Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

TİYATRO RAPORLARI

Reşat Nuri Güntekin raporu (2)

Yüksek Kültür Bakanlığına

Emirleri üzerine Tiyatro mektebimizi esaslı bir incelemeden geçirdim. Düşündüklerimi arz ediyorum:

Tiyatro mektebinde gösterilmekte olan derslerin mahiyet [nitelikleri] itibariyle üç gruba ayrılması mümkündür:

  1. Talebenin vücut kudret, kabiliyet ve güzelliğini inkişaf ettirmekle mükellef [geliştirecek] dersler: ritmik jimnastik, akrobatik jimnastik, eskrim, ses terbiyesi, nefes alma temrinleri [alıştırmaları].
  2. Doğrudan doğruya tiyatroculuk dersleri: mimik, sahne talimleri.
  3. Sanatkârın ruhî formasyonunu, fikrî ve bedii [düşünsel ve estetik] kültürünü, dil terbiyesini amaç edinen dersler: edebiyat, tiyatro tarihi, sanat tarihi, diksiyon, entonasyon, fonetik, Almanca.

I - Vücut terbiyesi dersleri

Ritmik jimnastik, akrobatik jimnastik, ses terbiyesi ve eskrim dersleri yekûnu haftada her sınıf için on saattir. Yirmişer dakikalık beş nefes alma temrini ile bu derslerin sayısı on beşe çıkmaktadır. Bu grup dersler teknik ve beynelmilel [uluslararası] mahiyette derslerdir. Kültür, dil ve millî hususiyetlerimizle alâkaları yoktur. Bu itibarla mütehassısın bu grup derslerdeki tam selâhiyet ve mes’uliyetini [yetki ve sorumluluğunu] tanımak vaziyetindeyiz. Bay Karl Ebert’in yaptığı program dahilinde kendi seçtiği Türk ve ecnebi elemanlarla normal şekilde yapılmakta olan bu derslerle ayrıca meşgul olmayı lüzumlu görmedim.

II Tiyatro tedrisatı [öğretimi]

Bugünkü vaziyet:

Meslek dersleri şimdilik mimik ve sahne talimlerinden ibarettir. Bunlar her sınıfta sekizer saat olarak gösterilmekte ve Fonetik ve Diksiyon muallimlerinin de iştirakiyle yapılan iki saatlik sahne talimi semineriyle on saate çıkmaktadır.

Mektebin can dersi hükmünde olan bu grup dersler evvelkilerin aksine olarak kültür, dil ve millî benlik ve hususiyetlerimizle çok yakından alâkalı derslerdir. Bu itibarla hiçbir ecnebi mütehassısın bunları tam muvaffakiyetle [başarıyla] okutmasına imkân yoktur. Diğer taraftan kendimizden de bu çok nazik işi tam ehliyetle üzerine alacak mütehassısı henüz yetiştirememiş olmamız bizi tiyatro davamızın en büyük müşkülü [zorluğu] ile karşılaştırmaktadır.

Çok ehemmiyetli olan bu meselede maruzatım [vereceğim bilgiler] bizzarure [mecburen] uzunca olacaktır

a) Mimik ve jest dersleri

Mimik ve jest derslerinde muallim talebeye bir nevi pantomim yaptırmakta lakırdı söylemeden yüz ve vücut hareketleriyle birtakım sahneler temsil ettirmekte ve ruh haletleri ifade ettirmektedir. Mesela: can sıkıcı bir haber getiren mektubu okuma, bir parlak mağaza vitrinini seyretme, kapıdan korka korka birisini gözetleme, elinde dolu bir su kovası bulunduğunu farz ederek ıkına sıkına yürüme ve saire… Dersler ilerledikçe bu pantomim müteaddit [birden fazla] talebe arasında daha komplike sahneler şeklini alıyor: mesela bir kadın mektup yazan kocasına sürpriz yapmak için yavaşça yanına yaklaşıyor, tam eliyle gözlerini kapayacağı sırada gözü yarı yazılmış mektuba ilişiyor, bu mektubun eskiden sevdiği bir kadına yazıldığını görerek meyus oluyor [üzülüyor]. Yahut sarhoş olarak eve gelen bir koca sofrayı kurulmamış görünce birdenbire kızıyor, fakat biraz sonra karısının içerki odada hasta yattığını fark ederek şaşırıyor, ayılır gibi olarak nedamet ediyor [pişman oluyor].

Bu dilsiz mimik ve jest talimleri tiyatro mektebi için en faydalı ve neticeli temrinlerdir ve derslerin bu kısmı Almanya ve Fransa’daki bir mektepte de böyle gösterilir.

Ancak şu çok mühim noktayı işaret mecburiyetindeyim ki muhtelif ruh haletlerini [ruhsal durumları] ifade eden bu mimik ve jestlerden bir kısmı umumi ve insanidir. Her yerde aynı şekilde tecelli eder [ortaya çıkar]. Ayağına basılan, eline iğne batan, yahut üzerine gelen bir otomobilden kaçan insanın reaksiyonları aşağı yukarı her yerde birdir. Fakat bu yüz ve vücut hareketleri birer beşerî [insani] reaksiyon şeklinden çıkınca, daha yüksek ve kompleks ruh haletlerinin şuurlu [bilinçli] ifadeleri olmağa başlayınca iş değişir. O zaman süje yalnızca insan değildir, millî hususiyetleri olan bir Türk yahut Almandır. Mesela korku, yahut pişmanlığın muhtelif nevi ve derecelerini duyup ifade etmekte Türk ile Almanın müşterek noktaları vardır. Millî hususiyetleri itibariyle ayrıldıkları noktalar da bundan daha az değildir. Halbuki hakiki bir sanat artistinin bu iki kıymetin (insanı ifade ve Türkü ifade kıymetleri) ikisine de aynı hakimiyetle sahip olması şarttır. Mütehassısımız yetiştirmek istediğimiz hakiki artistin insan cephesini işlemeğe kadir zannettiğim bir muallimdir. Fakat onun Türk cephesini işlemek, Türkün kendisini ve muhtelif tiplerini anlayıp duyarak sahneye çıkarttırmak işinde mutlak bir imkânsızlık ile karşılaşmaktadır.

Mütehassısı bu noktada yalnız ve yardımsız bırakacak olursak onun bizzarure [mecburen] her şeyi kendi bildiği gibi yapması, millî hususiyetlere karşı izalesi güç bir ihmal ve lakaydi [kayıtsızlık] ananesi [geleneği] yaratması ve neticede bize kısmen beynelmilel [uluslararası], kısmen Almana yakın, şahsiyetsiz ve orta kıymette artistler teslim etmesi tehlikesi vardır.

Bu tehlikeyi nasıl önleyebileceğimizi ve mütehassısa ne şekilde yardımımız mümkün olduğunu ilerde arz edeceğim.

b) Sahne talimi dersleri

Sahne talimi dersleri çocukların kendi aralarında hazırladıkları bası sahneleri oynamalarından ve mütehassısın gördüğü kusurları tashih etmesinden [düzeltmesinden] ibarettir.

Muallimin Türk olmamasındaki zarar bu derslerde evvelkilerden çok daha kuvvetle kendini göstermektedir. Zarar birkaç cihettendir.

Evvela: hazırlanacak sahnenin muallimin de bildiği sahnelerden olması zarureti. Bunlar münhasıran Şekspir [Shakespeare] ve Alman klasiklerinin piyeslerinden seçilmektedir.

Talebeye mektebin kuruluş tarihinden beri hazırladıkları sahnelerin birer listesini çıkarttım. Elimdeki cevaplara göre her talebe muallim yahut kendisinin intihap ettiği [seçtiği] sekiz on parça üzerinde çalışmıştır. Fazla heveslilerden bir ikisi sırf kendi kendilerine de birkaç parça yapmışlardır.

Hazırlanan parçalar ekseriyetle Şekspir’in (Otello, Makbet, On İkinci Gece, Jül Sezar, Venedik Taciri), Şiller’in [Schiller] (Hile ve Sevgi, Haydutlar), Göte’nin [Goethe] (Faust), Molyer’in [Moliére] (Malade Imaginaire), İbsen’in (Les Revenants) piyeslerinden hazırlanan küçük sahnelerdir.

İhtimamla ezberlenen ve uzun uzun hazırlanan bu metinler, maalesef çocukların öteden beriden buldukları birtakım tercüme piyeslerinden çıkarılmıştır. Hatta bunların arasında çocukların bizzat tercüme edip oynadıkları parçalar da bulunduğu, kendi hesaplarına memnuniyetle, fakat sanat ve tedrisat hesabına esefle görülmüştür. Bu parçaların tercümeleri fena, Türkçeleri fenadır. Talebemiz bu şekilde fena metin üzerinde çalışmağa devam edecek olurlarsa zaten iptidai [ilkel] bir halde olan dil ve zevkleri büsbütün körlenecek, fena itiyatlar teessüs edecek [alışkanlıklar edinilecek] ve kendilerini bir daha yola getirmek kabil olmayacaktır. Fena metinler çocuklarda yalnız dil zevkini dümura uğratmakla [köreltmekle] kalmayacak, doğrudan doğruya tiyatro dersleri için de bir muvaffakiyetsizlik amili [nedeni] olacaktır. Nitekim şimdiden olmağa başlamıştır bile. Çok karakteristik olduğu için bir müşahedemi [gözlemimi] nakletmeden geçemeyeceğim:

Talebeler Jül Sezar’dan bir parça oynuyorlardı. Mark Antuvan rolünü oynayan çocuğun Sezar’ın ölüsü karşısında verdiği nutku mütehassıs [uzman] çok sert ve sesini çok yüksek bulduğunu söyledi. Çocuk buna itiraz ederek oynama tarzını müdafaa etti [savundu] ve hoca ile talebe arasında bir küçük anlaşamamazlık sahnesi geçti.

Dikkat ettim her ikisi de haklı idiler. Talebe bu fena tercüme edilmiş metinde fikrin kendisindeki kudreti, güzelliği, nüansı göremiyor, bu dümdüz, alelade lakırdıların ancak bir fırtına gürültüsüne boğulmak şartiyle bir sanat güzelliği olabileceğini zannediyordu. (Kaboten denen sanatsız aktör, oynadığı eserin fikir, kendisinin lisan ve ifade cihetinden olan eksiğini daima teatral jest ve trajik sesle gidermeğe çalışır. Eski Manukyan mektebi aktörleri sırf bu vasıta ile halkı teheyyüc ve alâkadar etmeğe muvaffak olurlardı [heyecanlandırıp ilgisini çekmeyi başarırlardı].) Mütehassısa gelince, eldeki tercümenin çocuğa bir şey söylemediğini anlamıyor, bu fikirleri alçak ses ve tabii eda ile ifade etmenin daha sanatkârane olacağına boş yere iknaa alışıyordu. Müstait [yetenekli] bir talebenin İbsen’in “Les revenants”ından hazırladığı bir parça da yine bu yüzden bütün müessir [etkili] tabiiliğini kaybediyor ve lüzumsuz feryatlar, ihtilaçlarla [çırpınmalarla] bir melodram sahnesi halini alıyordu. Piyasada matbu [basılı] tercümeleri bulunan ve metinleri muallimlerce malûm olan [bilinen] piyeslerle iktifa [yetinme] mecburiyeti bizi şu fena netice ile de karşılaştırmaktadır: Arz ettiğim iki şartı haiz [içeren] piyesler yukarda isimlerini yazdığım meşhur eserlerden ibaret gibidir. Halbuki bunlar yüksek trajedi ve dramlardır. Trajedi şahsiyetleri paroxisme [kriz] haline gelmiş büyük heyecan ve ihtirasları ifade eden komplike şahsiyetlerdir. Bu şahsiyetleri tiyatroya yeni başlayan çocukların -hele bizimkiler gibi edebiyat terbiyesi geri olursa- anlamaları güç, ifade etmeleri daha güçtür.

Müptediler [yeni başlayanlar] evvela etraflarında gördükleri basit tip ve şahsiyetlerin basit hayat ve hareketlerini, basit haleti ruhiyelerini [ruhsal durumlarını] ifadeye çalışmakla işe başlamalıdırlar. Güzel koşmak ve atlamak için evvela doğru yürümesini öğrenmek şart olduğu gibi, yüksek ihtiras ifade etmek için de evvela basit duyguları tabii bir şekilde ifadeye başlamak şarttır.

Bu mesele hakkında mütehassıs Braun ile görüştüm. Kendisi de benim fikrimdedir. Fakat ne çare ki eser yokluğu karşısında önüne ne gelirse onu almak mecburiyetindedir.

(Burada not olarak arz edeyim ki büyük klasikler çok iyi tercüme de edilmiş olsalar bizim mektebimiz için muvaffakiyetli [başarılı] temrin [çalışma] metni vazifesini göremeyeceklerdir. Çünkü bu eserler ayrı bir medeniyet ve zihniyetin malıdırlar. Şaheser de tercümesinde tahrif caiz olamayacağı [değişiklik yapılamayacağı] için teşbihler, imajlar, tabirleri aynen Türkçeye geçirmek zarureti vardır. İyi bir tercüme bize sadece bir ecnebi eseri tanıtacak fakat ondaki fikirlerin birçoğunu bize benimsetemeyecektir. Bu takdirde de talebe kendi fikrine ve diline ait olmayan şeyleri ifade vaziyetinde kalacak ve bundan yukarda bahsettiğim teatral ve tantanalı ifade tarzı doğacaktır ki gayemizin tamamen zıddına [tersine] bir şeydir.)

Maruzatımı hülâsa edeyim [düşüncemi özetleyeyim]: Tiyatro derslerinde mütehassıs muallim kendi selahiyet ve ihtisası [yetki ve uzmanlığı] dahilinde olan kısmı iyi yapıyor ve bu noktadan talebemizin hayli ilerlemiş olduğunu da kabul edebiliriz. Fakat bilhassa sahne talimi derslerinde elde iyi metinler bulunmaması yapılan işe kalitesinden kaybettiriyor. Sahnede yapılan temrinlerde, muallim talebenin yalnız mimik, jest ve sesiyle meşgul olabiliyor, fakat işin en mühim unsuru olan söz bizzarure mühmel ve metruk [mecburen ihmal ve terk edilmiş olarak] kalıyor.

Bu bahsi bitirmeden şu noktayı da yine işaret etmek isterim ki tiyatroda ifade (expression) denilen şey bir kül, bir bütündür. Bu bütünün en mühim unsuru sözdür. Jest ve mimik, ses ve entonasyon onun (pratikte tefrik [ayrım] kabul etmeyen) tabileridir [ayrılmaz parçalarıdır]. Ses, jest ve mimik bütün hususiyetlerini ve renklerini sözden alırlar. Tiyatro temrinlerinde [çalışmalarında] bu elemanların hep bir arada inkişafı [gelişmesi] şarttır.

Mütehassısımızın Türk dilinin jenisini [dehasını] kavramış bir Türk olmaması tedrisatı [öğretimi] bu noktadan -vahim surette- aksatmaktadır.

Tiyatro tedrisatını ıslah çaresi

Dört beş sene evvel Bakanlığın emri üzerine yazmış olduğum raporda bir tiyatro mektebi kurmakta karşılaşacağımız en büyük müşkülün [zorluğun] bu olduğunu tafsilatıyla [ayrıntılarıyla] bildirmiştim. Bugün bir buçuk senelik tecrübe karşısında kanaatlerimiz daha kuvvetlenmiş bulunuyor ve bu vaziyetin pratik çaresi hakkındaki fikirlerimi müsaadeleriyle arz ediyorum:

Başka memleketlerde tiyatro mektebi, tiyatro sanatı teessüs ettikten [oluştuktan] ve birçok büyük artist nesilleri yetiştikten sonra kurulmuştur.

Oralardaki muallimin vazifesi sadece eskilerin mevcut tekellüm [konuşma], telâffuz, mimik ve jest modellerini yeni nesillere talim etmekten ibarettir. Tıpkı bütün ilim ve sanat mekteplerinde olduğu gibi.

Bize gelince, bizde henüz yüksek manasiyle ne sanat, ne sanatkâr teessüs edememiştir. Bizim kurduğumuz mektepdir ki bunları yaratmak vazifesini üzerine almak vaziyetindedir.

Bunun için bizim mektep Avrupa mekteplerinin bir taklidi olamamak ve yolunu kendi hususi hedefine göre onlardan az çok ayırmak mecburiyetindedir

Tiyatro her şeyden evvel güzel söz söylemek sanatıdır. Fakat sahnedeki güzel ifade hayattaki güzel ifadenin aynı değil, onun sahne şartlarına göre işlenmiş, stilize edilmiş bir şeklidir. Hayattaki bir insan, bir manzara ile onun portresi, tablosu arasında ne fark varsa, hayatta konuşulan dil ile sahnede konuşulan dil arasında da aşağı yukarı o fark vardır. Meselâ hayatta iki insan baş başa vererek gizli bir şey konuştukları vakit iki adım uzaklarındaki insan bu konuşmayı duyamaz. Halbuki sahnedeki iki kişi aynı sesle konuşuyor gibi yaptıkları ve iki adım uzaklarındaki insan tarafından işitilmiyor intibaını [izlenimini] uyandırdıkları halde bütün salon ne dediklerini duyar. Demek ki aktörlerin konuşması, seslerindeki telâffuz, timbre [tını], ve saire itibariyle öteki insanlarınkinden başka bir şeydir.

Sahne lisanı telâffuz itibariyle pürüzsüz olacaktır. Suni [yapay] ahengi itibariyle değil, dinleyiciler üzerinde yapacağı tesirle kendini belli edecek bir gizli ve hususi ahenge (rithme) malik bulunacaktır. Fikirler, heyecanlar ve ihtirasları ifade eden ses/entonasyon, timbre [tını] itibariyle azami tesiri yapacak mahiyette olacaktır.

Nihayet söz ve seste ifade ettiği ruh haleti ile tam bir mutabakat [uyum] olacak, ses o haleti ruhiyeyi [ruhsal durumu] bütün nüanslarıyla ifade edecektir.

Talebeye bu arz ettiğim şartlar içinde konuşmayı talim edecek muallim yalnız dilin jenisini kavramış yüksek kültürlü bir insan değil, aynı zamanda sahne sanatını da iyi bilen bir insan olacaktır. Bu insan Fransız çocuğu için Fransa’da, Alman çocuğu için Almanya’da mevcuttur. Fakat Türk çocuğu için bizde henüz böyle bir muallim yetişmemiştir.

Bizim yapacağımız şey çocuğumuzun edebiyat ve dil kültürünü, zevk ve artistik heyecanını yüksek bir dereceye çıkarmak suretiyle onu bir şahsiyet haline getirmektir. Bu şahsiyet, ifade edeceği fikri etüt kuvvetiyle çok iyi benimseyecek, o fikrin işareti olan kelime bütün renk ve ahenklerini o derunî kaynaktan almış olarak âdeta kendiliğinden fışkıracaktır. Yani açıkçası çocuk bir nevi ibda yapmağa [eser yaratmaya] sevk edilecektir. Müstakbel Türk sahnesinin ses ve konuşmasının temellerini bu gittikçe çoğalacak ve derece derece güzelleşecek ibdalardan başka bir şeyden bekleyemez. Tutulacak başka yol bizde pek aşağı kıymette (mediocre), terakkiye kabiliyetsiz [gelişme yeteneği olmayan] birtakım oyuncular ve sanat kıymeti çok düşük, sıfır bir sahne estetiği teessüs edebilir [oluşturabilir]. Biz belki bir zaman için bundan kısmen memnun da kalabiliriz (vaktiyle Manukyan’dan sonra Darülbedayiden olduğu gibi), fakat bu bizi orijinal Türk sanatından bir zaman daha mahrum etmekten ve ecnebi tiyatrolarını dinledikçe kendimize karşı sebepsiz bir memnuniyetsizlik duymaktan başka netice vermez ki, ilk teessüs zamanınızda asıl korktuğum nokta da budur

Söz için arz ettiklerim jest ve mimik için de aynen vardır.

Türk ruhunu, Türk heyecanlarını, Türkün hadiseler karşısında öteki milletlerinkinden başka bir tarzda tecelli eden hareket ve işmizaz [üzüntü] hususiyetlerini ifade edecek mimik ve jestler de yine ancak ORİJİNAL bir şahsiyetten doğacak, ve metni bütün inceliği, derinliği ile benimsemiş bir ruhun âdeta kendi kendine kımıldamaları şeklinde olacaktır.

Beş sene evvelki raporumda yazdığım bu en ehemmiyetli davamızı bir buçuk sene evvel mektep açılırken yapılan içtimamızda [toplantımızda] da tekrar ettim. Eldeki talebenin edebiyat mesele ve heyecanlarının lisan zevki dediğimiz şeyin analfabet [okuma yazma bilmez] denilecek derecede cahili bulunduğunu söyledim. Edebiyat ve lisan derslerine birinci derecede bir ehemmiyet verilmesi lazım geldiğini mütehassısa anlatmağa çalıştım. Fakat buna bir türlü muvaffak [başarılı] olamadım . Bunda hiç şüphesiz ayrı dillerden konuşmamızın ve tercümanla anlaşmağa çalışma mecburiyetimizin tesiri oldu. Mütehassısın o zamana kadar bize ait hiçbir şey öğrenmemiş bulunmasının tesiri de olduğu muhakkaktır; mütehassısın pratik olarak öğrendiklerini, gördüğü usûl içinde tatbik etmek kabiliyetinde orta bir sanat ve teknik adamı olmasının tesiri oldu, nihayet davamızın hususiyetini anlamak kabiliyetinde ince bir fikir adamı olmamasının tesiri oldu. Ve maalesef netice şu oldu ki ısrarım karşısında mütehassıs Retorik namı altında altı saatlik bir edebiyat dersini programa almağa rıza gösterdi. Fakat bir iki ay sonra mektebi ziyaretimde bunun üç saatlik bir edebiyata tahvil edilmiş [dönüştürülmüş] olduğunu esefle [üzüntüyle] gördüm.

Yine esaslı bir noktamıza taallûku [ilgili] olduğu için açık söylemeğe mecburum ki bugün de mütehassısımızın en zayıf tarafı hâlâ çocukların bir esaslı edebiyat ve dil kültürüne sahip olmaları lüzumunu anlayamamış bulunmasıdır. Kendisi münakaşa esnasında gerçi umumi olarak çocuklarımızın edebiyatla derin bir ülfet ve istinas peyda etmelerine [ilişki ve alışkanlık edinmelerine] (initiation litteraire) itiraz etmemekte, fakat insanın derin bilgi sahibi olmadan, meselâ Şekspir’i anlamağa kabiliyeti olmadan da bir nevi hadsî keşif (divination) [tahminle bulup çıkarma, kestirme] ile onu oynayabileceğini geri söylemekten geri durmamaktadır.

Hakikat şudur ki Almanya için doğru olan şeyin burası için de aynen doğru olması lazım geleceği hakkındaki kanaati tezelzül etmemiştir [sarsılmamıştır].

Almanya’da cahil sayılan çocuk şöyle bir edebiyat ve sanat terbiyesi görerek yetişmiştir. Görgüsü vardır; tiyatronun en güzel numunelerini [örneklerini] daima görmüştür ve mektepte çalışırken görmektedir. Tahteşşuuru [bilinçaltı] hayli zengin olan çocuk elbette divination’a kadir olur. Fakat edebiyatın cahili kalmış, lisanın cahili kalmış, ömründe bir tek kusursuz sanat misali [örneği] görmemiş bizim çocuğun hangi model ve idealin yardımı ile bu zavallı divination ve ilhama erişeceğini anlamak mümkün değildir.

Mütehassıs profesörlerin derslerinden mümkün mertebe [olduğu kadar] iyi randıman alma çareleri hakkındaki düşüncelerimi anlatacağımı arz ettikten sonra sözü bu mecraya [kanala] dökmem sebepsiz değildir.

Mütehassıs Braun tarafından gösterilen tiyatro dersi için yapmağa hazırlandığım teklif gibi biraz sonra sırası gelecek edebiyat ve dil dersleri grubu hakkında vuku bulacak maruzatım da [bildireceğim dileğim de] bu çok ehemmiyetli nokta hakkındaki mütalâamın [düşüncemin] bilinmesiyle yakından alâkalıdır.

Çocukların sahne talimi dersleri için hazırladıkları sahnelerin metinlerini kendileri bulup hazırladıklarını ve bu sahnelerin dil bakımından hiç kontrolden geçmediğini arz etmiştim.

Bundan sonra talebenin hazırlayacağı her sahne, edebiyat ve diksiyon muallimlerinden birinin kontrolünden geçmelidir.

Türk muallim metin üzerinde uğraşarak lisanı mümkün olduğu kadar düzeltmeli, güzelleştirmeli ve sahneleştirmelidir (bugünkü muallimlerin bu hususi işi yapmağa kadir [yapabilecek] şahsiyetler olup olmadıkları burada bahsim haricindedir [konu dışıdır].)

Nihayet diksiyon muallimi aynı parçayı talebe tarafından ezberlenilmeden evvel ders mevzuu olarak tetkik ettirmeli [inceletmeli] ve talebenin telâffuz, ses ve saire itibariyle onu iyi söylemesini temin edecek surette etüdler ve egzersizler yaptırmalıdır.

Hatta Türkçe fonetik muallimi de aynı parçayı kendi dersi bakımından alarak parçanın söylenmesi tarzını fonetik bakımından tetkik ettirmelidir. Metin bu süzgeçlerden geçip mümkün olduğu kadar musaffa [arınmış] bir hale geldikten sonra talebe tarafından etüt edilir ve mütehassıs muallimin karşısına çıkacak olursa netice ve randıman çok fark edecektir.

(Gerçi bugün sahne talimi semineri namı [adı] altında haftada iki saatlik bir ders vardır. Ve bu derste Türk muallimler de hazır bulunarak bilhassa lisan bakımından mütalâalarını [düşüncelerini]söylemektedirler. Fakat yukarda arz ettiğim üzere parçanın hazırlanışında Türkçe muallimlerin bir rolü yoktur. Saniyen [ikinci olarak] bir haftalık sahne talimleri derslerinin yalnız ikisinde hazır bulunmaları netice itibariyle büyük kazanç temin etmemektedir. En doğrusu edebiyat ve diksiyon derslerinin aynı muallimde toplanarak ve bu muallim daimi yapılarak bütün sahne talimi derslerinde bulundurulmasıdır. [Raporun kenarında Cevat Dursunoğlu’nun el yazısıyla not: Doğru] Yalnız bu nevi faaliyete ehil ve kabiliyetli bir muallimi edebiyat muallimleri mevcudumuz içinde bulmak bizim için çok güç olacaktır.)

Talebe tarafından hazırlanacak parçaların evvela dil bakımından Türk muallimlerin elinden geçmesi meselesini Profesör Braun ile konuştum. Kendisi hararetle bu fikre taraftar olmuş ve bu mümkün olursa şimdiye kadar yapıldığı gibi yalnız trajedilerle iktifa edilmeyerek [yetinilmeyerek] komediler, modern piyesler ve hatta yerli eserlerden alınmış parçalar üzerinde de çalışmak gibi hayırlı bir neticeye varılabileceğini söylemiştir.

Sahne talimleri için lazım olan piyeslerin ne suretle hazırlanabileceğini ilerde arz edeceğim.

III- Türkçe ve kültür dersleri

Talebemiz için Edebiyat ve Dil kültürünün ehemmiyetini yukarda sebepleriyle arza çalışmış bulunuyorum.

Bugün okutulmakta olan kültür derslerinin başlıcaları Edebiyat, Diksiyon, Temaşa [tiyatro] Tarihi ve Sanat Tarihidir. Her sınıf için haftalık yekûnleri …. saat kadardır. Bir buçuk seneden beri bu dersler için verilen emeğe hemen tamamiyle kaybolmuştur diyebilirim. Gaye muallimlerce anlaşılmamış, talebe için yalnız faydasız değil ve aynı zamanda zararlı da olduğuna kani bulunduğum [inandığım] bir yanlış yol tutulmuştur. Tafsilatıyla [ayrıntılarıyla] anlatayım:

Edebiyat dersi

Edebiyat dersinde geçen sene yapılan şey, liselerin dokuzuncu sınıfına mahsus olan edebiyat kitabından biraz bir şey okutmaktan ibaret kalmıştı. Bu sene ise tedrisat büsbütün bir çıkmaza sapmıştır.

Şimdiki edebiyat muallimi Suut Yetkin mütekâmil ve malûmatlı [olgun ve bilgili] bir zattır. Fakat tiyatro talebesinin neye muhtaç olduğunu takdir ve tayin edememiş, onlara verilecek kültürü -aşağı yukarı lise talebesine verilerek- nazarî [kuramsal] bilgilerden ibaret zannetmiştir. Gaye talebeye bol miktarda manzum ve mensur [şiir ve nazım tarzında] edebî eser okutmak, bunların manasını izaha [anlamını açıklamaya], heyecanlarını duyurmağa, dil bakımından olan güzelliklerini anlatmağa çalışmak ve bedii kıraat [güzel okuma] usûlüne göre temiz ve selis [yumuşak] lektürler [okumalar] yaptırmaktan ibaretti. Bu arada biraz nazariyeden de [kuramdan da] bahsedebilirdi. Fakat muallim Türk edebiyatı eserleriyle henüz hiç istiması [kulak dolgunluğu] yok denilebilecek seviyede talebeye Klasisizm, Romantizm, Realizm nazariyatını takrir etmiş [kuramlarını anlatmış], sırf bu nazariyelerin anlaşılması için bazı misaller [örnekler] okumuştur. [Raporun kenarında Cevat Dursunoğlu’nun el yazısıyla not: Tezat var.]

Neticede çocuklar -edebî eserlerle temasa gelmedikten başka- tabii bu nazariyeleri de anlamamışlar ve boş yere yorulmuşlardır.

Şunu da söylemek lazım gelir ki tiyatro talebesine lise talebesi tarzında çalışma itiyatları [alışkanlıkları] vermek zararlıdır. Mücerret [soyut] fikir ve fazla zihin yorgunluğu çocuğu bizzarure [mecburen] uyuşuk ve düşünceli yapar. Halbuki sahne çocuğunda arayacağımız meziyetler bunun tamamiyle aksinedir. O ruh ve vücut itibariyle daima canlı, heyecanlı, neşeli, uyanık ve sathî [dışa dönük] olmak mecburiyetindedir. Genç bir alim [bilgin] itiyatları kazanmış bir tiyatrocudan daha fena bir şey tasavvur edilemez.)

Temaşa [tiyatro] tarihi

Ankara Dil Fakültesinde Doçent olan Bedri çok kıymetli ve müstait [yetenekli] bir gençtir. Fakat ilk zamanlarda o da gayeyi vazıhan [açık olarak] kavrayamamış, çocuklara sistematik bir tiyatro tarihi tedris etmek [öğretmek] hevesine düşmüştür. Güzel ve istifadeli [yararlı] bir kitap meydana gelecek şekilde uzun uzadıya talebeye yazdırdığı notları gözden geçirdim. Tiyatronun nerede nasıl başladığını, muhtelif milletlerde ne gibi tekâmül [gelişme] safhaları geçirdiğini bilmek bizim bugünkü talebemizin öğrenmeleri lazım olan şeyler ve iktisabına [edinmeye] mecbur bulundukları melekelerin [maharetin] muhakkak en son safında [sırasında] gelir.

Sanat tarihi

Tiyatro tarihi hakkındaki mütalâam [düşüncelerim] aşağı yukarı sanat tarihi hakkında da varittir [geçerlidir]. (Bu derslerin bir tiyatro mektebi için lüzumsuz olduğu iddiasında değilim. İtirazım bunların bir lise yahut üniversite dersine benzeyen müfredatına [ders programına], henüz mesleğin müptedisi [mesleğe yeni başlamış]olan ve haftada kırk saati geçen bir programın yükü altında ezilen talebeye birdenbire yükletilmesinedir. Tiyatro sanat tarihlerinin müfredat ve okutulma tarzı hakkındaki fikrimi biraz sonra arz edeceğim.)

Diksiyon dersi

Ertuğrul Muhsin’in yakın zamanlara kadar okutmakta olduğu diksiyon dersini bırakması mektep için telafi edilmez bir zarar olmuştur. Muhsin kuvvetli bir aktörümüz olduğu için söze jest ve mimik’i de bizzarure [mecburen] ilave etmekte ve onun dersi aynı zamanda bir Türk tiyatrosu dersi olmaktaydı.

Bu derste Ertuğrul Muhsin’i istihlaf eden [onun yerine gelen] Hamdi işin yabancısı ve acemisi vaziyetinde bulunmakta ve maalesef bu işte ilerlemek için lazım gelen evsaftan da [niteliklerden de] mahrum görünmektedir.

Dersini gördüğüm zaman yaptığı şey bir hikâyeden aldığı ufak bir parçayı talebeye sıra ile okutmaktan ibaretti. Çocuklara rugan iskarpin sözündeki ruganın g’sini duyurmayacak şekilde “ruan” olarak telâffuz edilmesi lazım geldiğini söyledi. Haklı olarak itiraz ettiler. Bu müşkül vaziyetten kurtulmak için benden hakemlik ricasında bulunacak derecede şaşırdı. Muallimi talebe karşısında küçük düşürmeyecek tarzda idarei lisan etmek benim için de güç oldu.

[Raporun kenarında Cevat Dursunoğlu’nun el yazısıyla not:Doğru.] Hamdi’nin bir hatası da fonetikle diksiyon hudutlarını ayırmaması idi. Muhtelif kelimelerin okunma tarzını izaha çalışırken fonetik zeminine geçiyor, başka bir muallim tarafından verilen Türkçe fonetik derslerinden az çok kulağı dolu olan talebenin itirazlarıyla karşılaşıyordu.

Bu gibi acemilikleriyle beraber, tanınmış bir aktör olmak itibariyle talebe tarafından heyecanla sevilen Ertuğrul Muhsin’i istihlaf etmesi de Hamdi’nin nüfuzunu kırmaktadır.

Gelecek ders senesi için Hamdi’ye daha kuvvetli bir halef aramak zaruretindeyiz.

Edebiyat, diksiyon ve saire derslerinde yapılması lazım gelen ıslahat

Edebiyat

Edebiyat dersi tiyatro mektebimizde izahlı [açıklamalı] bir edebî kıraat [okuma] dersi haline gelmelidir.

Bunun için her şeyden evvel zengin bir Türk edebiyatı antolojisi kitabı meydana getirmeğe ihtiyaç vardır.

Kitaba alınacak eser ve parçaların vasıfları şunlar olmalıdır:

Bu vasıfları haiz [niteliklere sahip] bir kitabın süratle tertip edilmesi [düzenlenmesi] ve basılması katiyen lazımdır. Muallim parçaları öteden beriden bulup not suretiyle talebeye vermeğe kalkacak olursa tedrisat intizamını [öğretim düzenini] kaybeder ve hiçbir şeyle telafi edilemeyecek bir zaman ziyaına [kaybına] meydan verilmiş olur.

Kitapta herhangi bakımdan bir tasnif [sınıflandırma] usûlüne riayet [uymak] şart olmadığı için, Antoloji tamam olmadan da forma yahut birkaçar formalık cüzler [fasiküller] halinde neşredilebilir [yayımlanabilir]. Birdenbire uzun ve derin etüt yapılmamak neticesi araya zayıf eser karışsa bile zararı not derecesinde büyük olmaz.

Edebiyat muallimi bu parçaları talebeye okutarak bilhassa eski dil ile yazılmış olanlarının manalarını izah edecek, içlerindeki ecnebi kelimelerden en ehemmiyetlilerinin manasını öğrenmekle talebeyi mükellef [yükümlü] tutacak ve eserlerinin ihtiva ettikleri [içerdikleri] fikir, his ve hayaller itibariyle bir tahlilden geçirerek kıymetlerini belirtecektir

Sonra bunları bedii kıraat [güzel okuma] usûlleri üzere temiz, doğru, selis [yumuşak] bir surette talebeye tekrar tekrar okutacaktır.

(Senenin büyük bir kısmı geçmiş olduğundan bu işe ancak gelecek ders senesi başında muntazam bir şekilde başlanır. Fakat tedrisatın [öğretimin] yukarda arz ettiğim nazarî [kuramsal] şekilde bir gün bile fazla devamı zararlı olduğu için senenin son birkaç ayına mahsus olmak üzere Güzel Sanatlar Genel Direktör Vekili Bay Cevat Dursunoğlu’na muvakkat [geçici] bir program takdim edilmiştir ki sureti [kopyası] ayrıca rapora bağlıdır.)

Diksiyon

Elimizde yetişmiş eleman bulunmadığı için gelecek senelerde de mektebe iyi bir ders temin etmemize imkân bulunmadığını yukarda arz ettim.

Bulacağımız muallim nihayet güzel konuşan ve yüksek zevk sahibi bir edebiyatçı olacaktır.

Böyle bir şahsiyetin de yapacağı iş talebeye kendi şahsî telâffuz zevk ve estetiğine göre muayyen [belirli] bir konuşma tarzı empoze ve telkin etmeğe kalkışmak olacaktır ki bizim için lazım olan bu değildir.

İyi bir diksiyon mualliminden beklenecek şey, talebede edebiyat eserleriyle ülfet [yakınlık] neticesi yavaş yavaş inkişaf edecek [gelişecek] şahsiyetin kılavuzu olmak ve her birini okudukları eseri anlayış, duyuş ve sezişine göre şahsî bir ifade güzelliğine eriştirmeğe yardım etmektir.

Diksiyonun mevzuu olan güzel sözde yalnız telâffuz yoktur, timbre [tını] ve bir nevi ritim vardır. İfade edilen fikre uyması lazım gelen bir söyleme ahengi, bir entonasyon [titremleme] vardır.

İyi ve ihtiyatlı mürebbi [eğitimci] çocuğa bir parça söyletirken yalnız telâffuzuna karışacak, sözün ahenginde rehberlik etmeğe kalkışmaktan çekinecek ve bilakis bunun düz, renksiz, berrak bir ifade ile söylenmesini istemekle işe başlayacak. Talebe bu tavsiyeye riayet ederek [uyarak] sözü tekrar tekrar söylemeğe başlayacak ve ifade ettiği fikrî anlayış ve duyuş tarzına göre bir ifade ahengi -âdeta kendi ihtiyarı hilafına [isteği dışında]- cümleyi renklendirmeğe ve seslendirmeğe başlayacak.

Meselâ çok iyilik ettiği bir insandan nankörlük ve fenalıkla mukabele [karşılık] gören bir insanın “böyle mi beklerdik?” demesinde de ağır bir sitem vardır. Diksiyon hocasının “bunu şu sesle söylerseniz güzel olur” diye muayyen [belli] bir model empoze etmeğe hakkı yoktur. Hatta kendisi bizzat büyük bir aktör de olsa. Çünkü bu nihayet kendi duygusunun bir ifadesidir. Onun yapacağı şey, yaptığı fedakârlıkları birer birer hatırlayan, bunlara mukabil [karşılık] gördüğü muameleyi [davranışı] haksız ve acı bulan, insanlık hakkında bedbinliğe [karamsarlığa] düşen, bu hal karşısında kızmayı beyhude [yararsız] gören ve sadece bir hayal inkisariyle [kırıklığıyla] için için eriyen bir insanın haleti ruhiyesini [ruhsal durumunu] duyurmağa çalışmaktır.

Her çocuk bu haleti ruhiyeyi duyuşundaki hususiyet, derinlik ve genişlik nisbetinde “böyle mi olacaktı?” sualine ayrı bir ahenk verecektir.

(Teftişim neticesinde çok ruhsuz ve istifadesiz [yararsız] bir şekilde geçtiğini gördüğüm diksiyon dersi için de binnisbe [görece] çok daha faydalı olduğunu zannettiğim bu senelik bir muvakkat [geçici] program, edebiyat programıyla beraber Bay Cevat’a sunulmuştur.)

Tiyatro tarihi – Sanat tarihi

Tiyatro mektebimizde liselerdeki edebiyat tarihi tarzında kronolojik ve sistematik bir tiyatro tarihi tedrisini [öğretimini] faydalı bulmadığımı yukarda sebepleriyle arz ettim. Bu kısımda bu derslerde de gelecek ders senesi başından itibaren ne gibi bir istikamet [yön] verilmesi hakkındaki düşüncelerimi bildiriyorum.

Tiyatro tarihinin planı: Muallim teferruata [ayrıntılara] girişmeden tiyatro tarihinin kısa bir hülâsasını [özetini] birkaç derste talebeye verecektir.

Tarihteki tiyatro eserleri iki cinstir:

  1. Tiyatro tarihinde bir terakki ve tekâmül merhalesi teşkil eden [ilerleme ve gelişme aşaması oluşturan], kıymetleri sırf tarihî olan, fakat bugün için bir kıymet teşkil etmeyen eserler.
  2. Hem tarihî kıymetleri bulunan, hem de hâlâ bugün mütekâmil [gelişmiş] sahne mahsûlleri [eserleri] olarak oynanmakta devam eden şaheserler. Faraza [mesela] Sofokl, Evripid, Aristofane ve Eşil’in piyesleri.

Muallim birinci nevi [tür] eserleri mensup [ait] oldukları devir, memleket ve müellifle [yazarla] beraber üniversiteye bırakmalı, yalnız ikinci nevi eserleri almalıdır. Yine bunlar da üniversiter bir tetkik ve tahlil mevzuu teşkil etmemeli [üniversitedeki gibi bir inceleme ve irdeleme konusu oluşturmamalı], talebeye sadece piyes olarak ya tamamen, ya mevzuu [konusu] hülâsa edildikten [özetlendikten] sonra ehemmiyetli parçaların kıraat [okuma] şeklinde okutulmalıdır.

Çok miktarda piyes okutmuş olmak için her birini üstünkörü geçmektense, -piyeslerin en karakteristiklerini ve mükemmellerini seçmek şartiyle- her birinin üzerinde uzun uzun durmak daha faydalıdır.

Faraza [diyelim ki] Yunanlılardan Aristofan’ın yahut Fransız klasiklerinden Korney’in [Corneille] bu tarzda bir piyesi üzerinde çalışan talebe, hem tiyatro tarihinin en kıymetli bir parçasını tanımış, hem de daha ehemmiyetli olarak sanat terbiye ve telâkkisini [anlayışını] yükseltecek en musaffa [arıtılmış] ve mütekâmil [gelişmiş] bir piyesle istinas etmiş [alışkanlık edinmiş] olacaktır .

Bu piyeslerin okunması usûlü, edebiyattaki piyes okuma usûlünün aynı olacaktır. Talebe bu usûl ile faraza Molyer’i [Moliére] okurken en iyi çizilmiş karakter numunelerini [örneklerini], tipleri tanıyacaktır.

Netice itibariyle de tiyatro tarihi bir mücerret ilim [soyut bilim] dersi olmaktan çıkarak canlı bir tiyatro dersi haline girecek ve edebiyat ve saire dersleriyle istihdaf ettiğimiz [hedef edindiğimiz] gaye ve neticeye doğru bir istikamet [yol] almış bulunacaktır.

Sanat tarihine gelince, bu ders Güzel Sanatlar Akademisinde olduğu gibi mücerret [soyut] bir estetik dersi olmaktan çıkmalı ve çocukları nazariye [kuram], muhakeme [yargılama] ve mücerredat [soyut kavramlar] ile yormadan muayyen [belirli] tarihî devirlerin dekorlarını -daha ziyade resim, projeksiyon vesaire vasıtalarıyla- çocukların gözleri önünde canlandırmayı ve yaşatmayı istihdaf etmelidir [hedef edinmelidir].

Birinci sınıfta çocukların edebî kültürüne mümkün olduğu kadar çok saat ayırmak zaruretinde bulunduğumuzdan, diğer dersleri öteki sınıflara dağıtmak ciheti de gelecek ders senesinden evvel ayrıca düşünülmelidir.

IV- Fonetik dersleri

Fonetik dersi tiyatro mektebinde her şeyden önce bir ses ve nefes tekniği dersidir.

İşin bu kısmıyla -üzerine aldığı işi başaracağını kabul zaruretinde bulunduğumuz- bir Alman mütehassısı meşguldür. Akrobatik ve ritmik jimnastikler gibi tamamiyle teknik olan bu iş hakkında da şimdilik arza değecek derecede tebellür etmiş [belirginleşmiş] fikir ve mütalâam [düşüncem] yoktur.

Son teftişim esnasında Profesör Kuhunbuk’un hasta bulunması, beni derslerini görmek ve kendisiyle temasta bulunmak imkânından mahrum bırakmıştır.

Ancak Fonetik’in mevzuu [konusu] yalnız ses tekniği değildir. Onun söze, kelimelerin telâffuz ve tasavvutuna [seslenmesine] ait bir kısmı da vardır ki bir ecnebi muallim tarafından gösterilmesine imkân yoktur. Bu kısım, “Türkçe Fonetik” adı altında, Ankara Dil Fakültesi Doçentlerinden Banguoğlu Tahsin tarafından tedris edilmektedir [öğretilmektedir]. Tahsin iyi yetişmiş bir muallimdir. Branşında kuvvetlidir.

Yalnız dersleri amelî ve tatbikî [uygulamalı] olmaktan ziyade nazarî [kuramsal] mahiyettedir. Halbuki tiyatro mektebinde fonetik hocasından beklenen şey, fonetik ilmine vakıf [bilimini iyi bilen] insanlar yetiştirmek değil, bol ve sistematik temrinlerle [alıştırmalarla] talebede fonetik kaidelerine göre doğru ve iyi konuşma itiyatlarını [alışkanlıklarını] yaratmaktır. Bu ilmin esaslarını kuvvetli bir surette bilen Tahsin’in gerek Alman muallimle yakından temasta bulunarak ve gerek başka suretle tiyatro fonetiği şartlarını etüt ederek az bir zamanda iyi bir tiyatro fonetikçisi haline gelmesi mümkündür. Fakat Tahsin daha yüksek ilmî hırslara [bilimsel tutkulara] sahip bir gençtir. Hizmet arzusiyle şimdilik tiyatro mektebimizde çalışsa bile kendisini inhisar ile [yalnızca] bu işe vakfetmek istemeyecektir. Bunun için iyi yetişmiş bir iki hevesli ve müstait [yetenekli] gencin Tahsin ve Alman muallim ile çalışmağa memur edilmesinin muvafık [uygun] olacağı reyindeyim [kanısındayım]. [Raporun kenarında Cevat Dursunoğlu’nun el yazısıyla not: İki genç bulundu.]

Hülâsa [kısacası] Fonetik derslerinde vaziyet şudur: Mütehassıs [uzman] Türkçe bilmediği için tam muvaffakiyetle [başarıyla] çalışmak imkânından mahrumdur. Mütehassısın bu eksik tarafını tamamlamak vazifesiyle mükellef [yükümlü]olan Tahsin ise tiyatro fonetiğinin şartlarını bilmediği için o da aynı vaziyette görülmek lazımdır.

Fakat ne de olsa bu müşterek çalışmadan talebenin hayli istifade edeceğini [yararlanacağını] umuyorum.

Temenni edeceğim şey, mütehassıs ile Banguoğlu Tahsin’in daha yakından teşriki mesaiye [işbirliği yapmaya] ve birbirleriyle anlaşmağa çalışmalarından ibarettir.

V- Ders programı

Mektebin ders programı fazla yüklüdür. Haftada nefes temrinleri [alıştırmaları] hariç olmak üzere kırk saat ders yapılmaktadır.

Sabahın sekiz buçuğundan akşamın yedisine kadar devam eden ve bir kısmı bedeni, bir kısmı zekâyı ağır surette yoran bu meşgale [uğraş] fazla ezicidir. Talebenin kendi kendine çalışması, okuması, rol etüdü yapması için zaman kalmamaktadır.

Sonra bu fazla yorgunluğun talebenin sıhhatini bozması ondaki ruh uyanıklığını, neşeyi, cevvaliyeti [canlılığı] izale [yok] etmesi tehlikesi vardır. Rol oynamak, hayatın realitelerinden uzaklaşarak, varlık duygusunu kaybederek hayalî bir şahsiyetin ruhunu, heyecan ve ihtiraslarını kendinde hissetmek, bir nevi rüya haline düşmektir. Bunun için vücut ve sinir dinçliğinden doğan bir ruh şataret [sevinci] ve hafifliğine ihtiyaç vardır. [Raporun kenarında Cevat Dursunoğlu’nun el yazısıyla not: Braun da bu fikirde.]

Çalışma tarzı böyle giderse çocukların sıhhatinin bozulacağına, mağmum [kederli] , bezgin, uyuşuk, sönük şahsiyetler haline geleceklerine şüphe yoktur ki bu hal artist için ölüm demektir.

Çocukların kendileri de bunun farkındadırlar. Kendi kendilerine ne okuduklarını, ne suretle çalıştıklarını sorduğum zaman boş vakitleri olmadığını söylediler.

Bu ders senesi için çok geç kalmış bulunuyoruz. Fakat gelecek ders yılı başlamadan evvel bu meselenin mütehassısın huzuriyle [uzmanla birlikte] ehemmiyetli bir surette konuşulması lazımdır. [Raporun kenarında Cevat Dursunoğlu’nun el yazısıyla not: Azaltıldı.]

Programdaki kesafetin [yoğunluğun] bir kısmı, mektebe hazırlıksız gelen çocuklara tiyatro derslerine muvazi [koşut] olarak verilmesi lazım gelen ihzarî [hazırlık mahiyetinde] kültür derslerinden ileri gelmektedir. Hemen söyleyeyim ki ne pahasına olursa olsun bu zaruridir.

Fakat buna rağmen esaslı ve zararlı olan derslerden fazla bir şey kaybedilmemek şartıyla programı hayli hafifletmek kabil olacağına kaniim [mümkün olduğu kanısındayım].

VI- Tedrisat malzemesi meselesi

Mütehassıs Bay Ebert’in de raporunda uzun uzadıya bahsettiği üzere, tedrisatımızın [öğretimimizin] muvaffakiyeti [başarısı] kısmen tedrisat malzemesinin bir an evvel tamamlanmasına tabidir [bağlıdır].

Tedrisat malzemesinden maksat, bilhassa tercüme piyeslerdir. Piyasada gerçi birçok tercüme piyes vardır. Fakat bunlar itina ile yapılmış şeyler değildir. Tedrisatımıza ve talebenin yapacakları sahne ve rol talimlerine mevzu [konu] olacak eserlerin çok temiz ve bedii [güzel] bir Türkçe ile lisanımıza geçirmiş olmaları şarttır.

Bugün tedrisat malzemesi olarak istifade edeceğimiz [yararlanacağımız] piyesler, ilerde talebemizin yetişeceği ve hariçte faaliyete geçeceği zaman için de pek iyi bir hazırlık olacaktır.

Mütehassıs Karl Ebert raporunda birkaç klasik şaheserin tercümesini tavsiye etmiştir. Münhasıran [yalnızca] klasik şaheser vasıtasıyla tedrisat yapmanın mahzurlarını [sakıncalarını] yukarda arz ettim. Klasik şaheserlerle beraber bir miktar modern piyesin de Türkçeye nakli zaruri olduğuna kaniim [çevrilmesinin gerekli olduğu kanısındayım].

[Raporun kenarında Cevat Dursunoğlu’nun el yazısıyla not: Mevcutları ıslaha Reşat riyasetinde [başkanlığında] bir heyetle başlayalım.]

Gerçi telif ihtiyacımız da büyüktür. Fakat bu, sipariş ile yaptırılması mümkün bir iş olmadığı için bu kabil eserlerin doğması talia tabi [kısmete bağlı] bir keyfiyettir. Fakat iyi tercüme yaptırmak nisbeten daha elimizde olan bir şeydir. Çok ehemmiyetli olan bu işte de zamanca hayli kaybımız vardır. Yüksek Bakanlığımızın bir an evvel bu işe teşebbüs etmesi en elzem bir keyfiyettir.

VII- Talebenin sanat görgüsü için

Çocuklarımızın tiyatro görgüsünden mahrum olduklarını yukarda arz ettim. Tahsili müddetince bir tek iyi tiyatro seyretmeden yetişecek artisti kliniğinde hasta görmeden yetiştirilecek doktora benzetmek pek yanlış bir teşbih olmaz. Fakat ne yapalım ki memlekette onlara model olarak seyrettirecek sanat tiyatromuz yoktur. Bu mahrumiyete karşı elimizde bir tek çare vardır: hiç olmazsa şehre gelecek iyi filmleri talebeye göstermek. [Raporun kenarında Cevat Dursunoğlu’nun el yazısıyla not: Braun da istiyor.]

Tiyatro ile sinemanın birbirinden ayrı şeyler olduğunu, sinema aktörü yetiştirmek kabil olmayacağını söyleyenler vardır. Fakat benim kanaatimce bu, ancak zengin tiyatro muhitlerinde [çevrelerinde] yaşayan çocuklar için münakaşa edilebilecek [tartışılabilecek] bir meseledir. Büyük artisti sinema ekranından başka yerde görmesine imkân olmayan bir memleket için bu da büyük bir kârdır. Çocukların pek iyi olmayan film seyretmekle zevklerinin bozulmasından korkmak da yine bizim için ve bugün için münakaşaya değmeyecek bir meseledir. Çocuklar nihayet ser nebatlar [taze fidanlar] gibi hava ve muhit tesirlerine [çevre etkilerine] karşı kordon altına alınmış değillerdir. Kendiliklerinden nasıl olsa fena sinema da görmekte, fena tiyatro da dinlemektedirler. Bu itibarla çocukların şehre gelecek hiçbir filmi kaçırmamalarını hem sanat merak ve zevklerinin artması, hem de kıymetli artistler ve modeller seyretmeleri noktasından elzem görmekteyim. [Raporun kenarında Cevat Dursunoğlu’nun el yazısıyla not: Güzel.]

Bu filmlerin muallim refakatiyle [eşliğinde] görülmesi ve filmdeki güzel ve sanatkârane tarafların sonradan kendilerine izah edilmesi muvafık [açıklanması uygun] olur. Talebenin mektepteki tahsil devreleri içinde birkaç defa birer ikişer ay için muallimlerinin nezareti [gözetimi] altında Avrupa’ya gönderilmeleri ve muhtelif tiyatroların temsillerini görmeleri de zaruridir. [Raporun kenarında Cevat Dursunoğlu’nun el yazısıyla not: Ebert de istiyor.]

Bugünkü talebenin vaziyeti

Bugünkü talebe mevcudu arasında bedenî ve ruhî evsaf [bedensel ve ruhsal nitelikleri] itibariyle müstait [yetenekli] ve tiyatroya kabiliyetli görünenler bulunduğu gibi henüz hiçbir inkişaf [gelişme] göstermemiş olanlar da az değildir. Bilhassa kız talebemiz sayı itibariyle azdır.

Tiyatro henüz istikbaline [geleceğine] güvenilen bir meslek haline gelmediği için müracaat edenler mahduttu [sınırlıydı]. Birçoğu ihmal edilmiş yahut muhtaç aile çocuklarıydı. Talebe kadrosu bunlar arasında en iyi olarak ne bulunduysa bizzarure [mecburen] onlardan teşkil edilmiştir. İntihapta [seçimde] yanılmalar olmadığı da iddia edilemez.

Fakat memleketimizde bir başlangıç olmak itibariyle bugünkü neticenin bizi katiyen bedbin [karamsar] etmemesi lazımdır.

Arz ettiğim gibi çocuklar arasında müstait ve kabiliyetli [yetenekli] olanlar vardır. Bazıları bir buçuk sene içinde hayli ilerlemişlerdir. İnkişaf edememiş [gelişememiş] görünenlere gelince, başlama senelerinin zaruri tereddüt ve intizamsızlıkları içinde muallimler bunlarla ayrı ayrı uğraşmağa vakit bulamamışlardır. Denilebilir ki hayatta olduğu gibi kim karakteri itibariyle atılgan ve sokulgan ise o kendisiyle muallimi meşgul olmağa sevketmiş, ötekiler geri planlarda kalmışlardır. Bir talebeden bir buçuk sene içinde yaptıkları işin, hazırladıkları rol vesairenin hesabını istediğim zaman, bunlardan bazıları muallimlerinin kendileriyle hassaten [özel olarak] meşgul olmadığını bir mağdur şikâyetiyle söylemişlerdir. Ben de kendilerine bunun iltizami [taraf tutarak] ve kasdi olmadığını, esasen bütün mekteplerde muallimin bir talebe ile meşgul olması sırf o çocuğun değil bütün sınıfın istifadesi [yararlanması] için olduğunu, muallim kendileriyle teker teker meşgul olmağa vakit bulmasa da dersleri dikkatle takip ve hususi çalışmalarla kendi kendilerini yetiştirebileceklerini, istidatları yardım ederse bu karanlıktan sıyrılabileceklerini söyledim ki hakikat de aşağı yukarı bundan ibarettir.

Asıl arz edeceğim nokta şudur ki bugün kabiliyetsiz görünen talebeden bile ümit kesecek vaziyette değiliz. Çünkü kendileriyle henüz hususi surette meşgul olunamamıştır.

Son olarak yüksek Bakanlığa memnuniyetle arz edeceğim bir nokta vardır ki hemen bütün talebede tuttukları meslek ve sanata karşı büyük bir heves, masum bir muhabbet [sevgi] ve hüsnüniyet [iyi niyet] bulunmasıdır diyebilirim ki hiçbir nevi [tür] mektebimizin ilk talebesinde çalışmak ve muvaffak olmak [başarmak] arzusu bunlardaki derecede büyük olmamıştır.

Bu müsait [uygun] havanın, çocuklardaki bu güzel itimat ve alâkanın -muhafaza ve inkişafına muvaffak olduğumuz [korunmasını ve geliştirilmesini başardığımız] takdirde- müessesenin istikbali için en büyük bir garanti olacağını umuyorum.

Hülâsa tiyatro mektebi -mevcut şartlar içinde- iyi kurulmuş ve gayesine doğru az çok muvaffakiyetle [başarıyla] yol almağa başlamıştır.

Ben bu raporumda onun iyi ve muvaffakiyetli taraflarını kısa, hatta kısmen meskût [söylemeden] geçtim Tenkitlerim [eleştirilerim] kuvvetli bir müessese kurulması temennisinin [dileğinin] ve başlangıçta yanlış ve verimsiz bir yola düşülmesi korkusunun mahsûlleridir [ürünleridir]

Bu işte şahsıma gösterilen emniyetten son derece mütehassis [duygulanmış] ve minnettar olarak müessesenin bundan sonraki faaliyetini de yakından takip edeceğimi arz eder ve sonsuz saygılarımı sunarım.

30/Mart/1938

İmza: Reşat Nuri Güntekin