelmişti ki, Mrs. Anne Cooke’u arayan delikanlı salona döndü ve kadıncağız ansızın hastalandığından kendisini ziyaret edemeyeceğimizi özür dileyerek söyledi. Bu habere üzüldüğümü gören Mr. Buhrman, saat 13.00’te kendisiyle randevumuz olan Mr. Sterling Brown’un da bu konuda bize yardım edebileceğini söyleyerek beni teselli etti.

            Yarım saattir konuştuğumuz zenci öğrenciler arasında sanata o derece bağlı olanlar vardı ki bunlardan piyano çalan genç bir kızın Beethoven musikisine duyduğu hayranlık dikkatimi çekmişti. Bu olayla hayatımda ikinci defadır uluslararası değerdeki sanata bağlılık gösteren bir zenci çevresiyle karşılaşıyordum. Birinci olay senelerce evvel Paris’te başımdan geçmişti. 1948 yılında Unesco’nun Paris’teki bir radyo toplantısına delege olarak davet edilmiştim. Unesco memurlarından Barton adlı ve aslen Çekoslovak olan bir arkadaşımla günlerden bir gün Paris’te gezerken, arkadaşım “Sizi enteresan bir yere götüreyim” demiş ve beni bir zenci lokaline götürmüştü. Paris’te civar mahallelerin birinde, dar bir sokakta bulunan bu lokalin patronu, Martinikli melez bir zenci güzeliydi ve kuzguni siyah renkteki kocasıyla birlikte bu barı idare ediyordu.

            O akşam baştan aşağı zencilerle dolu olan lokalde ikimizden başka beyaz kimse yoktu. Arkadaşım Bartok, patronun ahbabı olduğu için, Amerikan barı etrafındaki en iyi yer hemen bize ayrıldı. Loş atmosfer içinde sigara dumanıyla büsbütün kararan lokalin bir köşesindeki piyanoyu simsiyah bir piyanist çalıyor, kadın erkek bütün zenciler bir ağızdan şarkı söylüyorlardı. Bazan neşeli, canlı, bazen da kederli, ağır zenci melodilerini aksettiren bu dikkate değer konser, benim için hakikaten unutulmaz bir hadiseydi. Derken esaslı bir piyanist olan arkadaşım Barton da coşmuştu; piyanonun başına geçip Chopin’in Scherzo’sunu çalmaya başlamıştı. O âna kadar zenci şarkılarıyla çalkalanan lokalde Chopin başlar başlamaz ansızın herkes susup nefes alamaz bir halde olduğu yere mıhlanıp kalmış, garsonlar konsomasyon yapamaz olmuş, biraz önceki gürültünün yerine bir konser salonunun ağırbaşlılığı hakim olmuştu. Bu esnada dikkatimi çeken mühim şey şuydu: Arada sırada sokaktan lokale giren her zenci, karşılaştığı sahnenin öneminin bilincinde olarak, bir adım daha ilerlemeden olduğu yerde kalıyor ve Chopin sanatını hiç kımıldamadan dinliyordu. Hattâ birkaç dakika içinde ayaküstü sımsıkı dikilip kalanların sayısı çoğalmış ve Scherzo sona erdiği zaman lokali müthiş bir alkış kaplamıştı. Zencilerin müzik sevgisi hakkında edindiğim bu ilk izlenimi o gün bugün unutmamıştım.

            Howard Üniversitesinin genç ve kültürlü zencileriyle geçen yarım saatlik samimi bir ahbaplıktan sonra, Edebiyat Fakültesi Şefi Prof. Sterling Brown’ın dairesine gitmek üzere tekrar bahçeye çıktık. Büyük parkın öbür ucundaki binaya doğru ilerlerken, yanı başımda gözlerini yere dikmiş olarak ilerleyen sevimli bir zenci kızı, Beethoven’in piyano eserlerini zevkle çaldığından bahsediyor ve bu sanata olan sevgisini bana anlatmaya çalışıyordu. Biraz sonra Edebiyat Fakültesi binasına girmiş, öğrencilerle birlikte üçüncü kata kadar çıkmış ve Prof. Brown’ın kapısına varmıştık. Beyaza çok yakın bir melez olan Prof. Brown’ın beni ve mihmandarımı büyük bir nezaketle karşılayıp dairesine alacağı sırada, kısa bir mülâkatın unutulmaz hatırasından üzüntüyle ayrılan zenci öğrenciler arasındaki Beethoven hayranı genç kızın, elini elimden sırf sanat heyecanıyla güç koparıp ayırması, beni büsbütün duygulandırmıştı.

            Howard Üniversitesi, Birleşik Amerika’nın oldukça eski zenci üniversitelerinden biriymiş. Bu üniversiteyi Oliva Howard adlı bir beyaz kurmuş. Howard, kuzey-güney muharebelerine katılan bir generalmiş. Bu kişi, zenci esaretine son vermek emeliyle girişilen savaşın hedef tuttuğu gayeyi, bu zenci üniversitesini kurmakla ebedileştirmek istemiş. Böyle bir üniversiteyi kurmak için en uygun bölge hiç şüphe yok ki Washington şehriymiş. Çünkü kuzey-güney muharebeleri arasında ve bu savaştan sonra, Washington’a doğru güneyden bir zenci akınıdır başlamış. Bugün bile Washington nüfusunun yüzde ellisini zenciler oluşturmaktaymış. Onun için bu zarif şehirde, geniş bir zenci mahallesi ile de karşılaşmıştım. Beyazlara ait mahallelerin içinde bile mal mülk sahibi olmuş zengin zencilerin sayısı az değilmiş. Köşede bucakta kalmış, eski mütevazı, ahşap zenci evleri, Washington’un tarihe mal olmuş eski mahalleleri hakkında bana fikir vermeye yeterli olmuştu.

            İngiliz Edebiyatı profesörü Mr. Sterling Brown, hayatta karşılaştığım bilim adamlarının en enteresanlarından biriydi. Zenci konusunda yapmak istediğim incelemeler hakkında kendisiyle rahat rahat görüşmüştüm. Prof. Brown da beni sabırla dinlemişti. Gayem öğrenildikten sonra, derhal programa geçileceği tabiiydi. Nitekim de öyle oldu. Fakat zamanın darlığı içinde, geniş ölçüde bir zenci kültürünün incelenmesine imkân olmadığı için Prof. Brown seyahat rotamı yalnız üç noktaya yöneltmek zorunda kalmıştı.

            Bunlardan birincisi: Birleşik Amerika’daki zencilerin esaretten kurtarılmaları yolunda girişilen muharebelerin en çetinine sahne olan Georgia devletindeki Atlanta şehri ve oradaki “Spelman” zenci kolejiydi. İkincisi: Birleşik Amerika’daki zencilerin anavatanı olma önemini taşıyan Louisiana devletindeki New Orleans şehriydi. Üçüncüsü ise, Ohio devletindeki Cleveland şehrinin en mühim sanat ve kültür müessesesi olan “Karamu House” adlı meşhur zenci tiyatrosu ile okuluydu.

            Prof. Sterling Brown yukarıda saydığım şehir ve kurumlardaki ilgili kimselere mektup yazarak, beni onlara önceden tanıtacak ve gerekli tedbirlerin vaktinde alınmasını sağlamış olacaktı. Hele bu şehirlerin arasında yer alan ve günede Meksika Körfezine boşalan Mississippi nehri üzerindeki New Orleans’da zenci konusunu incelemek benim için çok enteresan olacaktı. Bu şehir, yüz yıl önce Napolyon’un Amerikalılara sattığı eski bir Fransız sömürgesi olmakla kalmıyor, aynı zamanda “caz” müziğinin ilk ve gerçek vatanı olma niteliğini de  taşıyordu. Bütün bu bölgelerde karşılaşacağım enteresan inceleme konularının uyandırdığı merak içinde Howard Üniversitesinden ayrılırken, Prof. Brown’a nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyordum.

            20 Mart 1954 Cumartesi günüm nispeten sessiz geçmişti. Günlerden beri durup dinlenmeden yaptığım incelemeler, artık bir haftasonu tatilini bana da hak ettirmişti. O gün öğleye kadar Washington’da çok hareketli geçen günlerimin revizyonunu yapmış, noksan kalan notlarımı tamamlamıştım. Aynı akşam saat 6.45’te komşu Virginia devletinde oturan mihmandarım Mr. Buhrman’a yemeğe davetliydim. Çok samimi geçen bir aile sofrasından sonra saat 11.00’de otele dönüp derhal yattım. Ertesi Pazar günü, haftasonu tatilimin en güzel bir günü olacaktı. Nitekim Kongre Kütüphanesi müdürlerinden Mr. Lichtenwanger’in misafiri olarak Annapolis ve Baltimore şehirlerine gidip akşama yine Washington’a dönecektik.

            21 Mart 1954 Pazar günü ancak saat 14.30’da Mr. Lichtenwanger’in otomobiliyle kuzeydoğu yönüne hareket edebilmiştik. Birleşik Amerika’nın deniz tarihi bakımından büyük önemi olan bu iki liman şehri, benim için cidden enteresandı. Hele Annapolis’e giderken geçtiğimiz çok uzun bir köprünün azametine hayran olmuştum. Baltimore şehrine girerken kendimi tamamen İngiltere’de zannetmiştim. Küçücük ikişer katlı tuğla evlerden meydana gelen uzun caddeler, şehre tam anlamıyla bir İngiltere atmosferi veriyordu. Bu bölgelere ilk olarak İngilizlerin göç etmiş oldukları ne güzel anlaşılıyordu. İnişli yokuşlu bir liman şehri olan Baltimore’un merkez bölgelerinde karşılaştığım çok katlı ve upuzun binalar da sanki Baltimore’un bir Amerikan şehri olduğunu hatırlatmak için inşa edildiği kanaatini veriyordu. Otomobil yolculuğunun yorgunluğunu Baltimore’da olsun gidermeden, akşamın alacakaranlığında şehirden tekrar ayrıldık.

            Mr. Lichtenwanger, beni ele geçirmişken Türkçesini ilerletme arzusunu bir hayli tatmin etmiş, seyahat boyunca yalnız Türkçe konuşmaya gayret etmişti. Hattâ Baltimore’u terk edeceğimiz sırada ve trafiğin en yüklü bir ânında Mr. Lichtenwanger’in otomobilini öndeki otomobilin arka tamponuna olanca hızıyla bindirmesi de, zihnini hep Türkçeyle meşgul etmesinden ileri geliyordu. Türkçe uğrunda tehlikesiz atlatılan trafik kazasından sonra bile Türkçe konuşmaya cesaretle devam eden Mr. Lichtenwanger’in Washington civarındaki evine karanlıkta ulaşmış ve eşinin hazırladığı akşam yemeğini büyük bir iştahla yemiştik. Biraz sonra yorgunluğumu anlayan Mr. Lichtenwanger, geç vakit beni otelime kadar bizzat getirdi. Ertesi gün, Birleşik Amerika Devletleri’ni içine alan kıta ölçüsünde bir inceleme gezisine başlamam gerekiyordu.

            22 Mart 1954 Pazartesi sabahı  artık Washington D.C.’ye veda ediyordum. Saat 9.30’da Dışişleri Bakanlığı binasında ilgili şef ve memurlarına veda ederek ayrıldıktan sonra, öğleye doğru Mr. Buhrmann ile birlikte trene binip New York’a hareket ettik. Birkaç saat sonra da baş döndürücü New York’a ayak basmış ve gene Hotel Plymouth’tan içeri girmiştik.

            Ertesi gün 57. Caddedeki Dışişleri Bakanlığı resepsiyon merkezinin şefi Mrs. Grace Belt’i tekrar ziyaret etmiş ve bu harikulâde kadının New York’ta geçireceğim kısa zaman için hazırlattığı programa hayran olmuştum. Program dışı olarak ısrarla talep ettiğim önemli bir konu daha vardı ki o da bu beş güne isabet ediyordu. Asrımızın en büyük sanatçısı Madam Wanda Landowska’nın Amerika’da olduğunu biliyordum. Klavsen gibi tarihî bir enstrümanı yeniden hayata kavuşturan, piyanonun atası olan bu narin aleti, literatürü, eğitimi ve öğretimi, lüzumlu pedagogu, virtüozu ve hattâ fabrikasyonu ile hakiki bir Rönesansa kavuşturan Madam Wanda Landowska’yı tanımak benim için iki bakımdan önemliydi: Önce zamanımızın 75 yaşına ulaşan en büyük bir sanatkârını şahsen tanımış olacaktım; ikincisi, Ankara Devlet Konservatuarında artık kurulması gereken klavsen sınıfının belki de Madam Landowska’nın yönetimi altında kurulması imkânını sağlayabilecektim. Hele bu ikinci nokta bizim için büyük bir ayrıcalık olacaktı.

            Oldukça uzun süren Washington incelemelerimden New York’a döner dönmez, bu arzumun sağlandığını duymak beni son derece duygulanmıştı. Madam Landowska, New York devletine komşu ve kuzeydoğu yönünde en küçük bir devleti olan Connecticut’ta ve Lakeville adlı şirin bir kasabada ikamet ediyormuş. Büyük virtüozun New York’ta ikametgâhı varmış ama kendisi hep Lakeville’de oturmayı tercih edermiş. Lakeville Doğu Amerika’nın en şairane bir kasabasıymış. New Yorklu şair ve sanatkârlar için Lakeville’de oturmak büyük bir idealmiş.

            New York’taki tiyatro faaliyeti ve
            Amerikan Millî Tiyatrosu ve Akademisi

            New York resepsiyon merkezi, ben Washington’dayken Madam Wanda Landowska’nın sekreteri ile teması kurmuş ve ilk randevu 26 Mart 1954 Cuma saat 16.00 olarak saptanmış. New York’tan sabahları saat 8.00’de kalkan bir trenle hareket edip saat 12.00’de sınır istasyonu Millerton’a varacakmışım. Bu küçük şehirde öğle yemeğini yiyip saat 15.30’a kadar gezip dinlendikten sonra taksiyle Lakeville’e gidecek ve saat tam 16.00’da Madam Landowska tarafından villasında kabul edilecekmişim; sonra trenle New York’a dönecekmişim. Ne mazhariyet! Beş günlük programın bu kısmına çok sevinmiştim ama o tarihe kadar daha üç bütün günüm vardı.

            Nitekim programım buna göre hazırlanmıştı: “Amerikan Millî Tiyatrosu ve Akademisi” adını taşıyıp kısaltılmış adıyla “ANTA” diye anılan kültür kurumunu ve bu kurumun aracılığıyla New York’un belli başlı Broadway tiyatrolarında bazı temsiller görecek, Metropolitan Operası Genel Müdürü Mr. Bing ile tanışıp buranın temsil ve idare faaliyetini yakından inceleyecek, müzik tarihinde önemli bir yer işgal edip Batı dillerinde “Üç Metelik Operası” diye anılan enteresan bir temsilde bulunacak ve vakit kalırsa New York Filarmoni Orkestrasının bir provasını da ziyaret edebilecektim.

            ANTA, asıl sanatın her türlü maddi menfaat dışında gelişip olgunlaşmasını sağlamak üzere kurulmuş müesseselerin bence en enteresanıydı. Millî Tiyatro Servisi Müdür Muavini ve Personel Mübadelesi Müdürü Mrs. Louisette Roser, bana hem bilgi vermiş, hem de ANTA hakkında geniş bilgiyi içeren broşürler hediye etmişti. ANTA’nın kuruluşu cidden mühimdi: Müessese, Kongre’nin 5 Temmuz 1935 tarihinde kabul ettiği kanunla ve memleketteki muhtelif tiyatro teşekküllerinin birleşmesiyle meydana gelmişti. Bu birleşmenin esas amacı, ANTA’nın kamu çıkarını gözeten müesseseler arasında layık olduğu yeri almasında ve tiyatro sanatıyla ilgili bütün kolların Birleşik Devletler içinde gelişmesini gereği gibi sağlayabilmesindeydı.

            Kongre tarafından bu hususta kabul edilen kanun gereğince ANTA’ya tanınan birleşme hakkı, basit olduğu kadar da açık hükümlere dayanmaktadır. Federal devlet kurumlarıyla hükümet mercileri ANTA’nın faaliyetine müdahale etmek yetkisine sahip değildir. ANTA ne bir menfaat, ne de bir politika müessesesidir. Tam “bağımsız” bir anlayışla faaliyette bulunan ANTA’nın fahri hiçbir üyesi de yoktur.

            Dünyanın karmakarışık olduğu ve İkinci Dünya Savaşının bütün şiddetiyle ortalığı kasıp kavurduğu bir devirde ANTA, büyük ölçüde mali sıkıntıya maruz kalmıştır. Her şeye rağmen temsil faaliyetini muhafaza edebilen birkaç müessese sayesindedir ki, ANTA ancak 1946 yılına doğru dağılma tehlikesinden kurtulmuş ve yeniden faaliyete geçmeyi başarmıştır. Nihayet ilk önce 1951 yılının Ocak ayında ANTA direktörlerinin enerjik girişimiyle New York’ta millî bir konferans toplanmış ve tiyatro meselelerinin memleket ölçüsünde temsilini temin için 13 bölgeye ayrılan Birleşik Amerika Devletleri’nin yalnız bu 13 bölgesinden gönderilen delegeler bu konferansa katılmışlardır. Toplantının ilk kararı, ANTA üyeliğini çoğaltacak planı hazırlayacak ve Birleşik Amerika Devletleri’nin her bölgesini temsile yetkili direktörler meclisini oluşturacak bir komite ile dramatik sanatların geliştirilmesi çarelerini arayacak ihtisas gruplarını seçmek olmuştur. Bu suretle hazırlanan plan ANTA idare meclisine sunulmuş ve bu iki topluluğun tam bir anlaşma halinde aldığı kararlar konferans genel kurulunca da  ittifakla kabul edilmiştir. Bu suretle ANTA üyeliği de 2500’e çıkarılmıştır.

            Millî Tiyatro Konferansı genel kurulunca kabul edilen yeni statü, şu şekilde özetlenebilir: ANTA’nın faaliyeti, bu statüye göre teşkil edilecek bir “Direktörler Meclisi” tarafından kontrol ve idare edilmektedir. Bu meclis, memleketin coğrafi bölgelerinde yer alan ANTA üyesi bütün teşekkülleri ve genelde temsil sanatıyla ilgili olup Amerikan tiyatro topluluğunu meydana getiren millî karakterlerdeki grup ve korporasyonları temsile yetkilidir. ANTA ile temsil edilen bütün bu müessese ve teşekküller, bünyelerinin özelliklerine göre beş kola ayrılmıştır. Bunlardan birincisi coğrafi bölgeleri, ikincisi profesyonel teşekkülleri, üçüncüsü terbiyevi teşekkülleri, dördüncüsü cemaat teşekküllerini, beşincisi ise doğrudan doğruya halkı temsil etmektedir. ANTA nezdinde Birleşik Amerika’daki bütün coğrafi bölgelerin temsil edilebilmesi için, memleket 15 bölgeye bölünmüş, bunların her biri bir direktör seçmekle yetkili kılınmıştır. Bu itibarla bütün bölgeler, ANTA Direktörler Meclisine 15 temsilci ile katılmaktadır. Bu derece geniş ve yurdun her köşesinden seçilen temsilcileri içine alan Direktörler Meclisinin sık sık toplanması mümkün olamayacağından, ANTA statüsü, ayrıca bir “İcra Komitesi”nin seçilmesini de gerekli kılmaktadır.

            New York’ta Üç Metelik Operası

            New York tiyatro hayatının ne olduğunu anlatabilmek hakikaten bir ayrıcalık. Burada “on Broadway” (Broadway üstü) ve “off Broadway” (Broadway civarı) tiyatroları diye iki kola ayrılan sahnelerde artistlik edebilmek, ne öğrenim görmek, ne de konservatuvar bitirmekle mümkün. Başarı ve yalnız başarı, burada tanınıp sayılmanın sırrı. Bir yanda kamuoyu, öte yanda New York basını, sanatın amansız jürisi. Bu jüri, bir tuttuğunu bir daha bırakmıyor, fakat attığını da New York’ta yaşatmıyor. Yanılmıyorsam adedi binleri aşan bir artist kitlesi bu tiyatrolarda bir defa olsun görünebilmek için her zahmete katlanır, talih kuşunun gülmesini beklermiş.

            İşte dikkate değer bir örnek: Gloria Sokol adlı bir genç kız, Theatre de Lys’de bir rol alıncaya kadar New York’ta senelerde satıcılık, modellik, garsonluk, çocuk dadılığı, seyahat acentalığı, hava yolları memurluğu ve gazete muhabirliği yapmış. Fakat 1954 yılında Broadway sahnelerinin birinde görünmeyı başarmış. Bütün bunlar, Theatre de Lys’in aktörlerini takdim eden broşürde olduğu gibi yazılı.

           Amerika’daki sahne sendikalarının bütün gayreti, tiyatroya kapılanabilen aktörün patron nezdinde hakkını korumak. “Amerikan Millî Tiyatro ve Akademisi”nin, yani ANTA’nın gayretiyse, Amerika’da tiyatro sanatının kalite bakımından üstünlüğünü sağlamak. Görülüyor ki, bütün sıkıntı ANTA’ya ve sendikaya ulaşılıncaya kadar, artistin bin bir yokluk ve üzüntü içinde katettiği merhalelerde.

            Almanca adıyla “Dreigroschenoper” veya “Betleroper” diye anılan geleneksel bir temsil türüyle New York’ta karşılaşmak beni çok memnun etmişti. İngilizceye “The Three Penny Opera” diye tercüme edilen bu tarz temsilin dilimize de “Üç Metelik Operası” diye çevrilmesinin doğru olacağı kanaatindeyim. Almanlar bu tür müzikli sahne eserlerine “Betleroper” yani “Dilenci Operası” adını da veriyorlar. İsminden de anlaşılacağı gibi, üç metelikle seyredilebilen ve her bakımdan mütevazı bir içeriğe sahip olan bu türlü operalar, geniş külfeti gerektiren klasik opera sanatına tam bir tezat teşkil etmektedir. Bununla beraber yüzyıllar boyunca klasik operayı bir bakıma da hicvetmek maksadıyla meydana geldiğine kani olduğum üç metelik operaları, zamanla sanat bakımından olsun her türlü tevazudan uzaklaşmış ve müzik tarihinde önemli bir yer almıştır. Bu tür operalar, ayrı ayrı adlarla anılmayıp, sadece “Üç Metelik Operası” veya “Dilenci Operası” diye adlandırılmakta, gerek artist, gerek orkestra bakımından oldukça mütevazı bir kadroyu içermektedir.

            Üç metelik operalarıyla çok kere dilenci, eskici, sarhoş, serseri çevrelerinin kendine özgü âdet, gelenek ve anlayışları, adeta serdengeçtiliğin argo üzerine kurulmuş destanı halinde işlenmekte ve bu suretle kendine özgü müzikli bir sahne sanatı meydana gelmektedir. Bununla beraber, bazı tanınmış bestecilerin bu derece basit bir konu, malzeme ve teknik kullanarak yazdıkları üç metelik operalarıyla gerçek şaheserler meydana getirmiş olduklarını söylemek hata sayılmaz.

           İşte New York’ta 23 Mart 1954 Pazartesi akşamı saat 20.30’da Theatre de Lys’de seyrettiğim eser de, son zamanların meşhur Alman kompozitörü Kurt Weill’in 1928’de Berlin’de yazdığı ve sanatçıya ölüm yılı olan 1950’ye kadar büyük şöhret sağlayan bir üç metelik operasıydı. Bu üç perdelik operaya 22 artist katılıyor ve yalnız piyano eşliğinde 8 kişilik bir ağız sazları orkestrası eşlik ediyordu. 1929 yılından itibaren sanat dünyasının her yerinde yerel dillerde oynanarak büyük başarı elde eden bu eser, ilk önce 1933 senesi Nisan ayının 13’inden itibaren New York’ta Empire Theatre’da İngilizce olarak temsil edilmişti. 1951 yılı Ocak ayında Kurt Weill’in ölüm gününü anma münasebetiyle New York’taki Town Hall’da düzenlenen törende, büyük sanatçının dul eşi Lotte Lenya, bu Üç Metelik Operası’ndaki Jenny rolünü konser şeklinde ve Almanca olarak söylemişti. Eseri, ilk olarak 23 Mart 1954’te New York’ta seyrettiğim akşam da Jenny rolü gene Kurt Weill’in eşi Lotte Lenya tarafından oynanmış ve sanatçı, gerek sesi, gerek roldeki harikulâdeliği ile bütün seyircilerin sevgi ve hayranlığını kazanmıştı. Bu arada temsilin en başında sokak şarkıcısının okuduğu o harikulade prologun basit fakat cana yakın melodisi hâlâ kulağımdan gitmiyor.

            Vaka 19’uncu yüzyılda Londra’da geçmektedir. Her üç perdenin de esas sahneleri dilencilerin alışveriş ettiği bir eskici dükkânı ile ahır, sokak, umumhane, hapishane ve idam mahkûmu hücresinden ibarettir. Eserdeki belli başlı şahıslar ise şunlardır: Sokak şarkıcısı genç kız Jenny, eskici ve serseri Mack ve avenesi, bir asilzade, polis komiseri Kaplan Brown, dört fahişe, hapishane gardiyanı, iki polis ve bir haberci.

            Eserde rolü olan en enteresan sanatçı şüphesiz Jenny rolünü oynayan Lotte Lenya idi. Bu büyük artist, yalnız kompozitör Kurt Weill’in eşi olması bakımından değil, aynı zamanda eserin 1928 yılındaki ilk Berlin temsilinde rolünü üstün başarıyla oynamış olması bakımından da mühimdi. Böylelikle Lotte Lenya, sanat tarihine mal olmuş bir eserin 27 sene sonraki New York temsilinde de seyircilerin sevgi, saygı ve sempatisini kazanan bir artistti. Viyana’da dünyaya gelen Lenya, sahne hayatına ilk olarak Zürich Tiyatrosunda başlamış ve gerek bu şehirde, gerek Almanya’nın çeşitli bölgelerinde, bale dansözü, operet şarkıcısı ve klasik dram artisti olarak çalışmıştı. Bir aralık Berlin’in banliyö tiyatrolarından birinde çalışan Lenya’nın sahne kabiliyetini, Berlin Devlet Tiyatrosunun o zamanki baş rejisörü Leopold Jessner ilk olarak keşfetmiş ve genç artistin “Juliette” rolündeki başarısına hayran olmuştu. Bunun üzerine Jessner, Lenya’yı Kral Oidipus’ta oynamak üzere kendi yönetimi altında hazırlamaya başladı.

            Lotte Lenya, şarkıcı olarak ilk sükseyi, ikinci kocası kompozitör Kurt Weill’in “Üç Metelik Operası” ile “Mahogany” adlı diğer bir eserinde kazanmıştı. Almanya’da Hitler’in iktidara geçmesinin ardından Weill ailesi bu memleketten kaçmış ve o tarihten itibaren Lotte Lenya Fransa ve İngiltere’deki tiyatrolarda görünmeye başlamıştı. Lenya 1935 yılında kocasıyla Amerika’ya göç edip, kısa zamanda Broadway tiyatrolarında başarı elde etti.

            Metropolitan sahnesiyle ilk temas
            Parsifal provası

            24 Mart 1954 Salı gününden itibaren yapacağım temasların da benim için büyük önemi vardı. Aynı gün saat 11.00’de Metropolitan Operası Genel Müdürü Mr. Bing’in sekreteri Miss Feidberg ile temas edecek ve Wagner’in Parsifal operası provasını seyretme imkânını elde edecektim.

            New York’ta 39’uncu caddenin 7’nci avönüyü kestiği noktada yer alan Metropolitan Operası’nın servis kapısından girmiş, birkaç dakika sonra da mihmandarım Mr. Buhrmann ile 70’inci yılını idrak eden bu operadaki muazzam salonun parter kısmındaki yerlerimizi almıştık. Salon karanlıktı ve Parsifal provası muazzam bir Wagner orkestrası eşliğinde devam ediyordu.

            Muazzam sahnenin geniş ölçüdeki teknik imkânlarıyla bir fevkaladelik gösteren bu prova, kafamda gene bir çağrışım yapmış ve beni Richard Wagner’in Bavyera’daki Festival Evi’ne kadar götürmüştü. Nitekim 1951 yılında Münih Devlet operasının baş rejisörü Hauptmann’ın misafiri olarak Bayreuth’a gitmiştim. Wagner ailesinin oturduğu villaya kartvizit bırakıp nezaket ziyaretinde bulunduktan sonra, tepedeki Festival Evi’ne çıkmış, ne gariptir ki gene Parsifal provasını seyretmiştim. Onun için Metropolitan Operası salonunda her iki Parsifal provasını birbiriyle karşılaştırma imkânını elde etmiştim. Bayreuth’daki Parsifal’i Richard Wagner’in torunu sahneye koyuyordu. Bugün bile Wagner ailesi tarafından yürütülen Festival Evi’nin idari işlerini üzerine alan, Wagner’in küçük torunu Wolfgang Wagner’den o gün her konuda bilgi almış, fakat provayla meşgul olan ağabeyini şahsen tanımak fırsatını maalesef elde edememiştim. Parsifal’in Bayreuth provası, çok modern bir mizansene dayanıyordu. Her şey yeniydi ve eseri anlayışta bir yenilik göze çarpıyordu. Zaman değişmiş, insan psikolojisi altüst olmuştu. Bizzat Richard Wagner’in torununun bu değişikliğe boyun eğmiş olduğu provadan anlaşılıyordu. Eseri seyrederken, “Ruhun şad olsun Wagner!” demekten kendimi alamamıştım. Bu tarihten 4 sene sonra New York’taki Parsifal provasında ise büsbütün başka bir zihniyetle karşılaşıyordum. Bu zihniyet, daha çok geleneğe ve klasik bir anlayışa dayanıyordu.

            İşin en enteresan tarafı, bu temsile hazırlanışta göze çarpan garip bir tesadüf de kendini göstermekteydi. Çünkü Metropolintan Operası’nda uzun zamandır oynanmamış olduğunu işittiğim Parsifal, New York’un geleneksel dinî temsillerinin başladığı hafta içinde oynanmak üzere hazırlanıyordu. Nitekim Wagner’in Parsifal operası da bir bakıma dinî eser olma niteliğini taşıyordu. İhtiyar Wagner’in vefatından kısa bir zaman önce bitirmeyi başardığı bu büyük opera, zamanında filozof Nietzche’ye Wagner’den ansızın yüz çevirtmişti.

            Nietzche, Wagner’in Parsifal’den önceki eserlerinde karşılaştığı kahramanlara hayran olmuş ve bu mitolojik tiplerle kendi insanüstü felsefesi arasında bir ilişki olduğunu sezmişti. Halbuki Wagner, Parsifal’de dinî bir tasarrufa dönmekte, böylelikle insanüstü iradeden, Hıristiyani bir feragat ve hoşgörüye yönelmekteydi. Nietzche’yi çileden çıkaran şey de işte bu olmuştu. Diğer taraftan bazı Wagner tahlilcileri, Parsifal operasındaki esprinin, Gaul ve Kelt ayinlerindeki insanüstü kuvvet ve kudrete inanışta saklı olduğunu  ileri sürüyorlardı. Çünkü Hıristiyan dünyasına evvela Keltlerden geçen “Peredur” yani “Parsifal” masalı Ortaçağ’da Fransız saz şairleri tarafından da kullanılmış ve XII. asır Hıristiyan edebiyatına Parsifal le Gaulois olarak geçmiş, Alman saz şairi Wolfram von Eschenbach ise, Ortaçağ boyunca Parsifal masalından esinlenen halk şiirleriyle tanınmıştır. Aynı zamanda Wagner, geniş ölçüde Buddha ve Schopenhauer felsefesi etkisi altında da kalmış, eserlerine konu teşkil eden eski Barbar masallarına, bu iki nazariyeden esinlenmiş olarak yeniden şekil vermişti. Bu nedenle Wagner operalarındaki erkek ve kadın kahramanların eski Hint mistisizmindeki insanüstü tiplerle de ilişkili olduğunu unutmamak lazımdı.

            İşte bu türlü spekülasyonlarla zihnimi kurcaladığım bir sırada, yanı başımda Metropolitan Operası’nın meşhur Genel Müdürü Rudolf Bing’i görüverdim. Bing, kendini bana takdim etti ve memleketimiz hakkında birçok dostane sözler söyledi. Hattâ Mr. Bing’i o aralık en ziyade memnun eden şey, kısa bir süre önce Amerika’yı ziyaret eden Cumhurbaşkanımız Sayın Celal Bayar’ın Metropolitan Operası temsilinde bulunup, kendisine iltifat etmiş olmasıymış. Bing bu hatırasından heyecanla bahsediyor ve Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Feridun Cemal Erkin ve sayın eşiyle olan dostluğuna da önemle işaret ediyordu.

            Genel Müdür Bing’in şöhretini öteden beri biliyordum. Hele muazzam bir mali kriz geçiren Metropolitan Operası’nı dahiyane tedbirleriyle ölümden kurtaran Bing’i şahsen de tanıdığıma çok memnundum. Aslen Avusturyalı olan ve Viyana sanat hayatına da hayli emeği geçen Bing ile, genç Türk operası ve bu operanın kurucularından Prof. Karl Ebert ile Prof. Paul Hindemith hakkında ve nihayet artist mübadelesi ile ilgili hususlarda konuştuğum sırada, Parsifal provası da sona ermiş ve veda zamanı gelmişti. Mr. Bing bana ne zaman istersem rahat rahat ve kendi evim gibi Metropolitan Operası’nı inceleyebileceğimi ve ziyaret edebileceğimi, prova ve temsillerde kendi davetlisi olarak bulunabileceğimi söylemiş ve beni çok duygulandırmıştı. Günlerim sayılı olduğu için Metropolitan Operası’nda ancak “Yarasa” opereti ile “Norma” operasının temsillerini görebileceğimi ve 25 Mart 1954 Perşembe günü ise operanın idari ve teknik işleyişini inceleyebileceğimi kendisine söyledim.

            New York’ta iki temsil
            "Immoralist"

            Amerikan Millî Tiyatrosu ve Akademisi ANTA’nın delaletiyle Broadway-üstü bir tiyatronun temsilini ilk olarak 24 Mart 1954 Salı günü saat 14.30’da görecektim. Bu temsil benim için her bakımdan mühimdi. Önce New York’ta profesyonel bir Broadway temsili seyredecektim, sonra da Fransız yazarı André Gide’in “Immoralist” adlı eseri bir Amerikan sahnesinde İngilizce olarak temsil edilecek, iki mühim rolden “Michel” rolünü Amerikan filmciliğinin tanınmış Fransız artisti Louis Jourdain, “Marcelline” rolünü ise tanınmış Amerikalı film yıldızı Geraldine Page oynayacaktı.

            Royal Theatre’da tam vaktinde yerimizi almıştık. Perdenin açılmasını ve senelerdir ismini işittiğim iki büyük artisti bir an evvel görmeyi çok istiyordum. Royal Theatre, Broadway’in oldukça güzel sahnelerinden biriydi. En çok bin kişi alabileceğini tahmin ettiğim bu iki katlı tiyatro, Amerika’da kısa zamanda edindiğim “yuvarlak sahne” izlenimine tam bir tezat oluşturuyordu. Yuvarlak sahne, bütün sadeliğiyle saf bir tiyatro sevgisini simgelemekte, arzu ve iradenin imkânsız görülen şeyleri mümkün kılabileceğine işaret etmekteydi. Para, vasıta, bina, dekor ve nihayet teknik olmayınca tiyatrodan vaz mı geçilmeliydi? İnsanda istek olduktan sonra, basit bir yerin dört tarafını çeviren seyirci kitlesine bir çok şeyler göstermek mümkündü. İşte yuvarlak tiyatro bu türlü bir iradenin ifadesiydi. Halbuki Broadway’de iş değişiyordu. Burada “star” sistemi, profesyonel rekabet, ticari gaye, reklam ve saire türünden ihtiras faktörleri de sanatın yanı başında yer alıyor, fakat her şeye rağmen gene sanat ve başarı ön planı işgal ediyordu. Onun için New York ve Broadway, tiyatro sahasında korkunç bir alım-satım borsası olma niteliğini de taşıyordu.

            Nihayet perde açıldı. İlk defa Amerika’da seyrettiğim André Gide’in “Immoralist”inde Louis Jourdain ve Geraldine Page’i doya doya seyretmek imkânı hasıl olmuştu. İnsan ruhunu gölgesiyle, ışığıyla ortaya koyan bu eserde “moralist” ile “realite” arasındaki tezat açıklanıyor, alışkanlığın akıl ile mantık üzerindeki baskısına işaret ediliyordu. Rol dağılımı bakımından 8 şahısla sahneye konan bu eserde vaka, 1900 senesinde, kısmen Fransa’da Normandiya’da, kısmen de kuzey Afrika’da Biskara’da geçmekteydi. Bütün artistler rollerinde başarılı oluyorlar, hele Geraldine Page ve Louis Jourdain ender rastlanır bir harikulâdelik içinde seyircileri sanatlarına hayran bırakıyorlardı.

            Bilindiği gibi Louis Jourdain, Amerika’da çevirdiği on film ile Birleşik Amerika halkının kalbini fethedivermişti. Ondan dolayı herkes Broadway’deki “Immoralist” temsiline daha çok Amerikan filmciliğinin iki mühim yıldızını görmeye geliyor ve onların beyaz perde dışındaki faaliyeti, halkın sevgi ve sempatisi kadar tecessüs zevkini de tahrik ediyordu. Nitekim Louis Jourdain, ilk olarak 1947 senesinde Amerikan filminde tanınmaya başlamış, sonra da “Meçhul Bir Kadının Mektubu”, “Madame Bovary”, “Cennet kuşu”, “Mesut Günler”, “Decameron Geceleri” adlı filmler ona dünya ölçüsünde bir şöhret sağlamıştı. Jourdain aslen Marsilyalıydı. Daha çocukken aktör olmaya karar vermiş ve 18 yaşında Paris’te René Simon’un okulunda tiyatro eğitimine başlamıştı. Arada sırada fırsat düştükçe tiyatrolarda rol alan Jourdain, oyunlarındaki başarısıyla Fransız film rejisörü Marc Allegret’nin dikkatini çekmiş ve böylelikle Charles Boyer’nin de katıldığı “Korsan” adlı filmde ilk olarak kendisine bir rol verilmişti. Bu suretle Joudain hem sahnede, hem de filmde oynuyordu. Daha sonraki yıllarda çevirdiği 9 film genç artistin Fransız filmciliğinde gereği gibi tanınmasını sağlamış oldu. Jourdain, Paris’in Naziler tarafından işgali sırasında silah altında bulunuyordu. Bir müddet sonra işgal altında olmayan Cannes’daki direniş güçlerine katılan] Jourdain, gizli bir gazetenin basılıp dağıtılması gibi çok tehlikeli bir hizmeti de üzerine almıştı. Jourdain, Fransa’nın kurtarılmasının ardından eşiyle birlikte Paris’e dönmüş ve tiyatro sahnelerinde gösterdiği faaliyetle, yüksek yeteneğini kamuoyuna daha yakından tanıtmıştı. Sanatkâr, kısa bir müddet sonra da Hollywood’a angaje edildi.

            Amerika’nın büyük film yıldızı Geraldine Page’e gelince: Page’in tiyatro başarısı ilk olarak 1953 sezonunda “Midsummer” adlı eserdeki Lily rolüyle başlamış ve bu sihirli oyun, genç sanatçının Broadway’de ansızın ileri bir şöhrete ulaşmasına neden olmuştu. Halbuki bu birdenbire parlayışın arkasında, diğer bölgeler ile Broadway’e civar tiyatrolarda geçen korkunç mücadele yıllarının mevcut olduğunu unutmamak lazımdı. Chicago’daki Goodmann tiyatro okulundan mezun olan Page, başlangıçta büyük ümitlerle New York’a gelmiş, fakat küçücük kazançların peşinde koşmaya mecbur kalmıştı. Page, ailevi zorunuklar karşısında kısa bir zaman sonra New York’u terk etmiş ve orada ufak tefek tiyatro kumpanyalarında geçici angajmanlarla rol alabilmişti. Page’in sahne başarısını nihayet “Chicago Tribune” gazetesinin yazarı Claudia Carridy, “Anel Street” adlı eserdeki “Bella Mamingham” rolünde görmüş ve sanatçı hakkında çok övgü dolu bir makale yazmıştı. Bu başarı üzerine Page, diğer şehirlerin sahnelerinde de başarılar elde edip kendinden bahsettirdi. Bir aralık Page tekrar New York’a dönmüş ve burada iki sene süreyle yalnız yaz mevsimlerinde geçici angajmanlar bulmayı başarmış, küçücük kazancını takviye edebilmek için meslek dışı işlerle de uğraşmaya mecbur kalmıştı. Hattâ genç sanatçı, tanınmış bir iplik fabrikasında işçi olarak çalışmıştı. Nihayet 1952 senesinde, küçük bir kasaba tiyatrosunda, Tennessee Williams’ın “Yaz ve Duman” adlı piyesinde rol almaya davet edilen sanatçı, bu teklifi büyük bir sevinçle kabul etmişti ve bu oyunla birlikte Page’in yıldızı ansızın parlamıştı. Eserdeki sinir hastası Alma Winemuller rolünde tiyatro severleri kendine hayran bırakan genç artistin bu oyununu görmek isteyen rejisörlerle tiyatro acenteleri ve sair ilgililer, Greenwich kasabasında verilen temsile sürü halinde akın etmeye başlamıştı. Nitekim Page’in bu başarısı Amerikan tiyatro çevrelerinde uzun zaman heyecanlı bir tartışmaya da yol açtı. Derken Amerikan film dünyasına büyük bir zaferle geçen Geraldine Page, artık John Wayne ile birlikte, hem de ilk olarak üç buutlu bir cinerama filminde rol almış ve elde ettiği şerefli konumu sanat dünyasına duyurmuş oluyordu.

            New York Filarmoni orkestrası provası

            24 Mart 1954 Perşembe gününün programında iki mühim konu daha vardı. Bunların da birincisi, New York Filarmoni Orkestrasının provası, ikincisi de “Picnic” adlı bir Broadway temsiliydi. 7. Avenue’de bulunan muazzam Carnegie Hall’a saat 10’u biraz geçe gitmiştik. Geciktiğimiz için prova başlamıştı. Boş ve karanlık salondan, ışık dolu sahnede yer alan New York Filarmoni Orkestrası’nı iş başında görmek güzel bir şeydi. Hele şef değneğini sallayan insan, sanat dünyasının her zaman heyecanla bahsettiği kudretli orkestra şefi Dimitri Mitropoulos idi. Aslen Yunanlı olan büyük sanatçı, uzun yıllar önce Yunanistan’dan ayrılıp New York’a yerleşmiş ve zamanla dünyanın belli başlı orkestra şefleri arasında kendinden de bahsettirmişti.

            New York Filarmoni Orkestrası, Prokofyev’den sonra Çaykovski’nin bir senfonisini provaya başlamıştı. Konserde mi yoksa provada mıydık, bunu kestirmeye imkân yoktu. Çok kere, orkestra şeflerinin provaya önem vermediklerini, hattâ bazılarının orkestraya eseri marke ettirerek çalıştırdıklarını da görmüştüm. Fakat ateşli şef Mitropoulos, sanki büyük bir dinleyici kitlesi önündeymiş gibi coşmuş, orkestra da kendini tamamen esere vermişti. Bütün ayrıntılar üzerinde tam bir hassasiyetle durularak senfoni icra ediliyordu. İşin en enteresan tarafı, şefin arada sırada zıplamasıydı. Bazen Mitropoulos’un her iki ayağı da bir anda yerden kesiliyor ve heykel vücutlu şef, âdeta havalanıveriyordu. Böylesini hiç görmemiştim. Fakat bu mücadele çok sürmemiş, konser atmosferi vakit vakit kesintiye uğramak suretiyle şefin düzeltmeleri başlamıştı. Ancak o zaman bir orkestra provasında bulunduğumuzu anlamıştım. Mitropoulos, bu provada kudretli bir şef olduğu kadar gözüpek bir jokeye de benziyordu.

            Bu zevkli fakat heyecanlı prova esnasında yanı başımda yer alan bir yabancının, biraz sonra Selanik Şehir Tiyatrosu Müdürü olduğunu öğrendim. Her ikimiz de kendimizi birbirimize tanıtmış ve bu çalışmanın harikuladeliği üzerinde görüşmeye başlamıştık. Biraz sonra prova bitmiş, orkestra müzisyenlerinin çoğu salonu terk etmişti. Fakat Mitropoulos, salonda kalan birkaç müzisyenle hâlâ partisyon üzerinde çalışıyordu. Selanik Şehir Tiyatrosu Müdürü, Mitropoulos ile senelerce önce tanışmış olduğunu söyleyerek, beni şefe takdim etmek için sahnenin önündeki kürsüye kadar götürdü. Yüksekte duran şefin arkasında bir hayli bekledik. Kudretli şef adamakıllı dalmıştı. Kendisine yanı başındaki varlığımızı duyurmaya imkân yoktu. Bütün teşebbüslerimiz boşa gitmişti. Ortada üzülecek bir şey yoktu, çünkü New York Filarmoni Orkestrasının mevsimin son konserini verdikten sonra güneye, Atlanta ve New Orleans’a gidip turne konserlerine başlayacağını, benim de aynı tarihte New Orleans’da olacağımı biliyordum. Elbette bir fırsatını bulur, Dimitri Mitropoulos ile o şehirde tanışırdım.

            "Picnic"

            Broadway’deki ikinci tiyatro temsiline gelince: Aynı gün öğleden sonra mihmandarım Mr. Buhrmann ile saat 14.40’ta Broadway üstündeki “Music Box” tiyatrosuna biraz gecikerek girmiş ve temsil başladığı için yerlerimizi güçlükle bulmuştuk. Oynanmakta olan eser, Joshua Logan’ın “Picnic” adlı piyesiydi. Bu eserde de Hollywood’dan Broadway’e gelen ve az zamanda büyük sükse yapan Ralph Mecker adlı genç bir artisti görecektik. 11 kişiyle oynanan bu piyeste vaka, zamanımızda, Birleşik Amerika’da Kansas eyaletinin küçük bir kasabasında geçiyordu. Tamamen mahallî karakter gösteren eser, kasaba dedikodusu içinde gelişen bir aşk dramını anlatıyordu. Kasabanın iki çocuğu arasında başlayan ateşli bir aşk macerası, âşıkların gözüne etrafı göstermeyecek kadar kalın bir perde geriyor, üzgün annenin bütün uyarılarına kulaklarını tıkayan genç kız, yalnız gönlüne kulak veriyor ve kurtuluşu yuvasını terk edip erkeğin peşi sıra gitmekte buluyordu.

            Genellikle güzel oynanan bu piyeste genç rolünü yapan Ralph Mecker’in hakikaten mühim bir sanatçı olduğu anlaşılıyordu. Genç kız rolünü oynayan artistin Broadway’de henüz görünmeye başlamasına karşılık, Mecker’in kısa fakat çok parlak bir geçmişi vardı. Nitekim Mecker, “Picnic”te oynamak üzere Hollywood’dan Broadway’e davet edilmişti. Daha önce gene Broadway tiyatrosunda Joshua Logan’ın “Mr. Roberts” adlı eserinde Mannion rolünü harikulade bir başarıyla oynamış olan Mecker’i bizzat eserin yazarı, film rejisörü Irene M. Selznick’e tanıtmış, genç sanatkâra Tennessee Williams’ın filme alınmakta olan “İhtiras Tramvayı” adlı eserindeki Stanley Krowalsky rolünün oynatılmasını hararetle tavsiye etmişti. Mecker bu filmde de oynadıktan sonra, dünyanın her yerinde büyük bir sanatçı olarak sevilip sayıldı. Vakit vakit diğer bölgelerdeki tiyatro sahnelerinde, Broadway’de, hattâ denizaşırı turnelerde de görülüyordu. Genç sanatçının baş rollerini oynadığı “Teresa”, “Bir Cipte Dört Kişi”, “Gökteki Gölge”, “Beni Biri Seviyor”, “Jeopardy” ve “The Naked Spur” adlı filmlerden hâlâ heyecanla bahsedilmekteydi. Mecker son iki filminden birincisini Betty Hutton, ikincisini de Barbara Stanwyck ile oynamıştı.

            Birleşik Amerika’da büyük bir geziye başlamanın arifesinde, New York’ta gördüğüm son tiyatro temsili “Picnic” olmuştu. Herhalde New York’a dönüşte fırsattan yararlanıp birkaç Broadway temsili daha görmeye çalışacaktım.

            Metropolitan Operasında bir inceleme
            ve "Yarasa" opereti

            Metropolitan Operası’nın idare ve işletme bünyesini istediğim gibi inceleyebilme imkânını veren Umum Müdür Mr. Rudolph Bing’e ne kadar teşekkür etsem azdı. Daha önce Wagner’in “Parsifal” operası provasını seyrederken tanıdığım Mr. Bing, yapacağım incelemelerde her türlü kolaylığın gösterilmesi konusunda kurumun sahne prodüksiyon şefi Mr. David M. Pardol’a gerekli direktifi vermişti. 25 Mart 1954 Perşembe günü öğleden sonra Mr. Pardol’dan bilgi  alıp sahne gerisindeki atölye ve tesislerini de gezdikten sonra saat 20.15’te başlayacak “Yarasa” opereti temsilinde Umum Müdürün davetlisi olarak bulunacaktım.

            1953 yılında, kuruluşunun 70’inci yılını idrak eden New York Metropolitan Operası, repertuvarının özelliği bakımından olduğu kadar, faaliyeti boyunca göze çarpan hatıralar bakımından da son yüzyılın opera tarihinde önemli bir yer işgal etmekteydi.

            Kurumun 1883 yılı Ekim ayının 22’nci gününe isabet eden açılış töreni münasebetiyle “Faust” operası temsil edilmiş ve bu eser, Metropolitan sahnesi repertuvarının bir numaralı operası olarak tescil edilmişti. Ne yazık ki bu tarihten tam 8 sene sonra ve 27 Ağustos 1892’de müthiş bir yangınla baştan aşağı harap olan Metropolitan binası 1892-1893 sezonunda hiçbir faaliyette bulunamadı. Yeniden inşa edilen opera ilk olarak 1893 yılında, gene “Faust” temsiliyle faaliyete geçmiş ve 1896 yılından itibaren de “Faust” operası her oyun mevsiminin açılış temsili olarak kabul edilmişti. Nitekim bu tarihten bir yıl sonra Metropolitan Operasına “Faust Festival Evi” adı verildi.

            İlk olarak 1903 yılı Kasım ayının 23’ünde büyük tenor Caruso bu operada “Rigoletto”yu oynamış ve gene aynı yıl Wagner’in “Parsifal” operası, Bayreuth dışındaki ilk temsilini Metropolitan sahnesinde vermişti. Chaliapin ise ilk olarak 1907 senesinde bu sahnede Mefistofele rolünü oynamıştı. 1908 yılında da Toscanini burada ilk olarak “Aida”yı idare etti. 1910 yılında Puccini’nin “La Fanciulla del West” adlı operası büyük kompozitörün yardımı ve Caruso ile Toscanini’nin katılımıyla ilk olarak Metropolitan operasında sahneye konmuştu. 15 Kasım 1920 tarihinden itibaren Caruso “La Juive” operasıyla Metropolitan sahnesinde hayatının son temsilini vermişti. Soprano Galli-Curci, ilk olarak 14 Kasım 1921 tarihinde, Gigli ile birlikte “La Traviata” operasını Metropolitan sahnesinde oynamıştı. Lawrence Tibbett, 24 Kasım 1923’te “Boris” operasında oynamak suretiyle ilk olarak Metropolitan sahnesinde görünmüştü. Puccini’nin “Turandot” operasının birinci temsili 1927 yılında ilk olarak Metropolitan sahnesinde yapılmıştı. Lily Pouc, bu operanın sahnesinde ilk olarak 1931 yılı Ocak ayının 3’üncü günü akşamı, Lucia rolünü oynamış ve Amerika’nın “NBC” radyosu, gene aynı yıl içinde Metropolitan sahnesinden naklen yayın sistemini uygulamış ve “Hensel ve Gretel” operasını yayınlamıştı. 1935 yılında Kirsten Flagstad, ilk olarak Metropolitan Operası sahnesinde rol almış ve Wagner’in “Walküre” operasında oynamıştı. 1917 yılından beri temsil edilmemiş olan Mozart’ın “Figaro’nun Düğünü” operası, 1939 yılında tekrar bu operada sahneye konmuştu. 1950 yılında, Rudolph Bing Metropolitan Operasına Umum Müdür olarak davet ve tayin edilmişti. 1952 yılında “Carmen” operasının tamamı, Metropolitan Operasından ilk olarak televizyonla yayınlanmıştı. 1953 yılında ise, binanın bütününde değişiklik yapılmış, bu arada orkestra yeri esaslı surette ıslah edilmişti.

            Dünyanın en mühim operalarından biri olduğuna şüphe edilmeyen Metropolitan’daki sahne arkası tesislerinin, bugünün ihtiyaçlarına gereği gibi cevap veremediği kesindi. Bundan 70 yıl önce, gerek büyüklüğü, gerek devrin en modern sahne tekniğini içermesi bakımından rakipsiz bir opera tiyatrosu olan Metropolitan’daki salon kısmının bugün bile her bakımdan klasik ve ihtişamlı bir tezyinata sahip olmasına karşılık, sahne arkası tam bir labirent manzarası göstermekteydi. Gerçi binanın sahnesi adamakıllı geniş ve en büyük temsilleri icraya her bakımdan uygundu, ama sahneyi çeviren bütün tesislerin günün ihtiyaçlarını gereği gibi karşılayamadığı kolayca anlaşılıyordu. Hattâ kurumda sonradan yapılan ilavelerle birçok ihtiyaç yavaş yavaş karşılanmıştı. Nitekim dekorların sofitaya kontrabalauslarla çekilebilmesini sağlayacak teknik tesisat, ilk olarak 1903 senesinde yapılmıştı. Prova sahnesini de içeren yeni bir dam katı, binaya 1921 yılında ilave edilmişti. Büyük yangın perdesi ile yeni orkestra mahalli, giriş holündeki teras ile sahnenin yeni elektrik tesisleri, ilk olarak 1934 senesinde meydana getirilmişti. Bugünkü muhteşem altın işlemeli perde, 1940 senesinde yerine takılmıştı. Orkestra mahallinin baştan aşağı değiştirilip modern bir şekilde inşa edilmesi, yeni gardropların yapılması ve arka sahneye asansör tesisatının konması ise 1953 yılına isabet ediyordu.

            Görülüyor ki 70 yıl boyunca, gerek repertuvarı ve artist kadrosuyla, gerek ilave tesisat ve inşaatıyla sürekli değişikliklere maruz kalmış olan kurum, modern ihtiyaçları karşılayabilme bakımından daimi bir gelişme halindedir.

 

            New York Metropolitan Operasının programlarına gelince: Dünyanın belli başlı operalarının hemen hepsinde olduğu gibi, Metropolitan Operasında da her akşam program değişmekte ve senede 10 yeni eser sahneye konmaktadır. Metropolitan sahnesinde cumartesi günleri iki temsil verilmekte olup, haftada bir kere de üniversite ve yüksek öğrenim gençliğine ucuz bir matine yapılmaktadır. Oynanan veya oynanacak olan eserler için yeni dekor ve kostümler meydana getirilmekle beraber, depolarda mevcut yarım yüzyıllık dekorlardan hâlâ yararlanılmaktadır.

            Metropolitan operasına dair çok şey öğrenmiş, ama önemli bir konu hakkında ilgililerden en ufak bir bilgi edinememiştim. Bu da kurumun yıllık bütçesi idi. Çok mühim bir yekûn tuttuğu kesin olan Metropolitan bütçesi üzerinde de bir fikir edinmek şüphesiz iyi olacaktı. Her halde Mr. Pardol bana bu hususta bilgi vermekten çekindi. Ben de bütçe konusunda Genel Müdür Mr. Bing’i rahatsız etmek istemedim.

            Bilindiği gibi Metropolitan Operası, “Metropolitan Opera Association” adını taşıyan birleşik bir dernek halinde çalışmaktadır. Kurum genel olarak Atlanta, Boston, Philadelphia, Cleveland, Los Angeles şehirlerini temsil eden 38 üyeden oluşan bir “Direktörler Meclisi” ile idare edilmektedir. Bu meclisin seçimle iş başına gelen iki başkanı ile iki de başkan vekili bulunmaktadır. “Direktörler Meclisi” üyeleri arasından seçilen ayrı bir idare heyeti de vardır. Metropolitan Operasının sanat ve teknik bakımından yönetimi, doğrudan doğruya müdüre, yani “General Manager”a aittir. Kendisine ayrıca dört genel müdür yardımcısı çeşitli konularda yardım etmektedir. Bunlar da “Assistant Manager” unvanıyla hizmet görmektedirler.

            Metropolitan Operasının en mühim özelliklerinden biri de “gala” temsilleridir. Kurumu gezerken, Genel Müdür Mr. Bing’in bürosunun bulunduğu koridorda, çevçeve içinde asılı olarak eski yıllara ait birçok gala programı görmüştüm. Bunların arasında son yıllara ait gala programına pek az tesadüf ediliyordu, çünkü buradaki gala programı uygulaması son yıllarda bir hayli azalmıştı. Bu nedenle New York’ta bulunduğum 1954 yılı Mart ayının sonlarına doğru Metropolitan Operasında yeniden bir gala programı uygulamasına başlanmış, duvar ilanları ve opera broşürü vasıtasıyla gerekli reklam da yapılmıştı.

            Metropolitan Operasının gala uygulamasındaki özellik, muhtelif operalardan alınmış münferit perde veya sahnelerle meydana getirilen bir programın içerdiği zenginlikte yatmaktaydı. Diğer taraftan oynanacak opera perdelerinden her birinin ayrı artistlerle rol dağılımına tabi tutulması ve rol alan sanatkârlar arasında dünyaca tanınmış artistlerin bulunması türünden iki mühim faktör, Metropolitan galalarına büsbütün başka bir parlaklık vermekteydi. Bu nedenle Metropolitan idaresi, gala geleneğinin canlandırılmasına karar vermiş ve bu yolda esaslı tedbirlere başvurmuştu. Mevsimin 1954 yılına ait ilk gala programı, 27 Mart Cumartesi akşamı saat 20.30’da uygulanacaktı. Bu vesileyle zamanımız opera sahnelerinde şöhret yapmış büyük artistleri seyircilerin bir arada görmesi mümkün olacaktı. Kaldı ki, hiçbir memlekette şöhret sahibi bu kadar çok sanatkârı tek bir program içinde toplu olarak görmeye de imkân yoktu.

            Mevsimin bu ilk gala programındaki eserler şunlardı:
            La Traviata’nın ikinci perdesi ile Verdi’nin Don Carlo operasının 3’üncü perdesi. Temsillere Lucia Albanese, Roberta Peters, Eleonor Steber, Fedora Barbieri, Jan Peerce, Richard Tucker, Robert Merrill, Leonard Warren, Jerome Hines ve Hans Hotter çapında artistler katılmaktaydı. Bu arada oynanacak eserleri Fausto Cleva, Alberto Erede, Fritz Stiedry gibi orkestra şefleri idare edecek ve gala temsiline Verdi’nin La forza del destino operasının uvertürü ile başlanacaktı.

            İş bununla da bitmiyordu. Son senelerde büyük sükse yapmış iki bale temsilinin programa ilave olarak Metropolitan müşterilerine gösterileceği ilan edilmişti. Bunlardan birincisi “Saatlerin Dansı”, ikincisi ise “Samson ve Dalila” operasının “Bacchanale” balesiydi ve her iki eserde de meşhur primabalerin Janet Collins oynayacaktı. Ne yazık ki Metropolitan operasının bu müstesna gala temsilini görecek vaziyette değildim, çünkü önceden tespit edilen programım bu galayı ziyaret edebilme imkânından beni mahrum etmişti.

            Metropolitan Operasının hafta programlarına gelince: Müessesenin 26 Mart 1954 Cuma akşamından 3 Nisan 1954 Cumartesi akşamına kadar devam eden temsil programında yer alan eserler, oyun sırasına göre şu operalardan ibaretti: Parsifal (Wagner), Norma (Bellini), gala temsili olarak La Traviata, Don Carlo, Rigoletto, La Forza del Destino uvertürü (Verdi) ile ayrıca iki bale, Tannhäuser (Wagner), Aida (Verdi), Cavalleria Rusticana (Mascagni) ve Pagliacci (Leoncavallo), Carmen (Bizet), Il Barbiere di Seviglia (Rossini).

            Temsillere, eserlerin oyun süresine göre, akşam saat 19.45’te bile başlandığı, programların tetkikinden anlaşılıyordu. Galalar da dahil olmak üzere beher temsilin bilet fiyatı 1.50-8.00 dolar arasında olduğuna göre, New York’ta opera seyretmenin bir hayli pahalıya mal olduğu da görülüyordu.

            New York Metropolitan Operasındaki incelemelerimi, sahne prodüksiyon şefi Mr. Pardol’un büyük bir tahammülle benden esirgemediği yardım sayesinde bitirmiş ve Kültür Ataşemiz Emin Hekimgil ile birlikte aynı akşam saat 20.15’te başlayan “Yarasa” temsilini seyretmiştim. Johann Strauss’un uluslararası opera repertuvarına mal olan bu üç perdelik operetinin New York temsili cidden enteresandı. Bu eserin sırf Metropolitan Operası için hazırlanmış bir versiyonu temsil edilmekteydi. Orkestra Şefi Tibor Kozma’nın idaresinde seyrettiğim “Yarasa” operatinin rejisör Garson Kanin tatarından sahneye konmuş şekli, dekor, kostüm, aksesuar ve ışık bakımından olduğu kadar, şan ve rol bakımından da güzeldi. Uzun yıllardan beri memleket dışında seyretmediğim bu operetin New York temsili, Ankara Devlet Tiyatrosu sahnesindeki “Yarasa” temsilinin de başarıyla oynanmış olduğuna beni bir kere daha inandırdı. Bilindiği gibi tertipli yanlışlar ve sürprizler silsilesi halinde akıp giden bu hareketli operetin New York temsilinde, hizmetçi Adele rolündeki soprano Patrice Munsel’in her bakımdan büyük bir sanatçı olduğu anlaşılıyordu.

            Metropolitan operasında seyrettiğim bu ilk temsilden sonra, 27 Mart 1954 Cumartesi saat 14.00’te de “Norma” operasını görmeye davet edilmiştim. Aradaki 26 Mart Cuma günü Connecticut eyaletinde oturan klavsen virtüozu Madame Wanda Landowska’ya davetliydim.

            Wanda Landowska

            26 Mart 1954 Cuma, Birleşik Amerika’da geçirdiğim günlerin en mühimlerinden biriydi. O gün büyük sanatçı Wanda Landowska’yı ziyaret edecek ve üç saatimi onun yanında geçirecektim. Bu müddet zarfında Landowska ile konuşabilmek için ayrıca 12 saat harcamam gerekecekti. Bu saatlerin 8’ini Connecticut’a gidiş ve dönüş zamanı olarak trende, dördünü de Millerton ve Lakeville kasabalarında, randevu zamanını beklemekle geçirecektim.

            Madame Wanda Landowska’yı üç saat görebilmek için daha uzun saatlerin feda edilebileceği tabiiydi. Dışişleri Bakanlığı New York bürosunun birkaç gün öncesinden aldığı randevu, özel bir seyahat programını gerektiriyordu. Bu duruma göre 26 Mart Cuma sabahı erken kalkıp, New York’un merkez istasyonundan saat sekizde hareket edecek olan trene yetişmem lazımdı.  Bu treni kaçırınca başka tren yoktu, çünkü Wanda Landowska’nın Connecticut eyaleti içinde ikamet ettiği Lakeville kasabasına en yakın istasyon olan Millerton’a New York’tan ancak sabah ve akşam birer tren hareket ediyordu. Millerton kasabası, New York devleti içinde, Connecticut devletine, dolayısıyla Lakeville kasabasına en yakın bir hudut istasyonuydu. Bu nedenle Madame Landowska’nın öğleden sonra saat dörtten itibaren verdiği randevuda bulunabilmem için New York’tan sekizde kalkan trenle hareket edip, 12’de Millerton’a inecek, üç saat kırk beş dakikalık bir zamanı bu küçücük kasabada herhangi bir şekilde geçirdikten sonra, taksi ile sınırı aşıp on beş dakikada Landowska’nın villasına ulaşacaktım. Benim için büyük değeri olan bu programı aynen tatbike hazırlanmış ve 26 Mart Pazar sabahı sekizde New York’tan trenle ayrılmıştım. Dört saat etrafı seyrederek kolay geçmiş ve saat tam on ikide Millerton’a inmiştim. Niyetim hemen bir lokanta bulmak, sonra da biraz dinlenip kasabayı gezmek ve dörde çeyrek kala da taksiyle Lakeville’a hareket etmekti.

            Millerton’a inmiş ve bu tanımadığım kasabanın istasyonunda trenden henüz iki adım ayrılmıştım ki, yanıma gelen bir kişinin bana hitap ettiğini duydum. Tereddüt eden bu güler yüzlü muhatabım kim olabilir ve benden ne isteyebilirdi? Herhalde bir yanlışlık olacaktı. Fakat iş hiç de tasavvur ettiğim gibi çıkmadı. Muhatabım beni alıp önce Lakeville’e götürecğini, orada yemek yiyip dinlendikten sonra saat dörtte Madame Landowska’nın köşküne götüreceğini söyledi. Herhalde Madame Landowska Millerton kasabasında dört saat vakit geçiremeyeceğimi sonradan anlamış, Lakeville’de dinlenebilmem için bazı tedbirler almıştı. Onun için Lakeville’den bana otomobil gönderiyordu. Büyük sanatçının bu nezaketine hayran olmamaya imkân yoktu.

            Millerton’dan otomobille hemen ayrılmış, birkaç dakika sonra da Connecticut eyaletine girmiştik. Bu eyaletin harikulâdeliği hakkında işittiğim şeylerin doğruluğuna hemen inandım. Burası hakikaten sanatkârlara sığınak olacak en sakin bir bölgeydi. Bu eyaletin müstesna durumu, yalnız sakin oluşunda da değildi. Burada tabiat ender rastlanan bir fevkaladelik gösteriyordu; sık sık kıvrılan yollar, yumuşak tepe ve tümsekler arasından süzülüyor, rengârenk ağaçlıklar insanı huzur veren bir sessizlik içinde kucaklıyordu. Buranın ağaçlıkları orman, tepeleri dağ değildi. Fakat bu eyaletin her yeri ağaçlı, her tarafı tepelydi. Burada tabiat insan ruhunu zedeleyen bütün sertliklerden yalıtılmıştı. Empresyonist bir ressama çok şey ilham eden Connecticut eyaletinin kendine özgü edasında, asil bir tevazu vardı. Dünyanın hiçbir köşesinde bu derece lirik bir manzarayla karşılaşmamıştım. Ilık bir Mart havası içinde, tabiatın bütün feyziyle uyanmaya gayret ettiği bir günde, Birleşik Amerika’nın Connecticut eyaletine dalmış, Wanda Landowska’yı aramaya koyulmuştum. Hareketimizden itibaren henüz yirmi dakika geçmişti ki, tepelere hakim olan beyaz ahşap köşkleri, asfaltın iki yanına sıralanmış minimini evleriyle ansızın karşımıza çıkan Lakeville’e girmiştik.

            Arabamız bembeyaz, sivri çatılı, iki katlı, balkonlu ve uzunca bir binanın önünde durmuştu. Kapısında asılı levhadan burasının bir otel, daha doğrusu bir misafirhane olduğu anlaşılıyordu. Lakeville kasabasına girerken, ana caddenin hemen ağzında yer alan bu otelin levhasında, 1795’te tesis edilmiş olduğu yazılıydı. Demek burası tam 160 senelik bir misafirhaneydi. Arabadan inip merdivenlere doğru yönelmiştim ki, şoför, saat dörtte gelip beni alacağını söyledi ve sol taraftaki en yakın tepenin ağaçları arasından baş veren bembeyaz bir villayı göstererek, “Oraya gideceğiz!” dedi. Büyük sanatçı Wanda Landowska’ya ne kadar yaklaşmış olduğumu işte o zaman anladım. Aramızdaki mesafe belki 300 metre bile yoktu. Fakat yine saat dördü beklemem lazımdı.

            Wanda Landowska’yı beklerken geçirdiğim 6 saat

Otele girdiğim vakit saat bir buçuğu geçmişti. Güler yüzlü bir kızcağız beni karşılayıp sağ taraftaki lokantaya götürdü. Burada bütün masalar boştu. Çoluklu çocuklu tek bir aile bu salonda yemek yiyordu. Benim için de bir sofra hazırlanmıştı. Yemeğimi büyük bir merak içinde yedikten sonra, otelin sahibi olan nazik bir kişi yanıma gelerek kendini takdim etti. İşte o andan itibaren problem tamamen çözülmüştü. Meğer benim de düşündüğüm gibi Madam Landowska, Millerton’da saat üç buçuğa kadar kalamayacağımı göz önüne alarak, otomobili göndertmiş ve misafirhanenin sahibiyle anlaşarak, Lakeville’de bana hem öğle yemeği, hem de yemekten sonra dinlenmek için oda ayırtmış. Henüz şahsen tanımadığım bir insanın zamanımızda ender rastlanan bu nezaketi beni cidden hayran bırakmıştı.

            Nitekim yemeğimi yedikten sonra otelin üst katında bana ayrılan odada bir saat kadar dinlenip yorgunluğumu almıştım. Fakat Madam Landowska ile karşılaşmama daha iki saate yakın bir zaman vardı. Otelin alt katına inmiş, gene otel sahibinin eşi ve kızıyla karşılaşmıştım. Meğer bu tertemiz yerin sahibi aslen İsveçliymiş. Elli sene önce Amerika’ya yerleşmiş. Çok çalışmış, zamanla bu eski otelin sahibi olmuş. Lakeville, New Yorklu milyonerlerin ve daha ziyade tanınmış yazar ve sanatkârların dinlenme yeriymiş. Bu bölgeye her yıl Nisan ayı içinde milyoner akını başlarmış. Onun için Lakeville kasabası ile onun bu tertemiz misafirhanesi Mart ayında tenhaymış.

            Bütün bu bilgileri verdikten sonra patron beni otelin altındaki Amerikan barına götürmeği de ihmal etmemişti. Birlikte aşağıya inmiş ve konforlu bir kır barı ile karşılaşmıştım. İkram edilen Bourbon viskisini içerken, bana köşedeki televizyonla radyoyu gösteren otel sahibi: “İşte Madam Landowska’nın Lakeville’deki tek eğlencesi budur” dedi. Meğer hayli yaşlı olduğu için evinden hiç çıkmayan sanatçı, ancak New York’taki RCA televizyon postası ile kendi programı yayınlanacağı zaman, 300 metre uzaktaki köşkünden otomobille otelin bu sevimli barına gelir, televizyonda kendisini seyredip kendi konserini de dinledikten sonra, gene otomobille köşküne dönermiş. Madam Landowska’nın evinde ne radyo, ne de televizyon varmış. Esasen sanatkâr bu iki âleti hiç sevmezmiş. RCA televizyon postasının film ekibi, icabında Lakevill’e kadar gelip konserini filme alırmış ve bu film sonra yayınlanırmış.

            Bütün bunları zevkle dinlememe ve bu tertemiz otelde bir hayli zaman geçirmiş olmama rağmen saat henüz üçü geçmemişti. Randevuya daha tam bir saatim vardı. Lakeville, isminden de anlaşıldığı gibi, içinde mutlaka göl bulunması icap eden bir kasabaydı. Bunu bana doğrulayan otel sahibinden gölün o bölgenin en önemli plajı olduğunu da öğrendim. Elimde fotoğraf makinesiyle gölün sahiline vardığım vakit, rengârenk ağaçlarla çevrili geniş ve duru bir suyun kış uykusundan henüz uyanmak üzere olduğunu gördüm. Billûr bir aynaya benzeyen bu gölün ıssız kumluğunda dolaşmak benim için hakikaten enteresandı. Wanda Landowska ile yapacağım ilk mülâkatın esaslarını işte bu sessizlik içinde yeniden gözden geçirdim.

            Kendime geldiğim vakit saat dörde çeyrek vardı. Süratle otelin yolunu tuttum ve henüz içeri girmiştim ki sabahki otomobilin gene kapıya yanaştığını gördüm. İki dakika bile geçmemişti ki yüksekçe bir tepenin zirvesinde yer alan beyaz bir köşkün kapısına ulaşmıştım. Koca koca ağaçların loşluğu altında sımsıkı kapalı pancurlar, bu köşkün bütün sakinkleriyle uykuya dalmış olduğu kanaatini uyandırıyordu. Fakat arabadan inip köşke yaklaştığım sırada, daha zili çalmadan kapı açılmış, sarışın, şişmanca, orta yaşlı, güçlü kuvvetli bir kadın: “Buyurun Mr. Altar” diye beni karşılamıştı. Teşekkür edip içeri girdiğim vakit kendimi sade fakat itinalı bir holde buldum. Kapıyı açan kadın  kendisini bana Matmazel Schünicke diye takdim ederken, Madam Landowska’nın bütün işlerine baktığını da sözlerine ilave etti ve biraz evvel uyanan sanatçının gelmek üzere olduğunu söyleyerek soldaki büyük çalışma salonunun kapısını bana işaret etti. Bu esnada Malmazel Schünicke, boynumda asılı fotoğraf makinasını gardropta bırakmamı tavsiye ediyor ve Madam Landowska’nın fotoğraf çektirmekten katiyen hoşlanmadığını nezaketle bana ihtar ediyordu. Bundan daha tabii bir şey olmadığı için, fotoğraf makinemi gardroba asarak salona girdim.

            Henüz sağa sola bakınmak üzereydim ki, genç ve güzel bir kızcağız içeri girerek doğru bana gelmiş ve kendisini Madam Landowska’nın sekreteri Denise Restout adıyla takdim etmişti. Şimdi sıra evin asıl hâkimesine gelmişti. Fakat o henüz ortada görünmüyordu. Fırsattan istifade edip, salonu sessizce incelemeye koyuldum. Burası köşkün eni boyunca uzanıp giden büyük ve dikdörtgen bir çalışma salonuydu. Sol tarafta duvarı boydan boya kaplayan ceviz renkli uzun bir klavsen yer almıştı. İşte Madam Wanda Landowska’ya dünya şöhreti sağlayan müzik âleti buydu. Salonun ortasında tıpkı bir mihrap gibi bahçeye doğru gelişen girintili kısmın içine Madam Landowska’nın yazıhanesi yerleştirilmişti. Bu kitap yüklü yazıhanenin durumundan, üzerinde çok çalışıldığını anlamamaya imkân yoktu. Aynı yazıhanenin sol tarafında çerçevelenmiş iki resim duruyordu. Bunlardan biri, 1870-1875 yıllarına mahsus kıyafetiyle orta yaşlı bir kadının resmiydi ki, bu kadının Madam Landowska’nın annesi olduğunu sonra öğrendim. Diğer fotoğrafın da zamanımızın büyük bilim ve sanat adamı Dr. Albert Schweitzer’in resmi olduğu kolayca anlaşılıyordu. Masanın üstündeki ufak sehpanın üzerinde açık duran kitaba baktığım zaman, bunun da faksimile baskısı bir Bach eseri olduğunu anladım. Sehpanın yanı başında duran gözlük ve önündeki iskemle, bu kitabın üzerinde dikkatle çalışılmakta olduğunu açıklıyordu. Duvarlarda kitap dolu etajerler ile tablolar da yer almıştı.

            Burada anlam veremediğim bir husus vardı ki, o da çok mühimdi. Salonun bazı yerleri, tıpkı bir radyo stüdyosu gibi hoparlörler, amplifikatörler ve daha bilmediğim elektrik cihazlarıyla donatılmış, bazı köşelere sedayı kesecek perdeler yerleştirilmişti. Bu âletlerin haftada bir defa New York’tan Lakeville’e gelip Madam Landowska tarafından klavsende çalınan eserleri plağa alan ve televizyon için film hazırlayan RCA firması teknisyenlerinin kullandığı tesisat olduğunu anlamakta gecikmedim.

            Bütün bunları beş dakika gibi kısa bir zaman içinde görmüş, ve öğrenmiştim. Artık büyük sanatçı Landowska’yı da bir an evvel görüp tanımam lazımdı. Derken “Geliyor” fısıltısını işittim. Kapıya baktığım vakit ufak tefek, beyaz tenli, yorgun benizli, geniş etekli mor kadife ceketli bir eski zaman hanımefendisinin gülümseyerek ağır ağır bana doğru ilerlediğini gördüm ve süratle ona gittim. Büyük sanatçı elimi iki elinin arasına almış: “Hoş geldiniz Mösyö Altar. Söyleyin bakayım neden beni tanımak istediniz?” diyerek gülümsüyor ve beni şezlongunun yanındaki iskemleye oturtmeye çalışıyordu. Artık meşhur klavsenist Wanda Landowska’yı şahsen de tanımıştım.

            Klavsen ile piyano arasındaki fark

            Büyük klavsen virtüozu Wanda Landowska ile geçirdiğim üç saat çabuk tükenmişti. Vaktin süratle akıp gittiğine hayret etmemek lazımdı. Çünkü 30 senedir faaliyetini takip ettiğim bu sanatkârla konuşacak çok şeyim vardı. Karşılaşmamızın ilk cümlesi olan “Neden beni tanımak istediniz?” sualinin cevapsız kalmayacağı muhakkaktı. Fakat Landowska’yı pişman etmemek endişesiyle suallerimi yavaş yavaş, ustalıkla ortaya çıkarmam lazım geliyordu. En ufak detaylarına kadar kafamda tasarladığım bu mülâkatın üç saatlik bir zaman içinde fark edilmeden akıp gitmesi, planımın başarıyla tatbik edilmiş olmasından ileri geliyordu. Şaşılacak şey, kesintisiz devam eden mülâkatımızın her iki tarafı da yormamış olmasındaydı. Eğer akşamın saat yedisinde New York trenine yetişmek mecburiyeti olmasaydı, bir üç saatin daha yorulmadan geçeceği muhakkaktı. İşte 26 Mart 1954 Cuma günü, Birleşik Amerika’daki Connecticut eyaletinin Lakeville kasabasında Wanda Landowska ile geçen mülâkatı boşuna sarf etmemek için azami gayret göstermiş ve istediğim randımanı almıştım.

            Amerika’ya gitmeden senelerce evvel, Wanda Landowska’nın hayatını, başarısını, yayınlarını yakından takip ediyordum. Hattâ 1929 senesinde Ankara’daki Gazi Terbiye Enstitüsüne sanat tarihi öğretmeni olarak tayin edilir edilmez kurmayı başardığım diskotek için İngiltere’den sipariş edilen plaklar arasında Landowska’ya ait plakların da bulunuyordu. Çünkü Wanda Landowska’nın başarısı, yalnız müzik icracılığından değil, aynı zamanda medeniyet tarihi bakımından da üzerinde önemle durulması gereken bir durumdu. Landowska, tanınmış bir klavsen virtüozu olmakla kalmıyordu, bugünün sanatına başlangıç olma önemini taşıyan Johann Sebastian Bach devrini, bütün bir sistemi, metodu, bilimi, estetiği, icracılığı ve nihayet gerçek enstrümanı olan klavseniyle birlikte yeniden hayata kavuşturuyordu. Landowska sayesinde klavsen, 150 yıldır bir müze eşyası olmaktan kurtularak yeniden icracılık alanına geçmiş, konservatuvarlarda klavsen sınıfları kurulmuş, klavsen imal eden eski ve yeni firmalar tekrar faaliyete geçmiş, klavsen virtüozları ve hocaları yetişerek mühim mevkiler almışlar, velhasıl sırf Landowska’nın şahsi teşebbüsüyle, tarihe karışmış koskoca bir devir, tam anlamıyla Rönesansını idrak etmişti. “Neden ve niçin?” sualine verilecek en kestirme cevap şuydu: Preklasik üstatlara ait koskoca bir müzik edebiyatını, asıl enstrümanıyla, orijinal renkleriyle icra etme ve dinleme alışkanlığını uygar dünyaya yeniden kazandırmak için”. Görülüyor ki Landowska, müzik dünyasında kaybolan bir devri, fonksiyonuyla birlikte hayata iade ediyordu.

            İlk bakışta reaksiyoner bir nitelik taşır gibi görünen bu hareket, hakikatte hiç de öyle değildi. Çünkü Bach sanatı, klavsen denilen, piyanoya benzer, sabit perdeli ve tuşlu bir âletin kendine özgü tekniğinden ve estetiğinden doğan ruh içinde meydana gelmiş ve gerçek ifadesini ancak klavsen mekanizmasının mümkün kıldığı çeşitli renk kombinezonları içinde bulabilmişti. Onun içindir ki, bütün bu eserleri 19’uncu yüzyıl başından itibaren meydana gelen bugünkü piyano ile icra etmek veya dinlemek, her şeyden önce onları kendilerine mahsus ifade estetiğinden mahrum bırakmak demekti. Çünkü klavsen tuşlarına bağlı mekanizmanın, telleri tırmalamak suretiyle sesleri meydana getirmesine karşılık, piyanodaki tuşlara bağlı mekanizma, tellere tıpkı bir çekiç gibi vurmak suretiyle sesleri meydana getiriyordu. Onun için, bugünkü piyanonun diğer tarihî adı da “Hammerklavier”, yani “Çekiçli piyano” idi. Bir kere yalnız bu cihet, her iki âlet arasında muazzam bir renk farkı yaratıyordu.

            Musikide renk, sesleri meydana getiren cisimlerin veya herhangi bir müzik âletinin mahiyetini tanımaya imkân veren titreşim farkı ile bu farkı kulağa ulaştıran ses demekti. Nitekim kulağımıza uzaktan akseden bir müzik eserinin, hangi âlet veya hangi tür insan sesiyle icra edilmekte olduğunu ancak bu renk farkı ile saptamamız ve tanımamız mümkündü. Bu nedenle müzik âletleri arasında ses türü bakımından mevcut olan fark, her şeyden önce bu renk farkıydı. Tıpkı keman ile viyolonsel veya klarinet ile flüt arasındaki renk farkı gibi. Nitekim bir perde arkasından çalınan bu sazları, insanın ancak renk farklarıyla birbirinden ayırt edebilmesi mümkündü.

            O halde klavsen ile piyano arasında da bir renk farkı mevcuttu ki, çekiçli piyanoyu tanımayan 18’inci yüzyıl bestecileri, eserlerini klavsene özgü çeşitli renklerin etkisi altında meydana getirmişler ve sırf bu renklerin bünyesinden doğan özel bir teknik ve estetiğe ulaşmışlardı. Onun içindir ki, 18’inci yüzyılın preklasik üstatlarına ait bir eserin bugünkü piyanoda çalınması, o eserin kompozitörünce bilinmeyen bir ifade şekline nakledilmesi demekti. Bu durumu empresyonist bir tablonun karakalemle kopya edilmesi şeklinde açıklamak da mümkündü. Hattâ renkli tablonun karakalemle tam bir kopyası meydana gelmiş olmasına rağmen, eserin orijinalindeki renklerin kaybolup gideceği muhakkaktı. Diğer taraftan tamamen renge dayanan empresyonist bir tablonun özellikleri, çeşitli renklerin meydana getirdiği tezadın ahengine dayanmasındaydı ki, karakalem kopyanın renkli aslına aynen benzemiş olması, bu bakımdan hiçbir anlam ifade etmemekteydi. Çünkü empresyonist sanatın kendine özgü renk ifadesi, böylelikle olduğu gibi ortadan kalkmış, onun yerini, resimde büsbütün başka bir anlayışın ifadesi demek olan, sadece karakalem bir kopya almıştı.

            Klavsen ile piyano arasında bir diğer fark daha vardı ki, hele bu farkın telafisine kesinlikle imkân yoktu. Piyano, asıl ismi olan “piano-forte” [hafif-güçlü] kelimesinden de anlaşılacağı gibi, şiddetli ve hafif sesler arasındaki nüansa dayanan bir ifadenin enstrümanıydı. Onun içindir ki, piyanistin ayakları altında duran pedallardan birisine basılınca sesler yükselip şiddetlenmekte, pedaldan ayak kaldırılınca sesler hafiflemekte, hele diğer pedala basılınca gene aynı sesler çok zayıf olarak işitilmekteydi. Demek piyano, tıpkı adı gibi, şiddetli ve hafif seslerin ifade tarzına dayanan bir müzik âletiydi.

            Klavsen ise bunun tamamen aksine bir prensibe dayanıyordu. Klavsende sesleri yükseltip alçaltacak bir pedal mekanizması yoktu. Bu enstrüman üstünde elde edilmesi arzu edilen ses yükselip alçalmaları sırf icracının tuşlara basma kabiliyetine bağlıydı. Onun içindir ki, piyanodan büsbütün ayrı bir enstrüman olan klavsende ifade, yukarıda açıklanan renk esasına dayanıyordu. Piyanoda nevi kendine özgü bir çeşit renk olmasına karşılık, klavsende özel bir mekanizma ile muhtelif renkler elde edilmekteydi. Yani klavsen, müzik sanatında kullanılan nefesli veya telli enstrümanlardan bir kısmını aynen taklit etme imkânına sahip olan bir âletti. Böylelikle özel bir mekanizmanın yardımıyla, klavsen üzerinde istenirse lavta veya kitaranın renkleri ile oboe, flüt ve sair ağız sazlarının renklerini ayrı ayrı veya kombine olarak elde etmek mümkündü. Kaldı ki 18’inci yüzyıl klavsen üstatlarının hiçbiri, yazdıkları eserlerin klavsende hangi enstrümanları taklit ederek, yani hangi renklerle çalınacağını işaret etmediği için, bu nokta sırf virtüozun arzusuna bırakılmıştı. Virtüoz, Bach’ın, Haendel’in, Rameau’nun, Couperin’in veya o devre ait herhangi bir kompozitörün eserini, her seferinde dilediği renkleri arka arkaya sıralayarak veya aynı zamanda kombine ederek icra edebiliyordu. Bu âletteki altı pedal ile sair teknik tertibat, icra esnasına renk değiştirmeye, renkleri veya oktavları icabı gibi kombine etmeye yarıyordu. Meselâ klavsen üzerinde en sevilen renk “lavta” veya “kitara” ile bu âletin daha kalın seslisi olan “teorbe”yi taklit eden renkti.

            Görülüyor ki, klavsen icracılığı, insanı her seferinde virtüozun yepyeni bir renk anlayışıyla karşılaştırmakta ve bir eserin klavsende her çalınışı âdeta yeni bir yaratış ortaya koymaktaydı. İşte klavsen ile piyano arasındaki büyük fark, kendini bilhassa bu noktada gösteriyordu. Onun için Wanda Landowska, kanaatince yanlış bir zihniyetin ortadan kalkması için tam yarım yüzyıl mücadele etmiş ve başarılı olmuştu. Bu zihniyet, piyanonun klavsenden doğduğunu, yani klavsenin piyanonun atası olduğunu iddia eden bir anlayışın ifadesiydi. Kaldı ki bu iki enstrüman, icra prensibi ile amaç bakımından da birbirinden tamamen farklıydı.

            İşte Wanda Landowska, kendince yanlış telakki ettiği bu anlayışı uzun bir mücadele sonunda yenmiş ve bu iki âletin arasında ancak tuşlara basarak icra etmekten başka bir benzerlik olmadığına herkesi inandırmış, müzik tarihinde temel sanat olma niteliğini taşıyan 18’inci yüzyıl literatürünün bozulmadan icra edilebilmesi için klavseni yeniden hayata kavuşturmuş ve bu önemli âletin her bakımdan Rönesansını yaratmıştır.

            Sanatta Landowska Rönesansı

            Büyük klavsenist Wanda Landowska’nın sanat dünyasına neler kazandırdığını biliyordum. Bütün bunları kendi ağzından dinlemek ve bazı hususlarda daha fazla aydınlanmak için günün birinde Connecticut’a kadar gidip kendisiyle şahsen konuşmak fırsatını elde etmiştim.

            Wanda Landowska’nın, “Beni neden tanımak istediniz?” sualini çok kolay cevaplandırmış ve kendisini tatmin etmiştim. Aslen Polonyalı olan sanatçının Varşova’dan Birleşik Amerika’ya kadar uzanan hayat grafiğinde bilhassa şu zirveler göze çarpıyordu: Halen 76 yaşında olan Landowska, 5 Temmuz 1879’da Varşova’da dünyaya gelmişti. Babası hukukçu ve amatör müzisyen, annesi ise tanınmış bir lisan uzmanıydı. Dört yaşında piyanoya başlayan Landowska’da Bach, Mozart ve Haydn sanatlarına karşı büyük bir ilgi sezilmekteydi. Varşova konservatuvarında öğrenim gören Landowska, 1896’da kompozisyon öğrenmek için Berlin’e gönderilmiş ve Polonya’nın ilk cumhurbaşkanı büyük piyanist Paderewski’ye de hocalık etmiş olan Prof. Urban’a öğrenci olmuştu.

            Landowska 1900 senesinde ilk olarak Paris’e gitmiş ve orada ünlü yazar ve folklorcu Henry Lew ile evlenmişti. Gene aynı tarihlerde bilhassa 18’inci yüzyıldaki klavsenistlerin eserlerini incelemeye başlamış, bu sanatı ve onun icra vasıtası olan klavseni Rönesansa kavuşturma azmiyle faaliyete geçmişti. Piyanist Landowska, ilk olarak 1903 yılında klavsen konserleri vermeye başlamış ve sanatseverlerin dikkatini yavaş yavaş bu enstrümana çekmeyi başarmıştı. Sanatçının bu alanda kaleme aldığı: “Bach’ın klavsen eserlerinin icrasına dair” başlıklı bir deneme ise ilk olarak 1905 yılında Paris’teki “Mercure de France” gazetesinde yayımlanmıştı. 1907 ve 1909 senelerinde, genç ve ateşli sanatkârı şair Tolstoy Rusya’ya davet etmiş ve kendi malikânesinde ona sık sık klavsen konserleri düzenleme fırsatını vermişti. Nihayet Landowska, “Eski Musiki” adını taşıyan ilk kitabını 1909 senesinde Paris’te yayımlatmayı başarmıştı.

            Fransa’daki ünlü Pleyel piyano fabrikası, Landowska’nın verdiği direktiflere uyarak klavsen imal etmeye karar vermiş ve ilk olarak 1912 yılında, diğer teknik değişikliklerle birlikte, 16 kadem rejistrisini de içeren bir klavsen imal etmişti. Bu durum J.S.Bach’ın vaktiyle orga uyguladığı yeni bir renk tecrübesinin Landowska tarafından klavsene de uygulanması demekti. Böylelikle Landowska bu âletin yalnız bir icracısı olmakla kalmıyor, aynı zamanda klavsenin mekanik bünyesinde değişiklikler meydana getirmek suretiyle, bu enstrümanı modernize etme yolunda devrimci hamleler de yapmış oluyordu. Onun direktifi altında Pleyel klavsenine katılan bu yeni rengin adı “Jeu grave” idi. Bu ilave mekanik ile vaktiyle Bach’ın imal ettiği bir orgun 16 kadem boyundaki geniş borularına özgü kalın sesler de klavsene katılıyor ve Landowska sayesinde klavsen ağır ve derinliğe götüren bir org rengiyle de ifade edebilme imkânına kavuşmuş oluyordu. Esasen bugünkü senfonik orkestraya temel olma vniteliğini taşıyan klavsene, zamanında “ev orgu” adı verilmekteydi.

            1913 senesinde, Berlin’deki Yüksek Musiki Mektebinde ilk olarak bir klavsen sınıfı kurulmuş ve bu sınıfın yönetimi Landowska’ya verilmişti. Birinci Dünya Savaşı boyunca gerek Landowska, gerekse eşi, Almanya’da sivil savaş esiri muamelesi görmüşlerdi. Bu savaşın sonunda kocasını kaybeden sanatçı, İsviçre’ye gitmiş ve ilk olarak orada Bach’ın Pasion müziğine klavsen ile eşlik etmişti. Pasion müziğinin bu şekilde icrası, 20’nci yüzyılın başlarında meydana gelen en mühim bir sanat hadisesi olma önemini taşıyordu. Nihayet Wanda Landowska, 1919 yılında Fransa’ya dönerek tamamen Paris’e yerleşmiş ve savaştan önceki konser turneleri ile klavsen tedrisatına tekrar başlamıştı.

            Landowska ilk olarak 1923 yılında Pleyel markalı klavsenlerini de yanına alarak Birleşik Amerika’ya gitmiş ve orada Stokowski’nin idaresinde Philadelphia orkestrasıyla bir Mozart, bir Bach, bir de Haendel konçertosu çalarak ilk konserini vermişti. Fakat sanatçı bu büyük konserde Mozart’ı piyanoda, diğer iki konçertoyu da klavsende icra etmek suretiyle Amerika’daki sanat dostlarına bu iki âlet arasındaki farkı uygulamalı olarak göstermeyi başarmıştı. Gene 1923 yılıyla beraber Landowska’nın klavsen icracılığı ilk olarak plak imalatında da görülmeye başlamıştı. Bu arada büyük sanatçı, Avrupa, Asya, Afrika ile Kuzey ve Güney Amerika’da geniş ölçüde konser turneleri yapmış, Basel, Barcelona, Philadelphia, Paris, Amsterdam, Cenova gibi şehirlerde sayısız konferanslar vermiş ve klavsen sınıfları kurup yönetmişti.

            Landowska, 1925 yılında Paris civarında Saint Leu la Foret’de kendi özel müzik okulunu kurmuş ve aynı binanın bahçesinde bir de konser salonu inşa ettirmişti. Sanatçının burada verdiği yaz kurslarına, yabancı memleketlerden bile öğrenci gelmekteydi. Tanınmış müzikologlar ile modern kompozitörler de bu faaliyete yakın ilgi duymaktaydılar. Hattâ büyük İspanyol kompozitörü Manuel de Falla, sırf Saint Leu la Foret’deki çalışmalardan esinlenerek Wanda Landowska için bir klavsen konçertosu meydana getirmişti.

            1940 yılında Nazilerin Paris’e yaklaşması Landowska’yı, sırf şahsi gayretiyle kurmayı başardığı okulunu, zengin kütüphanesi ile müzesini terk ederek Paris’ten ayrılmaya mecbur etmişti. Sanatçı artık Pirene dağlarındaki bir kasabaya çekilmişti. 1940 yılı Eylülünde Paris banliyölerini işgal eden Naziler, Landowska’nın okuluna el koymuşlardı. 1941’de Landowska, ancak öğrencilerinden birinin verdiği borç para ile Pleyel fabrikasının deposunda tesadüfen bulunan son klavseni de satın alıp İsviçre’de konser turnesine çıkmış ve gene aynı sene içinde Amerika’ya yerleşme izni kendisine verilmişti. Bu suretle Landowska, 14 senelik bir ayrılıktan sonra tekrar Amerika’ya ayak basmıştı. Nitekim sanatçı 1941 yılından itibaren Yeni Dünyanın New York, Toronto, Washington, Boston, Princeton, New Haven gibi belli başlı şehirlerinde büyük ilgi uyandırmış, ders, konser ve konferans vermeye başlamıştı. O tarihten itibaren Landowska 6 yıl süren sıkı bir çalışma neticesinde, bugünkü müzik sanatının temeli olan ve J.S.Bach’ın 48 Prelüd ve 48 Füg’ünden oluşan “Clavecin Bien Tempéré” adlı eserini olduğu gibi plağa çektirmeyi başarmıştı (RCA Victor).

            Connecticut’da geçirdiğim üç saate yakın bir zaman içinde, yukarıda bahsettiğim hususları büyük sanatçı Landowska’nın bizzat kendinden dinlemiş ve bu eşsiz dersten çok şey öğrenmiştim. Bu açıklama tam iki saat sürmüştü. Bir aralık kütüphanesinden kalınca bir dosya getirten Landowska, beni büsbütün hayrete düşürmüştü. Bu dosyanın içinde eski Türk ordusu erkânı ile Yeniçeri kıyafetlerine ait birçok resim vardı. Meğer Landowska, Mozart’ın 1778 yılında Paris’te bestelediği La-majör sonatının son kısmı olan Türk Marşı’nı klavsen ile “RCA Victor” plağına çalmak için ilk iş olarak Türk tarihini incelemiş ve bu konudaki etüdlerini tamamlamak maksadıyla, Washington’daki Kongre Kütüphanesi koleksiyonlarından eski Türk ordusu mensuplarına ait fotokopiler getirtmiş ve eseri tahlil için ayrıca bir açıklama metni kaleme alıp bastırmıştı. Bilhassa bu nokta benim için büyük bir sürpriz olmuştu.

            Bu kadar açıklamadan sonra, yanı başımızda duran klavsenden büyük sanatkârı biraz olsun dinlemek acaba mümkün olur muydu? diye düşünmeye başlamıştım. Fakat dünya şöhreti yapmış bir sanat dâhisine böyle bir teklifte bulunmaya hiç imkân var mıydı? O anda kafamda şimşek gibi bir soru belirdi. “Madam” dedim, “Büyük Bach’ın orga uyguladığı o meşhur “jeu grave” rengini klavsene nasıl bir mekanikle ilave ettirdiniz?” Birdenbire gözleri parlayan sanatkâr, açıklayabilmek için olacak ki, koskoca klavseninin bazı aksamını baştan aşağı söktürdü. Nitekim klavsen açıldığı zaman, mekanizmanın altındaki ceviz zemin üzerine, firma tarafından şu küçük kitabenin hakkedilmiş olduğunu gördüm: “Le jeu grave tekniğinin (eskiler buna bu adı vermişlerdi) icap ettirdiği 16 kadem sesleri, Wanda Landowska’nın talep ve teklifi üzerine, 1912 yılından itibaren Pleyel klavsenlerine ilave edilmiştir”.

            Hele ben bu dikkate değer kitabeyi okuduktan sonra, Madam Landowska gene kendinden geçercesine bana ders vermeye başlamıştı. Elbette bu kuramın bir de uygulaması olacaktı. Nitekim de öyle oldu ve bu enteresan açıklama henüz bitmişti ki, “İşte bakın, bu mekaniğin getirdiği derin ve ağırbaşlı ifadeyi şimdi siz de duyacaksınız” diyen sanatçı, klavsenin başına geçtiği gibi bir anda gözlerini kapayıp iç âlemine dalmış ve Bach’ın bir Prelüdünü bana baştan aşağı çalmıştı! Beklenmedik bir ânın ilhamı olan planımın başarıyla uygulanması beni son derece sevindirmişti. Kaldı ki hizmetinde bulunan diğer iki hanımın bana sonradan söylediklerine bakılırsa, Landowska’nın kendiliğinden aşka gelip ziyaretçilerine klavsen çalması hemen hemen vaki değilmiş.

            İşte 26 Mart 1954 Cuma günü akşamı Wanda Landowska’nın elini öperek mutlu bir ruh  hali içinde Lakeville’den ayrılmış ve tam gece yarısı New York’a dönmüştüm.

            Metropolitan sahnesinde  “Norma” temsili
            Mutlak sanat ve temsilî sanat

 

            “Norma” operasının konusu ne kadar güzel, ne kadar cazipti. Golva’yı zapteden Romalılar, imparatorluğa katılan bu yeni ülkenin idaresini Vali Pollio’ya vermişlerdi. O zaman bu toprakların sahibi olan Keltlerle Golvalılar, doğaya tapıyorlar, “Irminsul” diye anılan bir putun genç rahip ve rahibelere doğru yolu gösterdiğine ve kutsal bir düzeni ilham ettiğine inanıyorlardı. Rahibeler arasında yer alan genç ve güzel Norma’nın durumu herkesten önemliydi. Çünkü Norma, hem başrahip Oroveso’nun kızıydı, hem de onun Tanrılara yakın olduğuna inanan dindarlar, Norma’nın dünyaya gelişine de önem veriyorlar ve varlığında bir mucize seziyorlardı.

            Norma, Romalı Vali Pollio ile gizlice sevişmekteydi. Hattâ Pollio’dan iki çocuk dünyaya getirdiğini yakın arkadaşı Clotilda’dan başka kimse bilmiyordu. Pollio günün birinde Norma’yı terk etmiş ve Irminsul mabedinin genç rahibelerinden Adalgisa’yı sevmişti. Bu genç kızın kalbinde de vefasız Romalıya karşı büyük bir aşkın kıvılcımı parlayıvermşti. Pollio, uzun ısrarlardan sonra Adalgisa’yı, mabedi terk edip kendisiyle Roma’ya kaçmaya razı etmişti. Fakat çok geçmemiş, Adalgisa’nın kalbini müthiş bir pişmanlık kemirmeye başlamıştı. Genç rahibe, ruhsal buhranlar arasında, macerasını Norma’ya olduğu gibi anlatmaya karar verdi. Norma ise, gönül yaralarını sarmış, bu korkunç acıya tevekkülle boyun eğmişti. Adalgisa’nın hadiseyi Norma’ya anlatmaya başladığı andı. Pollio da sahnede görünmüştü. Herşeyi öğrenen Norma’nın öfkesi nefrete dönüşmüş ve Pollio’yu yalnız vefasızlıkla değil, adilikle de itham etmişti.

            Nihayet intikam azmiyle kıvranan Norma, çocuklarını öldürmeye karar vermiş, fakat cinayeti işleyeceği anda kalbini saran evlat sevgisi, onu bu fikrinden vazgeçirmişti. Norma’nın son kesindi: Kendini öldürecekti. Nitekim Norma çocuklarını Adalgisa’ya emanet etmişti. Genç kadının bu kararına çok üzülen Adalgisa ise, Pollio’yu ikna edip tekrar Norma’ya getireceğini vaat etti. Böylelikle Norma biraz teselli bulmuş ve iyi günlerin yaklaştığına inanmıştı. Fakat bu hayal de çok sürmedi.

            Norma, Adalgisa’nın vaadinde başarılı olmadığını ve Pollio’nun kararından dönmeyeceğini arkadaşı Clotilda’dan öğrenmiş ve korkunç bir hayal kırıklığıyla sarsılmıştı. Fakat ansızın baş gösteren pişmanlıkla Pollio gizlice Norma’nın yanına koştu. Hattâ mabede kötü niyetli bir Romalının girdiğini zanneden muhafızlar, saklandığı yerden çıkarılan kişinin Vali Pollio olduğunu görüp şaşırmışlardı. Her iki âşık arasında geçen acı dolu sahneler bu sefer de Adalgisa’nın hayatını tehlikeye koymuştu.

            Merhamet tanımayan bağnazlara karşı Norma’nın savunmasını Pollio üzerine almış ve halk toplantıya çağrılmıştı. Fakat halkın korkunç bir sezişle kurban talep etmesi karşısında Norma, hiç çekinmeden, günahkârın kendisi olduğunu söylemiş ve bizzat kurban edilmesini istemişti. Halk, korku ve tecessüs içinde, işlenen suçun mahiyetini anlamaya hazırlanmış, Norma’nın anne olduğu babasına açıkça yaptığı itiraftan öğrenilmiş ve bu günah halkın büsbütün öfkesini kabartmıştı. Fakat Norma’nın feragatle yaptığı itiraf Pollio’nun kalbinde Norma’ya beslediği ilk aşkı ansızın tazelemiş, o anda Pollio da kararını vermişti. Nitekim çocuklarıyla arkadaşı Clotilda’yı babasının himayesine terk eden Norma’nın metanetle göze aldığı ölüm yolculuğuna Pollio da katılmış ve genç kadının yanı başında Romalı Vali de can vermişti.

            “Norma” operasının temsilinden bir gün evvel, miniminnacık Connecticut eyaletinin Lakeville kasbasında, Madam Wanda Landowska’nın villasında geçirdiğim günün hatırasından henüz kendimi alamamıştım ki, 27 Mart 1954 Cumartesi günü de Metropolitan Operasında verilen “Norma” temsiline dalmıştım. Madam Landowska’dan edindiğim saf ve mutlak bir sanat esprisinden, temsilî bir sanat atmosferine yönelişteki sapma, benim için gerçekten önemliydi. Bir gün önce büyük üstat Bach’ın mistik bir vecd içinde meydana getirdiği Prelüdlerle Füglerin mutlak atmosferine uyum sağlamaya yöneliş ile bir gün sonra vakanın ve vizüel [görsel] vasıta ve imkânların yardımıyla az çok plastik bir açıklığa ulaşmayı gaye edinen bir sanat anlayışını benimseyiş arasında aşılması gereken mesafe hakikaten önemliydi. Bu iki yönün birbirine göre ayrılığını, bir bakıma, duyuş ile görüş arasındaki fiziki farklarla da karşılaştırmak mümkündü. Bach sanatını yalnız duymak, müzikli sahne sanatını ise görerek duymak lazımdı. Bu durumda Bach esprisi, sırf akıl ve duygu yoluyla ulaşılması mümkün olabilen mutlak bir estetiğe dayanıyordu. Böyle bir estetiğe varma yolunda sarf edilen enerji, görünür bir faktörün yardımından tümüyle mahrumdu. Operada ise daha çok görünen unsurlarla gayeye ulaşma imkânı sağlanmakta, duyma ve görme faktörlerinden elde edilen sentezle, plastik bir açıklığa ulaşılmaktaydı. Bu nedenle mutlak bir hayal gücüne dayanan Bach’a nüfuz edebilmek oldukça güç bir işti ve çok kere Bach sanatının insana değil, insanın Bach sanatına gitmesi gerekiyordu. Halbuki opera sanatı, Richard Wagner’in dediği gibi, “kombine” bir sanattı. Bu sanatta güzel sanatların edebiyat, resim, heykel, mimari, dans, ışık vesaire türünden kolları ortaklaşa yer almakta ve böylelikle müzik sanatında mutlak ve sübjektif bir durum gösteren anlam ve kavramın plastik bir açıklıklala da çözülmesi mümkün olmaktaydı. Onun için opera sanatı kolay seviliyor ve kolay anlaşılıyordu.

            Vincenzo Bellini’nin (1801-1835) Felice Romani tarafından hazırlanan bir metni kullanarak meydana getirdiği 4 perdelik trajik opera “Norma”yı, New York Metropolitan Operasında, yukarıda anlattığım estetik spekülasyonların etkisi altında seyretmiştim. Bu güzel eseri, rejisör Dino Yomnopoulos sahneye koymakta ve orkestra ile bütün müziği Fausto Cleva yönetmekteydi. Dekor ve kostümleri Charles Eiron çizmişti. Bu arada Norma rolünü yapan soprano, hem ses hem de rol bakımından önemli bir sanatçı olduğunu her vesileyle ispat ediyordu.

            “Norma” operasının birinci perdesi açıldığı zaman karşılaştığım dekor cidden güzel ve heybetli idi. Hele Metropolitan Operası sahnesinin büyüklüğü, genişliği, birinci perdedeki kutsal orman sahnesine büsbütün başka bir harikulâdelik vermişti. “Norma” operasında vaka dört perde boyunca, Bellini’ye özgü ince ve zarif bir müziğin yardımıyla ne güzel gelişmekteydi. Metropolitan operasında saat tam 14.00’te başlayan “Norma” temsili, tıpkı gece seansları gibi hıncahınç doluydu. Yalnız bu temsilin perde arasında büfeye veya fümuvara [sigara salonuna] giden seyirciler arasında muhteşem gece tuvaletleri görmeye imkân yoktu. Matine seyircilerinin mütevazı fakat bilgili bir sanatsever kitlesi olduğu anlaşılıyordu.

            “Norma” temsili saat beşe doğru bitmiş, kendimi güpegündüz Broadway’de bulmuştum. Bana eşlik eden arkadaşım Mr. Buhrmann’ın öteden beri biricik tavsiyesi, fırsat buldukça otelde dinlenmeye çekilmek ve mümkün olduğu kadar erken yatıp erken kalkmaktı. Bu sefer New York’ta tam beş gün devam etmiş olan yorucu bir faaliyetten sonra, hemen hiç dinlenmeden, Birleşik Amerika içinde iki ay sürecek bir seyahate çıkacaktım. 28 Mart 1954 Pazar günü öğleden sonra saat 2’de, New York merkez istasyonundan Pennsylvania demiryolu şirketine ait bir ekspresle, güneydeki Georgia devletine hareket edecek ve 29 Mart 1954 Pazartesi sabahı saat 8’de Atlanta şehrine varacaktım. Pazar günü güney ekspresi New York’u terk ederken, yeni ve yabancı ülkeleri görmeye hazırlanıyor ve karşılaşacağım sürprizlere bir çocuk gibi seviniyordum.

            Georgia yolunda, Atlanta’ya varış

            New York, Princeton, Washington D.C., Annapolis, Baltimore ve Lakeville’de yaptığım incelemeler tam bir ay sürmüştü. Bu süre zarfında 39 kurum ve 35 şahıs ile temas etmiştim. Birleşik Amerika’nın kültür hayatında önemli rolü olan bu kurum ve şahısları yakından tanıdıktan sonra, Yeni Dünyanın diğer bölgelerine olan merakım büsbütün artmıştı.

            28 Mart 1954 Pazar akşamı, Georgia devletinin başkenti olan Atlanta’ya gitmek üzere New York’u terk etmem lazım geliyordu. Arkadaşım Mr. Buhrmann ile birlikte bindiğim Pennsylvania ekspresinde akşam yemeğimizi yedikten sonra küçücük kompartımanlarımıza çekilmiştik.

            29 Mart 1954 Pazartesi sabahı Atlanta’ya varmıştık. Hava çok güzeldi. Güneye doğru indikçe tabiat büsbütün gelişiyordu. Atlanta şehrini çeviren ormanların loş ve yemyeşil atmosferi içinde yer alan bembeyaz köşklerle itinalı parklar ve bahçeler, insan eliyle tabiatin ne kadar bağdaşmış olduğunu gösteriyordu. İlk olarak Amerika’da gördüğüm bu ahşap köşklerin çoğu, güney tarzı denilen, Amerika’ya özgü bir üslûpta inşa edilmişti. Esas itibariyle çok sade bir karakter gösteren bu zarif villaların klasik olan tarafı, cephelerinde üçgen şeklinde yer alan “fronton” ile bunları taşıyan ince ve narin sütunlardı. Bu sütunların çok kere İyonyen, ender olarak da Korentiyen veya Doriyen üslûptaki başlıkları vardı.

            Öteden beri Atlanta adını duydukça kafamda çağrışım yapan şey, korkunç bir yangının hâtırası idi. Vaktiyle Atlanta’da büyük bir otel yanmış, bu arada 100 kişi hayatını kaybetmişti. Senelerce evvel gazetelerin birinde gördüğüm bu haber ve yangın esnasında çekilen fotoğraflar, beni ne derece etkisi altına almış olacak ki, bu feci hârırayı o gün bu gün kafamdan söküp atamıyordum. Şimdi de Atlanta’nın tam içindeydim! Fakat memnuniyetle söyleyebilirim ki, bu 400 bin nüfuslu zarif başkentte karşılaştığım güzellikler, yıllardır kafamı işgal eden faciayı birdenbire silip atıvermişti.

            Georgia devleti, Amerikan birliğine 2 Ocak 1788’de katılmıştı. Güneydoğu kısmının yarısı Atlantik’e açılan, kuzey ve batı taraflarında da dağlar bulunan bu eyaletin belli başlı ziraati pamuğa dayanıyordu. Georgia’nın tarihi de enteresandı. Atlanta şehri, kuzey-güney savaşının merkezi olmuştu. Bilindiği gibi bu savaşın esas sebebi, zenci esaretinin kaldırılması prensibine dayanıyordu. Onun içindir ki, kuzey-güney savaşıyla ilgili olan “Rüzgâr Gibi Geçti” adlı romanı, Amerikalı ünlü yazar Margaret Mitchell Atlanta’da yazmıştı. Atlanta şehri, bu savaş yüzünden baştan aşağı harap olmuştu. Ancak Birleşik Devletler’in esareti lağveden kanunları, Atlanta’da zenci cemaatinin beyazlardan her hususta ayrı tutulmasına mani olamamıştı. Burada kamu kurumlarından hemen hepsinin beyaz ve siyah insana göre ayarlanmış olması, ayrılığın açık bir deliliydi.

            Birleşik Amerika’nın en önemli pamuk bölgesi olan Atlanta’nın, pamuğu kadar önemli olan diğer bir ürünü de şeftalisiydi. Diğer taraftan geniş ölçüde maden ve çelik endüstrisine sahip olan Georgia’nın aynı zamanda Coca Cola’nın da vatanı olduğunu sonradan öğrendim. Meğer Coca Cola Atlanta’da yaratılmış ve bu yüzden şehirde zamanla Coca Cola milyonerleri türemiş.

            Federal başkent Washington’dayken, Birleşik Devletler’deki modern zenci kültürünü araştırma yolunda ilk adımı atmış ve zenci profesör Sterling Brown’ın tavsiyesi üzerine Atlanta’daki Spelman zenci kolejinde de incelemeler yapmaya karar vermiştim. Bu nedenle Atlanta’da geçirecek zamanım az, göreceğim şeyler ise pek çoktu. Bütün bunları dört güne sığdırmam, bu arada bir de konferans vermem lazım geliyordu. Atlanta’da karşılaştığım kültür ve sanat adamlarıyla bu hususta da bir anlaşmaya varmıştım. Konferansımın konusu “Tanzimattan bugüne kadar Türkiye’de güzel sanatlar reformu” idi. Konferans Atlanta’nın ünlü bir kız koleji olan Agnes Scott College’de, 1 Nisan 1954 Perşembe sabahı saat 11’de verilecekti.

            Atlanta şehrine ait inceleme programımda, Spelman zenci koleji ile Emory Üniversitesinin Tiyatro Fakültesi, Agnes Scott Koleji ve sanat müzesi gibi belli başlı kurumların yer almış olmasına rağmen, bunların arasında benim için çok enteresan olan en önemli bir kültür kurumunun daha bulunduğunu sonradan öğrendim. Burası, Atlanta şehrinde sırf okullara yayın yapan “WABE” radyosuydu. Senelerden beri okul radyosuna ve radyo yoluyla yetişkinlerin temel eğitimine hasret çekmiş eski bir radyocu olarak, hayatımda ilk defa Atlanta şehrinde gerçek bir “radio scolaire” [okul radyosu] konusuyla karşılaşıyordum. “WABE” okul radyosuyla iftihar eden Atlantalılar, bu kuruma haklı olarak “Atlanta’nın gururu” adını vermişlerdi. Çünkü “WABE” radyosu, bu şehrin sürprizleri arasında hakikaten müstesna bir mevki işgal ediyordu.

            Atlanta Müzik Kulübü

            Birleşik Amerika’da Georgia devletinin merkezi olan Atlanta’da karşılaştığım en mühim şahsiyet, şüphesiz Mrs. Lilo Kennedy idi. Hayatını memleketinin kültürel kalkınmasına hasretmiş olan bu muhterem kadının, Atlanta’yı tanımam için sarf ettiği gayrete çok duygulanmıştım. Benim için tespit edilen programda, şehrin “WABE” okul radyosunu da inceleyebilmem hususunda yapılan değişikliğin, önceden alınan bütün tedbirleri alt üst ettiğini öğrenmiş ve üzülmüştüm. Ne çare ki, hayatımda ilk olarak karşılaştığım gerçek bir okul radyosunun gereği gibi gözden geçirilmesi artık bir zorunluk halini almıştı. Fakat ilk yapılacak işin, şehrin iki önemli gazetesi olan “The Atlanta Journal” ile “The Atlanta Constitution” gazetelerini ziyaret edip, başyazarlarıyla tanışmak olduğunu, gene Mrs. Lila Kennedy bana söylemişti.

            29 Mart 1954 Pazartesi sabahı, aynı bina içinde bulunan ve tek elden idare edilen bu iki gazete ile her ikisinin müşterek başyazarı olan Mr. Ralf Mc Gile’ı ziyaret ettim. Bu arada The Atlanta Constitution gazetesinin tiyatro eleştirmeni olan Mr. Powl Johns ve yazar Mr. Don Carter’le de tanışmıştım. Atlanta basınının bu meşhur simalarıyla yaptığım mülâkatın esası, hep Türkiye’ye ve Türkiye’deki kültür kalkınmasına dayanıyordu. Nitekim The Atlanta Journal gazetesinin 30 Mart 1954 tarihli nüshasında, bir gün önceki mülâkatımızdan bahseden yazar, radyonun okula ve temel eğitime yapacağı büyük hizmetler karşısındaki hassasiyetimi bilhassa açıklıyordu. Hattâ yazar, “…memleketimizde on tane kuvvetli radyo istasyonu faal olduğu gün, Türkiye’nin her yeri nyayından aynı oranda yararlanacak ve o zaman memleketimiz radyoculuğun altın çağını idrak etmiş olacak” mealindeki bir cümlemi makalesinde aynen tekrar etmişti.

            O gün öğleden sonra saat 15.00’te “Atlanta Müzik Kulübü”nü ziyaret edip, şehrin estetik faaliyetinin merkezi olan bu kültür kurumunun ileri gelenleriyle tanışmıştım. Bu arada kulübün eski başkanı Mrs. Charl Dowman’ı tanımak ve kulüp hakkında kendisinden bilgi almak benim için çok yararlı oldu. Hele Atlanta Müzik Kulübü adına dışarıdan sanatçı davet ve angaje eden bölümün şefi Mr. Marvin Mc Donald, ne enerjik, ne realist bir insandı. Bu zatla, Atlanta’ya gelen sanatkârlar hakkında bir hayli konuştum. Sözü Ankara Devlet Operasına ve onun belli başlı yıldızlarına getirdim. Maksadım, Atlanta konser ve opera sezonunda adı geçen sanatçılar arasına birkaç sanatçımızın da katılmasını temin etmekti. Fakat mensup olduğu kurumun çıkarlarını her şeyin üstünde tutan Mr. Mc Donald’ın, angajman konularında çok ihtiyatlı, hattâ sürrealist olduğunu anlamakta gecikmedim.

            “Atlanta Müzik Kulübü”, kuruluş ve gayesi bakımından cidden enteresan bir kuruluştu. Şehrin müzikseverleri arasında fahri hizmete hazır olanlar, kulübün idare heyetinde gönüllü olarak vazife almıştı. Bu hizmetin tek hedefi, örnek bir müzik faaliyetine rehberlik etmek olduğu kadar, yerel yetenekleri meydana çıkarma ve onların gelişmesini sağlayabilme esasına da dayanıyordu. Konser, opera ve koro programlarından elde edilen hasılat, sırf şehrin müzik faaliyetine harcanıyor, bu arada dünya şöhretine ulaşmış virtüozların davet edilmesine bilhassa itina ediliyordu. Atlanta’daki bu faaliyeti yakından gördükten sonra, Birleşik Devletlerin resmî bütçelerinde sanata ve kültüre neden tahsisat ayrılmadığının sebebini daha iyi anladım. Sanatın, devlete yük olarak değil, vatandaşın zevk ve ihtiyacına dayanarak gelişmesi, Amerika’da artık bir oldubitti halini almıştı. Ondan dolayı bu memleketlerde, her faaliyet için olduğu gibi, sanat faaliyeti bakımından da inisiyatif vatandaşın elindeydi. Burada sanat ve kültür pahalı ve lüks malzeme olmaktan kurtulmuş, vatandaşın her an ucuz ve kolay temin edebileceği bir ihtiyaç olma niteliğini kazanmıştı. Bu ise, sanat ve kültürden ancak geniş halk kitlelerinin seyyanen faydalanabildiği memleketlerde kolaylıkla ortaya çıkabilen bir durumdu. O halde bu memleketlerin güzel sanatı, yukarıdan aşağı güdülmüyor, piramidin kaidesinden zirvesine doğru gelişiyordu.

            Sanat faaliyetini bir ihtiyaç olarak benimseyen Atlanta Müzik Kulübü, 103 kişilik seçkin bir heyet tarafından idare edilmekte ve kulübün esas bünyesi 7 ayrı kurumun birleşmesiyle meydana gelmekte idi. Müzik Kulübünü yürüten 103 kişinin faaliyeti ise, esas itibariyle şu altı kola ayrılmıştı: 1) Başkan ve idare heyeti, 2) Mali heyet, 3) Faaliyet heyeti, 4) Halkla temas heyeti, 5) Eğitim heyeti, 6) Yayın ve program heyeti.

            Bu kolların en önemlisi olan faaliyet heyetinin görevleri arasında, yetenekleri seçme ve konser düzenleme türünden çalışmalar da yer alıyordu. Atlanta Müzik Kulübü’nün bünyesini meydana getiren münferit teşekküller şunlardı: 1) Atlanta Senfoni Orkestrası, 2) Müzik Kulüpleri Millî Federasyonu, 3) Müzik Kulüpleri Devlet Federasyonu, 4) Atlanta güzel sanatlar tesisi, 5) Üç hususi müzik okulu, 6) Atlanta korosu, 7) Dinî müzik müessesesi.

            Atlanta Müzik Kulübü, düzenlediği bütün programlarda şehrin iki büyük salonundan istifade ediyordu. Bunlardan biri Belediye Salonu, diğeri ise Atlanta Kadınlar Derneği salonuydu. Kurumun eğitim ve öğretim faaliyeti arasında yer alan en mühim çalışma türleri ile yardımcı kollar şunlardı: 1) Çocuklara enstrüman öğretme kolu (iki ayrı yaş seviyesine ayarlanan bu kolun faaliyetine 6-8 ve 9-11 yaşlarındaki çocuklar katılmaktaydı), 2) Çocuklara müzik kültürü verme kolu, 3) Vokal müzik çalışma kolu, 4) Büyüklere enstrüman öğretme kolu, 5) Yoksullara müzik öğretme kolu, 6) Yüksek okullar öğrencileri arasındaki yetenekleri tanıma kolu, 7) Borç verme ve burs temin etme kolu, 8) Koral çalışma kolu.

            Yukarıda belirttiğim gibi, geniş ve kapsamlı bir faaliyet gösteren bu özel sanat kuruluşunun, gerek dışarıdan davet ederek, gerek üyeleri arasında bulunan ileri seviyeli sanatçılardan yararlanarak düzenlediği konser programları arasında dünyaca tanınmış şahıs ve kurumlar da yer alıyordu. Meselâ kulübün 1954 yılı sezon programında, büyük piyanist Walter Gieseking ile New York Filarmoni Orkestrası da bulunmaktaydı.

            Atlanta Müzik Kulübü’nü ziyaret edip, girişimcileriyle tanıştığım ve kulübün işleyiş tarzı hakkında hayli bilgi edindiğim günün ertesi akşamı, Atlanta Senfoni Orkestrasının son konserine davet edilmiş ve bu orkestranın güçlü şefi Henry Sopkin’i şahsen de tanıma fırsatını elde etmiştim. 1954 yılında, kuruluşunun 9’uncu sezonunu idrak etmiş olan bu kaliteli orkestra, aynı yılın son konserini belediye salonunda vermiş ve bu büyük programa Atlanta Senfoni Korosu da katılmıştı. 30 Mart 1954 Salı akşamı bu orkestra ile korodan dinlediğim, Giuseppe Verdi’nin (1813-1901) Requiem’i, Atlanta Müzik Kulübü’nün organizasyon yeteneğine olduğu kadar, vatandaşı yetiştirme ve vatandaşa seviyeli bir müzik zevki verme hususundaki eğitici rolüne de beni inandırmıştı.

            Atlanta WABE okul radyosu

            Kültür dünyasının en aktif bir yayın vasıtası olan radyonun, Atlanta’da okula nasıl hizmet ettiğini yakından görecektim. Bu radyo, “WABE” rumuzu ile anılan eğitim ve öğretim radyosuydu. Kurumun adı olan bu dört harfin birincisi “W”nun, herhalde radyonun tescil başharfi olması lazım geliyordu. Geri kalan “ABE” harfleri ise, “Atlanta Eğitim Kurulu” cümlesinin İngilizcedeki harflerin’n karşılığıydı.

            30 Mart 1954 Salı günü saat 9.45’te Mrs. Lila Kennedy’nin eşliğinde, şehrin “City Hall” diye anılan on beş katlı en yüksek binasına gitmiştik. Georgia eyaleti Genel Valisinin, Belediye Başkanının, “WABE” eğitim radyosu ile daha birçok resmî ve özel kurumların teşkilat, büro, stüdyo ve sair tesisleri hep bu büyük binada yer alıyordu.

            “WABE” okul ve eğitim radyosunun müdürü Mr. Powel Carpenter çok nazik ve sevimli bir insandı. Hele bu radyonun koro şefi Mr. Bayter hayli nazik ve misafirperverdi. Her ikisinden de az zamanda çok şey öğrendim.

             Atlanta şehrinin ana sınıfları ile dört, beş, altı ve yedi yaşındaki çocuklarına mahsus eğitim ve öğretim kademelerine ve lise sınıflarına sırf yardımcı mahiyette yayın yapan “WABE” radyosunun kuruluşu fevkalâde enteresandı. İngiltere’de oldukça gelişmiş olan okul radyosunun Amerika’da da gelişmek üzere olduğu sıralarda, Atlantalı Rich adlı bir milyoner, şehre yalnız okul yayını yapan müstakil bağımsız bir radyo hibe etmek istemiş. Mr. Rich’in bu işe tahsis ettiği paraya “Rich Foundation” adı verilmiş. 1948 yılı Eylül ayının 13’ünde açılış töreni yapılan “WABE” radyosu, gene aynı gün yayına başlamış.

            Okul öğretmenleri için lüzumlu olan radyo kılavuz kitapları başlangıçta teksir makineleriyle basılarak dağıtılmış. Daha sonraları öğretmen kılavuzları hazırlanıp basılmış. Nihayet birçok deneylerin ardından, bu kitaplar eğlendirici ve ilgi çekici bir el kitabı olma seviyesine yükselmiş. Hele son iki yıl içinde büsbütün gelişen okul radyosu öğretmen kitapları, yeniden ilave edilen konularla, birer sömestrlik komple radyo eğitim rehberi olma niteliğini kazanmış. 1953-1954 senesinden itibaren ilave edilen yeni malzeme ile de birer yıllık öğretmen rehberi haline getirilmiş. Son altı sene içinde bu kitaplar süratle geliştirilmiş. Hattâ Atlanta “WABE” okul radyosu öğretmen kitaplarının dört ayrı broşür halinde basılmasında, örneklik denilecek bir işbirliği olayı da yaşanmış. Nitekim Amerika Devleti Hava Kuvvetleri Georgia Birliği, bu kılavuzların kendi vasıta ve imkânlarıyla basılmasını, bir amme hizmeti olarak, meccanen üzerine almış. Gerçekten de bu kılavuz kitaplarının arkasında şu satırlara rastlanmaktaydı: “…Hava Kuvvetlerinin Georgia Birliği, okullar için tatbik edilen WABE radyosu programlarında kullanılacak kılavuzların hazırlanmasında, Atlanta okullarıyla işbirliği yapmıştır. Hava Kuvvetleri Birliği, gençliğin bilgili olarak yetişmesinin, ancak temel eğitim yılları boyunca yapılacak esaslı bir sevk ve idare ile mümkün olabileceğine kanidir. Mühendislik mesleğinde ve fen kollarında artık yeni ufuklar açılmıştır. Yarının anahtarı, ancak esaslı bir temel eğitimin ve ileriyi görüşün içinde saklıdır.”

            Kılavuz kitaplarının arkasında yer alan bu satırları okurken, milyoner Mr. Rich ile Devlet Hava Kuvvetlerinin ve bazı amme kurumlarının, gençliğin yetişmesi konusundaki işbirliği beni hayli düşündürdü. Bir yanda özel servet, öte yanda resmî inisiyatif, yarının ümidi demek olan gençliğe tereddüt etmeden elini uzatabiliyor. Böylelikle Georgia’lı çocuklara bilgi veren okullar, ayrıca bir radyo ile de takviye edilmiş oluyor.

            Atlanta okul radyosu, beni bütün gün meşgul etmişti. Bu çeşit radyoların bir kısmı, dünyanın tabiat âfetleriyle savaşan bölgelerinde okula yardımcı oluyordu. Bilhassa dağlık yerlerde kışın şiddetli tahribatı yüzünden okula gidemeyen çocuklar, evlerindeki radyoların başında derslerini öğrenip, vazifelerini yapabilme imkânını elde edebiliyorlardı. Bir kısım fakir memleketlerde ise, okul ve öğretmen kıtlığı yüzünden, toplu radyo dinleme saatleriyle, okuma, yazma ve temel eğitim sağlanıyordu. Hindistan’da ve Güney Amerika memleketlerinin bazılarında bu ikinci sistem uygulanmaktaydı. Halbuki bu iki sistemden hiçbiri Atlanta için geçerli değildi. Atlanta’da ne şiddetli kış vardı, ne de fakirlik. O halde Atlanta’yı, okul radyosu alanında üçüncü bir kategori içinde düşünmek gerekiyordu. Burada sürekli faal olan okul ve öğrenci radyosu, sırf kültürü takviyeye vasıta oluyordu. Meselâ WABE okul radyosunun liselere mahsus olan 1953-1954 yılı öğretmen kılavuzu, esas itibariyle şu malzemeyi içermekteydi: 1) Araştırma dünyasının serüvenleri, 2) Seçilmiş menkıbeler, 3) Atom enerjisinde yeni bir dünya, 4) Martin ailesini tanıyalım.

            91.1 Megasaykl ve 4800 Wat üzerinden çalışan Atlanta WABE radyosu ile her gün saat 9-15 arasında okullara, saat 15-17 arasında da yetişkinlere temel eğitim yayını yapılmaktadır. Öğretim programlarını sekiz öğretmen hazırlamakta ve bunların ücretleri okullar tarafından ödenmektedir. WABE okul radyosunun her türlü masrafları, şehrin muhtelif amme kurumları arasında bölüşülerek ödenmektedir. Bu yayından Atlanta şehrinin ancak 50 millik mesafe dahilindeki çevresinde faydalanılmaktadır. Bu nedenle üç milyon nüfusu olan Georgia’daki bütün öğrencilerin yalnız altıda biri bu eğitim radyosundan yararlanmakta, kılavuz ve sair kitap ve broşürler ise meccanen dağıtılmaktadır. Bundan daha önemli bir kültür sürprizi tasavvur edilebilir mi?

            Spelman zenci kolejinde yarım gün

            Parlak bir Mart günüydü. Sabahın saat tam yedisinde Spelman zenci kolejine ayak basmıştım. Mihmandarım Mr. Buhrmann da benimle beraber bu kadar erken saatte aynı koleje gitmek zorunda kalmıştı. Şehrin kültür hayatını bize yakından göstermeye çalışan Mrs Lila Kennedy, Atlanta Üniversitesine bağlı Spelman Kolejiyle 31 Mart 1954 Çarşamba sabahı için anlaşmıştı. Randevu zamanının sabahın yedisi olarak saptanmış olmasının şaşılacak bir tarafı yoktu. Çünkü ancak bu saatte kızlara mahsus zenci kolejinin korosunu dinleyebilmem mümkün olacaktı. Senelerden beri radyodan veya plaktan dinlediğim zenci korosunu şimdi artık gerçekten dinleyecektim.

            Zenci kültürünü yakından incelemeye daha Ankara’dayken karar vermiştim. Bu arada ihmal edilmemesi gereken şey, şüphesiz zencilerin dinî müziğiydi. Hele Negro Spiritual denilen zenci ilahilerinin büsbütün başka bir özelliği vardı. Washington’dayken Howard zenci üniversitesindeki İngiliz Edebiyatı Fakültesinin şefi Prof. Sterling Brown, Spelman kolejini bir ay evvel geleceğimden mektupla haberdar etmişti.

            Sabah saat yedide, Spelman kolejinin kapısında bizi bekleyen müzik direktörü Mr. Willis Jams’le buluşmuştuk. Güler yüzlü ve sevimli bir genç olan Mr. Jams, arkasında kolej cüppesi olduğu halde, bizi büyük bir ilgiyle karşılamıştı. Tam o sırada kolejin toplantı salonuna temiz giyimli zenci kızları akın ediyordu. Spelman kolejinin bulunduğu geniş arazi üzerindeki büyüklü küçüklü binalar esaslı bir öğretim faaliyetini gösteriyordu. Sabahın bu kadar erken saatinde yüzlerce zenci öğrencinin hep birden akın ettiği tek bina, Campus diye anılan kolej avlusunun en önündeki büyük toplantı salonuydu. Siyah ırka mensup bu güler yüzlü insanların o anda bir tek arzusu vardı, o da kolejin büyük salonuna toplanıp bir ağızdan dua etmek ve şükran ilahileri okumaktı. Benim merak ettiğim şey de esasen buydu. Gerçek bir Negro ilahisinin bilhassa ritim özelliği öteden beri dikkatimi çekmişti.

            Willis Jams ve mihmandarım Mr. Buhrmann ile birlikte büyük salona girmiştik. Mr. Jams, sağdaki geçitten bizi salonun ön tarafına doğru götürüyordu. İlk sıralarda ayrılan yerlere oturacağımızı tahmin etmiştim. Fakat iş böyle olmadı. Rehberimiz, salonun en sonundaki kapıyı açarak bizi tekrar dışarı çıkardı. “Herhalde merasime daha vakit olacak ki, misafirleri kendi odasına götürüyor” diye düşündüm. Fakat böyle de olmadı. Mr. Jams’in sol tarafta açtığı küçük bir kapıdan henüz girmiştik. İşte o anda kendimizi salonun sahnesinde ve bin kadar kolejli zenci öğrencinin karşısında buluverdik. Allahım ne enrivaki! Ya şimdi ne olacaktı? Esasen sahneye ayak basmamla kendimi ortadaki kürsünün üstünde bulmam bir olmuştu. Çünkü sahneye çıkar çıkmaz Mr. Jams elimden tutmuş, daha ne olduğunu anlamadan beni bir hamlede kürsüye götürüp üstüne çıkarıvermişti. İşte bu, programda yoktu.

            O anda binlerce göz bana çevrilmiş, herkes bu yabancının en söyleyeceğini merak etmişti. Gerçi serde yirmi dokuz yılın hocalığı vardı. Fakat beni şaşırtan şey, zencilerin sabah ilahisini dinleyelim derken, birdenbire sahneye çıkıp kendimi dinletmek olmuştu. Artık başa gelen çekilecekti. Nitekim Mr. Jams’in, elindeki kâğıttan adımı, sanımı, kısa hal tercümemi okuyup “Sözü şimdi kendisine veriyorum” demesinin ardından, “Aziz öğrenciler” hitabesiyle söze başlamış ve nereden gelip nereye gittiğimi, seyahatimin gayesini, beni ilgiyle dinleyen dinleyenlerime kısaca açıkladıktan sonra, Birleşik Amerika topluluğu içinde şerefle yer alan zenci cemaatinin bilimde, kültürde ve her sahada gösterdiği ilerleyiş ve başarının beni çok duygulandırdığını, bütün milletler gibi zencilerin de Birleşik Amerika vatandaşı sıfatıyla hür dünyaya imanla yönelmiş olduğunu görmenin verdiği huzuru açıklamış ve öğrenim hayatlarında başarılı olmaları dileğiyle sözlerime son vermiştim.

            En çok beş dakika süren konuşmamı bitirir bitirmez salonda bir alkış tufanıdır kopmuş ve arkasından müzik direktörü Mr. Willis Jams’in idaresindeki kolej korosu, sabah ilahilerini okumaya başlamıştı. O ne harikulâde şeydi! Dünyanın her yerinde olduğu gibi bu şehirde de sabahın erken vaktinde yuvasından çıkıp toplantı yerine koşan bir avuç insan, Tanrıya yöneliyor, hamdediyor. Bu içli insanların hislerine tercüman olan ilahinin mütevazi nağmeleri, lisan zaruretini, hattâ uzak mesafeleri bile ortadan kaldırıyor. Böyle bir atmosfer içinde Birleşik Amerika’daki zencilerin ne demek istedikleri açıkça anlaşılıyor.

            Atlanta’daki Spelman zenci kız kolejinin korosunu yakından gördüğüme cidden memnundum. Fakat dinlediğim vokal birliğin, erkekle kadının beraberce yer aldığı karışık bir birlik olmaması, zenci korolarına mahsus gölge ışık tezadını azaltmakta, böylelikle esere daha munis bir karakter vermekteydi. Ama bu yumuşaklığın da kendine özgü bir ifadesi vardı.

            Birleşik Amerika’ya mahsus zenci müziğinin esasını Negro Spiritual denilen ilahiler oluşturur. Atlanta’daki Spelman kız kolejinde sabahın erken saatlerinde dinlediğim eser de bir zenci ilahisiydi. Fakat bunların arasında karma korolar için yazılmış öyle harikulâdeleri vardı ki, bu eserleri dinlerken karşılaşılan melodi, armoni ve ritim hususiyetine hayret etmemeye imkân yoktu.

            Vaktiyle Afrika’dan Amerika’ya göç eden zenci, medeni dünyanın ortak bilimini ve tekniğini ne zaman öğrenmiş ve çoksesli zenci müziğinin özlü örneklerini meydana getirebilecek seviyeye ne zaman ulaşmıştı? Bu soruya verilecek cevap, hiç şüphe yok ki cevapların en önemlisiydi. Dünyanın bu bölgelerine özgü folklor müziğinin gelişmesinde iki ayrı karşılaşmanın etkili olduğu muhakkaktı: 1) Doğulu Anglosakson göçmenlerinin, Kızılderili, İspanyol ve zenci folkloruyla karşılaşması; 2) Amerika’ya ayak basan zencilerin, Anglosakson göçmenleri vasıtasıyla Avrupa medeniyetinin ortak tekniğinden faydalanma imkânını elde etmesi. İki üç yüzyıl içinde meydana gelen bu iki karşılaşmada Avrupa/Afrika kökenli Amerikalı, zenci melodi ve ritminden çok şey öğrenmiş ve öğrendiklerini kendi folklorunda değerlendirmiş; zenci ise, Avrupa kökenli Amerikalıdan öğrendiği melodi ve armoni ile yeniden yarattığı folklor müziğini uluslararası değerdeki sanat piyasasına ulaştırmayı başarmıştı. Ne harikulâde bir karşılaşma!

            Amerika kıtasında cereyan eden bu hadise, hiçbir sanatın, iki yüz üç yüz sene önceki şekil ve içeriğiyle yetinip olduğu yerde kalmadığı; hakiki sanatın “devamlı surette feyizlenip yeşeren geleneklerde saklı bulunduğu” gerçeğinin en açık bir delili olma vasfını taşımaktaydı. Yoksa Afrika’dan Amerika’ya göç eden zencinin, kendine özgü ritim ve melodisini Afrika’daki haliyle ne armoni bilimine, ne de uygar dünyaya ulaştırabilmesine imkân vardı. Esasen Avrupa uygarlığıyla ilk olarak Amerika toprakları üstünde bağlantı sağlayan Afrikalı, az zamanda büyük bir değişikliğe maruz kalmıştı. Artık o, ne Afrikalı ilkel bir zenci olarak kalma gücüne sahipti, ne de beraberinde getirdiği etnik ve folklorik malzemeyi olduğu gibi devam ettirebilecek durumdaydı. Ayak bastığı kıtada karşılaşacağı ileri uyarlıklar, ister istemez onu etkisi altına alacaktı. Yani tabiat kanununun dediği olacak ve insanoğlu, kaderine hükmeden gelişmeye boyun eğecekti. İşte onun için Afrikalı zenci ile Amerikalı zenci arasındaki fark büyüktü.

            Amerika’daki zenciler içinde uluslararası değerde bilim ve sanat adamları yetişmiştir. Amerikalı zenciler, okullar, üniversiteler, operalar, tiyatrolar, velhasıl bütün uygar vasıta ve tesisleri meydana getirmişlerdir. Amerikalı aydın zenci, mensup olduğu toplumun bünyesini ıslah için devamlı bir reform zorunluluğunun bilincindedir. Bu arada Amerikan zencisi, manevi terbiyeyi her şeyden çok sanatta aramıştır. Fakat kesin olan bir şey varsa o da zencinin her uygar yeniliğe uyum sağlamakta kendi folklorundan faydalanması ve anavatandan getirdiği âdet ve ananeleri yeni bir uygarlık düzeni içinde değerlendirebilmesidir. Nitekim Amerikan zencilerine özgü ırksal ve kültürel özelliklere sahip ve İngilizce düşünülüp İngilizce olarak kaleme alınmış yeni zenci sanatlarıyla karşılaşmak mümkündür. Hele Amerika’daki zenci sanatları, tarih boyunca göze çarpan kültürel mirasın en güzel örneklerini bize vermektedir.

            Burada incelenmesi gereken diğer ilginç bir konu da zenci müziğidir. Amerikan müziğine kendinden de çok şeyler katmış olan bu zenci sanatının orijinalliği, bilhassa iki ayrı sanat kolunda göze çarpmaktadır. Bunlardan birincisi zenci ilahileri, ikincisi ise “ritmin müziği” diye nitelendirebileceğimiz caz müziğidir. Birinci türün amaç ve ananevi özelliği bakımından sırf zenci icracıya, zenci koristlere ihtiyaç hissettirmesi yanında, ikinci türdeki caz müziği, gerçek vatanı olan New Orleans’tan çıktıktan sonra hemen yaygınlaşmış ve her toplumun bünyesine uyum sağlama yeteneğini göstermiştir. Bununla beraber zamanımızın tanınmış caz müziği üstat ve virtüozlarından çoğunun zenci ırkına mensup olduğunu da unutmamak lazımdır.

            Amerika’daki Anglosakson halk şarkılarının etkisi altında kalan zenciler, karşılaştıkları müziğin çokseslilik tekniğini öğrenmişler ve çoksesli müzik dinleme zevkini kısa zamanda edinmişlerdir. Nihayet bu etki, az zamanda zencilerin meydana getirdikleri dans müziği ile dinî ilahilerde de kendini göstermiş ve böylelikle Amerika’daki toplulukların hiçbirinde karşılaşılamayacak kadar özlü ve çoksesli bir dans müziği ile dinî müzik meydana gelmiştir. Bu yeni zenci müziğinin senkoplu ritmi ve içten gelen melodileri zenci şarkıcının hançere özelliğinden doğan vokal renklerle icra edildiği takdirde, taklidi imkânsız bir icra türü ile orijinal bir üslûp meydana gelmektedir.

            Atlanta zenci üniversitesinde tiyatro faaliyeti

            Atlanta’daki Spelman zenci kolejinin bağlı olduğu Atlanta zenci üniversitesinin Tiyatro Fakültesinde de dikkate değer bir faaliyet göze çarpıyordu. Kurumun genel başkanı Dr. Manley’i şahsen tanıdıktan sonra, dram fakültesi şefi Mr. Baldwin Burrough ile tesisleri gezmiş ve kendisinden hayli bilgi almıştım. Bu eğitim ve öğretim üyeleri arasında tanıştığım diğer bir zenci kadın, cidden enteresan bir sanatkâr kimliği taşımaktaydı. Mrs. Thomas, uluslararası değerde bir sahne artistiydi; ve bir zenci ekibi ile birlikte yaptığı Avrupa turnelerinde, Henrik İbsen’in “Yaban Ördeği” piyesindeki başarısıyla büyük bir şöhret kazanmıştı.

            Atlanta Üniversitesinin bünyesinde 23’üncü yılını idrak eden Tiyatro Fakültesinde, sahne sanatıyla ilgili her şey öğretiliyordu. Fakülte öğrencilerinin, her öğretim yılının Şubat veya Mart ayında Spelman kolejinin salonunda büyük bir temsil vermeleri, artık bir gelenek halini almıştı. Şehrin sanatseverleri ile lise öğrencilerine verilen bu temsillerin hasılatıyla kolej fonu takviye ediliyordu. Atlanta Üniversitesi Tiyatro Fakültesinin yıllık temsilleri, Unesco’dan başka “Uluslararası tiyatro ayı” adını taşıyan diğer bir kuruluş arasında meydana gelen üçlü bir işbirliği biçiminde yürütülüyordu. Böylelikte 1951 yılında Shakespeare’in “Fırtına” adlı eseri, 1952 yılıda Shakespare’in “Romeo ve Jülyet”i, 1953’te Euripides’ten uyarlanan “Medea”, 1954 yılında ise gene Shakespeare’in “Windsorlu Şen Kadınlar” adlı eseri oynanmıştı.

            Atlanta’nın sanat ve kültür faaliyetine büyük bir canlılık katan bu temsillerden de anlaşılıyor ki, Atlanta zenci üniversitesi, modern zenci kültürünü her bakımdan hümanist bir uygarlık anlayışı üzerine bina etmekte ve böylelikle bir zenci hümanizması meydana getirmektedir.

            Agnes Scott Koleji ve konferansım

            Atlanta’daki Agnes Scott kız kolejinin şehrin kültür kurumları arasındaki konumu çok önemliydi. 31 Mart Çarşamba günü, sabahın çok erken saatinde Spelman zenci kolejinde başladığım incelemeleri öğleye doğru bitirmiş ve saat 11’den sonra otomobille Atlanta civarındaki Decatur bölgesine gelmiştim. Burası her şeyden önce, “Agnes Scott” adını taşıyan kız kolejiyle tanınmış bir bölgeydi. Kolejin tiyatro bölümü şefi Mrs. Roberta Winter ile saptanmış olan randevu, saat 11.30’daydı.

            Kolej binalarıyla çevrili meydana mihmandarım Mr. Buhrmann ile birlikte tam zamanında gelmiştik. Kolejin müzik ve tiyatro bölümü binasına yaklaşmak üzereydik ki, öğretim üyeleri olduklarını zannettiğim 5-6 kişilik bir grubun bize doğru geldiğini gördüm. Tahminimde yanılmamışım. Nitekim bu grup doğruca yanımıza gelmiş ve takdim merasimi gerektiği şekilde tamamlanmıştı. İlk olarak fakültenin şefi Mrs. Roberta Winter ile tanışmıştım. Heyet arasında yer alan esmer benizli bir hanımın daha ilk karşılaşmada bende bıraktığı etki, kendisini çok yakından tanıdığım izlenimini uyandırmıştı. Düşüncemde hiç de yanılmamış olduğumu anlamakta gecikmedim. Bu güler yüzlü hanımın bana kendisini Hagopyan diye takdim etmesi, müşkülümü hemen halletti. Meğer bu hanım, Türkiyeli eski bir Ermeni ailesine mensupmuş ve onun için siması bana yabancı gelmemiş.

            Hagopyan ailesi senelerce evvel Türkiye’den Amerika’ya göç etmiş. Aslen Adapazarlı olan Miss Hagopyan, o zaman 2 yaşında olduğu için memleketini hiç hatırlamıyormuş. Ailesi efradını Amerika’da kaybettiğinden şimdi hiç kimsesi kalmamış. Müzik öğreniminin önemli bir kısmını Almanya’da, Berlin’de yapmış olan Miss Hagopyan, Almanca biliyormuş; uzun zamandır Agnes Scott Kolejinde müzik öğretmeni olarak çalışıyormuş.

            Müessesenin müzik şubesi şefi ile plastik sanatlar öğretimi yapan şubenin şefi ve diğer bir öğretmenle de beni karşılama nezaketini gösteren heyetle beraber tanıştıktan sonra, kurumun belli başlı sınıf ve tesislerini hemen gezmiştik. Ertesi gün kolejde vereceğim konferansın salonunu görmüş ve öğretmenler yemekhanesinde hazırlanan sofrada neşeli bir öğle yemeği de yemiştik. Bu müddet zarfında kurumun sanat faaliyeti hakkında geniş bilgi almıştım. Agnes Scott Koleji öğrencileri, bilhassa müzik ve tiyatro sahasında esaslı bir varlık göstermekteydiler. Hattâ ileri derecede başarı elde eden öğrencilerin Atlanta Müzik Kulübünün organize ettiği programlarda yer alması, hem şehrin sanatseverlerine yeni yetenekleri tanıtıyor, hem de bazı yeteneklerin güzel sanatlar mesleğine intisap etmeleri bakımından teşvik edici bir özellik taşıyordu.

            Agnes Scott Kolejinde uzun ve neşeli geçen bir öğle yemeğinden sonra, ertesi gün saat 11.00’de konferansımı vermek üzere oradan ayrılmıştım. Geniş bir arazinin ortasındaki meydanın etrafını çeviren binalarla tam bir kültür sitesi halini almış olan koleje mimari bakımdan hakim olan unsur, Gotik sanattı.

            Dört senelik öğrenim sonunda öğrencilerine esaslı bir güzel sanatlar kültürü veren Agnes Scott kız koleji, ilk olarak 1889 senesinde Coronel George W. Scott tarafından “Decatur Kız Semineri” adıyla kurulmuştu. 1890 senesinde Coronel Scott’u anma vesilesiyle “Agnes Scott Enstitüsü” adını alan kurum, 1896 yılından itibaren de “Agnes Scott Koleji” adıyla tescil edilmiş oldu. Üniversite öğrenimine aday hazırlayan bu kolejin öğrencileri, belirli devrelerden sonra Atlanta’daki Emory Üniversitesinin ilgili kurslarına katılma yetkisine de sahip olmaktaydılar. Kurumun eğitim ve öğretimde esas amacını oluşturan sanat terbiyesiyle ilgili müfredat programlarında, nazari, tatbiki ve tarihî konulara eşit ölçüde yer verilmişti. Sanat tarihi başlangıç kursları, kurumun temel öğretim konusu olarak ele alınıyordu. Profesör Miss Huper tarafından üç ayrı kurs halinde idare edilen esas branşın müfredat programı kısaca şu konuları içermekteydi:

            Eğitim yılı başında: 1) Plastik sanatlara giriş, 2) Güzel sanatlar teorisi, 3) Sanat eleştirisi ve estetik üzerinde kısa bir tartışma, 4) Güzel sanatların sosyal ve psikolojik işlevleri ve sanat felsefesi, 5) Muhtelif sahalarda pratik denemeler. Kış devresinde: 1) Tarihten önceki devirlere ait sanatın, teknik mahiyette olmayan inceleme ve eleştirisi. 2) Eski Mısır, Mezopotamya, Yunan ve Roma sanatları, 3) Amerika sanatları ve Ortaçağ sanatı, 4) Muhtelif sahalarda pratik denemeler. İlkbahar devresinde: 1) Rönesans sanatı ile 18., 19. ve 20. asırlar sanatının teknik mahiyette olmayan inceleme ve eleştirisi, 2) Muhtelif sahalarda pratik denemeler.

            Müfredat programlarında yer alan ve güzel sanatların kuruluşu ile ilgili olup pratik özellik gösteren konular ise şu bölümlere ayrılmıştı: Desen öğretimindeki esaslar; gözle görülen şeylerdeki kuruluş prensipleri; hat, renk, hacim, mekân; üç boyutlu eşya üzerinde denemeler. Ayrıca atölye öğretimine de tabi tutulan kolej öğrencileri, kompozisyon, resim, natürmort, peyzaj, portre, heykel ve üç boyutlu desen türünden konuların uygulamasıyla da ilgilendirilmekteydiler.

            Sanat tarihi sahasındaki temel konuları esaslı surette inceleyen kolej öğrencilerinin, belirli bir devreden sonra takip edecekleri kurslar arasında “Sanat tarihi ve eleştirisi” konusu en başta geliyordu. Muhtelif devirleri ve sanatları içine alan bu ileri kurslar arasında “Modern sanat” meselesi önemli bir yer işgal etmekteydi. Bu arada “Resim ve heykel sanatı”nın 1900 yılından bugüne kadar olan tarihi de incelendikten sonra, Fransız ve Amerikan sanatları ile Alman, İtalyan, İngiliz ve Latin Amerika sanatları da tetkik ediliyordu. Programda mimari ve iç mimari konuları esaslı bir inceleme konusu olma önemini taşıyordu. Kuzey Rönesansı ile İtalyan Rönesansı ileri kurslarda önemli bir konu olarak ele alınmakta ve esaslı bir incelemeye tabi tutulmaktaydı.

            Kolej öğreniminin devamı boyunca, müfredat programına göre çeşitli devrelere bölünen genel bilgi ve kültür kursları arasında aşağıdaki kurslar da yer alıyordu: Dinî konular ile tabiat bilgisi, botanik, zooloji, kimya, klasik filoloji, felsefe, klasik tarih, Yunanca, Latince, genel tarih, İngiliz, Fransız, Alman, İspanyol dilleri ve edebiyatları, ekonomi, sosyoloji, Amerikan ziraati ekonomisi, iş ve hükümet, aile hukuku, ırk ve azınlık grupları, sosyal kuramlar, nüfus siyaseti, köy ve şehir problemleri, siyasal bilgiler, matematik, mali matematik, müzik, tiyatro bilgisi ve uygulaması, beden terbiyesi, fizik, astronomi, psikoloji, pedagoji ve sair konular. Öğrenciler katıldıkları kolların gerektirdiği esas ve yardımcı kursları, yukarıda gösterilen branşlar arasından seçmekle sorumluydular.

            Atlanta’nın bu meşhur kız kolejini ziyaret ettiğim gün saat 3’te şehrin meşhur Emory Üniversitesini de gezmiştim. Bu üniversitenin Tiyatro Fakültesi şefi Mr. Neeley,  kurumun tiyatro tedrisatı hakkında beni hayli aydınlattı. İşte o zaman, Birleşik Amerika’daki kolejlerin üniversiteye adayhazırlama bakımından olan önemini daha iyi anladım.

            1 Nisan 1955 Perşembe sabahı saat 10.30’da program gereğince tekrar Agnes Scott Kolejine gidip saat 11.00’de yüksek devre öğrencileriyle öğretmenler ve misafirler önünde “Türkiye’de Tanzimat reformundan bugüne kadar güzel sanatlar inkılabı” adlı konferansımı verdim. Tam bir saat devam eden konuşmamın ardından öğrenci ve öğretmenlerin sorularını da cevaplandırmış ve karşılaştığım ilgiye çok duygulanmıştım. Bu konuşma, Birleşik Amerika’da vereceğim konferansların ilkiydi.

            Modern zenci kültürünün merkezi: Atlanta

            Birleşik Amerika’daki modern zenci kültürünün başşehri şüphesiz Atlanta’ydı. Bunun önemini Atlanta’ya gitmeden anlamaya imkân yoktu. Atlanta Üniversitesi Birliğine dahil zencilere mahsus 7 kültür kurumundan yalnız Spelman Kolejini görüp inceleyebilmek bile, Birleşik Amerika zenci kültürünün Atlanta’daki esas merkezi hakkında fikir edinmeye yetiyordu. Kaldı ki, geride incelenmesi gereken daha 6 kurum vardı. Fakat bunları inceleyecek vakit yoktu.

            “Atlanta Üniversitesi” adını taşıyan en büyük zenci üniversitesi, 7 muhtelif müessesenin işbirliğiyle meydana gelen bir birlik olma önemini taşıyordu. Bu bilim kurumları şunlardı: 1) Atlanta Üniversitesi, 2) Atlanta Üniversitesi Sosyal iş-okulu, 3) Clark Koleji, 4) Gammon ilahiyat semineri, 5) Morehouse Koleji, 6) Morris Brown Koleji, 7) Spelman Koleji.

            Sırf zenci kızlarına ve erkeklerine ayrılmış olan bu eğitim ve öğretim kurumlarına, Doğulular müstesna olmak üzere, beyaz ırktan hiç kimse kabul edilmiyordu. Burada doğuludan maksat “Asyalı” demekti. Bu durumda Atlanta’daki zencilere mahsus kültür kurumlarına, ancak Çinlilerle Japonlar, Hintliler, Birmanyalılar, Sumatralı veya Cavalılar v.s. öğrenci olarak kabul edilebiliyorlardı. Bunun sebebi, herhalde Georgia devletinde zencilere uygulanan ayrı muameleden ileri geliyordu.

            Birleşik Amerika’daki zencilerin en yüksek eğitim ve öğretim merkezi olan Atlanta’da kültürel yönetim, bir bakıma Atlanta Üniversitesine verilmişti. Hattâ bu üniversite, Birleşik Amerika’daki zenci kurumları arasında örnek bir kurum olmanın önemini taşıyordu. Bununla beraber, birliğe dahil diğer 6 kurumdan her biri, kendi kendini idare eden birer bağımsız kuruluştu. Bunların arasındaki birlik, kısaca şu konularla sınırlıydı: 1) Prensip birliği, 2) Akademik işbirliği, 3) Öğretmen ve öğrenci değişimi, 4) Ortak öğretmen angajmanları, 5) Bina, park ve açık hava tesislerinden ortaklaşa faydalanma, 6) Alet edevat ve öğretim araçlarından ortaklaşa faydalanma.

            Atlanta Üniversitesiyle işbirliği yapan 7 kurumun hepsi de ders yılının açılıp kapanması, sınavlar ve tatiller bakımından ortak bir takvime göre hareket etmekteydiler. Gerek üniversite, gerek birliğe bağlı diğer kurumlar, Atlanta’nın güneybatısında ve Chesnut adını taşıyan bir cadde üzerinde ve civarına yerleşmişlerdi.

            Bu 6 yüksek okuldan Morris Brown ve Clark kolejlerinde, kız ve erkek öğrencilerle karma öğretim yapılmakta ve tedrisatın esas hedefi, güzel sanatlar ve fen kollarıyla sınırlıydı. Grammon İlahiyat Semineri, Metodist mezhebe bağlı karma bir zenci semineri olmakla beraber, öğrenci kayıt ve kabulünde mezhep farkı gözetmiyordu. Spelman Koleji, Baptist mezhebine mensup bir kız koleji olma vasfını taşıyordu. Atlanta Üniversitesi Sosyal İş-Okulu, karma öğretim yapan ve sosyal hizmetlerle ilgili eğitim ve öğretimle meşgul olan özel bir kurumdu. Morehouse Koleji, Baptist mezhebine mensup bir erkek koleji olarak faaliyette bulunuyordu. Bütün bunları üniversiter bir birlik etrafında toplayan Atlanta zenci üniversitesi ise, hiçbir mezhep farkı gözetmeden karma tedrisat yapıyordu.

            Atlanta zenci üniversitesinin en dikkate değer faaliyeti, zenci topluluğu içinde ileri yaş seviyesine ulaşan vatandaşlara temel eğitim verecek bir okulu kurup, kendi yönetimi altında faaliyete geçirmiş olmasıydı. Üniversitenin bünyesinde doğan bu halk eğitimi kurumu, “Halk Koleji” adını taşıyordu. Atlanta Üniversitesi birliğinin pedagojik tesisleri, zenci topluluğunun sosyal kurullarıyla da işbirliği yaparak halk kolejine meccanen sınıf, öğretmen, muhtelif meslek kursları temin etmekte, İngilizceden başlamak suretiyle felsefe konuları da dahil olmak üzere, halka yönelik kurslar ile açıklamalı müzik saatleri düzenlemekteydi. Halk koleji içinde, ileride bir müze açılacaktı.

            Atlanta zenci üniversitesinin bir sanat koleksiyonu da vardı. Bu koleksiyon, çağdaş zenci artistlerinin meydana getirdikleri tablo ve heykelleri içeriyordu. Üniversite, her sene Nisan ayında, zenci artistlerin meydana getirdikleri eserlerden oluşan bir sergi de açıyordu. Bilhassa bu sergi, Atlanta’daki diğer sanat hareketleri arasında mühim bir yer işgal etmekteydi. Üniversite birliğinin sanat mensupları tarafından yürütülen muhtelif sanat kursları, Spelman Koleji binalarında verilmekteydi. Bu kurslarda güzel sanatların anlatılmasına başlangıç olan konular ile desen, yağlı boya, seramik ve güzel sanatların diğer kollarına ait bilgiler öğretiliyordu. Kolejin bu türlü faaliyeti arasında uygulamalı sanatlar konusu da yer almakta ve bu bölümle ilgili olarak renk, desen, kostüm, mobilya ve iç süsleme konuları da öğretilmekteydi.

            Yukarıdaki bilgileri alıp, mümkün olan kurumları da gezdikten sonra, Birleşik Amerika zencilerinin çağdaş uygarlığa ulaşma yolunda dev adımlarla ilerlemekte olduklarına ben de inandım. Bununla beraber, zencilerin dünyanın ileri bir kültür seviyesine ulaşma bakımından sarf ettikleri gayretin şaşılacak bir tarafı yoktu. Çünkü eski uygarlık kavramı üzerine kurulmakta olan Yeni Dünya, Afrika göçmeni zenciyi de etkisi altına almış ve ona hangi yöne gitmesi lazım geldiğini göstermişti. Bu hareket, zenciler için de kaçınılması imkânsız bir gereklilikti. Esasen Atlanta’da gördüğüm zenci topluluğunun eğitim ve öğretim kurumları, önlenmesi imkânsız bir kültür zaferinin neticesiydi. Çünkü ilerleme ysası, o bölgelerde de hükmünü eksiksiz icra etmişti.

            Yüksek Sanat Müzesi
            ve Atlanta’daki diğer kültür kurumları

            Atlanta’dan çok güç ayrılıyordum. Güneyin bu kültür yuvasında karşılaştığım eğitim ve öğretim kurumları beni oraya sımsıkı bağlamıştı. Georgia devletinin merkezi olan bu 400.000 nüfuslu şehirdeki üniversite ve kolej bolluğuna hayret etmemeye imkân yoktu. Burada vatandaş, kültürü arayıp istemekte, özel teşebbüs de bu isteği gereği gibi karşılayabilmekteydi. Atlanta’da inceleme fırsatını elde ettiğim beyazlara mahsus Emory ve zencilere mahsus Atlanta üniversiteleri ile bunların meydana getirdiği üniversiteler birliğinden başka, Georgia Teknoloji Enstitüsü, Oglethorpe Üniversitesi, Georgia Üniversitesinin Atlanta Şubesi adını taşıyan diğer bilim kurumları da vardı.

            Atlanta’nın beni yakından ilgilendiren diğer bir kültür kurumu da “Yüksek Sanat Müzesi” ydi. Burası, Birleşik Amerika’daki bütün müzeler gibi, aynı zamanda bir okul olma vasfını taşıyordu. Yüksek Sanat Müzesi, özöel bir teşebbüsün mahsûlüydü ve genç yeteneklerin yetişmesini sağlayacak eğitim ve öğretim hizmeti ile de görevlendirilmişti. Atlanta’da adedi bol olan şeftali ağacı adlı caddelerin birinde, sık ağaçlı bir bahçede yer alan Yüksek Sanat Müzesi, Atlanta Güzel Sanatlar Derneği tarafından kurulmuştu. Bahçe içinde ve üç ayrı blok halinde meydana gelmiş olan müzeye ait binalardan birincisi okul, ikincisi müze, üçüncüsü de galeriydi. Kurumun bütünü, sergilemeye imkân veren 16 salonu içeriyordu. Bunlardan biri, 150 kişilik bir konferans salonu olarak kullanılıyordu. Diğer bir galeri, dernek üyeleri arasındaki ressamların kendi eserlerini sergilemelerine ayrılmıştı. Başka bir galeri de büyük ölçü ve ağırlıktaki eski tabloları uzunca bir zaman için sergilemeye imkân veren bir salon olarak kullanılıyordu. Ayrıca iki büyük galeri daha vardı ki, bunlardan da James J. Haverty adlı bir zengine ait olup, Avrupa ve Amerika resim sanatının değerli örneklerini içeren bir koleksiyon, daimi bir müze halinde sergilenmekte ve bu iki galeri, koleksiyonunu bu kuruma hediye etmiş olduğu anlaşılan müteveffa James F. Haverty’nin adıyla anılmaktaydı. Geri kalan sergisalonlarında da, içerikleri vakit vakit değiştirilmek suretiyle, koleksiyonda mevcut olan diğer tablolar sergileniyordu.

            Atlanta Yüksek Sanat Müzesi’nin kuruluşundaki gaye, geçmişin ve bugünün resim sanatıyla ilgili değerli eserlerin vatandaşlara daimi olarak sergileme imkânının sağlanabilmesi ve vatandaş zevkinin iyi sanatı anlama yolunda yükseltilmesi esasına dayanıyordu. Kurum, sırf bu iki esas gayeyi gerçekleştirmek maksadıyla periyodik sergiler düzenlemekte, daimi bir başvuru servisini vatandaş hizmetine hazır bulundurmakta, broşürler ve bültenler yayımlamakta, müze salonlarını devamlı olarak vatandaşın yararlanmasına sunmakta ve ayrıca uygulamalı sanat kurumlarına da rehberlik etmekteydi. Her gün saat 9’dan 17’ye, Pazar günleri 13.30’dan 18’e kadar herkese açık bulunan müze salonlarıyla sergileri gezmek isteyen vatandaşlardan herhangi bir giriş ücreti alınmıyordu.

            Kurumun yönetimine gelince: Atlanta Sanat Derneği tarafından yönetilen Yüksek Sanat Müzesine ait işler, derneğin üyeleri arasından seçilen bir başkan ile bir idare komitesi tarafından yürütülmektedir. Müzenin idare kadrosunda yer alan memurlar: bir müdür, bir idare müdürü, bir eğitim müdürü ve bir sekreterden oluşmaktadır. Derneğin mali durumu sırf üye aidatıyla ve bağışlarla sınırlıdır. Belediye idaresi bu kültür kurumunun yaşaması için her sene 900 dolarlık bir yardımda bulunmaktadır.

            Atlanta Yüksek Sanat Müzesi yılda yaklaşık 24 resim sergisi düzenlemekte ve bu sergilerde 12’den fazla ressama eserlerini sergileme imkânı sağlamaktadır. Kurumun oldukça zengin durumdaki koleksiyonu da, yağlı boya, sulu boya, pastel türünden eserler ile İtalyan primitiflerine, İtalyan, Flaman, Fransız, İngiliz ve Amerikan ekolüne mensup orijinal tablolar ve ayrıca İtalyan Rönesansına ait eserler bulunmaktadır. Bundan başka müze, ayrıca bir gravür koleksiyonu ile değerli porselen parçalarına ve birkaç da heykele sahiptir.

            Anlatmaya çalıştığım Atlanta Yüksek Sanat Müzesini iyice gezmiştim. Kurumun başkanının nazik daveti üzerine 1 Nisan 1955 Perşembe günü öğleden sonra bu değerli kültür kurumuna düzenlenen çaya, şehrin sanat konusunda ileri gelenleri de davet edilmişti. Çok neşeli geçen bu davette müzenin okul kısmı ile galerileri, salonları ve sair tesisleri hakkında esaslı bilgi edinmeyi başardım. Bu arada koleksiyonları gözden geçirmiş ve eserler arasında büyük değerde olanlara da tesadüf etmiştim. Müzeyi gezerken vaktimin darlığı dolayısıyla biraz da huzursuzdum. Çünkü aynı günün akşamı sevimli Atlanta’ya veda edecektim. Gerçekten de bu birkaç gün içinde edindiğim dostların ve unutulmaz hatıraların etkisi altında, arkadaşım Buhrmann ile birlikte 1 Nisan akşamı saat 17.45 treniyle Atlanta’dan ayrılmış ve güneydeki Louisiana devletinin en mühim bir şehri olan New Orleans’a hareket etmiştim.

            New Orleans ya da Amerika’da Fransa

            Birleşik Amerika’nın Mexico körfezini çeviren kıyı bölgeleri arasında New Orleans’ın yeri çok mühimdi. Burası, Birleşik Amerika’nın Mississippi nehrine açılan üçüncü derecede bir limanı olma vasfını taşıyordu. Güney Amerika ile yapılan deniz ticaretinin tek kapısı bu şehirdi. Louisiana devleti içinde Baton Rouge adlı küçük bir başkent bulunmasına rağmen, 700.000 nüfuslu New Orleans, bu bölgenin her bakımdan ön planda gelen bir şehriydi. Bu memleketin kuzey-güney savaşındaki rolü de büyüktü. Savaşın büyük bir kısmı, başlangıçta burada cereyan etmişti. Çünkü zenci esaretini kaldırma yolunda girişilen savaş, geniş bir zenci bölgesi olan New Orleans’la yakından ilgiliydi.

            Avrupalıların dört yüz sene kadar önce buraya ayak bastığı tahmin ediliyordu. Bunun da, Mississippi nehrinin deltasına kadar inen ve Birleşik Amerika’nın güney bölgesinde ilk olarak esaslı araştırmalar yapan İspanyol gezgini De Soto’nun düzenlediği keşif gezisi olduğu sanılıyordu. Diğer taraftan De Soto’dan 100 sene sonra, gene aynı yolda incelemelere devam eden La Salle’in, 1682 yılından itibaren bu bölgeyi Fransa’nın bir sömürgesi haline getirdiği biliniyordu. Nitekim Fransa Kralı 14’üncü Louis’nin ismine mal edilerek, Fransızların elinde bulunan bu sömürgeye Louisiana adı verilmişti.

            New Orleans, Yeni Dünyanın en popüler bir şehriydi. Çoğu Fransız kökenli olan New Orleanslılar, eğlenceyi çok seviyorlardı. Onun için New Orleans karnavalı, Avrupa’daki benzerlerine her bakımdan taş çıkaracak kadar hareketli bir karnavaldı. Günlerce devam eden bu parlak tören, şehrin Fransızca adıyla eski mahalle (Vieux Carré) diye anılan semtinde sürüp gidiyordu. Ne çare ki, yedi düvele savaş açan I. Napolyon’un seferleri, günün birinde devlet hazinesini tamtakır bir hale koymuş ve savaş borçlarını ödemek zorunda kalan Napolyon, Louisiana’yı baştan aşağı Amerika devletine satmak zorunda kalmıştı. Nitekim bu alışveriş 1803’te gerçekleşmiş ve Louisiana bağımsız bir devlet olarak 1812 yılında Amerika birliğine katılmıştı.

            1 Nisan 1954 Perşembe günü akşamı saat 19.45’te Georgia’nın başkenti Atlanta’dan ayrılmış ve Louisiana’ya hareket etmiştim. Arkadaşım Mr. Buhrmann ile birlikte trende geçirecek bir gecemiz vardı. Güneye indikçe manzara değişiyordu. Gözümüzün önüne gitgide tropikal bir tabiat serilmekte, geçtiğimiz yerler hurma ve kaktüs türünden sıcak bölgeler bitkileriyle örülmekteydi.

            Sabah erkenden uyandığız vakit tam mânasıyla sıcak iklim bölgesine girdiğimiz anlaşıldı. Esasen New Orleans, aşağı yukarı Kahire’nin bulunduğu boylama isabet ediyordu. Tropikal ağaçlıklar arasında ilerleyen trenimiz, bazen orman içi iskân bölgelerinden de geçmekteydi. Buralardaki sık ya da seyrek ağaçlıklar arasında yer alan tek katlı ahşap evler, içinde oturanların hal ve vakitlerinin yerinde olmadığını açıklayacak kadar mütevazı evlerdi. Bunlardan çoğunun, Louisiana’nın güney taraflarındaki fakir halka ve zencilere ait olduğunu sonradan öğrendim.

            Trenimiz, geniş bir suyun yüzünde, uzunca mesafe kateden bir set üzerinde ilerliyordu. İlk bakışta Mexico körfezine ulaştığımızı sanmıştım. Fakat haritayı gözden geçirince, körfezden karaların içine giren üç gölden en büyüğünü katetmekte olduğumuzu anladım. Gölün adı “Pontchartrain” gölü idi Bu duruma göre Mexico körfezi 30-40 mil kadar doğumuzda kalıyordu.

            Trenimiz saat 8.05’te New Orleans istasyonuna girmişti. Bu istasyonun Birleşik Amerika’nın en eski şimendifer garlarından biri olduğu muhakkaktı. Kömür dumanından beti benzi kararmış olan bu geniş ve yüksek gar, kuzeydoğu yönünden gelen trenlerin son istasyonu olduğu için sağır bir gar olarak inşa edilmişti. Trenden inip taksiye yerleştikten sonra, ilk ayak bastığımız cadde Canal Street oldu. Şehri kuzeybatı yönünde baştan aşağı kesen bu muazzam yol her bakımdan enteresandı. New Orleans Oteline varıncaya kadar uzunca bir kısmını katettiğimiz Kanal Bulvarı, hele öğleye doğru tam bir panayır manzarası gösteriyordu. Dünyanın en uzun ve en geniş caddelerinden biri olduğunu tahmin ettiğim Canal Street’in ortasından, çift hat halinde, eski yüzlü tramvaylar işlemekteydi. Tasavvur edilemeyecek kadar kalabalık bir insan kitlesinin dolup boşaldığı bu caddenin diğer önemli bir tarafı da, siyah ırka mensup insanların meydana getirdiği dikkate değer renk kontrastıydı. Beyaz insanlar arasında kaynaşan, zenci ırkına mensup kalabalık bir kitlenin, açık kahverengi ile kuzguni siyah arasında meydana getirdiği çeşitli renk kademeleri, burada dikkatimi çekecek kadar önemli bir özellik gösteriyordu.

            Dünyanın en büyük nehirlerinden biri olup, New Orleans şehrini kucaklayan Mississippi’nin bende uyandırdığı diğer bir merak da, nehrin bataklıklarında çok miktarda bulunduğunu işittiğim timsahlardı. Krokodil ailesinin Alligator koluna mensup olan bu hayvanları, her nedense çok merak ediyordum. Fırsatını bulur bulmaz, ilk işim hayvanat bahçesine gidip, bu timsahları doya doya seyretmek olacaktı.

            Louisiana devleti ile New Orleans’ın dünyaca tanınmış daha başka özellikleri de vardı. Bu bölge, Birleşik Amerika’nın geniş ölçüde bir balıkçılık merkeziydi. Onun için Louisiana sahillerinin balığı ile ıstakoz, karides, istiridye türünden deniz hayvanlarının nefaseti dillere destan olmuştu.

            İnsan esaretinin kaldırılması için girişilen kuzey-güney çarpışmalarının o zamanlar büyük kayıplara sebep olmasına rağmen, New Orleanslı zenginler ve asilzadeler arasında, zenci dadı kullanma usûlü bugün bile bir gelenek halini almıştı.

            New Orleans’ı büyük bir şöhrete ulaştıran üç sebep daha vardı ki, bunları da göz önüne alınca şehrin portresi büsbütün tamamlanmış oluyordu. New York’tan sonra daimi bir operaya sahip olan memleket, New Orleans’dı. Caz müziği burada doğmuş, Tennessee Williams “İhtiras Tramvayı” adlı meşhur piyesini burada yazmıştı.

            2 Nisan 1954 Cuma sabahı saat 8.05’te New Orleans’a ayak basmıştık. Şehrin belkemiği demek olan o muazzam Canal Street’i yakından görmek için, otelde biraz dinlenmiş ve kendimi derhal sokağa atmıştım. Mihmandarım Mr. Buhrmann ile birlikte yapacağımız ilk iş, Dışişleri Bakanlığının New Orleans’daki resepsiyon merkezini ziyaret edip, geldiğimizi haber vermekti. Nitekim bunu da yapmış ve müessesenin şefi Mr. Michael Buzan’ın bizim için yaptığı programı öğrenmiştik.

            Bu duruma göre, evvela şehrin Fransızlar zamanından beri Vieux Carré diye anılan en eski mahallesi gezilecek, akşamüstü “The Gallery Circle Theatre” adlı yuvarlak sahnede temsil seyredilecek, 3 Nisan Cumartesi günü New Orleans operası direktörü ile tanışıp akşama “Thais” operasının temsilinde bulunulacak, 4 Nisan Pazar günü New York Filarmoni Orkestrası konserini dinledikten sonra bu orkestranın şefi Dimitro Mitropoulos’i şahsen tanıyıp New York’ta kaybedilen bir fırsat telafi edilecek, Tulane Üniversitesinin müzik ve tiyatro fakülteleri için tespit edilen randevularda bulunulacak, şehrin zenci mahallesi ve lokalleri görülecek, vakit kalırsa hayvanat bahçesi gezilip Mississippi nehrinin meşhur timsahları da seyredildikten sonra aynı akşam Texas’a hareket edilecek. 3 günlük bir ikamet için çok yüklü olan bu programın aynen uygulanması imkânsız olduğundan, resepsiyon merkezi ile mutabık kalınarak programda değişiklik yapılmış ve hareketimiz 6 Nisan Salı akşamına ertelenmişti.

            New Orleans’ın Kanal Bulvarındaki otelimizden öğle yemeğinden sonra caddeye çıkar çıkmaz, büyük bir sıcakla karşılaşıp gerisin geriye otele girmiştim. Mevsim ilkbahar olduğu halde, Mart sıcağı bile Ankara’nın Temmuz-Ağustos sıcağından farksızdı. Her şeyden önce bir yazlık elbise almak ve koloniyal kıyafetle gezmek lazım geliyordu. Otelde akşama kadar beklemenin ve saat 5’te sokağa çıkmanın zorunlu olduğu anlaşılıyordu. Esasen sokakları dolduran beyaz, siyah, büyük, küçük, genç, ihtiyar herkes, yalnız bir gömlek ve bir keten pantolonla dolaşmakta, hareket halindeki insan kitlelerinin rengârenk akışı şehre başka bir özellik vermekteydi.

            İçinde soğuk hava tesisatı bulunan New Orleans Otelinin bence en rahat yeri, giriş holünün köşesinde yer alan “Zebra Room” adlı bardı. “Yaban merkebi odası” adını taşıyan ve bu dekoratif hayvanın zarif bakış ve hareketlerinden esinlenmiş duvar resimleriyle süslü olan bu serin ve loş atmosferli salonda oturup bir şey içmek, gireni çıkanı ve Amerikan barının etrafına sıralananları seyrederek akşam serinliğini beklemek cidden hoş bir şeydi. Nitekim böylece birkaç saat geçmiş, hava serinlemiş, Napolyon devrinden beri büyük şöhreti olan Vieux Carré’yi gezme zamanı gelmişti.

            Vieux Carré

            Şehrin en eski semti olarak tanınan Vieux Carré’nin sanki Amerika ile hiç ilgisi yoktu. Burası, Eski Dünyadan, hattâ Paris’in eski mahallelerinden tamamen farksızdı. Paris’in kenar mahallelerinde bile bu 18. yüzyıl görünümlü sokaklara artık tesadüf edilmemesine karşılık, New Orleans’daki Vieux Carré, yalnız tarihî yüzünü değil, Napolyon devrindeki üzelliklerini de olduğu gibi korumuştu. Bunların arasında bilhassa şu tip yerlerle sık sık karşılaşılıyordu: iki ve en çok üç katlı eski yüzlü apartıman daireleri, dar sokaklar, çiçekli ve demir parmaklıklı balkonlar, tahta veya demir kepenkli pencereler, eski tarzda kahvehane, pastane ve lokantalar, antikacı dükkânları, derinden gelen müziği dar sokaklara taşıran irili ufaklı birahaneler. Yaşlı binaların çevirdiği daha neler neler!

            Çok eski tarihlerde ve Fransa’nın Yeni Dünyada sömürgesi olalı beri Vieux Carré diye anılan bu mahalleleri gezerken karşılaştığım bir meydan, beni büsbütün şaşırtmıştı. Kendimi bir an için Paris’te sanmıştım. Bu meydan Paris’in en eski ve tarihî meydanlarından biri olan Place de Voges’un tıpkısıydı. Ortasında demir parmaklıkla çevrili büyük bir park bulunan bu meydanın etrafını kırmızı tuğlalı, üçer katlı, 18. ayüzyılFransız üslûbunda, çok eskiden kalma binalar çeviriyordu. Bu büyük meydanı olduğu gibi kuşatan binaların hepsi birbirlerine bağlı olduğu için, burasını ortası avlulu bir kışlaya benzetmek de mümkündü. Fakat bu meydanın eski bir Fransız meydanı olduğunu teşhis etmek güç değildi. Paris’teki Vojlar Meydanında olduğu gibi, buradaki binaların altında da bir tarafı meydana açılan sütunlu geçitler ve bu geçitlerin gerisinde loş dükkânlar vardı. Meydanın bir köşesinde yer alan kırmızı tuğladan, çift kuleli, Gotik üslûpta inşa edilmiş eski St. Louis Katedrali, bu mahalleye hakim olan Fransız atmosferini büsbütün tamamlıyordu.

            Vieux Carré’nin bir diğer özelliği daha vardı ki bu da insana Paris’teki Güzel Sanatlar Akademisi ile civarını hatırlatıyordu. Nitekim St. Louis Katedralinin yanındaki dar sokakta eserlerini satan ressamların açık hava sergileri ile eski evlerin içinde yer alan stüdyo ve atölyeler de turistlerin dikkatini çekmekteydi. Hele uzun saçlı, derbeder giyimli ressamları görüp de Paris’i hatırlamamaya imkân yoktu. Fransa New Orleans’ı Amerika’ya satalı neredeyse 150 yıl olmuş, fakat Fransa’nın kendine özgü âdet, anane ve havası burada olduğu gibi kalmıştı. Hattâ bu semtin yaşlıları, bir tür New Orleans Fransızcasını konuşmaya devam ediyorlardı. Bu nedenle, Fransızca bilen bir insanın buraları garipsemesine imkân yoktu.

            St. Louis Katedralinin civarında karşılaştığım ressamların arasında eserlerini satmaya çalışan Lou Webb adlı genç, ince, karayağız bir Çingene kızı, bilhassa dikkatimi çekmişti. Bu kızcağız ile mensup olduğu topluluk buraya niçin, nasıl gelmişti? Dünyanın her yerinde Çingene vardı amma bunların ressamına pek rastlanmıyordu! İşte bu fikirleri henüz düşünüp tahlil etmek üzereydim ki, kafam bu genç ressamın, eski bir evin duvarına sıraladığı eserlerdeki renk ve ifade kudretine takılıp kalmıştı. Oradan ayrılmış ve bir an için “Kim bilir etrafımızda ne Picassolar ve ne Lautrecler dönüp dolaşıyor da…” cümlesi kafamda henüz belirmişti ki, önümden geçen bir troleybüsün alnında gideceği semti gösteren “Desire” levhası beni hülyamdan ansızın uyandırıvermişti. Fransızlar zamanından kalan “Arzu” veya “İhtiras” diye anılan bu meşhur mahalle, New Orleans’ın eski bir sanatkâr mahallesiydi. Amerikalı tiyatro yazarı Tennessee Williams da bu civarı düşünerek yazdığı meşhur piyesine “A streetcar named Desire” adını vermişti. Bu ad, tıpkı bizdeki Beşiktaş tramvayı, Beyazıt tramvayı gibi Desire tramvayı, yani Desire semtine giden tramvay mânâsına geliyordu. Şu farkla ki T. Williams’ın eserinde, olayın geçtiği tarihte New Orleans şehrinin aynı semtinde troleybüs değil de tramvay işlemekteydi. Bugün bile o geçmiş günün hatırlanmasına vesile olan tramvay hattı, Korsan Sokağı ismi verilen sokaktan hâlâ kaldırılmamıştı.

            Biz de “Desire”a gidecektik. Korsan Sokağından geçen bir troleybüse atlamıştık. Ne çare ki bu troleybüs, Tennessee Williams’ın yukarıda adı geçen piyesinin Türkçeye tercümesi olan” İhtiras Tramvayı” değil, yzarın eserine ad olarak kullandığı hakiki bir Desire semti troleybüsüydü. Ve T. Williams onun için bu eserine “A streetcar named Desire” adını vermişti.

            Bu New Orleans ne enteresan bir şehirdi! Yalnız zenci müziğini incelemek için burada en azından bir ay kalmak lazım geliyordu. Hele o meşhur “Eski Mahalle”ye hiç diyecek yoktu. Bir yanda Fransızca adıyla “Vieux Carré” diye anılan bu eski mahallenin Amerika’da Napolyon Fransasını yaşatmaya devam eden sokaklarıyla evleri, diğer yanda caz müziğinin beşiği demek olan köhne zenci mahalleleri, bu şehrin iki önemli özelliğini oluşturuyordu. Onun için New Orleans’a ayrılan 6 gün içinde çok şey görmem lazımdı.

            Yuvarlak Tiyatro ve bir temsil

            2 Nisan 1954 Cuma akşamı saat 20.30’da bir temsil seyretmemiz gerekiyordu. Fakat program gereğince tiyatroya 20.15’te gitmemiz lazımdı. Bu temsilden önce, trupun direktörü Mr. Bob Cahlman ile tanışacak, oyunu seyrettikten sonra da tiyatroyu gezecektik.

            Oynanacak piyes, zamanımızın tiyatro yazarı John van Druten’in “Ben bir fotoğraf makinesiyim” adlı eseriydi. Bu piyes, New Orleans’ın çok eski mahalleleri arasında yer alan Madison Street No. 525’teki Nixon tiyatrosunda oynanacaktı. Temsil yapacak trupun adı, “Gallery Circle Theatre” idi.

            Oyunun başlamasından yarım saat önce tiyatronun kapısına ayak basmıştık. Burası, dar ve eski sokaklar aşıldıktan sonra ulaşılan bir bahçe kapısıydı. İçeri girince karşılaştığım manzara beni şaşırtmıştı. Çünkü gördüğüm yerin tiyatro denilecek bir tarafı yoktu. Burası, üç ayrı binanın çevirdiği uzun, ince ve dikdörtgen bir avluydu. Avlunun ötesinde berisinde sıcak bölgelere mahsus bitkiler bulunuyordu. Her üç bina da alabildiğine harap ve eski yüzlüydü. Avlunun iki yanındaki binalar birbirine köprü ile bağlanmıştı. Asıl tiyatro, iki binadan sağdakiydi. Bu binanın avluya bakan yüzündeki sıvalar dökülmüş, kırmızı tuğlalar yer yer meydana çıkmıştı. Soldaki binanın alt duvarına boydan boya geçirilen camekânla, bu kısmın iç tarafı imkân nispetinde aydınlatılabilmişti. Burası bir resim ve heykel galerisiydi. Birbirine köprü ile bağlanan üst katlar ise tiyatronun teknik servislerini içine alıyordu.

            Kurumun genç direktörü Mr. Bob Cahlman ile tanıştıktan sonra, her konuda aydınlatılmıştım. Devletten hiçbir yardım görmediği için bin bir müşkülatla kurulan “Gallery Circle Theatre” trupu, New Orleans’ta bu eskiden bozma tiyatroyu bulabildiğine memnundu. Zaten şehirdeki diğer tiyatro truplarıyla dışarıdan gelen tiyatrolar da temsillerini burada veriyorlardı. Diğer taraftan bu mütevazı binanın tarihçesi de mühimdi. Burası, Napolyon devrinden çok önce inşa edilmiş ve son zamanlara kadar çeşitli gayelere hizmet etmiş eski bir ahırdı. Vaktiyle o civarda bulunan bir kışlanın müştemilatından olduğu söylenen bu ahır ile etrafındaki seyis odaları, inşası tarihinden 150 yıl sonra, şehrin önemli bir kültür kurumu olma vasfını kazanmıştı. Buradaki yuvarlak tiyatroda oynanan her piyes, sanatseverlerle yan yana ve omuz omuza temsil ediliyor, sol taraftaki tek ve uzun pavyonda ise, ressamlara ve heykeltıraşlara vakit vakit eserlerini sergileme imkânı da sağlanmış oluyordu. Bu durumdan herkes memnundu.

            Direktör Mr. Bob Cahlman’dan epeyce şey öğrenmiştim ki, zil çalmış, yuvarlak sahnenin ışığı yavaş yavaş sönmeye başlamıştı. Ben ve mihmandarım Mr. Buhrmann salonda yerimizi almıştık.

            John van Druten’in “I am a camera” adlı ve 3 perde ile 7 tablodan ibaret olan eseri, 7 kişi ile oynanıyordu. Vaka, 1930 yılının başında ve Hitler rejiminin başlamasından önce, Berlin’de Fraulein Schneider’e ait apartımanın bir İngiliz gencine kiralanan odasında geçiyordu. John van Druten’in ruh tahliline dayanan bu eserindeki genç kız Sally Bowles, Berlin’de okuyan Christopher Isherwood’a büyük bir ilgi duyuyordu. Hattâ genç kızın onu evinde sık sık ziyaret ettiği, kendi ifadesinden anlaşılıyordu. Fakat cinsel konulardaki iddialı sözleri bile genç kızın saflığını göstermekteydi. Diğer taraftan İngiliz yüksek sosyetesinden nefret eden gencin hayatı tam bir sadelik ve derbederlik içinde geçiyor ve delikanlı, Berlin’de karşılaştığı bohem hayatından alabildiğine memnun görünüyordu. Sally, genç arkadaşının bu hayatından hiç de memnun değildi. Hattâ arkadaşının baba evine dönmesinin dahi ondaki bohem ruhu değiştireceğine inanmıyordu. Onun için Sally, kendini avutacak daha başka bir şey aramak zorunda olduğunu hissediyordu. Çünkü Sally için sadakat kavramı da bir şey ifade etmiyordu. Genç kızı en fazla tatmin eden şey, fikir ve hareketlerinin sürprizli sonucuydu. Ne yazık ki, her iki genç de ancak ayrılacakları gün birbirlerine kalben de bağlı olduklarını anlayabilmişlerdi.

            1901 yılında Londra’da İngiliz bir anne ile Hollandalı bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelen John van Druten, Londra Üniversitesinde hukuk tahsil ettikten sonra, sırf tiyatro konularıyla uğraşmış ve zamanla bu sahada tanınmıştı. 1944 yılında Amerikan tabiiyetine geçen van Druten’in en kuvvetli eserinin “I am a camera” olduğunda hemen herkes birleşiyordu. Yazar bu piyesi “Christopher Isherwood’un Berlin Maceraları” adlı eserinden sahneye uyarlamıştı.

            New Orleans’daki Gallery Circle Theatre’ın artistleri van Druten’in eserini akıcı bir üslûpla oynuyorlardı ve rollerini tam mânâsıyla özümsemişlerdi. Suflörsüz oynayan artistler, tek başına ve toplu olarak en küçük bir aksamaya bile meydan vermiyorlardı. Amerika’da bundan önce gördüğüm yuvarlak tiyatro temsillerinde olduğu gibi, burada da aktörlerle seyirciler arasındaki yakınlık, kendini her bakımdan hissettiriyordu. Konunun gelişmesi, aksiyonlar, seyirciyle aktörü birbirine o kadar yaklaştırmıştı ki, sanki bütün bu olan bitenlerden her iki taraf da aynı derecede sorumluydu. Nitekim perde aralarında aktörle seyirci birbirine büsbütün yaklaşıyor, eserin gerçek eleştirisi asıl o zaman ortaya çıkıyordu. Çünkü herhangi bir perde biter bitmez, seyirci de aktör de avlunun öte tarafındaki galeriye koşuyordu. Orada aktör ve seyirci birbiriyle tanışıyor, süratle meydana gelen gruplarda hararetli bir eleştiri başlıyor ve tiyatronun misafiri olarak kabul edilen seyircilere parasız kahve dağıtılıyordu. Bu arada isteyenler de duvarda asılı tabloları seyredip ressamından bilgi alıyordu. Galeri, bu haliyle âdeta bir güzel sanatlar borsasına benzemekteydi.

            Temsilden sonra direktör Mr. Cahlman’ın rehberliğiyle her iki kısmın üst katındaki makyaj odalarını, gardropları, elektrik tesislerini gezmiş ve karşılaştığım tekniğin basitliğine hayran olmuştum. Burada her şey ucuzluk ve sadelik üzerine kurulmuştu. Her şeyin külfetsiz ve az masrafla sağlanması gerekiyordu. Çünkü New Orleans’da sanata kesesini açmış bir devlet yoktu. Tiyatro halkın ilgisine ve artistin başarısına bağlıydı. Tiyatro görebilmek için her iki tarafa da aynı oranda fedakârlık düşüyordu. New Orleans’ı gördükten sonra, Amerika’daki sanat sevgisine büsbütün inandım.

            New Orleans’da Amerika'nın en eski operası

            Bunu çok merak ediyordum. Metropolitan Operasından da önce New Orleans’da eski bir opera olduğunu biliyordum. 3 Nisan 1954 Cumartesi günü bu konuyu incelemek için Mr. Walter Herbert ile saat 11.30’da randevum vardı. Bu kişi, New Orleans operasının hem genel müdürü, hem de orkestra şefiydi.

            İsminden Avrupalı, hattâ ya Alman ya Avusturyalı olduğunu tahmin ettiğim Mr. Walter Herbert hakkındaki kanaatimde hiç aldanmamıştım. Daha karşılaşır karşılaşmaz, sanki kırk yıldır tanışırmışız gibi, Mr. Herbert’le aramızda samimi bir ahbaplık başlamış ve bu ahbaplığı süratle geliştiren dil ise Almanca olmuştu. Meğer Frankfurt’ta doğmuş olan Mr. Herbert, İkinci Dünya Savaşından biraz önce Viyana Operasında çalışırken, Avrupa’yı saran kara bulutların neye varacağını önceden kestirmekte güçlük çekmemiş. Hitler rejiminin insan hak ve hürriyetini çiğneme yolunda aldığı korkunç kararın arifesinde, ne yapmış yapmış, soluğu Amerika’da almış.

            New Orleans operasının şefi Mr. Herbert, enine boyuna, sarışın, mavi gözlü ve enerjik bir insandı. Onun, daha ilk konuşmamızda, kararlarında kesin ve inisiyatif almada tereddütsüz bir sanatkâr olduğunu anlamıştım. Amerika gibi insan kapasitesinin isabetle ölçülebildiği bir yerde, Mr. Walter Herbert’e layık olduğu mevki verilmişti. Bu enerjik zattan New Orleans operası hakkında dikkate değer bilgi elde ettim. Hattâ mülâkatımızı uzatmak zorunluğu, programımda ansızın değişiklik yapmayı gerektirmişti. Bu yüzden, Delgado sanat müzesini maalesef gezemedim.

            New Orleans’da da “Municipal Auditorium” diye anılan “Şehir toplantı salonu”, opera temsilleri için de kullanılıyordu. Birleşik Amerika’nın belli başlı bölgelerinde hep bu isimle adlandırılan şehir salonları, inşa edilişlerindeki özellik bakımından çeşitli işlere yaramaktaydı. Kongreler, konferanslar, spor hareketleri ile sirk gösterileri, revü programları ile opera ve tiyatro temsilleri ve daha neler neler, hep Municipal Auditorium salonlarında düzenleniyordu.

            New Orleans operasının tarihine gelince: Amerika kıtası üzerinde ilk opera temsili New Orleans’da verilmiş. O zaman bu memleket bir Fransız sömürgesiymiş. 18. ayüzyıl sonlarına doğru faaliyete geçen New Orleans operasının 150 yıldan fazla bir geleneği varmış. Şehrin ilk opera binası 1895’te inşa edilmiş. Bu bina 1919’da baştan aşağı yanmış. Opera arşivi üzerinde yapılan esaslı bir inceleme sonunda, New Orleans operasının kurulduğu tarihten bugüne kadar 586 çeşitli opera sahneye konmuş ve son 100 sene içinde de tam 8.000 temsil yapılmış.

            Senelerden beri muhtelif şekillerde faaliyette bulunan New Orleans operası, ilk olarak “The New Orleans Opera House Association” adı altında yeniden kurulan bir dernekle istikrara kavuşmuş. Müessesenin kurucusu olan Mr. Walter L. Loubat’ın 1945 yılında ölmesiyle, dernek enerjik bir iş adamını kaybetmiş. Fakat organizasyonun mükemmelliği, her türlü sarsıntıyı önlemiş.

            Birleşik Amerika’daki bu türlü dernekler her şeyden önce güzel sanatların belirli bir kolunu sırf yerel kültüre hizmet gayesiyle faaliyete geçirmekteydi. Onun için bu derneğin idari kollarında seçimle verilen her hizmet fahriydi. Maaşlarla gişe gelirinden temin edilen paralar ancak artistlerle teknik personele, memurlara ve sahne ihtiyaçlarına harcanıyordu. Hele bu sanat kurumunun asıl dikkate değer tarafı, faaliyetin önemli bir kısmını tamamen üzerine alan “kadın üyeler kolu”ydu. Bir kadın başkan ile 5 kadın başkan vekilinin idaresi altında çalışan bu kol, derneğin faaliyetini geliştirme bakımından çok önemli bir teşkilata sahipti. Fahri hizmet kabul eden kadın üyeler arasında aşağıda gösterildiği şekilde bir iş bölümü meydana getirilmişti: Sosyal hizmetler komitesi, güzel sanatlar komitesi, çalışan kadınlar komitesi, okumakta olan genç kızlar komitesi, opera personeli ile temas komitesi, konsolosluklarla temas komitesi, dekorasyon komitesi, teşrifat komitesi, mali işler komitesi, kütüphane komitesi, üyelerle ilgili işler komitesi, müzik komitesi, basın komitesi, program komitesi, halkla temas komitesi, radyo komitesi, televizyon komitesi, okul komitesi v.s. New Orleans operasını kuran ve yaşatan derneğin fahri hizmetlileri arasında şehrin ileri gelen şahsiyetleri de yer alıyordu.

            New Orleans Opera Derneğinin temsilcilerini yöneten profesyonel personel ile ücretli memurları, şu beş kola ayrılmıştı: Artistik ve teknik ekip, idare memurları, ses sanatkârları, bale grupları, bale solistleri. Artistik ve teknik ekibin en başında bir genel müdür ile bir orkestra şefi bulunmaktaydı. Bu her iki görevi de Mr. Walter Herbert üzerine almıştı. Operanın 45 kişilik daimi artist kadrosunda,12 soprano ile 10 mezzosoprano, 12 tenor, 11 bariton ve bas yer alıyordu. Kurumun 22 kişilik daimi bir bale grubu ile 3 bale solisti de vardı. Temsillere şehrin senfoni orkestrası eşlik ediyordu.

            3 Nisan 1954 Cumartesi akşamı New Orleans Otelinin holünde, mihmandarım Mr. Buhrmann ile 22.15’te buluşup, Municipal Auditorium salonuna gitmiştik. Kurumun davetlisi olarak seyredeceğimiz eser, Jules Massenet’nin “Thais” operasıydı. Mr. Walter Herbert saat 20.30’da elinde değneği ile şef yerinde görünüvermişti. Eseri büyük bir dikkatle takip etmiş ve saat 23’e doğru son perdeye ulaşmıştık. Başarıyla oynanan “Thais”, Amerika’da New York’tan sonra gelen bu ikinci daimi operanın ne büyük bir emeğin ürünü olduğuna beni inandırdı.

            New Orleans Opera Derneği

            Dünyanın hiçbir yerinde karşılaşmadığım bir opera sistemini ilk olarak New Orleans’ta görmüştüm. Buradaki tarihî operayı, bir şirket değil, ancak bir dernek yaşatabiliyordu. Amacı maddi çıkar sağlamak ve hissedarlara gelir dağıtmaktan ibaret olan şirket sisteminin bile göze alamadığı opera masraflarıyla bir dernek nasıl başa çıkabiliyordu? Öyle ya, senelerce evvel, New York Metropolitan Operası da bu yüzden iflas etme tehlikesine maruz kalmamış mıydı? Hattâ kurumun şimdiki enerjik genel müdürü Mr. Rudolf Bing’in dahiyane tedbirleri, operayı mutlak bir iflastan kurtarabilmişti. Bu tedbirler: Fahri hizmet, bağış ve ilgi gibi yalnız ve yalnız vatandaşın kültür seviyesine bağlı üç kavramın gereği gibi değerlendirilebilmesi esasına dayanıyordu. Yoksa Metropolitan Operasının masrafları, değme hazır parayı bir anda tüketecek kadar korkunç masraflardı. O halde yapılacak şey, vatandaşın sağduyusunu kültür ve sanat yolunda da kullanma bakımından gerekli önlemleri vaktinde alabilmekti. İşte Bing’in en büyük başarısı bu olmuş ve Metropolitan Operası iflastan kurtulmuştu.

            Durum New Orleans’da da aynıydı. Bu şehirde de operayı yaşatmak, her şeyden önce vatandaşın kültür seviyesini yükseltmek için lazımdı. Ne gariptir ki, Birleşik Amerika’da böyle bir gayeyi gerçekleştirmek, büyük sermayeli bir şirketle değil, ancak bir dernek kurmakla mümkün olabilmişti. O halde şehrin zenginleri ile fikir adamları, bu teşebbüsün gerçekleşmesi yolunda işbirliği yaparak dernekte fahri hizmet kabul edecek, böylelikle fahri mesai, bağışların temin edeceği yardımlarla da desteklenecek, bu kültürel kaynaşma zamanla halkın yardımını sağlayıp ilgisini de çekmeye imkân verecek ve ancak böylesine bir emek sayesinde New Orleans halkı opera seyredecekti! Bu çabanın anlamı çok büyüktü: Tükenmez bir servete dayanarak, herhangi bir operanın perdesini açık tutmak daima mümkündü. Fakat bağışa ve fahri emeğe dayanan sanat hareketlerinin toplum üzerindeki eğitici rolü, hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar büyüktü.

            New Orleans Opera Derneği’nin 30 sayfalık ve küçük program broşürünü karıştırdıkça, başarılan işin mahiyeti beni büsbütün sarıyordu. Bu broşürün en başında, derneğin fahri başkanı Mr. Rudolf Schulze tarafından yazılan bir sayfalık mesajda, gelecek sezonun programı müjdeleniyor ve La Boheme, Tosca, Rigoletto, Martha, Lakme, Andre Chenier, Otello operalarıyla Yarasa operetinin oynanacağı haber veriliyordu. Bunu takiben diğer bir kısa yazıda, kurumun patronu diye anılan bağışçılar, 1954-1955 sezonu bağış kampanyasına davet ediliyor ve bu sayfanın en altına basılan makbuz ise para miktarını gösteren boş hanesi doldurulduktan sonra, makasla kesilip gönderilmek için opera meraklılarının emrine âmade tutuluyordu. Broşürde rol dağıtımı listesiyle Thais operasının konusunu anlatan kısa bir metinden başka, artistlerin her biri hakkında 15-20 satırlık açıklama da yer alıyordu.

            Bunları takip eden 5 kısa yazıdan, “New Orleans’da Thais” başlığını taşıyan yazıda, 1954 yılına kadar New Orleans’da 184 defa oynanmış olan bu eserin, şehrin kültür tarihindeki önemi belirtiliyordu. “Walter Thaney ile mülâkat” adlı diğer bir yazıda, derneğe henüz üye olmuş bir sanat dostu opera meraklılarına takdim ediliyordu. Diğer bir kısa yazı ile bu yazının eki olan sipariş formülerinde, yeni sezonun yer abonman fiyatları ilan ediliyor ve doldurduktan sonra kesilip gönderilecek olan bu formülerin devamlı yer teminine kâfi geleceği bildiriliyordu. Bu küçük broşürde yer alan “Kollej talebesi, klasikler ve göreviniz!” başlıklı kısa bir yazıda, New Orleans’daki kolejlerde okuyan öğrencilerin, opera sanatı hakkındaki düşünceleri belirtiliyor ve bizzat öğrenci olduğu anlaşılan yazar, “New Orleans’ı eski kültür seviyesine tekrar ulaştırmak yolunda yapacağımız işler çoktur…” diyordu. Broşürün en son yazısı ise New Orleans Opera Derneğinin Kadınlar Kolu başkanı Mrs. Frederick H. Fox tarafından yazılmıştı. Kadınlar kolunun faaliyetini açıklayan bu yazıda, Opera Derneğinin okul komitesi çalışmaları halka tanıtılıyordu. Bu kısa makalede Madam Butterfly operasının son iki temsili devam ederken, binanın büfe kısmındaki salonda kısa temsil yarışmaları yapan New Orleans liselerinden ödül alanlar ilan ediliyordu.

            New Orleans operasında karşılaştığım bu orijinal broşürün tesiri altında 3 Nisan 1954 Cumartesi akşamı Jules Massenet’nin Thais operasını seyretmiş ve Amerikalı soprano Jane Fenn’in Thais rolündeki başarısını dikkate değer bulmuştum. Bu temsille ilgili her şey iyi hazırlanmıştı. Operanın genel müdürü ve orkestra şefi Mr. Walter Herbert, eseri büyük bir bilgiyle idare ediyordu. Hele Miladın ilk yüzyılında, tövbe ederek Nil vadisine sığınan Senobit Hıristiyanlarının kadın ve erkek koroları, ne harikulâde bir vokal mimari meydana getiriyordu! O akşam derneğin broşürü ve temsilin etkisi altında bir hayli düşünmüş ve hülya kurmuştum. Bu dernek, bizim için de özlenen bir dernekti!

            New York Filarmoni Orkestrası konseri
            ve Dimitri Mitropoulos ile tanışma

            New Orleans Opera Derneği’nin kültür faaliyeti, yalnız opera temsilleriyle kalmıyor. Derneğin şehirdeki sanat faaliyetini geliştirme bakımından üzerine aldığı fahri hizmetler o kadar çeşitliydi ki, başka memleketlerde bu işlerin her biri ayrı ayrı organize edilebilen işlerdendi. New Orleans’daki derneğin önemle el koyduğu konulardan biri de şehrin senfonik konserleriydi. Nitekim New York Filarmoni Orkestrası’yla yapılan anlaşmaya göre New York’ta konser mevsiminin kapanmasının ardından orkestranın New Orleans’ı ziyaret edip konser vermesi artık bir gelenek halini almıştı. Bu nedenle 4 Nisan 1954 Pazar günü, saat 11.30’da, Municipal Auditorium salonunda New York Filarmoni Orkestrası’nın konserini dinleyecektim. Programı, orkestranın kudretli şefi Dimitri Mitropoulos idare edecekti. Benim için bu senfonik konserin önemi büyüktü. Daha önce New York’ta kaybettiğim bir fırsatı telafi edecek, Mitropoulos’u şahsen de tanıyacaktım.

            Pazar günü, konserin başlamasına bir çeyrek saat kala, şehir toplantı salonundaki yerlerimizi almıştık. Programa göz gezdirir gezdirmez karşılaştığım ilk not şu olmuştu: 1954 yılı, New Orleans konser sezonunun 112. dönüm yılı oluyormuş; dinleyeceğimiz konser ise, bu 112 sezon içinde verilen konserlerin 528’incisiymiş. Yalnız bu iki rakam, New Orleans’da opera kadar konsere de verilen önemi gösteriyordu.

            New Orleans’daki senfonik konser programının birinci kısmında: Prokofief’in 5 numaralı si-bemol majör Opus 100 senfonisi; ikinci kısımdaysa, Çaykovski’nin Francesca da Rimini adlı senfonik şiiri (Op.32) ile Manuel de Falla’nın Üç Köşeli Şapka adlı bale müziği yer alıyordu. Prokofief’in (1891-1953) bu senfonisini ilk defa dinleyecektim. Bu eser, Birleşik Amerika’da ilk olarak 1945 yılında icra edilmişti. 9 Aralık 1945’te Boston’da, o zaman henüz hayatta olan Koussevitsky’nin idaresi altında, Boston Senfoni Orkestrası ile çalınan bu senfoni ilgi uyandırmış ve geniş ölçüde bir eleştiriye yol açmıştı. Prokofieff’in bu senfonisi, 1946 yılından itibaren New York Filarmoni Sosyetesinin repertuarına da kabul edildikten sonra, Birleşik Amerika’nın belli başlı orkestralarının programlarında yer almaya başlamıştı. Kompozitörün bizzat söylediği gibi, belirli bir programı olmayan bu senfoninin 4 ayrı kısmında karşılaşılan mimari, klasik ve geleneksel kuruluştan kesinlikle ayrılmıyordu. Eserin yalnız detaylarında, sübjektif ve kendine özgü bir ifade kendini göstermekteydi. Prokofieff senfoninin zamanında ilk icrasının ardından yazılan bir eleştiri, eserin sade insan esprisini temsil etmekte olduğu fikrini açıklıyordu.

            Dimitri Mitropoulos gibi bir şefin idaresi altında ilk defa dinlediğim bu senfoni, kanaatimce Borodin, Glazounov ve Çaykovski’den gelen epik ve lirik-dramatik geleneğe bağlantıyı sağlayan tradisyonel bir eser olma vasfını taşıyor ve zamanımıza özgü müzik modernizminin bir hayli dışında kalıyordu. Onun için bu eser, Birleşik Amerika’daki müzik anlayışı ve zevkine kolayca hitap edebiliyor ve geniş kitlelerin sevgi ve sempatisini kazanabiliyordu. Bu senfoninin klasik form bakımından esas bünyesini meydana getiren 4 ayrı kısmını da Mitropoulos kendine özgü bir dinamizmle idare etmişti. İlk olarak Amerika’da karşılaştığım bu senfoniyi, bünyesindeki klasik ve geleneksel içeriğin etkisiyle olacak ki, hiç yadırgamamıştım.

            Programın ikinci kısmında dinlediğim Çaykovski’nin (1840-1892) Francesca da Rimini adlı eseri, büyük Rönesans yazarı Dante’den alınan ilhamla meydana getirilmiş bir senfoniydi. Francesca ile Paolo’nun derin aşkından esinlenmiş olan bu konuyu Çaykovski bir opera olarak işlemeyi de düşünmüştü. Sanatçının bu fikirden vazgeçmesi, tasavvur ettiği opera metnini kolayca bulamayacağı endişesinden ileri geliyordu. Daha sonraları Çaykovski, Dante’nin İlahi Koledya’sındaki Cehennem kısmını okuyup facianın ruhuna mutlak bir sanat anlayışıyla nüfuz etmiş ve meşhur ressam Gustav Doré’nin bu konu ile ilgili olarak meydana getirdiği tasvirlerin etkisi altında, Francesca da Rimini senfonik şiirini yazmayı başarmıştı.

            New York Senfoni Orkestrası, New Orleans sanatseverlerine, Dante’nin Cehennem izlenimlerini Çaykovski’nin ağzından naklediyor, büyük kompozitörün lirik-dramatik ifadesi, Dimitri Mitropoulos gibi bir şefin dahiyane yorumu sayesinde dile geliyor ve dinleyiciyi Rönesans dünyasına çekip götürüyordu. Çaykovski, eserini 3 kısma bölmüş ve her bölümün programını şu üç ayrı başlıkla dinleyiciye takdim etmişti: 1inci kısım: “Cehennemin cümle kapısında, mahkûmlara işkence ve azap”; 2nci kısım: “Francesca, Paolo’ya olan trajik aşkını anlatıyor”; 3üncü kısım: “Cehennem tanrısı Hades’in kükremesi ve sonuç”.

            Programın son eseri, büyük İspanyol kompozitörü Manuel de Falla’nın (1876-1946) Üç Köşeli Şapka adlı bale süitiydi. Eser, İspanyol yazarı Antonio Pedro de Alarcón’un kısa hikâyelerinden esinlenilerek yazılmış ve ilk olarak 23 Temmuz 1919’da Londra’daki Alhambra tiyatrosunda temsil edilmişti. Bu süitin 3 ayrı bölümü şöyleydi: 1) Komşular; 2) Değirmencinin dansı; 3) Son dans. Zamanında yedi dile çevrilen söz konusu İspanyol hikâyesi, bazı operalara da konu olmuş ve büyük Alman kompozitörü Hugo Wolf’un aynı hikâyeden ilham alarak  Der Corregidor adıyla yazdığı opera, sanatkâra dünya şöhreti sağlamıştı.

            New Orleans şehrinde karşılaştığım bu harikulâde orkestra konseri, bende yalnız unutulmaz bir izlenm bırakmakla kalmıyor, aynı zamanda Dimitri Mitropoulos çapında bir orkestra şefini yakından tanıma fırsatını da veriyordu. Aynı günün akşamında şehrin zenginlerinden Mrs. E.B.Ludwing’in Woodwine avönüdeki villasında New York Filarmoni Orkestrası’nın şefi ve üyeleri şerefine verilen tanışma kokteyline ben de davet edilmiş, ünlü şef Mitropoulos’a takdim edilir edilmez bana sorduğu ilk soru şu olmuştu: “Hani sizin bir orkestra şefiniz vardı, Cemal Reşit bey, o şimdi nerede?”.

            New Orleans’da son iki gün

            New Orleans’da geçen sayılı günlerin tükeneceğine üzülüyordum. Buranın insanları çok cana yakındı. Hele “Eski Mahalle”de bir dolaşmak bin sürprizle karşılaşmak demekti. Bu derece enteresan, bu kadar özelliği olan bir memlekette bana garip gelen şey, siyah-beyaz ayrılığıydı. “Vieux Carré” denilen eski semtte, hiçbir siyah insan görmemiştim. Siyahların mahallesini gezerken de beyaz insanla karşılaşmadım.

            Bu garip ayrılığın ortadan kalktığı tek yer, o meşhur Kanal caddesiydi. Burası tıpkı bir panayırı andırıyordu. Siyah-beyaz renkli insanlar birbirine öylesine karışmıştı ki, sanki kinler bu cadde üzerinde sevgiye dönüşmüştü. Burada her yüz gülümsüyordu. Her insan birbirine nefret etmeden bakıyordu. Hele Pazar sabahları, Kanal caddesinin geniş kaldırımı üzerinde yer alan zenci cazları etrafa öyle neşe saçıyordu ki, insan bu şehrin caz müziğinin vatanı olduğuna derhal inanıyor, ister istemez caz sesinin geldiği tarafa koşuyordu. Benim gördüğüm orkestraların etrafı kalın bir insan halkasıyla çevrilmişti. Bu halkayı yarıp müzisyenleri yakından görmek çok güçtü. New Orleans’ın bu açık hava eğlencesi, gelişigüzel bir şey değildi: Zenci müzisyenler, Pazar sabahları, dinlenmeyi feda edip sosyal bir hizmeti yerine getirmek için Kanal caddesinde toplanıyor ve halka caz çalıyorlardı. Dinleyenlerin vereceği üç beş kuruş ise şehrin muhtaçlarına iane oluyordu. Bu amaçla arada sırada iane kutusu dolaştırılıyor, isteyen içine para atıyordu.

            Kanal caddesinin sağında solunda, irili ufaklı mağazalar, sinemalar, oteller, lokantalar, barlar, bankalar, turist eşyası satan dükkânlar ve daha hatıra hayale gelmeyen sürprizler sıralanmıştı. Hele korkunç film göstermede birbiriyle rekabet eden sinemaların gezici reklamlarına hiç diyecek yoktu. Hattâ 4 Nisan 1954 Pazar sabahı arkadaşım Mr. Buhrmann ile Kanal caddesindeki kalabalığı yara yara ilerlerken, uzakta yürüyen acayip kılıklı bir insan dikkatimizi çekmiş, bizi ister istemez kendine sürüklemişti. Başında silindir şapka, arkasında frak, sağ elinde baston olduğu halde kaldırımda ilerleyen bu kişinin, uzaktan bize garip gelen tarafı, sırtında sallanan yazı ile ayağındaki garip pantolon olmuştu. Bizim gibi o tarafa koşanlarla beraber bu adama yaklaştığımız zaman karşılaştığımız manzaraya gülmemeye imkân yoktu. Bu fraklı, silindirli, bastonlu, tek gözlüklü centilmen, ayağında sadece uzun paçalı beyaz bir fanile don taşıyordu. Hele siyah frak ceketiyle rugan iskarpinler arasında beyaz kilot, ne komik bir manzara arz ediyordu. Kaldırım üstünde, kâh sağı solu seyrederek, kâh vitrinler önünde durarak yürüyen genç adam, sanki kendisini gülerek takip eden insanların farkında değildi. Bir aralık dükkân vitrinlerinin önünde duran centilmenin sırtındaki levhayı biz de okumuş ve merakımızı hayretle gidermiştik. Meğer bu adam, Kanal caddesindeki sinemaların birinde korkunç bir film seyrediyormuş. Heyecandan birbirine giren halkın arasından kurtulayım derken askısı kopup pantolonu ayağından fırlamış; fanile donu ile kendini sokağa zor atmış! Arkasındaki levhada mazeretini arz ederek masum olduğunu anlatan delikanlı, bahis konusu sinemayla filmin adını, hattâ matine saatlerini o derece mahirane bir ifadeyle ilan ediyordu ki, özrü kabahatinden de büyük olsa, insanda mutlaka o filmi görme arzusu canlanıyordu. Her şeye rağmen tasavvurun fevkinde bir reklamla karşılaştığımız muhakkaktı.

            5 Nisan 1954 Pazartesi sabahı da serbest olduğum için, gene Kanal caddesini seyre çıkmıştım. Bu caddenin dikkatimi çeken özelliklerinden biri de turist malzemesi satan dükkânlar olmuştu. Cepheleri caddeye tamamen açık olan bu küçük mağazalarda, şehirle ilgili kartpostal, iğne, kolye, küpe, bilezik, resimli eşarp, kravat vesaire ile akla gelmedik bir sürü turistik eşya da satılıyordu. Fakat bunların arasında en ilginci, bazı insanlar için pek de sempatik olmayan canlı bir hatıraydı. Bu turistik hatıra da satılık timsahlardan başkası değildi. Tabii o koskoca, tehlikeli hayvanın miniminicik yavruları turistik eşya diye satılığa çıkarılmıştı. İri ve uzun bir kertenkele büyüklüğünde olan bu masum timsah yavrucukları, dükkânların önünde duran, sık dokunmuş, tel kafesli kutular içinde üst üste yığılıydı. Bunlar, kendilerine ikram edilen böcek ve kurbağalarla besleniyorlardı. En pahalısı bizim paramızla 75 kuruşu geçmeyen bu hayvanlardan birkaç tane alıp kafes kutu içinde memleketimize getirmeyi düşünmüştüm. Fakat sonra ne olacaktı? Ya bu zavallı hayvancıklar Ankara hayvanat bahçesine kapatılamazlarsa ben ne yapardım? Hadi boyları bosları olduğu gibi kalsa ne ise; o zaman elimden geleni yapar, onları da Ankara’nın iklimine alıştırırdım. Fakat ne çare, günün birinde bu hayvancıklar da büyüyecekler, yavruyken gözümüze hoş görünen saf, masum hallerini bir tarafa bırakıp, testere gibi uzayan korkunç çeneleriyle pusu kuracak ve av yakalamak hevesine kapılacaklar!

            Küçücük bir timsah kafesi önünde daldığım hülya hayli uzamış olacak ki, arkadaşım kolumdan çekip beni uyandırmıştı. Bu sefer Mr. Buhrmann, aynı dükkânın önünde duran başka bir şeyi bana gösteriyordu. O da şişman ve giyimli bir zenci dadı mankeni idi. Eski Louisiana ailelerinin bugün bile köşklerinde, çiftliklerinde zenci dadı kullanma geleneğine uyduklarını bildiğim için, bu mankenin ne olduğunu anlamakta gecikmemiştim. Böyle rengârenk, güler yüzlü, tombul zenci dadıları, esir ticaretini kaldıran Kuzey-Güney savaşından beri neredeyse tarihe karışmıştı. Bu mankenler artık New Orleans’ın sembolü olma önemini taşıyordu.

            Aynı gün saat 14.00’te Tulane Üniversitesini gezmiş ve kurumun tiyatro ve müzik fakülteleri hakkında etraflı bilgi almıştım. Şehrin üniversiteleri arasında mühim bir yer işgal eden Tulane Üniversitesinde de esaslı bir tiyatro ve müzik tedrisatı yapılmaktaydı. Kanal caddesinin daimi bir panayırı andıran cazibesi ile Tulane Üniversitesi beni o kadar meşgul etmişti ki, şehrin diğer kültür kurumu olan Loyola Üniversitesinin tiyatro ve müzik fakültelerini de ziyaret edip yakından tanıma fırsatını maalesef elde edememiştim.

            5 Nisan Pazartesi akşamı saat 20.15’te New Orleans operasının şefi Mr. Walter Herbert’e davetliydim. Otelin holündeki randevuya tam vaktinde gelen Mr. Herbert beni otomobiliyle “Eski Mahalle”ye götürmüştü. Orada Napolyon zamanından beri şöhreti olan bir Fransız lokantasında akşam yemeği yiyecektik. “Antoin’ın Restoranı” adını taşıyan bu tanınmış lokantanın kapısına 15 metre kala, Amerika’nın o meşhur kuyruğuna gene takılıp, sıraya girmek zorunda kalmıştık. İş bununla da bitmemiş, lokantanın yemek listesi, kuyrukta ilerlerken elimize sıkıştırılıvermişti. Vakit o kadar az, sıra bekleyenler o kadar çok idi ki, yenecek şeyler daha kuyruktayken seçilecek, lokantaya ayak basar basmaz, gösterilen yere oturulurken de seçilen yemekler garsona söylenecek ve iş bittikten sonra da lokal hemen terk edilecekti. İşte bu halin Napolyon zamanına benzeyen bir tarafı yoktu!

            Fakat her şeye rağmen biftek de, şarap da enfesti. Hele yemek esnasında Mrs. Herbert’in mazeretine rağmen Antoin lokantasına ansızın gelip bizimle yemek yemesi hakikaten hoş bir sürpriz olmuştu. Genç kadın, ilk çocuğuna hamile olduğu için, hiçbir yere gidecek durumda değilmiş. Fakat sırf beni tanımak için o haliyle lokantaya gelmiş. Bugün mini mini kızları Betina’nın annesi olan Mrs. Hertbert de aslen Viyanalı imiş ve New Orleans operasının korosunu çalıştırıyormuş. O akşam yemekten sonra Herbert ailesinin sevimli villasında geçen tatlı sohbetimiz gece yarısına kadar devam etmişti. Herbert’ler beni o saatten sonra otelime kadar getirmek nezaketine de katlanmışlardı.

            New Orleans’a veda

            Mississippi deltasından ayrılacağım zaman da gelmişti. Burada beş günümün nasıl geçtiğini anlamamıştım. Hatıraları yazarken bilinç altına yerleşen vizyonlar, uykularımda bile beni rahat bırakmıyordu: Kanal caddesi, Eski Mahalle, Antoin lokantası, Nixon tiyatrosu, Thais operası, New York Senfoni Orkestrası’nın New Orleans turnesi, sokak ortalarında dinlenen cazlar, satılık timsah yavruları, sokaklara dolup taşan siyah beyaz insan akını ve daha bir sürü enteresan şeyler.

            Bütün bunlar kafamdan panorama gibi gelip geçiyor, New Orleans’ın kendine mahsus atmosferinden beni kolay kolay çekip götüremiyordu. Mesela caz müziğinin doğduğu sokağı bir türlü unutamıyordum. Burası Canal Street’e açılan çok mütevazı bir sokaktı. Bu bölgenin eski bir zenci mahallesi olduğu daha ilk bakışta anlaşılıyordu. Caz müziğinin beşiği olan sokağı tek bir demiryolu, uzunluğuna kesiyordu. Sokağın Kanal caddesine açıldığı noktada yer alan yük treni istasyonu ile antrepoya benzeyen binalar, bu semtin vaktiyle şehrin merkezinden uzak bir zenci mahallesi olduğu kanaatini uyandırmaktaydı.

            Caz müziğinin doğduğu mahalle olarak birçok gezgini kendine çeken bu semtin çocukları da sevimli zenci yavrularıydı. Hiç unutamayacağım bir hatıra, New Orleans’ın caz müziği bakımından olan önemine beni de inandırmıştı. Arkadaşım Mr. Buhrmann ile Birleşik Amerika’da zenci müziğinin doğduğu meşhur sokağa ayak basmış ve etrafı seyrede ede Kanal caddesine yaklaşmıştık ki, istasyonun peronunda yan yana oturup ayaklarını demiryoluna sallandırmış dört zenci çocuğu ile karşılaşmıştık. Kuzguni siyah rengin çeşitli nüanslarında kademelenen bu dört çocuğun en büyüğü 10-12 yaşını geçmiyordu. Ayaklarında Amerika’ya özgü uzun mavi pantolon bulunan bu çocukların, ellerini dizlerine vurarak yaptıkları acayip bir hareket, uzaktan dikkatimizi çekmiş ve bizi o tarafa sürüklemişti. Yanlarına yaklaşmış ve durup çocukları seyre dalmıştık. Bu siyah renkli, kıvırcık saçlı, beyaz dişli, güler yüzlü ve mavi pantolonlu zenci çocukları, kendilerinden geçmiş bir halde ellerini dizlerine, yüzlerine vurarak ritim oyunu yapıyorlardı. İçlerinden biri, aynı zamanda tempoyu idare ediyordu. Tempoyu böylelikle ayarladıktan sonra, geriye hiçbir güçlük kalmıyordu. Burada amaç, belirli bir zaman, ölçü ve hız içinde, her birinin kendine mahsus bir ritim örüp meydana getirmesi ve bu dört ayrı ritmin paralel bir ahenk yaratmasıydı.

            Başlangıçta çocuklar kendilerini seyrettiğimizin farkına varmamışlardı. Biraz sonra, tren yolunun öbür tarafından seyredildiklerini görünce de, hem senkoplu ritim talimine devam etmişler, hem de o bembeyaz dişlerini göstererek gülümsemeye başlamışlardı. Böylesine bir ritim müziğini hayatımda görmemiştim. Bu hal caz müziğinin vatanı olan New Orleans’ta karşılaştığım gerçek bir “poliritmik” [çok ritimli] gösteriydi. Bundan daha enteresan bir tesadüf olur muydu?

            Nehir gezisi

            8 Nisan 1954 Salı sabahı, çok merak ettiğim Mississippi nehrini de yakından görmüştüm. O sabah liman idaresinin misafiri olarak nehir üzerinde gemi ile gezintiye çıkacaktık. Saat 10’da iskeleye vardığımız vakit, bizden başka, kadınlı erkekli daha 30 kişinin davetli olduğunu gördük. Gemimiz, küçük ve zarif bir gezi gemisiydi. Hareketten önce, liman idaresinin teşrifat memuru tarafından birbirimize takdim edildik. Esasen hepimizin göğsümüzde adımız ile temsil ettiğimiz memleketi tanıtan birer etiket takılıydı. İki şeffaf selofan arasında makinada yazılmış etiketten ibaret olan bu tanıtma rozetlerini, liman idaresi önceden hazırlatmış ve hareketten önce misafirlere tevzi dağıtmıştı. Onun için seyahat esnasında herkes birbirine adıyla hitap ediyordu.

            Mississippi’yi Amerikan filmlerinde gördüğümüz gibi, arkası çarklı, ince uzun bacalı gemilerle gezeceğimizi sanmıştım. Fakat limana varınca, o gemilerin tarihe karışmış olduğunu gördüm. Bunların yerine, eski stil kısmen korunarak daha büyükleri yapılmıştı. Hattâ yatımıza böyle büyük bir gezi gemisinden geçerek girmiştik. Üç bin kişi aldığını duvardaki levhadan okuduğum bu gemi, barları, dans salonları ve sayısız sürprizleriyle 4-5 katlı bir sala benziyordu. Ne çare ki, yalnız Pazar günleri geziye çıkan bu enteresan gemiyle gezmek bize nasip olmadı.

            Yatımız, o koskoca Mississippi’yi, önce akıntının ters yöninde katetmiş, sonra da akıntı yönünde yol almaya devam etmişti. Bu kadar büyük, bu derece geniş bir nehir hayatımda ilk defa görüyordum. Sağlı sollu karşılaştığımız doklarla vinçlere, gemi tezgâhlarıyla depolara, antrepolara bağlı muazzam gemilere diyecek yoktu. Bunların en enteresanı, yalnız muz nakliyatı yapan, büyük beyaz gemilerdi. Bu koskoca gemilerin yanından geçerken, muz hevenklerinin geniş ve hareketli bir şerit üzerinde otomatik olarak ambardan rıhtıma aktığını gördük.

            Parklar ve ormanlar

            Aynı gün, şehrin parklarını ve ormanlarını da yakından görmüştük. Burada dikkat nazarımızı çeken acayip bir ağaç hakkında bilgi almadan içim rahat etmemişti. Bu geniş, uzun, yemyeşil ağacın dallarıyla yaprakları arasından ayrıca yeşil ve uzun püsküller de sallanıyordu. Meğer sırf Louisiana bölgesine mahsus olan bu koskoca ağaçları süsleyen uzun püsküller, bitkide kendini gösteren bir hastalıkmış. Bu parazit ağaca bir kere dadandı mı, kurutuncaya kadar yakasını bırakmazmış. Fakat ağaçla parazit arasındaki savaş, çok uzun sürermiş. Bu hastalığın önüne bir türlü geçilememiş. Gerçi tropikal bir bölge olan güney Louisiana’daki ağaç bolluğu, bu parazitin tahribatını hissettirmeyecek şekilde gizlemekteymiş. Diğer taraftan New Orleans ormanlarındaki bu parazitli ağaçlar, o bölge için âdeta lokal bir özellik meydana getirmiş ve bu yüzden şehrin turistik önemi artmış. Bu nedenle o bölgenin ağaçlarındaki bu parazitin meydana getirdiği hastalıktan hiç kimsenin şikâyet etmemesinin sebebini sonradan daha iyi anladım.

            Louisiana devletinin en enteresan bir şehri olan New Orleans’ı yukarıda anlatmaya çalıştığım özellikleriyle henüz tanımak üzereydim ki, Teksas’a hareket etmek zorunda kalmıştık. Nitejim 6 Nisan 1954 Salı akşamı, saat 10.50’de Pacific Railroad treniyle New Orleans’dan ayrıldık ve ertesi Çarşamba sabahı saat 8.15’te Dallas’a vardık.

            Teksas’a varış ve Dallas’ta ilk gün

            Çocukluğumdan beri kafamı işgal eden memlekete gidiyordum: Burası Teksas’tı. Orada kovboylar vardı, uçsuz bucaksız sığır sürüleri orada akıp giderdi. Kovboylar ata binmekte de mahirdi. Eli tüfekli, beli tabancalı kovboylar, sürüleri atla kuşatırlar, zor zaptederlerdi. Bunlar acemi atı alıştırmada da ustaydı. Kovboy, yanına yaklaşılamayan genç atın üstüne bir sıçrayışta çıkar ve huysuz hayvan dört ayağını yerden keser, zıp zıp zıplardı. Artık mücadele başlamıştı. At kovboyu atmak ister, kovboy atı tutmak isterdi. Çok kere partiyi at kaybederdi. Kovboy kement atmakta da mahirdi. Ok gibi uçan atın üstünde savurduğu kemendi dilediği yere dolayıverirdi. Kovboy mert insandı; haksızlığı sevmezdi; kötülerle savaşırdı. Bütün bu hatıralar çocukluğumdan beri seyrettiğim filmlerin bilinç altına mal ettiği hayallerdi. Sinema sevenlerin çoğu gibi, bu beyaz perde kahramanını ben de sevmiştim. Şimdi Louisiana’yı terk ediyor, kovboylar diyarına gidiyordum. Hayallerim gerçek olacaktı. Benim için bundan daha mühim bir macera olur muydu?

            6 Nisan 1954 Salı akşamı, saat 15.50’de Texas Pacific treniyle New Orleans’tan hareket etmiştik. Louisiana devletinin başkenti olan Baton Rouge üzerinden güneybatı yönünde ilerliyorduk. Gece yarısı, Louisiana-Teksas sınırını aşacak, sabah erkenden eyaletin en büyük şehirlerinden biri olan Dallas’a varacaktık.

            Teksas, Birleşik Amerika’nın 48 devleti arasında en büyüğüydü. Doğuda Louisiana, kuzeyde Oklahoma, batıda New Mexico devletleri, güneyde kısmen Meksika devleti ve kısmen de Meksika körfeziyle çevrilmişti. Büyük çiftlik endüstrisi ile petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahip olan Teksas, öteden beri ziraati ve hayvancılığı ile de tanınmıştı. İspanyol piyoniyerleri [öncüleri] ilk olarak 16. yüzyıl başlarında bu bölgeye ayak basmıştı. 1519-1836 yılları arasında vakit vakit İspanya, Fransa ve Mexico hakimiyeti altında kalan Teksas, büyük fedakârlıklar pahasına bağımsızlığını elde etmiş, fakat 29 Aralık 1845’te Amerika Birleşik Devletleri arasına katılmıştı. 263.000 mil kareden fazla arazisi bulunan Teksas devletinin bugün 8 milyondan ziyade nüfusu ve 22 mebusu vardı. Devletin başkenti Austin şehriydi. Burada resmî bir üniversite de bulunuyordu.

            7 Nisan 1954 Çarşamba sabahı 8.15’te, mihmandarım ile beraber Dallas’a varmış ve istasyonun karşısındaki Hotel Dallas’a yerleşmiştik. Burada tam 4 gün kalacaktık. Fakat inceleyeceğim konular da o nispette çoktu. Dallas’da Washington Dışişleri Bakanlığına bağlı bir resepsiyon merkezi yoktu. Onun için bu şehre ait inceleme programım “Dallas uluslararası ilişkiler heyeti” adını taşıyan özel bir kuruluşun yardım ve ilgisiyle gerçekleştirilebilecekti. Bu nedenle ilk işimiz kurumun direktörü Mr. Glen Costin’i ziyaret etmek oldu.

            Buradaki programımın enteresan kısmı, Birleşik Amerika tiyatro faaliyetinin mühim bir şahsiyeti olan Miss Margo Jones’u ziyaretti. Bu meşhur kadının dünya ölçüsündeki başarısını senelerce önce duymuştum. New York’ta ve Amerika’nın belli başlı bölgelerinde kendini tanıtan Miss Jones, şimdi Dallas’a yerleşmişti. Kendi kurduğu trupun başında çalışmalarına devam ediyordu. Programımın Washington’da henüz kesinleştiği günlerde kendisiyle telefonlaşarak benim için tespit edilen randevuya çok sevinmiş ve Dallas’a varacağımız günü âdeta iple çekmiştim. Hele Dallas’a ayak bastığımız günün Miss Margo Jones’u tanımaya ayrılmasına ayrıca memnun olmuştum. O gün akşamüstü saat 20.00’de Miss Jones’un tiyatrosuna gidecek, evvela kendisine takdim edilecek, aynı gece oynanacak iki piyesi de seyrettikten sonra, gene Miss Jones’a misafir olacak ve kendisiyle rahat rahat konuşabilecektim.

            Teksas’ta ilk gördüğüm şehir Dallas’tı. Hayalimde tasavvur ettiğim Dallas büsbütün başka bir şehirdi. Teksas’taki büyük şehirlerin resimlerini evvelce gördüğüm halde, öteden beri işittiğim Teksas hikâyeleri, seyrettiğim kovboy filmleri, beni hep ahşap kasabalarla çiftlik manzaralarını, sığır sürülerini görmeye hazırlamıştı. Fakat iş tamamen aksiydi. Büyük ve modern bir şehirle karşılaşmıştım. Dallas’ta gördüğüm yüksek binalar bana New York’u hatırlatmıştı. Hele Dallas’ı gezerken karşılaştığım büyük mağazalar, vitrinlerdeki fevkalâde zarif giyim eşyası beni hayrete düşürmüştü. Meğer birçok konuda olduğu gibi, moda konusunda da Dallas New York ile daimi rekabet halindeymiş. Paris’in en son moda kreasyonları, bazen New York’tan önce Dallas’ta görünürmüş.

            Margo Jones ve yuvarlak tiyatro

            7 Nisan 1954 Çarşamba akşamı saat tam 8’de “State Fair Park”taki “Theatre 54”ün kapısından girmiştik. Temsilin başlamasına daha yarım saat vardı. Miss Margo Jones’u acaba nerede bulacağız diye sağa sola bakarken, o gelip bizi buldu. Mesleğinin en olgun çağını idrak etmiş olan Miss Margo Jones, çok nazik bir kadındı. Kendisini kolay bulmamız için, bizi odasında değil de holde beklediğini, sonra lakırdı arasında öğrendim!

            Miss Jones’un insan ve sanatkâr harikulâdeliği, her vesileyle yüzünden okunuyordu. Geniş bir alınla başlayan iri yuvarlak yüzü gür kıvırcık saçlar çevirmekte, alnı serbestçe devam ettiren burunla, sola meyleden çene arasındaki genişçe ağzı, daimi gülümserliğin fiziksel göstergesi demek olan iki ince çizgi sınırlamaktaydı. Alınla burnun bir arada kucakladığı iri gözler ise, sanatkârın yalnız gözlem kudretini açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda ruhsal durumundaki asaletle iyimserliği de gösteriyordu. İnsan bu kadınla daha ilk karşılaşmada, büyük ruhlu bir sanatkârın önünde olduğunu derhal anlıyordu.

            Margo Jones’un “Theatre 54” adını taşıyan kurumunda temsil başlamak üzereydi. Sonra buluşmak kararıyla Miss Jones’dan ayrılıp salona girdik. Ziller çalmış, ortalık kararmış, yuvarlak tiyatroyu çeviren koltuklarda herkes yerini almıştı. Bütün gece devam eden tren yolculuğunun ağır yorgunluğuna rağmen, o gece Tennessee Williams’ın “The Purification” ve Jean Giraudoux’nun “Apollo de Bellac” adlı eserlerini arka arkaya zevkle seyrettim. Her iki eserde de rolü olan genç ve duygulu artist Miss Jeanne Gal’in başarısına hayran oldum.

            Tiyatrosunun adı da kurucusu kadar enteresandı. Orijinal bir isim aramaya ne hacet, “Tiyatro” kelimesinin sonuna yılın rakamını ilave edince, Miss Margo Jones’un kurduğu tiyatronun adı meydana çıkıveriyordu. Nitekim benim Dallas’ta bulunduğum yıl, tiyatronun adı “Theatre 54”tü. Geçen yıl da Ankara adresime “Theatre 55”in aylık programları muntazaman gönderilmişti. Her yılın rakamına göre değişen bu isimler, sanki devamlı bir gelişmenin de müjdecisi oluyordu! Amerika’da gördüğüm yuvarlak tiyatroda da aktör ortada oynuyor, halk da aktörün etrafını çevirerek oyunu seyrediyordu. Miss Margo Jones, bu tarzın Amerika’da gelişip yayılmasına hizmet edenlerin en başında geliyordu.

            7 Nisan 1954 Çarşamba akşamı, “Theatre 54”te Miss Jones bana tiyatrosunu da gezdirmişti. Çok basit vasıta ve imkânlarla kurulmuş olan bu tiyatro ile tesislerini, gece saat 11’de iyice görmüştüm. Makyajlarını temizleyip henüz giyinmiş olan kadın ve erkek artistlerden bazılarına takdim edilmiştim. Bunların arasında her iki eserdeki oyununu dikkatle seyrettiğim genç artist Miss Jeanne Gal’i şahsen de tanımak beni çok duygulandırmıştı.

            Saat 24.00’e yaklaşmak üzereydi ki, Miss Margo Jones, mihmandarım Mr. Buhrmann ve bazı artistlerle birlikte beni evine davet etmişti. Buna memnun olmuştum. Çünkü hem kendisiyle istediğim gibi konuşabilecektim, hem de hoşlandığım bir çevrede dinlenecek, kendime gelecektim.

            Saat 12’de otomobillerden inmiş ve büyük artistin evine girmiştik. Burası rahat, şirin, fakat küçük bir apartıman dairesiydi. Margo Jones, evli değildi. Hayatı boyunca sanatkârın yalnız mesleğiyle bağdaşmış olduğu, kendisiyle konuşurken daha iyi anlaşılıyordu. Viskiler tazelendikçe vakit ilerliyor, sevimli apartımanın loş ve dumanlı atmosferi içinde hararetle devam eden tiyatro ve sanat münakaşaları, toplantıya başka bir revnak katıyordu. Bu neşeli hava içinde Margo Jones’a, Ankara’daki Devlet Tiyatro ve Operasının kuruluşunu ve o tarihte 18 yaşını bitiren kurumun gelişmesini olduğu gibi anlatmış ve ateşli sanatkârı büsbütün heyecanlandırmıştım. Öyle ki Miss Jones, trupu ile hemen Ankara’ya gidip temsiller verme konusunda kendisinde ansızın baş gösteren arzuyu gizleyememiş ve bana: “Ah, biz de Ankara’ya gidip temsiller verseydik ne iyi olurdu!” demekten kendini alamamıştı. Sanatkârın bu samimi isteğine candan teşekkür ederek, gelecek için ümitli olduğumu kendisine söylemiştim. Biraz sonra aramızdaki konuşma onun Birleşik Devletler’de yaptığı işlere gelmişti. Şöyle konuşuyorduk:

            -Amerikan tiyatrosunun gelişmesindeki büyük rolünüzü biliyorum, Miss Jones.

            -Evet, çok çalıştık. Hele İkinci Dünya Savaşı boyunca büyük mahrumiyetlerle karşılaştık, fakat gene de başardık.
            -Hele Amerika’da yuvarlak tiyatronun gelişmesine olan hizmetinizin hayranıyım.
            -Teşekkür ederim. Her yerde olduğu gibi Amerika’da da aktör ve seyirci, tam kadrolu, rejisörlü, ressamlı, teknisyeni ve işçisiyle, velhasıl dört başı mamur bir millî tiyatronun hasretini senelerce çekti durdu. Görüldü ki, bu rüya gerçekleşmiyor. O zaman ekonomik şartlara uyan bir tiyatro tipi yaratmaktan başka çare kalmadığı anlaşıldı.

            -Demek bu hasreti, rüya diye vasıflandırıyorsunuz.

            -Evet, rüyalar bir bakıma insanî hayat ve tecrübenin en ileri safhası olma vasfını taşır. Hele rüyalar ve idealler, pratik fikir ve aksiyonlarla bileştirilince neler meydana gelmez.

            -Evet, şimdi iyi anladım. O halde sizin yuvarlak tiyatronuz, günün ekonomik şartlarına göre gerçekleşmiş bir rüya oluyor.

            -(Gülerek) Doğru söylediniz. Bugün Birleşik Devletler’de, birkaç üniversite dışında, tiyatro inşaatı tamamen durmuştu. Bu üniversiteler de tiyatrolarını evvelce daha müsait olan zamanlarda inşa etmişlerdi. Bugün artık iyi bir tiyatro inşası ancak muazzam para sarfıyla mümkün olabiliyor.

            -Demek Dallas’taki yuvarlak tiyatronuzun kurulmasında sırf ekonomik zorunluklar geçerli oldu.

            -Evet ama Dallas’taki tiyatro dostları da beni bu konuda desteklediler. Adeta sirk formunda meydana getirilen bu tip tiyatrolarda, hem proseniumlu [üç yanı kapalı] tiyatroların getirdiği ağır masraflardan tasarruf ediliyordu, hem de aktörlere ortada rahatça oynama imkânı veren ışıklı bir sahayı, seyirci her yönden zahmetsiz seyredebiliyordu.

            -Bari bu sistem Birleşik Amerika’da çabuk yayılabildi mi, Miss Jones?

            -Bu sistem pek o kadar yeni bir şey değildi ki. Eskiden de uygulanan bu tarza biz yeniden el koymuş olduk. Bizler, ancak bu sistemin süratle yayılmasına, tanınmasına hizmet ettik.

            Miss Margo Jones ile aramızda ansızın geçen bu konuşma, beni yeniden düşünmeye sevk etmişti. Kendi kendime şöyle diyordum: “Birleşik Amerika gibi zengin ve imkânları bol bir memlekette, zorunluluk sanatkârı nelere başvurdurmuyor. Demek sanatta esas olan şey vasıta değil de istek. İstek oldu mu, gaye kolay gerçekleşiyor. O zaman en asit bir vasıtayı bile gaye uğrunda değerlendirme imkânı elde edilmiş oluyor.”

            Saat 4 olmuş, hava ağarmaya başlamış, biz hâlâ daldığımız sohbetten ayrılamamıştık. Misafirlerin her biri, baş başa vererek bir köşeye sokulmuştu. Herkes karşısındakiyle neşe içinde konuşmaya devam ediyor, kimsenin aklına saate bakmak gelmiyordu. Bir aralık Margo Jones yerinden kalkıp gramofona plak koymuştu. O anda herkes susmuş, çalınacak müziğe kulak vermişti. Derken Kurt Weill’in o meşhur Üç Metelik Operası’nın başındaki harikulâde giriş melodisi salona yayılmaya başlamıştı. Bir ay evvel New York’ta seyrettiğim bu özlü eserin meğer Margo Jones da hayranıymış ve dostlarını hep bu eseri dinlemeye teşvik edermiş. Artık tamamiyle sabah olmuş, ortalık aydınlanmıştı. Ancak o zaman Margo Jones’un samimi çevresinden ayrılabilmem mümkün olmuştu.

            Dallas’da revü ve operet temsilleri

            Teksas’ın en ileri şehirlerinden biri olan Dallas’da güzel sanatların her koluna önem veriliyordu. Methodist Üniversitesi müzik ve tiyatro faaliyetinin sırf eğitim ve öğretimi hedef tutması yanında, ünlü rejisör Miss Margo Jones’un yuvarlak tiyatrosu, Birleşik Amerika sahne tarihinde Dallas’a önemli bir yer sağlamaktaydı. Kaldı ki şehrin çok kuvvetli bir senfoni orkestrası ve koroları da vardı.

            Bunun dışında “State Fair Musical” adını taşıyan büyük bir kuruluşun yaz ve kış mevsimlerinde tertip ettiği revü ve operet temsilleriyle, Amerika’nın değme hafif müzik tiyatroları boy ölçüşecek durumda değildi. Gayesi daha çok ticari olmakla beraber, şehrin müzik kültürüne de hizmet eden bu büyük kuruluşun zararlarını gerektiğinde Dallas’ın zenginleri karşılamaktaydı. Kısmen Belediyeden de yardım gören bu kuruluşun devamlı surette gelişmesi imkânı böylece garanti edilmiş oluyordu. Kaldı ki, “State Fair Musicals” programlarına davet edilen artistler arasına Amerikan filmciliğinin dünya şöhretine ulaşmış sanatçılarının da katılması, bu kurumun ülke çapında bir kuruluş olarak tanınmasına neden olmuştu. Onun için de Amerika’nın en uzak yerlerinden bile Dallas’taki “State Fair Musicals”ın temsillerine revü ve operet meraklıları akın ediyordu.

            Senfoni orkestrası faaliyetinin sona erdiği bir mevsimde Dallas’a gittiğim için maalesef bu sahada bir faaliyet görememiş, fakat orkestranın değerli şefini yakından tanıma fırsatını elde etmiştim. Nitekim Dallas Senfoni Orkestrasının genç ve aydın şefiyle, Türkiye’de Atatürk inkılabından bugüne kadar meydana gelen müzik reformu hakkında görüşmüş ve senfonik konserlerimizle Devlet Tiyatrosu ve Opera temsilleri hakkında hayli bilgi vermiştim.

            Dallas’da müzik eleştirisi alanında da sert ve amansız eleştirmenlerle de karşılaşmıştım. Ne gariptir ki, benim Dallas’a ayak bastığım günlerde, ünlü sanatkâr Arturo Toscanini New York’taki Carnegie Hall’da son konserini idare etmiş ve feyizli bir ömrün en ileri yaşlarına ulaşmış olan sanatkâr, mesleğe veda ederek dinlenmeye çekilmişti. Bu büyük şefin veda konseri münasebetiyle harekete geçen kalem erbabının, gazete ve mecmualarda esaslı neşriyata giriştikleri günlerde, Dallaslı bir müzik eleştirmeni de şehrin en önemli günlük gazetelerinden birinde yayınladığı uzun bir makalede Toscanini’yi çok acı eleştir iyor, hattâ büyük sanatkârı yerden yere vuruyordu. Otelde elime geçirdiğim gazetede bu makaleyi okurken hayretten hayrete düştüm. Eleştirmen, yazısında Toscanini’nin opera idaresinden hiç anlamadığını, modern eserleri katlettiğini iddia ediyor, ancak Beethoven ve çağdaşı sanatkârların eserlerini idare edebilme hususunda kendisine az çok bir kabiliyet atfedilebileceğini ileri sürüyordu. Dallas’a henüz ayak bastığım günlerde okuduğum bu yazının pervasızca isnatları karşısında irkilmediğimi söylemek hata olurdu.

            Dallas Güzel Sanatlar Müzesi

            Bütün bu yukarıda sayıp döktüğüm konuslar, sırf sese ve söze dayanan fonetik sanat faaliyetiyle sınırlıydı. Halbuki Dallas’ın plastik sanatlar sahasındaki faaliyeti de zengindi. Bir kere Dallas’da göz zevkini yükselten sanat çalışmaları, ilk olarak 1903 yılında şehrin sanatseverleri tarafından organize edilmişti. Nitekim aynı yıl “Dallas Güzel Sanatlar Derneği” adı altında faaliyete geçen bir kültür kurumu, 1933 yılında “Dallas Güzel Sanatlar Müzesi” olarak yeniden tescil ediliyordu. Sırf amme kamu yararına hizmet eden bir kurum olarak, ilk 30 yıllık hayatı içinde zengin tablo ve heykel koleksiyonları meydana getiren bu dernek, şehrin zenginlerinin sağladığı bağışlardan da yararlanarak sağladığı 500.000 dolarlık bir meblağla “DMFA” diye anılan mükellef bir müze ve okul binasına kavuşmuştur. Bu İngilizce rumuz: Dallas Güzel Sanatlar Müzesi Anlamına geliyordu [Dallas Museum of Fine Arts].

            Bugün bir bölge müzesi olma vasfını taşıyan bu kurumu, sırf fahri hizmet gören üyeler ve üye aidaları ayakta tutmaktadır. Müzede mevcut daimi sanat koleksiyonları, kısmen hibe, kısmen de satın alınmak suretiyle elde edilmiştir. Bu müze, Amerikan sanatlarının çeşitli türlerini içeren çok zengin koleksiyonlara sahiptir.

            Dallas müzesine başka şehirler tarafından hibe edilen şu koleksiyonlar büyük bir önem taşımaktadır: eski üstatlar koleksiyonu, Munger koleksiyonu, Howard Amerikan ressamları koleksiyonu, Junior League baskı koleksiyonu, Teksas resim ve heykel koleksiyonu, Amerikan ressam ve heykeltıraşları koleksiyonu, çağdaş Amerikan resim, gravür, baskı, seramik ve cam koleksiyonu, “Pre-Colombian” sanat koleksiyonu.

            Yukarıda adı geçen daimi koleksiyonlardan başka, memleketteki diğer müzeler ve bazı tanınmış koleksiyoncularla da anlaşmak suretiyle, yıllık ve geçici galeri ve sergiler de düzenlenmektedir. Bu arada Avrupa resim sanatının muhtelif devirlerine ait şaheserleri içeren geçici sergiler de açılmaktadır. Dallas’ta bulunduğum sıralarda müzenin en önemli faaliyeti Miss Elisabeth Arden’a ait özel koleksiyonun geçici sergilenmesi olmuştu. Dünyanın en önemli kadın tuvalet malzemesi fabrikasının sahibi olan Miss Elisabeth Arden’in koleksiyonu büyük değer taşımaktaydı. Hattâ benim oraya varışımdan birkaç gün önce Dallas’a gelen Elisabeth Arden, çok ileri yaşlarda olmasına rağmen, galeriyi bizzat kendisi açmıştı!

            Dallas Güzel Sanatlar Müzesinin en enteresan tarafı, kurumun içinde ayrıca bir Güzel Sanatlar Okulu ile bir de kütüphanenin bulunmasıdır. Gayesi şehrin sanata yetenekli çocuklarını yetiştirmek ve yerel yetenekleri bulup meydana çıkarmaktan ibaret olan okul kısmında, her yaş seviyesine ve çeşitli mesleklere mensup sanat meraklıları, yeteneklerini geliştirmeye çalışmaktadırlar.

            Dallas’ta da sanat terbiyesine büyük önem verildiğini, halk eğitimine her şeyden önce sanatın önderlik ettiğini gördüm.

 

Cevad Memduh Altar’ın
5 Mart – 6 Haziran 1954 arasında 3 ay süren Amerika gezisi anılarının,
önce Yeni İstanbul, sonra Zafer gazetelerinde tefrika edilen bölümü
burada son buluyor
ve Altar’ın, görevinin getirdiği ağır sorumluluklar nedeniyle,
gezinin geri kalanını kaleme almaya ne yazık ki vakit bulamadığı anlaşılıyor.

  Aşağıda Altar’ın ayrıntılı olarak tuttuğu notlarından
 olduğu gibi alınan bölümlerde,
gezinin geri kalanında
hangi tarihlerde nerelere gittiği, nereleri ziyaret ettiği
ve kimlerle hangi konularda görüştüğü görülüyor:

 

12 Nisan 1954

 Santa Fe, New Mexico (Hotel La Posada)

                                                Museum of New Mexico: Art Gallery
Laboratory of Antropology
Folk Art Museum (Hususi organizasyon)

Müze araştırma sorumlusu Dr. Fred Wendorf ile kızılderililer hakkında esaslı mülakat yapıldı: İlk yerleşimciler 20.000 yıl önce Bering boğazı yoluyla Amerika kıtasına gelmişler. 240 kızılderili kavmi tespit edilmiş. 50 muhtelif aile var. 16. yüzyılda İspanyollar tarafından Hıristiyanlaştırılmışlar ama paganizm ile karışık bir Katolik inancı mevcut. Halen göçebe ve pagan olan Navajo kabilesi var.

13 Nisan 1954 Sante Fe civarındaki Pueblo kolundan kızılderililerin köyleri gezildi. Bu kızılderililer güneşe Tanrı diyorlar. Bunlar Hıristiyan pagan. Seramik ustası kızılderili Maria’nın evine gidildi.
14 Nisan 1954 Tanınmış bir zenci heykeltıraş olan Mrs. Clark’ın Santa Fe civarındaki evi gezildi. Osman Nebioğlu’nun Indian School’daki filmli konferansı çok enteresan oldu. Mason locası gezildi.
15 Nisan 1954

New Mexico Üniversitesi dekanı müzikolog Mr. Robb ile görüşüldü. Santa Fe radyosu sözcüsü Mrs. Calla Hay radyoda mihmandarım aracılığıyla benimle mülakat yaptı, aynı gün 14.30’da yayınlandı.

Albuquerque, New Mexico

Mrs. Robb bize eski İspanyol kasaba ve köylerini gezdirdi. Kendisi aynı köylerde folklor araştırmaları yapıyormuş. Tahtadan heykeller yapan Georg Lopez’in evini ziyaret. Los hermanos (rahipler) tarafından yapılmış şapeller var. 19. yüzyıl başında bu İspanyol ülkesi Meksika’nın bağımsızlığıyla İspanyollardan ayrılmış ve bütün ülke Meksika’nın olmuş. 1846-47’de Birleşik Amerika ile Meksika arasındaki muharebe Meksika’nın aleyhine neticelenince bu kısım Amerika’ya bağlanmış ve halk Amerikan tabiiyetine geçmiş. Truchas (alabalık anlamına geliyor) köyü halkı İspanyolca, kızılderili dili ve İngilizce karışımı bir dil konuşuyor. Akşam Prof. Robb’un verdiği yemekte iki perdelik Little Joe operasını banttan dinledik.

16 Nisan 1954  

Gallup, New Mexico

Albuquerque Jounal’ın Gallup muhabiri Mr. J. Norman Ehran (?) ile görüşme. Kendisi piyanist, org da çalıyor.

Mr. Larry Moore, Director of the Indian Center, Navajo’lara ait bir bant getirdi, gece otel odasında dinledik. Bir Medicine Man konuşuyor. Hastalıklar Medicine Man seremonisi ile tedavi ediliyor. Duayı dört Medicine Man okuyor. Bu kızılderililer rezervde yaşıyorlar, dışarı çıkabiliyorlar. Müzik aletleri yok, yalnız davul var. Duaları yalnız vokal ve iki ton içinde dolaşıyor. Yazı yok, seremonilere ait sözler kulaktan kulağa geçmiş. Eskiden kadın ailenin hakimiymiş. Daha çok monogami varmış, ama poligami de varmış. Erkekler hayvancılık yapar, hayvan çalar, talan yaparmış. Kadın erkeği boşayabiliyor. Toplum içindeki namus telakkileri evvelce kast veya klan kaidelerine bağlı imiş. Kanunları çok sıkıymış: Klanlar içinde evlenilirmiş. Beyazlarla karışınca ahlakları bozulurmuş. Evlenmek için klanın şefine müracaat lazım. İki taraf aynı klandan değilse müsaadesiz evleniliyor. Kadın erkeğe hakim. Kadının hayatı çok mahrem. Kadın ağzını eliyle örterek konuşur ve bu mahcubiyet alametidir. Dünyann yaşamak için tehlikeli bir yer olduğuna kanidirler. Bütün kötü hareketleri Medicine Man ıslaha memurdur. Ölülerin ruhlarından korkarlar, en çok akraba ruhu korkutur. Bir evde birisi ölünce orası yıkılıncaya kadar terk edilir. Ölümü yaklaşanı, evi yıkmamak için çok kere dışarı alırlar. Navajo’nun öldüğü yere kimse girmez. Hatta ölülerini bizzat gömmek istemezler. Ölüm merasimi dört gün sürer ve dört gün sonra gizlice üç kişi çok uzak bir yerde ve çok kere çok derine gömerler ve kimse yerini bilmez. Uzaklara götürmekten maksat ruhun dönmemesi içindir, hatta yolu kaybetmesi için birtakım şaşırtıcı oyunlar oynarlar. Ebeveyn çocuğa karşı çok müsamahakârdır ve baba yol göstermez. Aile çocuğa çok müşfiktir. Baba yuvasını ve doğduğu yeri kolay terk edemez. Evlenmeden evvelki cinsi münasebetler ve onların neticeleri vahim değildir. Evlenme mühim bir merasime bağlıdır. İki aile karşılaşıyor. Kız erkeğin solunda yer alıyor. Sığır etinden yapılmış bir yemeği evvela erkek sağ eliyle kıza yediriyor, kız da aynı şeyi tatbik ediyor. Şarkılar söyleniyor ve düğün tamamlanıyor. Erkek daha ziyade iç güveysidir. Damat gelinin kız kardeşi ile de münasebette bulunabilir. Bunda hiçbir mahzur yoktur. Asıl günah kayınvaldeye dokunmaktır. Kayınvalde tabudur. Cinsi münasebetler çok tabiidir ve her iki seks içindir. Çocuk yapmak esastır. Şeytanlara mani olmak için dua ederler. İyi bir şey için dua etmezler. Güneşe taparlar. Nüfusları 75.000 kadar. Hep aynı lisanı kullanırlar.

Sualler:
En büyük günah nedir? Günah bilmezler. Bütün mesele seremoniyi muntazam yapmaktır.

Homoseksüellik var mı? Vardır ve fazladır. Daha çok erkekte. Ayıp değil, belki acayip telakki ediliyor.

Hayatın kıymeti var mıdır? Hayatın kıymeti yalnız sağlam olmaktır. İkinci kıymet, diğer fertlerle mesut yaşamaktır.

Tehlikeli midirler? Hayır.

Suç işlerlerse nasıl ceza alırlar? Küçük suçlarda kendi kanunları uygulanır, büyük suçlarda federal veya eyalet kanunlarına göre ceza alırlar.

Atlara iyi bakarlar mı? At kutsaldır.

Büyü yaparlar mı? Hayır.

Misafirperver midirler? İkram ederler mi? Yalnız akrabaya ikram ederler. Hizmetin karşılığını beklerler.

Ahiret telakkisi var mı? Cennet veya cehennem telakkisi yok.
Bunların ahlakını misyonerler ile turistler bozmuşlardır. Ancak çok uzun zaman sonra iyi bir Hıristiyan ve vatandaş olabilirler.

Hırsızlık ayıp mıdır? Hırsızlık eskiden erkeğin tabii hakkıydı. Şimdi kötü ve ayıp telakki ediliyor.

Hayatlarını nasıl kazanırlar? Hayvancılık ve biraz da tarım.
17 Nisan 1954

New Mexico’da bir Medicine Man’in evindeyiz. Kendisi çok yaşlı. Kalede esaret gördüğüne göre 101 yaşında olması lazım. Çok güler yüzlü insanlar. Kapısı kuzeye bakan 5-7 köşeli ağaç bir kulübede oturuyor. İçinde soba, iki karyola, tabak çanak, iki sandık, tüfek vesair eşya var. Adı: Hasteen Hatally. Torunlarının iyi günler yaşayacağına inanıyor. Uzun yıllar yaşamış ve sihirbazlık yapmış olduğu için yegâne tavsiyesi harbin önlenmesidir. Medicine Man’in vazifesi halka öğüt vermektir. Tabiatüstü bir varlığa inanıyor. Dünya düzdür. Güneş kudrettir, onun ötesinde kudretin bütünü var. Her şeyde kadın ve erkek varlığı vardır: gök dişi, yer erkektir. Hiçbir kötülük olmayan başka bir âlemden geldiklerine ve ölünce gene o âleme gideceklerine inanırlar. Türk diye bir şey bilmiyor. Navajo’lar bir daha harp etmeyeceklerdir, fakat ondan daha kötü bir şeye alışmışlardır: o da içkidir. Sarhoşluk ve otomobil onları mahvediyor. Tanrının emirlerine itaat edilmediği için Tanrı harbi musallat ediyor.

Bizi takdis eden ve bize iyi yolculuklar temenni eden bir şarkı okudu. Tek ses üzerinde ısrarla devam eden ve bazen kente [? 5 ses] sıçrayan bir dua. [Burada 6/8’lik bir nota ve altında duanın fonetik metni ve Türkçe çevirisi yazılı.] Aşk şarkısı yok. 1880’de Kit Carson bunları topraklarından sürüyor. Büyük bir mücadele oluyor. Beş bin Navajo yerlisini bir kaleye hapsediyorlar. Sonra bir anlaşmaya varılıyor ve o zamandan beri mücadele yok.

18 Nisan 1954

Arizona (Grand Canyon)

            Günübirlik gezi. Otel El Tovar’ın tertip ettiği geziye 13,61 dolarla iştirak ettik. Jeolojik bilgi verildi. Akşam yemeğinden önce kızılderili oyunları izlendi.
19 Nisan 1954 Los Angeles (Akşam Ertuğrul İlgin’le Hollywood’da buluşma)
20 Nisan 1954 Hollywood, Columbia Studio’dayız. Edward G. Robinson ile tanıştım. Çok sempatik adam. Barbara Stanwyck ile film çekiliyor. Oyunun adı Rough Company.
21 Nisan 1954 Ertuğrul İlgin ile Las Vegas’a yolculuk.
22 Nisan 1954

University of Southern California (Müzik Fakültesi başkanı Dr. Max Krone ile randevu, Dramatik Sanatlar Fakültesi şefi Dr. James H. Buttler ile randevu)

Huntington Library, Özel Araştırmalar Merkezi (Pasadena)

Pasadena Play House (Tiyatro Okulu) (Sınıfları, gardrobu, dekor atölyesini gezdik)

23 Nisan 1954

University of California at Los Angeles (Tiyatro Fakültesi başkanı Dr. Walden Boyle ile randevu)

Öğleden sonra şehri gezdik.

Turnabout Theatre (Aktörler ve kuklalar)

24 Nisan 1954 Dinlendik.
25 Nisan 1954

San Francisco’ya Southern Pacific ile hareket (Sabahleyin saatler bir saat ileri alınacak) Güzel manzaralar. Hareketi arz, fark etmedik.

            Saat 8’de vardık ve Lido oteline yerleştik.
26 Nisan 1954

Dışişleri Bakanlığı San Francisco resepsiyon şefi Mrs. Francis Diehl ile buluşma.

Öğleden sonra School of Fine Arts (Güzel Sanatlar Okulu) gezilecekti, iflas etmek üzereymiş, gezemedik.

27 Nisan 1954

Şehri gezdik.

San Francisco Palace of Legion of Honor müzesindeki harikulade Rodin koleksiyonu. Müze ve bütün muhtevası Mme. Spreckles ailesinin tesisi ve şehre hediyesi. Şekerden zengin olmuşlar. Madame hayatta.       

Ormanlara gittik ve Red Root ağacını gördük. En yaşlısı 1800 yaşında.

            Akşam Omar Hayyam lokantası sahibi Mr. Mardikian davet etti. sonra evine gittik. Siyasi konuşmalar oldu. Reklamlardaki Türk aleyhtarı yazılar kalkacak.
28 Nisan 1954

Public Library of San Francisco (Okuyanlar hep yaşlı insanlar) Türkiye hakkında yeni kitaplar var. Hammer yok. Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu (İngilizce) bir hayli okunmuş.

14.30 Opera House (Burada daimi bir opera kadrosu yok. Yalnız bir senfoni orkestrası var. Daimi 86 kişilik bir koro var. Amerika’nın en mükemmel tekniğine sahip bir opera. Bina 20 yıl evvel yapılmış. Klasik üslupta. Ayrıca San Francisco balesi de var.) (Asansör: Tel veya hidrolik sistem değil, manyetik vida sistemi. Sahne gerisinde müteharrik bir köprü. Orkestra yeri müteharrik) Artistik direktör Mr. Kurt Herbert (Avusturyalı) Sezon: yalnız sonbaharda. Takriben 5 haftada 26 temsil. Müteakip iki hafta içinde Los Angeles ve San Diego’da. Koro Mart ortasından itibaren provalara başlıyor. Koro üyesi: haftada 100 dolar, baş artistler 800-1500 dolar alıyor. San Francisco senfoni orkestrası operalara refakat ediyor. Standard Oil of California konserleri para ile himaye ediyor. Ayhan Baran, Belkıs Aran, Ferhan Onat ve Leyla Gencer’in isimlerini verdim. Bunlardan malzeme gönderilecek.

28 Nisan 1954 San Francisco civarında sırf kültürel neşriyat yapan bir radyo postasına gittik. (94.1 Megacycles FM, KPFA Berkeley, California) Türkiye’de müzik reformu hakkındaki konferansım üç hafta içinde radyoda neşretmek üzere kayıt yapıldı. Konferansı benim namıma müzik direktörü okuyacak. Büyük petrol şirketleri sanatı himaye ediyor.
29 Nisan 1954

University of California, Berkeley
Tatil olduğu için esaslı bir şey göremedik. Yalnız kütüphaneler gezildi ve Türkiye ile ilgili kitap ve dokümanlar tetkik edildi.

Akşam saat 20.30’da operada bale temsilindeydik. Çok güzel bir programdı ve iyi oynandı. Prima balerin yüzde yüz kızılderiliymiş, hayret ettim!

30 Nisan 1954

Stanford University (Müzik kısmı müstakil bir şube halinde. 750 talebesi var. 1947’de kurulmuş. Profesyonel müzisyen yetiştiriyor.

Tiyatro şubesi (Department of Speech and Drama) Fakültenin normal faaliyeti yanında ayrıca sırf talebeler tarafından idare edilen temsiller var. Dersler: Drama edebiyatı piyes yazma sanatı (play writing), regie, oynama (sahne), dekor resmi, kostüm resmi, tiyatro tarihi, v.s. Bu üniversitenin tiyatro şubesine senede bir kere tanınmış artistler davet edilip talebe ve mezunlarla müşterek temsiller yapılıyor.)

Üniversitenin bulunduğu Palo Alto’da bir de amatörlerin meydana getirdiği Community Theatre var. Amatörler ile üniversite talebesi hafif eserler oynuyor ve Palo Alto şehri sübvansiyon ediyor.

Rodin koleksiyonunu şehre muazzam bir müze ile birlikte hediye eden Mrs. Alma de Bretteville Spreckels ile tanıştık (haute sociétè!). Kont Vasco do Gama (!) ve Mme. Nijinski ile tanışma.

Saat 23.00’te Omar Khayyam lokantasında Mr. Mardikian bizleri General Van Fleet’e takdim etti. Geleralin eşi Türk müziğini Viyana müziğine benzediği için sevdiğini söyledi. Kibar insanlar.

1 Mayıs 1954

Mr. Mardikian’ın otomobiliyle Pasifik sahilinin en pahalı bir sayfiyesi olan Carmel’e gidildi. Yolda Carmel’e 17 mil mesafedeki Monterey’de (balığı ile meşhur) öğle yemeği yendi. Fok balıkları vardı. Carmel harikulade bir yer. Motelleri çok güzel.

Akşam Masonların tertip ettiği bir Cyrk’e gittik. Çok enteresan. Başlarında feslerle geziyorlar. Büyük alâka gördük. En önde yer verdiler. Hasta çocuklar menfaatine tertip edilmiş muazzam bir sirk! Aynı şeyi Los Angeles’te de yapmışlardı, orada gidememiştik.

2 Mayıs 1954 San Fracisco’dan trenle Chicago’ya hareket. İki gece üç günde varılacak. Sierra Nevada (karla örtülü dağlar) geçildi. Heybetli karlı dağlar. 9-10 bin kademe kadar yükseliyor. Doğu-batı istikametinde en uzun ve en lüks yol. Kuleli vagonlar. Bar, lokanta, radyo, çeşitli kabinler, okuma salonları v.s.
3 Mayıs 1954

Dün akşamdan beri Nevada, Utah eyaletlerinden geçmekteyiz. Utah eyaletinin mühim bir kısmı dağlık, yayla ve çöl. Dağlarda ve yüksek yaylalarda kar var. Sierra Nevada’lardan sonra Utah eyaletindeki Wasatch silsilelerini geçiyoruz. Muazzam karlı dağlar. Arazinin mühim bir kısmı bomboş. Hayvancılık ve maden var.

Brigham Young 19. asırda New York’tan buraya hicret edip 148 kişiyle birlikte burada Mormon tarikatını kuruyor. Bu tarikatte poligami esas. Sonradan menedilmiş. Merkezi Salt Lake City. Kiliselerinde her şey tahtadanmış, kilitlere ve anahtara varıncaya kadar. Utah çöllerini 100 senede imar etmişler ve yaşanır bir hale getirmişler.

Bu arada geçtiğimiz Nevada’ın dörtte üçü çöl. Kumarhaneleriyle meşhur eyaletin varidatını kumar teşkil ediyor (Las Vegas). Arazinin dörtte üçü federal devlete ait. Halkının mühim bir kısmı kumarla mücadele edip memleketi sanayileştirme fikir ve azminde.

Öğleden sonra Colorado eyaletine girdik. Dünden beri geçtiğimiz silsilelerin en büyüğü olan Rocky Mountains dağlarına girmeden önce Buley Cayon boğazından geçtik. Harikulade renkler. Colorado nehrini takip ettik.

            Nihayet Rocky Mountains’a geldik. Ormanlarda geyikler var. Karlı dağlar, kesif çam ormanları, uçurumlar. Moffat Tunnel 1923-27 arasında 18 milyon dolara yapılmış. Tünelden çıktıktan bir müddet sonra Amerika’nın en yüksek şehri olan Denver’e varılıyor (5.000 ft.). Daha 1.000 milden fazla yolumuz var. Çiftlikler başladı.
4 Mayıs 1954 Chicago – Prof. Ludsberger ve diğer Türk arkadaşlarla buluştuk. Üniversitede akşam yemeği. Gece Cleveland’a hareket.
5 Mayıs 1954

Cleveland
Karamu Theatre [Amerika’nın ilk zenci tiyatrosu]
Yalnız profesyonel değil, amatörlerle de meşgul olunuyor. Çeşitli kabiliyetlerden müteşekkil geniş bir kadrosu var. Her türlü kabiliyete kapı açık. En ufak kabiliyetler bile inkişafa mazhar oluyor. Bu seçme felsefesi ile demokratik hayatın icapları da yerine getiriliyor. Etnik ekseriyet tabiatiyle zencilerde. Programları sırf kültürel seleksiyon üzerine müessestir. Gaye zenci kreatif kapasitesini de Amerikan kültürünün içinde faydalı kılmak. Her memleketten ziyaretçiler geliyor. Daima dışarıdan gelecek fikirlere büyük ehemmiyet veriliyor. Benim fikirlerim de rica ediliyor. 40 senedir faal olan müessesenin organizasyonuna dair bilgi verildi. Evvela çok fakir bir yerde bir oda içinde faaliyete geçilmiş. Müessisler bir karı koca. Kendileriyle görüştüm. Harikulade insanlar. Tiyatro henüz Amerika’da kanunen bir kültür müessesesi olarak tanınmamış.
Piyeslerin devamı talebe bağlıdır, fakat 30 temsilden fazla oynanmaz. Bazı eserler 97 temsile kadar oynanmış. Ortalama 40 temsil. Hiç kimseye para verilmiyor, çünkü bunlar başka mesleklerden insanlar. Meslekten olanlar da meccanen oynamaktan zevk alıyorlar. Repertuar tiyatrosu olma yolunda tecrübe etmişler, şimdi bırakmışlar. Eylül ortasından 2 Temmuza kadar devam ediyor ve 6 haftanın içinde gelecek sezona çalışılıyor. Açık havada oynama imkanları şimdi aranıyor. Her temsilden sonra seyircilere tanışma kahvesi ikram ediliyor. 30 senedir bu kahveyi ikram ediyorlar.

B. Georg Markowitz’in çocukluk arkadaşı ve eski dostu Herr Helmuth Wolfes ile tanıştım. Bizzat keşfettiği Rossini operasını (The Turk in Italy) bana dinletebileceğini ve teksti izah edebileceğini söyledi. Benimle aynı senelerde Leipzig’deymiş.

Bir aralık Leonard Bernstein’ın “On the town” adlı serinin provasında bulunduk. Provada çok enteresan şeyler gördüm.

W. Harriet Ellis adlı çok zengin ve sanat meraklısı bir kadının evine gittik. Harikulade bir kadın. 50 yaşlarında. İçki, kek, dondurma iktam etti. Herr Wolfes “İtalya’da bir Türk” operasını sonuna kadar çalarak izah etti. Metin harikulade. Mme. Ellis’in hariulade sanat eserleri var. Bu arada Lucas Cranach, Delacroix v.s.

6 Mayıs 1954

Cleveland Council on World Affairs’i ziyaret ettik.

Aynı gün Termina Tower’a çıktık. 560 ft. Enteresan.

Öğleden sonra Cleveland Playhouse’a gittik. Müzik mektebi içinde 2 sahnesi var, biri 150, biri 500 kişilik. 40 kadar talebesi var. Parasız. Repertuar tiyatrosu. Sübvansiyon yok. Bir şirket halinde. 1930 krizinde şehrin halkı tarafından (zenginler) sübvansiyone edilmiş.

77. Sokak Tiyatrosu: Aynı müessesenin harikulade bir kolu. Eski bir kiliseden bozma. 500 kişilik. Ço basit bir elektrik tesisatı var.

7 Mayıs 1954

Washington’a varış.
Nihat Ali Üçüncü ile Hayrettin Ozansoy ve Münir beylerle görüştüm. Akşama Müsteşar Dr. Fehmi Nuza’ya davetli idim. Deniz ataşesi Haydar bey ve eşi ile tanıştım. Mardikian’ın televizyon neşriyatı üzerine görüşüldü. Bu aleyhimizdeki neşriyatı dinleyip tespit etmişler.

8 Mayıs 1954

Saat 10’da Büyükelçi Feridun Cemal Erkin’le görüştüm. Mardikian neşriyatı hakkında konuştuk. Tespit edilen yayının metnini okuduk. Kendisi Hariciye nezdinde demarş yapacak. Ben de State Department’a bildireceğim. Reisicumhurumuza da arz edeceğim.

9 Mayıs 1954

Öğleden evvel hayvanat bahçesine gittim.

            Akşam yemeğine Müsteşar Fehmi Nuza’ya davetliydim.
10 Mayıs 1954

Bu sabah New York’a hareket edemedim. Saat 10’da State Department’da Mr. Mausman ile randevu vardı. Mr. Buhrman ile birlikte bulunduk. Daha evvel otelde Mardikian meselesini görüşmüştük. Bana hak verdi. Mr. Mausmann hadiseye çok müteessir oldu. Derhal Hariciyenin Türkiye kısmı müdürü Mr. Writhe’e telefon etti. Seyahat intibalarımı sordu. Kanaat ve intibalarımı teşekkürlerimle birlikte müsbet olarak bildirdim. Sanat mevzuunun tamamen hususi ellerde olmasının mahzurlarını açıkladım ve devlet ile hususi hamiler arasında ortalama bir kolaborasyon şeklinin mümkün olabileceğini söyledim.

Öğleden sonra Mr. Writhe ve diğer bir Amerikalı ile Mardikian meselesini enine boyuna görüştük. Protesto ettim. Beni iyice dinlediler. Hak verdiler. Mr. Writhe Mardikian’ın arkadaşı olmakla beraber, bu ikiyüzlülüğünü, yani devlet ile Taşnaklar arasındaki Makyavel siyasetini bir nevi uşaklık olarak tefsir etti. Televizyon neşriyatı hülasasını ona bıraktım, veda edip ayrıldım.

Akşam Katedraldeki dinî konsere gittik ve harikulade bir konser dinledik.

11 Mayıs 1954

New York’a varış.
Akşam Naci Serez’le idik. Konferansıma çalıştık.

12 Mayıs 1954

Mr. Morgan ile temas ettim. Leopold Stokowsky, Wanda Landowska ve A.W.Thayer için derhal tedbirler alacak.

Saat 11’de New York Times müzik münekkidi Mr. Formenter Tör ile memleketimizde müzik ve tiyatro hareketleri hakkında mülakat yapıldı.

Akşama Naci Serez’lere yemeğe gittim. Hep beraber Mr. Bryn’in Türkiye hakkındaki filmini seyretmeye gittik. Eski ile yeninin kısmen mukayesesi şeklinde ve umumiyetle lehimizde bir film.

13 Mayıs 1954

Akşam saat 20’de Sloane House’da Türk musikisinin inkişafı hakkında bir konferansım vardı. Bunun için hazırlandım. İngilizce mukaddemeye iyice çalıştım. Haberler Bürosundaki plaklardan yeni bir program hazırladım. Saat tam 7’de salona gittim. Tesisat bozuktu. 7.45’te telefonla Haberler Bürosundan diğer bir makine getirttim. Talebelerimle karşılaştım. Salon çok kalabalıktı. İngilizce mukaddemeyi yaptım. Sonra Mr. Buhrman İngilizce tekstimi okudu. Lektürden sonra Fransızca olarak tonal ve modal sistem arasındaki farkları izah ettim. Misallere geçtim. Sait Dede’nin Semai’sini verdikten sonra Ulvi’nin Köçekçe’sini ve Duyuşlar’ını alattım. Müthiş alâka uyandırdı. Maalesef bu tesisat matluba göre değildi. Sonra çok çeşitli suallere cevap verdim. Saat 10’da dağıldık. Çok sevinç duydum.

14 Mayıs 1954

New York Public Library
Amerika’nın üçüncü büyük kütüphanesi. Beethoven’in mektupları orada. Müzik kısmı şefi Dr. Carleto Sprague Smith. İtalyanca eski bir kitabı bulmuşlar, gösterdi. Adı: Della Letteratura de’Turchi, Osservazioni fatte da Gio Battista Donado Senator Veneto, Fu Bailo in Costantinopoli, In Venetia, MDCLXXXVIII, Per Andrea Poletti, All’Integna dell’Italia a San Marco con Licenza de Superiori, e Privilegio. Sayfa 140 (Son sayfa)dan sonra notalar.

Bu büyük kütüphanede A.W.Thayer’in Beethoven’in ilk üç cildine ait manüskrileri buldum. Mr. Smith Henry Edward Krehbill’in The Life of Ludwig van Beethoven’ini gösterdi. Maalesef Krehbill Thayer ailesinden manüskrileri alıp istediği gibi tadil etmiş ve daktilo ile tape edilmiş parçalar zamkla sayfalar arasına yapıştırılmış. Böylelikle orijinal manüskriyi berbat etmiş. Kendi de ölmüş. Alexander Wheelock Thayer’in orijinal fotoğrafını gördüm. Profilden Brahms’ın ihtiyarlık resmiyle çok benzerlik var. Büyük Beethovenistlerin resimlerini gördüm.

Bu kütüphanede Dr. Josef Brannstein’ı tanıdım. Neşriyatı: Beethovens Leonore Ouvertüren, Leipzig 1927, Breitkopf und Hartel. Anna Milder Hauptman’ın Türkiye’de doğduğunu söyledi. Bu kadın ilk defa Fidelio’da Fidelio rolünü oynamıştı.  [Burada bu kadın hakkında Almanca yazılmış notlar var.]

Aynı gün Miss Louisette Roser’ı ziyaret ettim (Assistant Director of National Theater Service, American National Theater and Academy). Güzel, sempatik, canlı, misafirperver, mütevazı fakat herşeyin fevkinde hudutsuz zeki.

15 Mayıs 1954 Mme. Wanda Landowska’ya gittik. Çok sevindi. 3 saat kaldık. Clavecin Bien Tempéré’yi bitirmek üzere olduğu için çok seviniyor. Harpsicord’u izah etti. Plak ile a-mol Prelüd ve Füg’ü çaldık. Gözleri kapalı dinliyor. Çok neşeli idi. 2.30’da veda ettik. Geç vakit döndük New York’a.
16 Mayıs 1954

Prof. Carl Ebert’in New Jersey’deki kızı Mme Renate Stoia’ya telefon ettim. Çok sevindi.
Akşam saat 17’de Boston’a gittim.

17 Mayıs 1954

Harvard
Bu üniversitenin harikulade bir müzik fakültesi olduğunu esasen biliyordum.

Prof. Gambasi’nin dersindeyim (Macar). Vaktiyle Berlin’de karşılaşmış olmamız ihtimalinden bahstti. Mümkün olabilir. Çok bilgili bir zat. Bartok ile çekilmiş resimler bu profesöre gönderilecek.

Öğleden sonra saat 14’te Üniversitenin Tiyatro Kütüphanesini gezdim. Washington’daki Folger Shakespeare Kütüphanesi bununla mukayese dahi edilemez. Bu kadar zengin kütüphane ve kolleksiyon hiçbir yerde görmedim. 1880’de başlanmış. 1915’ten itibaren reoganize edilmiş. 200.000 cilt kitap, gravür, tablo, resim, kupür, fotoğraf v.s. var. Ne yazık ki bu üniversitenin bir Drama şubesi yok. Kütüphanenin küratörü Mr. William van Lennen’e Türk tiyatrosu hakkında mecmua v.s. gönderilecek.

Mr. Slonimsky: Bir çok eserin muharriri. San Petersburg’da doğmuş, İstanbul’a revolüsyondan sonra hicret etmiş, oradan Paris’e, oradan da Boston’a gelip yerleşmiş ve Mr. Kusewitzky ile beraber çalışmış (onun secretaire musicale’i olarak). Bizden müzik istiyor. Göndermek lazım. Modern Türk müziği.

Akşama üniversitede (Harvard) talebelerin yaptığı bir temsili gördük (Eugene O’Neille’den). Çok iyi hazırlanmış bir mektep temsili mahiyetinde idi.

18 Mayıs 1954

Boston Museum of Fine Arts
Saat 11’de müzeyi süratle gezdik. Çok zengin olmakla beraber İran sanatı arasında ancak birkaç parça Türk eseri var. Resim kısmında Treçento’dan Venedik Röensansına kadar çok şey var. Bu arada Fransız empresyonizmine ait çok şey var (Renoir). Mühim bir kısmını gezemedik.

New York’a hareket. Gece New York’a varış.

22 Mayıs 1954

New York’tan hareket. Ile de France transatlantiği ile.

Saat tam 11.07’de rıhtımdan hareket. Uğurlayanların içten tezahüratı. Maalesef Naci ve eşi ile vedalaşamadan ayrıldım. Mr. Buhrman kamarama kadar elinde ağır gramofonumu getirdi. Her şeye rağmen üzücü bir veda! Koca vapurda çok yolcu yok. Kabinde dört kişiyiz. Bir rahip (Amerikalı), henüz görüşüp tanışmadık. Altımda yatıyor. Bir Macar-Hırvat asıllı fakat Kanada tabiiyetinde bir fizik profesörü. Davetli olarak İsveç’e gidiyor. Enteresan bir çok kültürlü bir adam. Madame W. Landowska’yı o da şahsen tanıyor! O da Almanya’da 1922-1927’de tahsil etmiş. Çok iyi Almanca ve Fransızca biliyor. Her iki dil ile de konuşuyoruz. Üçüncü yolcu Fransız menşeli ve San Francisco’lu çok genç bir iş adamı. Londra’ya oradan da Fransa’ya geçecekmiş. Hava çok güzel.
23 Mayıs 1954

Hava çok güzel gidiyor. Arada devamlı olarak çok hafif bir yalpa var. Öğleden sonra çok yağmur yağdı. Gece çok sallandık. Akşam 20’de güzel bir film seyrettim.

Gemide tanıştığım Kanadalı profesör: Dr. Paul Sekelj , 3250 Ridgewood Ave. Montreal, Dept. Physicology, McGill University

24 Mayıs 1954

Hava düzeldi. Güneş var. Güvertede üşümeden uyuyabildim. Hafif yalpa var.

Naci’den bir radio mesajı aldım. Veda edemediğinden dolayı teessürlerini bildiriyor. Cevap verdim.